Konusunu Oylayın.: Tanrı olmadan ahlaklı olunamaz mı?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Tanrı olmadan ahlaklı olunamaz mı?
  1. 18.Mart.2013, 02:22
    1
    Misafir

    Tanrı olmadan ahlaklı olunamaz mı?

  2. 18.Mart.2013, 02:28
    2
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Tanrı olmadan ahlaklı olunamaz mı?




    Alıntı
    Ateist arkadaşım ahlak konusuna kafayı takmış ve bana soruyor onun sorularını cevaplayabilir misiniz?
    1) Tanrı olmadan ahlaklı olunamaz mı?
    2) Tanrıya inanan, ahlakın gerekli ve iyi bir şey olduğunu savunan bir kişi, Tanrının yokluğu düşünüldüğünde ahlakın kötü ve gereksiz olduğunu savunabilir mi?
    3) Cehennem azabı ve ceza ile korkutarak ahlak sokmaya çalışan tanrının ahlak anlayışı ne kadar geçerli ve tutarlıdır?
    4) Madem ki ahlak gerekli ve iyi bir şey; Tanrının yokluğu ahlakın iyiliğini ve gerekliliğini neden değiştirsin?
    5) Tanrıya inanan bir kişi, eğer Tanrı yok ise ahlaka ihtiyaç yok diyebilir mi
    ?

    1. Allah’ın varlığı insanların ahlaklı olup olmamasına bağlı değildir. Şimdi birisi: “soruyu soran ateist olmadan materyalist düşünce olamaz mı?” diye bir soru sorsa, nasıl cevap vereceğiz. Cevabı şudur: “Bu ateist olmadan da materyalist düşünce var olmaya devam edecektir. Ancak, bu adam bir realite olarak vardır. Şayet hiç bir materyalist düşünce olmazsa bu adam yine vardır.” Bunun kısa ilmî formül anahtarı şudur: “Var olan gerçekler, farazi tasavvurlarla/varsayımlarla değişmez.” Buna göre, sorudaki ifadeyle: “Tanrı olmadan ahlaklı olunsun olunmasın, fark etmez, tanrı mutlaka vardır.”
    2. “Tanrıya inanan, ahlakın gerekli ve iyi bir şey olduğunu savunan bir kişi, Tanrının yokluğu düşünüldüğünde ahlakın kötü ve gereksiz olduğunu savunabilir mi?” sorusu da bir önceki soru gibi tutarsızdır. Çünkü bu soruda iki şey amaçlanmış olabilir:

    Birincisi: Güya insanlar için ahlaklı veya ahlaksız olmak asıl önemli olan meseledir. Bu sebeple, ahlaklı olmayı Tanrıya bağlamak doğru değildir. Çünkü Tanrıya inanmayan kimse de ahlaklı olabilir...

    Bunun tutarsızlığı şudur: İnsanlar için asıl mesele ahlaklı olup olmaması meselesi değil, mesele varlığı binler delille ortada olan Allah’ın varlığı ve birliğine inanmaktır. Çünkü Allah’ın varlığı bir gerçektir. Bir gerçeğin varlığını başka şeylere bağlamak yanlıştır.

    Mesela biri dese: “güneşin varlığını kabul eden bir kimse için gündüz var da, güneşe inanmayan kimse için gündüz yok mu?” Bu mantıksız sorunun mantıklı cevabı şudur:

    “Güneşin varlığı ortada olan bir gerçektir. Gerçek olan bir şeyin varlığı, başka sebeplere göre değişiklik göstermez. O halde, güneşin varlığına inansın-inanmasın, güneşin aydınlattığı gündüz herkes için söz konusudur.” Bu nokta Allah’ın varlığı gerçekliğine yöneliktir.

    İnsanların harika organları, evrenin harika nizam ve intizamı Allah’ın varlığının göstergesidir. İnanmayan kimsenin o harika maddi-manevi bünyesi, ruhu, aklı, kalbi, duyguları ve anatomisi de Allah’ın varlığına şahitlik etmektedir. Çünkü güneşin varlığı kişilerin inancına göre değişmez olduğu gibi, güneşin yaratıcısı olan Allah’ın varlığı, güneşten milyonlar defa daha fazla değişmez bir gerçektir.

    İkincisi: Bu soru ile Allah’ın varlığını değil, ahlakın varlığını sorgulamayı esas alınmış olabilir. Bu soruyla inanlar gibi inançsızların da ahlaklı olabileceklerine işaret edilmiştir. Bu konuda iki önemli nokta vardır:

    a. Ahlakın bir katma değer olarak bir erdem olması keyfiyetidir. Bu noktadan bakıldığında, evrensel ahlak fenomeni, kişilerin inancına bağlı olarak değil, kendi gerçekliğine göre var olur. Mesela, adam öldürmek, hırsızlık etmek, başkasını aldatmak, yalan söylemek, ikiyüzlü olmak, zulüm yapmak herkes için bir ahlaksızlıktır. Buna mukabil yardımseverlik, dürüstlük, doğru sözlülük, ihlas, samimiyet gibi duygular, herkes için geçerli birer ahlak erdemidir. Çünkü bu erdemler ve erdemsizlikler, her insanın kavrayabileceği ve değişmez birer gerçekliği olan hususlardır.

    b. Kendi gerçekliğinde varlığı sabit olan ahlaki değerlerin varlığı ayrıdır, insanlar tarafından sahneye konacak olmaları ayrı bir şeydir. Bu noktadan bakıldığı zaman, ahlaki değerlerin -sürekli olarak her durumda- hayatta yer bulması için, kişinin –olumlu veya olumsuz- ahlaki değerlerin kendisi hakkındaki yarar veya zararlarının olmasına inanması şarttır. Çünkü felsefi boyutta denildiği gibi, “insan vicdanı dinin yerini tutamaz”. Tanrıya inanan, ahlakın gerekli ve iyi bir şey olduğunu savunan bir kişi, Tanrının yokluğu düşünüldüğünde ahlakın kötü ve gereksiz olduğunu savunabilir mi?

    Vicdanın yapma gücü de, karşı koyma direnci de sınırlıdır. Bu sınırlı gücü ve direnci kuvvetlendirmenin yegâne çaresi Allah’a ve ahirete inanmaktır.

    Mesela yolda bin lira gören bir insan bunu gerekli yere teslim etmek için içinde bir güç bulabilir. Fakat bu miktar bir trilyon olursa ve kendisi de muhtaç ise ahlakın değeri azabilir. Zira, vicdan ile cüzdan karşı karşıya geldiği zaman bazı kimselerde cüzdanın gücü vicdanın gücünü mağlup edebilir. Ancak, ahirette bir hesap-kitap olacağına inanmak, işin zarar-ve yararının boyutlarını düşünmek gibi kuvvetli bir lojistik destekle vicdanın gücü cüzdanın gücünü yok edebilir.

    Bir vicdanın haksız yere adam öldürmeye izin verdiği halde, diğer bir vicdanın karıncaya basmaya bile izin vermemesinin altında yatan asıl sebep budur. İnançlı olduğu halde adam öldüren kimsenin de o anda vicdanı imanından aldığı gücü kaybettiği için o suçu işlemiş olur. Hadis-i şerifte yer alan “bir kimse hırsızlık ederken mümin değildir...” manasındaki ifadenin anlamı da budur. Yani, hırsızlık eden kimse, adam öldüren kimse, içki içen kimse, şayet Allah’a cennet ve cehenneme inandığı halde bu suçları işliyorsa, bu adam o esnada, öfkesiyle, iştihasıyla, heva ve hevesiyle kalbindeki imanın penceresini kapatmış demektir.

    3. “Cehennem azabı ve ceza ile korkutarak ahlak sokmaya çalışan tanrının ahlak anlayışı ne kadar geçerli ve tutarlıdır?” şeklindeki soru, kelimenin tam anlamıyla bir mantık iflasının ilanı mahiyetindedir.

    Evvela şu husus iyi bilinmelidir ki, Allah’ın bütün isim ve sıfatları ile zat-ı akdesinin mutlak hayır ve güzellik olduğunda bütün semavi dinler yanında aklı başında bütün felsefecilerin kabul ettiği bir gerçektir. Zira akıl ve mantık açısından varlığı zorunlu olan Allah’ın ezeli olması da zorunludur. Ezeli olan bir varlığın her türlü noksanlık şaibelerinden uzak olması da zorunludur. Çünkü ezeli olan bir varlığa sonradan var olanların noksanlıkları ona arız olamaz.

    O halde Allah, Kur’an’da ifade edildiği gibi, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Böyle her yönden kusurlardan münezzeh olan Allah’ın ahlakının da mükemmelin mükemmeli, güzelin güzeli olması zorunludur.

    Evrenin mükemmelliği, güzelliği, harikalığı, yaratıcısının da eşsiz mükemmelliğini, benzersiz güzelliğini, harika maharetini, misilsiz büyük ve yüksek ahlakının göstergesidir. Zira kör olan gözü yapamaz; sağır olan kulağı yaratamaz; düşük ahlaklı olan mükemmel ahlak ilkelerini teşri edemez...

    İkincisi, başta İslam dini olmak üzere semavi dinlerdeki emir ve yasakların penceresinden işe bakıldığı zaman, görülecek ki, bu güzel ve yüksek ahlakın birer örneği olan ilahî prensiplerin hepsi, Allah’ı değil, insanın kendisini ilgilendiren hususlardır. Yani, Allah’ın vazettiği ahlaki prensipler fert ve toplum olarak insanların zorunlu ihtiyaçlarına yöneliktir.

    O halde, bu prensiplerin insanlar tarafından yerine getirilmesi gerekir. İnsanların bunları yerine getirmesi için yaratılışlarında var edilen vidan mekanizması yanında bir ceza müeyyidesi ve bir mükâfat/ödül yönünün de bulunması gerekir. Zira her insan her zaman, vicdanının sesini dinlemeyebiliyor, güzeli çirkinden, mükemmeli noksanlıktan fark etmeyebiliyor. Bu noktanın izahı yukarıda geçmiştir.

    Öyleyse, bu güzel ahlakın insanlık camiasında, fert ve toplum hayatının zorunlu bir olgusu olarak tahakkuk etmesi için, ceza ve mükafat sisteminden yardım almak gerekir. Çünkü fıtratta var olan ahlaki mekanizmaların harekete geçirilmesi, ceza veya mükafat türü bir karşılığı olmadan çoğu zaman çoğu kimseler için mümkün olmadığına insanlık tarihi şahittir.

    Aslında, her şeyi sırf Allah rızası için yapmak ahlakın en üst seviyedeki bir mertebesi olmasına rağmen, buna insanların büyük çoğunluğu muvaffak olamıyor. Muvaffak olanlar da yine inançlı olanlardır. İmanın gücü nispetinde bu yüksek ahlak performansı da yükseklerde seyreder. Mesela dost ve düşmanın imanına, inancına ve bu imandan kaynaklanan cesaret ve feragatine meftun olduğu Bediüzzaman Said Nursi’nin şu sözlerini hangi dinsiz samimi olarak söyleyebilir:

    “Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin iman selameti namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'anımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, Cehennem'in alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, 630)

    4) Madem ki ahlak gerekli ve iyi bir şey; Tanrının yokluğu ahlakın iyiliğini ve gerekliliğini neden değiştirsin?

    Bu sorunun cevabı önceki maddelerde verilmiştir. Bununla beraber burada şunu söyleyebiliriz ki; İyi olan ahlakın devamını Tanrının yokluğuyla ölçmek bir dinsizlik vebasından kaynaklanıyor. Çünkü bu soruda şu seslendiriliyor: “Madem asıl maksat güzel ahlaktır, güzel ahlakı yaşamaktır öyleyse Allah’a ne gerek var? Hepimiz ahlaklı olalım ve Allah’ı -haşa- tanımayalım..”

    Evvela Allah’ı dışlayan böyle bir ahlak teklifi, tek başına bir ahlaksızlıktır. Çünkü bir tek harfin yazarsız olması, bir iğnenin ustasız olmasının imkânsızlığı mantığından hareketle varılacak kesin netice şudur ki, Evrenin yazarı ve Ustası olan Allah’ın varlığı güneş gibi açıktır. Gerçeğin ta kendisi olan Allah’ın varlığını dışlamakla işe başlamak en büyük bir yalandır. İnsanları böyle antika bir yalana teşvik etmekten daha büyük bir ahlaksızlık olabilir mi?

    Bununla beraber, Allah’a ve onun ceza ve mükafatına iman eden kimse ile iman etmeyen kimsenin arasındaki farkın sebeplerini de yukarıda arz etmiş bulunuyoruz. Özeti şudur:

    Yaratılışta var olan ahlaki değerler mekanizması her zaman herkes için geçerli olamıyor. O halde genel olarak insanların ahlaki performansları için mutlaka dışarıdan destekleyecek cennet ve cehennem gibi lojistik bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Kaldı ki, Allah’ın varlığı ezelidir, başka sebepler bakmaz. Bir gerçekliktir, faraziyelerle/varsayımlarla değişmez.. Hipotezlerle farklı anlamlar kazanmaz.

    Bu şuna benzer, bir mecnun kalkıp dese ki: “madem ben şu anda varım, öyleyse anam-babam olmasa da olur.. Madem şu anda gündüzdür, güneş olmasa da olur.. Madem artık elmalar elimizdedir o halde elma ağaçlarına inanmasam da olur...”

    Bu hezeyanlar ne kadar çirkin ise, “Tanrı olmasa da olur..” türünden ortaya atılan hayali hipotezler de bundan bin kat daha fazla bir hamakattir, tabir yerindeyse akıl ve mantığın bir sezeryanıdır, ateizmin bir hezeyandır.

    5) “Tanrıya inanan bir kişi, eğer Tanrı yok ise ahlaka ihtiyaç yok diyebilir mi?” sorusu da diğer kardeşleri gibi gerçekten irfan ve izandan yoksun bir düşüncedir.

    Evvela, ahlak ile Allah’ın varlığını karşılaştırmak, bal ile arıyı karşılaştırmak gibi abestir. Çünkü bu sorunun mantığına göre -yukarıda benzer misaller verilmiş olduğu gibi- denilebilir ki; “madem bal var, o halde arı olmasa da olur..” Veya aklı gözüne inmiş bir materyalist diyebilir ki, “Madem benim aklım var, öyleyse beynim olmasa da olur”.

    Oysa arı olmazsa bal da olmaz.. Balın varlığı arının varlığına bağlıdır. Şayet arı olmasaydı, bal kavramı diye bir şey söz konusu bile olmazdı. Keza, aklın varlığı beynin varlığına bağlıdır. Beyin olmasa akıl diye bir şeyden söz bile edilemez.

    Aynı bunun gibi, ahlak balının varlığı yaratıcının varlığına bağlıdır. Yaratıcıyı düşünmeyenler için ahlakın ne kıymeti olur ki...!

    Keza, kâinatın beyni olan Kur’an’ın emir ve yasakları olmazsa, hangi ahlaki değerden söz edilebilir...?

    Elbette söz edilemez; Çünkü kısa bir zamanda, iki günlük dünyada “ahlakidir” deyip de bir çok lezzetten geri kalmak, bir çok menfaati elinin tersiyle itmek ne kadar mantıklı olabilir? İşlerin değeri sonuçlarına göredir. Şayet bir değerin güzel bir sonucu yoksa, onun ne kıymeti kalır ki..!

    Bunun gibi bütün ahlaki değerlerin değeri, ancak ebedi bir hayatta pozitif bir katkı sağlayabiliyorsa, cennet gibi bir yurda sahip olmak, cehennem gibi bir hapisten kurtulmak gibi bir katma değerinin olması durumunda bir kıymet ifade eder.

    Bu sebeple, iç aleminde Allah’a ve ahirete iman etmeyen bir kimsenin ahlak kavramından söz etmesi onun için abesle iştigalden öte bir şey değildir.

    Son söz olarak deriz ki, her şeyde önemli olan, sonuç almaktır. Başta İslam olmak üzere semavi dinlere; Allah’a ve ahirete inanmayan kimselerin alacağı hiç bir olumlu sonuç yoktur. Kendilerini ahlakın zirvesinde de bulsalar Allah adına olmadığı için kıyamet günü “ahlaksızlık” suçuyla yargılamaktan kurtulamazlar..


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  3. 18.Mart.2013, 02:28
    2
    Administrator



    Alıntı
    Ateist arkadaşım ahlak konusuna kafayı takmış ve bana soruyor onun sorularını cevaplayabilir misiniz?
    1) Tanrı olmadan ahlaklı olunamaz mı?
    2) Tanrıya inanan, ahlakın gerekli ve iyi bir şey olduğunu savunan bir kişi, Tanrının yokluğu düşünüldüğünde ahlakın kötü ve gereksiz olduğunu savunabilir mi?
    3) Cehennem azabı ve ceza ile korkutarak ahlak sokmaya çalışan tanrının ahlak anlayışı ne kadar geçerli ve tutarlıdır?
    4) Madem ki ahlak gerekli ve iyi bir şey; Tanrının yokluğu ahlakın iyiliğini ve gerekliliğini neden değiştirsin?
    5) Tanrıya inanan bir kişi, eğer Tanrı yok ise ahlaka ihtiyaç yok diyebilir mi
    ?

    1. Allah’ın varlığı insanların ahlaklı olup olmamasına bağlı değildir. Şimdi birisi: “soruyu soran ateist olmadan materyalist düşünce olamaz mı?” diye bir soru sorsa, nasıl cevap vereceğiz. Cevabı şudur: “Bu ateist olmadan da materyalist düşünce var olmaya devam edecektir. Ancak, bu adam bir realite olarak vardır. Şayet hiç bir materyalist düşünce olmazsa bu adam yine vardır.” Bunun kısa ilmî formül anahtarı şudur: “Var olan gerçekler, farazi tasavvurlarla/varsayımlarla değişmez.” Buna göre, sorudaki ifadeyle: “Tanrı olmadan ahlaklı olunsun olunmasın, fark etmez, tanrı mutlaka vardır.”
    2. “Tanrıya inanan, ahlakın gerekli ve iyi bir şey olduğunu savunan bir kişi, Tanrının yokluğu düşünüldüğünde ahlakın kötü ve gereksiz olduğunu savunabilir mi?” sorusu da bir önceki soru gibi tutarsızdır. Çünkü bu soruda iki şey amaçlanmış olabilir:

    Birincisi: Güya insanlar için ahlaklı veya ahlaksız olmak asıl önemli olan meseledir. Bu sebeple, ahlaklı olmayı Tanrıya bağlamak doğru değildir. Çünkü Tanrıya inanmayan kimse de ahlaklı olabilir...

    Bunun tutarsızlığı şudur: İnsanlar için asıl mesele ahlaklı olup olmaması meselesi değil, mesele varlığı binler delille ortada olan Allah’ın varlığı ve birliğine inanmaktır. Çünkü Allah’ın varlığı bir gerçektir. Bir gerçeğin varlığını başka şeylere bağlamak yanlıştır.

    Mesela biri dese: “güneşin varlığını kabul eden bir kimse için gündüz var da, güneşe inanmayan kimse için gündüz yok mu?” Bu mantıksız sorunun mantıklı cevabı şudur:

    “Güneşin varlığı ortada olan bir gerçektir. Gerçek olan bir şeyin varlığı, başka sebeplere göre değişiklik göstermez. O halde, güneşin varlığına inansın-inanmasın, güneşin aydınlattığı gündüz herkes için söz konusudur.” Bu nokta Allah’ın varlığı gerçekliğine yöneliktir.

    İnsanların harika organları, evrenin harika nizam ve intizamı Allah’ın varlığının göstergesidir. İnanmayan kimsenin o harika maddi-manevi bünyesi, ruhu, aklı, kalbi, duyguları ve anatomisi de Allah’ın varlığına şahitlik etmektedir. Çünkü güneşin varlığı kişilerin inancına göre değişmez olduğu gibi, güneşin yaratıcısı olan Allah’ın varlığı, güneşten milyonlar defa daha fazla değişmez bir gerçektir.

    İkincisi: Bu soru ile Allah’ın varlığını değil, ahlakın varlığını sorgulamayı esas alınmış olabilir. Bu soruyla inanlar gibi inançsızların da ahlaklı olabileceklerine işaret edilmiştir. Bu konuda iki önemli nokta vardır:

    a. Ahlakın bir katma değer olarak bir erdem olması keyfiyetidir. Bu noktadan bakıldığında, evrensel ahlak fenomeni, kişilerin inancına bağlı olarak değil, kendi gerçekliğine göre var olur. Mesela, adam öldürmek, hırsızlık etmek, başkasını aldatmak, yalan söylemek, ikiyüzlü olmak, zulüm yapmak herkes için bir ahlaksızlıktır. Buna mukabil yardımseverlik, dürüstlük, doğru sözlülük, ihlas, samimiyet gibi duygular, herkes için geçerli birer ahlak erdemidir. Çünkü bu erdemler ve erdemsizlikler, her insanın kavrayabileceği ve değişmez birer gerçekliği olan hususlardır.

    b. Kendi gerçekliğinde varlığı sabit olan ahlaki değerlerin varlığı ayrıdır, insanlar tarafından sahneye konacak olmaları ayrı bir şeydir. Bu noktadan bakıldığı zaman, ahlaki değerlerin -sürekli olarak her durumda- hayatta yer bulması için, kişinin –olumlu veya olumsuz- ahlaki değerlerin kendisi hakkındaki yarar veya zararlarının olmasına inanması şarttır. Çünkü felsefi boyutta denildiği gibi, “insan vicdanı dinin yerini tutamaz”. Tanrıya inanan, ahlakın gerekli ve iyi bir şey olduğunu savunan bir kişi, Tanrının yokluğu düşünüldüğünde ahlakın kötü ve gereksiz olduğunu savunabilir mi?

    Vicdanın yapma gücü de, karşı koyma direnci de sınırlıdır. Bu sınırlı gücü ve direnci kuvvetlendirmenin yegâne çaresi Allah’a ve ahirete inanmaktır.

    Mesela yolda bin lira gören bir insan bunu gerekli yere teslim etmek için içinde bir güç bulabilir. Fakat bu miktar bir trilyon olursa ve kendisi de muhtaç ise ahlakın değeri azabilir. Zira, vicdan ile cüzdan karşı karşıya geldiği zaman bazı kimselerde cüzdanın gücü vicdanın gücünü mağlup edebilir. Ancak, ahirette bir hesap-kitap olacağına inanmak, işin zarar-ve yararının boyutlarını düşünmek gibi kuvvetli bir lojistik destekle vicdanın gücü cüzdanın gücünü yok edebilir.

    Bir vicdanın haksız yere adam öldürmeye izin verdiği halde, diğer bir vicdanın karıncaya basmaya bile izin vermemesinin altında yatan asıl sebep budur. İnançlı olduğu halde adam öldüren kimsenin de o anda vicdanı imanından aldığı gücü kaybettiği için o suçu işlemiş olur. Hadis-i şerifte yer alan “bir kimse hırsızlık ederken mümin değildir...” manasındaki ifadenin anlamı da budur. Yani, hırsızlık eden kimse, adam öldüren kimse, içki içen kimse, şayet Allah’a cennet ve cehenneme inandığı halde bu suçları işliyorsa, bu adam o esnada, öfkesiyle, iştihasıyla, heva ve hevesiyle kalbindeki imanın penceresini kapatmış demektir.

    3. “Cehennem azabı ve ceza ile korkutarak ahlak sokmaya çalışan tanrının ahlak anlayışı ne kadar geçerli ve tutarlıdır?” şeklindeki soru, kelimenin tam anlamıyla bir mantık iflasının ilanı mahiyetindedir.

    Evvela şu husus iyi bilinmelidir ki, Allah’ın bütün isim ve sıfatları ile zat-ı akdesinin mutlak hayır ve güzellik olduğunda bütün semavi dinler yanında aklı başında bütün felsefecilerin kabul ettiği bir gerçektir. Zira akıl ve mantık açısından varlığı zorunlu olan Allah’ın ezeli olması da zorunludur. Ezeli olan bir varlığın her türlü noksanlık şaibelerinden uzak olması da zorunludur. Çünkü ezeli olan bir varlığa sonradan var olanların noksanlıkları ona arız olamaz.

    O halde Allah, Kur’an’da ifade edildiği gibi, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Böyle her yönden kusurlardan münezzeh olan Allah’ın ahlakının da mükemmelin mükemmeli, güzelin güzeli olması zorunludur.

    Evrenin mükemmelliği, güzelliği, harikalığı, yaratıcısının da eşsiz mükemmelliğini, benzersiz güzelliğini, harika maharetini, misilsiz büyük ve yüksek ahlakının göstergesidir. Zira kör olan gözü yapamaz; sağır olan kulağı yaratamaz; düşük ahlaklı olan mükemmel ahlak ilkelerini teşri edemez...

    İkincisi, başta İslam dini olmak üzere semavi dinlerdeki emir ve yasakların penceresinden işe bakıldığı zaman, görülecek ki, bu güzel ve yüksek ahlakın birer örneği olan ilahî prensiplerin hepsi, Allah’ı değil, insanın kendisini ilgilendiren hususlardır. Yani, Allah’ın vazettiği ahlaki prensipler fert ve toplum olarak insanların zorunlu ihtiyaçlarına yöneliktir.

    O halde, bu prensiplerin insanlar tarafından yerine getirilmesi gerekir. İnsanların bunları yerine getirmesi için yaratılışlarında var edilen vidan mekanizması yanında bir ceza müeyyidesi ve bir mükâfat/ödül yönünün de bulunması gerekir. Zira her insan her zaman, vicdanının sesini dinlemeyebiliyor, güzeli çirkinden, mükemmeli noksanlıktan fark etmeyebiliyor. Bu noktanın izahı yukarıda geçmiştir.

    Öyleyse, bu güzel ahlakın insanlık camiasında, fert ve toplum hayatının zorunlu bir olgusu olarak tahakkuk etmesi için, ceza ve mükafat sisteminden yardım almak gerekir. Çünkü fıtratta var olan ahlaki mekanizmaların harekete geçirilmesi, ceza veya mükafat türü bir karşılığı olmadan çoğu zaman çoğu kimseler için mümkün olmadığına insanlık tarihi şahittir.

    Aslında, her şeyi sırf Allah rızası için yapmak ahlakın en üst seviyedeki bir mertebesi olmasına rağmen, buna insanların büyük çoğunluğu muvaffak olamıyor. Muvaffak olanlar da yine inançlı olanlardır. İmanın gücü nispetinde bu yüksek ahlak performansı da yükseklerde seyreder. Mesela dost ve düşmanın imanına, inancına ve bu imandan kaynaklanan cesaret ve feragatine meftun olduğu Bediüzzaman Said Nursi’nin şu sözlerini hangi dinsiz samimi olarak söyleyebilir:

    “Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin iman selameti namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'anımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, Cehennem'in alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, 630)

    4) Madem ki ahlak gerekli ve iyi bir şey; Tanrının yokluğu ahlakın iyiliğini ve gerekliliğini neden değiştirsin?

    Bu sorunun cevabı önceki maddelerde verilmiştir. Bununla beraber burada şunu söyleyebiliriz ki; İyi olan ahlakın devamını Tanrının yokluğuyla ölçmek bir dinsizlik vebasından kaynaklanıyor. Çünkü bu soruda şu seslendiriliyor: “Madem asıl maksat güzel ahlaktır, güzel ahlakı yaşamaktır öyleyse Allah’a ne gerek var? Hepimiz ahlaklı olalım ve Allah’ı -haşa- tanımayalım..”

    Evvela Allah’ı dışlayan böyle bir ahlak teklifi, tek başına bir ahlaksızlıktır. Çünkü bir tek harfin yazarsız olması, bir iğnenin ustasız olmasının imkânsızlığı mantığından hareketle varılacak kesin netice şudur ki, Evrenin yazarı ve Ustası olan Allah’ın varlığı güneş gibi açıktır. Gerçeğin ta kendisi olan Allah’ın varlığını dışlamakla işe başlamak en büyük bir yalandır. İnsanları böyle antika bir yalana teşvik etmekten daha büyük bir ahlaksızlık olabilir mi?

    Bununla beraber, Allah’a ve onun ceza ve mükafatına iman eden kimse ile iman etmeyen kimsenin arasındaki farkın sebeplerini de yukarıda arz etmiş bulunuyoruz. Özeti şudur:

    Yaratılışta var olan ahlaki değerler mekanizması her zaman herkes için geçerli olamıyor. O halde genel olarak insanların ahlaki performansları için mutlaka dışarıdan destekleyecek cennet ve cehennem gibi lojistik bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Kaldı ki, Allah’ın varlığı ezelidir, başka sebepler bakmaz. Bir gerçekliktir, faraziyelerle/varsayımlarla değişmez.. Hipotezlerle farklı anlamlar kazanmaz.

    Bu şuna benzer, bir mecnun kalkıp dese ki: “madem ben şu anda varım, öyleyse anam-babam olmasa da olur.. Madem şu anda gündüzdür, güneş olmasa da olur.. Madem artık elmalar elimizdedir o halde elma ağaçlarına inanmasam da olur...”

    Bu hezeyanlar ne kadar çirkin ise, “Tanrı olmasa da olur..” türünden ortaya atılan hayali hipotezler de bundan bin kat daha fazla bir hamakattir, tabir yerindeyse akıl ve mantığın bir sezeryanıdır, ateizmin bir hezeyandır.

    5) “Tanrıya inanan bir kişi, eğer Tanrı yok ise ahlaka ihtiyaç yok diyebilir mi?” sorusu da diğer kardeşleri gibi gerçekten irfan ve izandan yoksun bir düşüncedir.

    Evvela, ahlak ile Allah’ın varlığını karşılaştırmak, bal ile arıyı karşılaştırmak gibi abestir. Çünkü bu sorunun mantığına göre -yukarıda benzer misaller verilmiş olduğu gibi- denilebilir ki; “madem bal var, o halde arı olmasa da olur..” Veya aklı gözüne inmiş bir materyalist diyebilir ki, “Madem benim aklım var, öyleyse beynim olmasa da olur”.

    Oysa arı olmazsa bal da olmaz.. Balın varlığı arının varlığına bağlıdır. Şayet arı olmasaydı, bal kavramı diye bir şey söz konusu bile olmazdı. Keza, aklın varlığı beynin varlığına bağlıdır. Beyin olmasa akıl diye bir şeyden söz bile edilemez.

    Aynı bunun gibi, ahlak balının varlığı yaratıcının varlığına bağlıdır. Yaratıcıyı düşünmeyenler için ahlakın ne kıymeti olur ki...!

    Keza, kâinatın beyni olan Kur’an’ın emir ve yasakları olmazsa, hangi ahlaki değerden söz edilebilir...?

    Elbette söz edilemez; Çünkü kısa bir zamanda, iki günlük dünyada “ahlakidir” deyip de bir çok lezzetten geri kalmak, bir çok menfaati elinin tersiyle itmek ne kadar mantıklı olabilir? İşlerin değeri sonuçlarına göredir. Şayet bir değerin güzel bir sonucu yoksa, onun ne kıymeti kalır ki..!

    Bunun gibi bütün ahlaki değerlerin değeri, ancak ebedi bir hayatta pozitif bir katkı sağlayabiliyorsa, cennet gibi bir yurda sahip olmak, cehennem gibi bir hapisten kurtulmak gibi bir katma değerinin olması durumunda bir kıymet ifade eder.

    Bu sebeple, iç aleminde Allah’a ve ahirete iman etmeyen bir kimsenin ahlak kavramından söz etmesi onun için abesle iştigalden öte bir şey değildir.

    Son söz olarak deriz ki, her şeyde önemli olan, sonuç almaktır. Başta İslam olmak üzere semavi dinlere; Allah’a ve ahirete inanmayan kimselerin alacağı hiç bir olumlu sonuç yoktur. Kendilerini ahlakın zirvesinde de bulsalar Allah adına olmadığı için kıyamet günü “ahlaksızlık” suçuyla yargılamaktan kurtulamazlar..


    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder