Konusunu Oylayın.: 1 yıl boyunca komünisttim (dinsiz), son 3 gün tövbe ettim ve namaza başladım halim ne olur?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
1 yıl boyunca komünisttim (dinsiz), son 3 gün tövbe ettim ve namaza başladım halim ne olur?
  1. 16.Mart.2013, 22:08
    1
    Misafir

    1 yıl boyunca komünisttim (dinsiz), son 3 gün tövbe ettim ve namaza başladım halim ne olur?






    1 yıl boyunca komünisttim (dinsiz), son 3 gün tövbe ettim ve namaza başladım halim ne olur? Mumsema selamun aleyküm değerli kardeşlerim.Yaşım 17 gençlik döneminde olduğum için sürekli olarak arayıştaydım.O yüzden 16-17 yaşlarım arasında dine inanmıyordum.15 yaşındayken namaz kılıyordum ama bırakıp komünist olmuştum.Ve o 16-17 yaşlar arasında göz zinası(fiziksel değil),kibir,kin,şirk işledim.Ve son olarakta alkol aldım.(5 ay boyunca cenabettim). Ama son 3 gündür tövbe ettim ve namaz kılıyorum.Sizce yaptığım bu iğrençliklerin cezasını çekermiyim?


  2. 16.Mart.2013, 22:08
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    selamun aleyküm değerli kardeşlerim.Yaşım 17 gençlik döneminde olduğum için sürekli olarak arayıştaydım.O yüzden 16-17 yaşlarım arasında dine inanmıyordum.15 yaşındayken namaz kılıyordum ama bırakıp komünist olmuştum.Ve o 16-17 yaşlar arasında göz zinası(fiziksel değil),kibir,kin,şirk işledim.Ve son olarakta alkol aldım.(5 ay boyunca cenabettim). Ama son 3 gündür tövbe ettim ve namaz kılıyorum.Sizce yaptığım bu iğrençliklerin cezasını çekermiyim?


    Benzer Konular

    - Tövbe bozmak [tövbe ettim ve tövbemi bozdum vicdan azabı çekiyorum tövbe etmek isitiyorum]

    - Yemin ettim tövbe etsem olur mu

    - Namaza yeni başladım Daha önceden kılmadığım namazları kılmasam olur mu? İçimden gelmiyor!

    - İntehara teşebbüs ettim çok pişman oldum tövbe ettim

    - Ben kaza namazlarımı kılmaya başladım 6yıl boyunca kılıcam

  3. 19.Mart.2013, 17:06
    2
    jerusselam
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 25.Şubat.2013
    Üye No: 100353
    Mesaj Sayısı: 4,172
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 42

    Cevap: 1 yıl boyunca komünisttim (dinsiz), son 3 gün tövbe ettim ve namaza başladım halim ne olur?




    Günahından tevbe eden hiç günah işlememiş gibidi

    aleykum selam
    Allahu Teala tövbe edenlere dostluğunu şöyle açıklamıştır: “Şüphesiz Allah tövbe edenleri sever.
    Yani Allah, kötü arzularına uymayı bırakıp kendisine dönenleri ve çirkin şeylerden temizlenenleri dost edinir, himayesine alır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.v) bir hadislerinde:
    “Günahlarından tövbe eden, Allah’ın sevgilisidir.”[2]
    Ebu Muhammed Sehl’e: “Tövbe eden kul ne zaman Allah’ın sevgilisi olabilir?” diye sorulunca O: “Allahu Teala’nın şu ayetindeki sıfatlara sahip olunca diyerek, aşağıdaki ayeti okumuştur:
    “(Allah’ın cennet karşılığı canlarını ve mallarını satın aldığı müminler) tövbe eden, ibadet eden, hamd eden, seyahat eden, rukû eden, secde eden, iyiliği emredip kötülüğü meneden ve Allah’ın sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) kimselerdir. Bu müminleri müjdele.”[3]
    Sonra şöyle demiştir: “Sevgili dostunun sevmediği şeye girmez. Kul, iyiliklerindeki kusurlarından da tövbe etmedikçe tövbesi sahih (ve sağlam) olmaz.”

    Ariflerden birisi demiştir ki: “Halk günahlarından, sûfîler/veliler ise iyiliklerinden tövbe ederler.” Yani veliler, Allahu Teala’nın ibadetlerdeki büyük hakkını müşahede edip, O’na karşı kusurlarını anlayınca tövbe ederler. Ayrıca, iyiliklere yahut nefislerine nazar ettikleri zaman da tövbe ederler. Çünkü, esasen iyilikler, Allahu Teala’dan kuluna ulaştırılan (kulun kendisine mal edemeyeceği) ihsanlardır.”
    Sehl derdi ki: “Tövbe, amellerin en faziletlisidir. Çünkü ameller ancak güzel tövbe ile sahih olur. Tövbe harama düşme korkusuyla bir çok helali terk etmekle sahih ve sağlam olur. İstiğfar, tövbe edenlerin azığı ve hataya düşenlerin sığınağıdır.”
    En doğru söz sahibi Allahu Teala buyurmuştur ki:
    “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra ona tövbe edin...”[4]
    Bir diğer ayette de şöyle buyurmuştur:
    “Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan af dilemiyorlar mı?”[5]
    Önceki ayette önce istiğfar sonra tövbe zikredilmiş, ikinci ayette ise istiğfar tövbenin peşinden getirilmiştir.
    Günahlardan istiğfar etmek; Allahu Teala’nın onları örtmesini istemektir. Allah’ın kulunu mağfiret etmesi ise; günahını örtüp kendisine hilimle muamele etmesidir.
    Denilmiştir ki: Allahu Teala, kulun dünyada sakladığı her günahını ahirette mutlaka affeder. Hiç şüphesiz Allahu Teala, (dünyada) örttüğü bir günahı (ahirette) açmaktan yüce ve uzaktır. Allahu Teala, dünyada açtığı bir günahı, kulun ahiretteki cezası olarak ortaya kor. Allah, kuluna iki defa ceza vermekten uzaktır. Hz. Ali ve İbn Abbas’tan da benzeri bir söz rivayet edilmiştir. İsnad aynı yoldan gelmektedir.
    Kulun tövbeden sonra istiğfar etmesi Yüce Mevlâ’sından kendisini bağışlayıp hesaba çekmemesini istemesidir. Allahu Teala’nın tövbeden sonra kulunu mağfiret etmesi ise; günahlarını örtmesi ve yüce affıyla onları bağışlamasıdır ki bu, kötülüklerin iyiliğe çevrilmesidir. Bir haberde de bu şekilde açıklanmıştır. Allahu Teala bu hususta açıkça şöyle buyurmuştur:

    “İstikamet üzere O’na dönün ve O’ndan mağfiret dileyin.”[6]
    Diğer bir ayette de şöyle buyrulmuştur:
    “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olanların üzerine (ölüm halinde) melekler inerek: “Korkmayın, üzülmeyin” derler.”[7]
    Yani onlar, Allahu Teala’yı birlediler, sonra tevhid üzere istikamet sahibi olup şirke düşmediler.
    Denilmiştir ki: “Ayette bahsi geçenler, sünnet üzere istikamet sahibi olup, bidat çıkarmayan kimselerdir.”
    Şöyle de denilmiştir: “Onlar, tövbelerinde istikamet hallerini korudular, tövbelerini bozmadılar. Melekler de kendilerine: “Günahların azabından korkmayın, tevhidiniz sayesinde Allah onları temizledi. Geçmişte kaçırdığınız (hayır) amellere karşı da üzülmeyiniz; Allahu Teala, güzel tövbeniz sebebiyle onları sizin için telafi etti ve istikametiniz sayesinde sizi iyilerin derecelerine ulaştırd.” diyeceklerdir. Ayet şöyle devam etmektedir:
    “Size va’dedilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada size nefislerinizin (canınızın) istediği her şey mevcuttur ve istediğiniz her şey verilecektir.”[8]
    Yani naîm cennetinden istediğiniz şeyler ve kalplerinizle temenni ettiğiniz Melik ve Rahim olan Allah’ın cemaline bakma nimeti size bahşedilecektir.

    Bir haberde şöyle buyrulmuştur:
    “Günahından (samimi olarak) tövbe eden, hiç günah işlememiş kimse gibi olur. Günaha ısrar (ve devam) ettiği halde istiğfar eden kimse, Allahu Teala’nın ayetleriyle alay eden gibidir.”[9]
    Bazıları: “Kalbimde bir nedamet ve ciddi bir tövbe arzusu olmaksızın dilimle söylediğim “esteğfirullah” sözüne istiğfar ediyorum” demiştir.
    Bir haberde: “Kalbinde nedamet ve tövbe arzusu olmaksızın, sadece dil ile istiğfar etmek yalancıların tövbesidir.”[10] denmiştir..
    Rabiatu’l-Adeviyye derdi ki: “Bizim (samimi ve şartlarına uygun olmadan yaptığımız) istiğfarımız da bir istiğfara muhtaçtır.”
    Nice tövbeler vardır ki, samimiyet ve ihlası konusunda başka bir tövbeye muhtaçtır. Kim işlediği kötülüklerden sonra iyi ameller yapar, bu arada iyilikleriyle kötülüklerini birbirine karıştırırsa, onun kurtulması ve ölmeden önce istikamet sahibi olması ümid edilir. Bu konuda Allahu Teala şöyle buyurmuştur:
    “Diğerleri ise, günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli kötü bir amele karıştırdılar. (Fakat tövbe ederlerse) umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder.”[11]
    Yani Allah onlara acır ve kendilerine rahmet nazarıyla bakar.
    Denilmiştir ki: “Ayette geçen iyi amel; günahları itiraf ve tövbedir. Kötü amel ise; önceki gaflet ve cehalettir.”
    İbn Abbas: “Allah, tövbe eden kimse için çok bağışlayıcı, tövbeye ruhsat (ve imkan) verdiği için de çok acıyıcıdır.” demiştir. Allahu Teala bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
    “Muhakkak ki ben tövbe eden, inanan, salih amel işleyen sonra doğru yolda giden kimseyi çok bağışlarım.”[12]
    Yani; şirkten tövbe eden, tevhide inanan, farzları yerine getiren ve haramlardan kaçınarak salih amel işleyen, sonra sünnet üzere doğru yolda gitmeye devam eden kimseyi bağışlarım, demek istiyor.

    “Tövbesinde istikamet üzere olanı bağışlarım.” açıklamasını yapanlar da olmuştur. Bunlar müminlerin sıfatlarıdır.
    Allahu Teala, muhlis kullarına yaptığı uygulamayı münafık ve kafirlere uygulamamıştır. Bu gerçek tövbedir. Çünkü her birinin tövbeden başka bir yolu olmadığı gibi, ilâhî muhabbet ve rızaya da ondan başka ulaşma imkanı yoktur. Allahu Teala münafıkların vasfını anlatırken şöyle buyurmuştur:

    “Diğerlerinin durumu Allah’ın hükmüne kalmıştır. Allah kendilerine ya azap eder veya tövbelerini kabul eder.”[13]
    Yani, onlar günahta ısrar ederlerse, azap eder, istiğfarları sebebiyle de kendilerini affeder. Nitekim Allahu Teala, bunu açıkça beyan edip, af için istiğfar ve tövbeyi şart koşmuş ve kafirlerin durumu hakkında şöyle buyurmuştur:
    “Eğer (müşrik ve kafirler) tövbe eder, namazı güzelce kılar ve zekatı verirlerse, artık yollarını serbest bırakın. Allah çok affedici ve merhamet edicidir.”[14]
    Allahu Teala, Rasûlullah’ın (s.a.v) ümmet içinde bulunması sebebiyle ilâhî bir lütuf ve nimet olarak kendilerinden azabın kaldırılmasıyla, istiğfarı beraberce zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

    “Halbuki sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.”[15]
    Seleften birisi demiştir ki: “Bizim için (azaba karşı) iki emanımız vardı. Birisi gitti; diğeri kaldı. Eğer o da giderse helak oluruz.” O, giden eman ve emniyetle Rasûlullah’ı (s.a.v), kalan eman ile de istiğfarı kast etmiştir.
    Sehl’e günahları temizleyen istiğfarın nasıl olduğu sorulunca şöyle demiştir: “İstiğfarın evveli icabet (ilâhî emir ve davete uymak)tır. Sonra inabe (Allah’a dönme), sonra da tövbe gelir. İcabet, azaların, inabe de kalbin amelidir. Tövbe ise, kulun Mevlâ’sına yönelip halkı terk etmesidir. Kul sonra, içinde bulunduğu kusurlu hallerinden, nimeti (ve sahibini) tanımamasından ve sükrü terk etmesinden dolayı istiğfar eder. O zaman günahları affolunur ve kul Mevlâ’sının huzuruna yönelir. Sonra sadece Allah ile beraber olma hâline intikal eder. Sonra hak üzere sebat, arkasından (hakkı) beyan, sonra kurb yani ilahi yakınlık, sonra marifet, sonra münacat, sonra dostluk, sonra dost ile gizlice sohbet makamlarına ulaşır. İşte o zaman ilahî dostluk gerçekleşir. İlim kulun gıdası, zikir kıvamı, rıza azığı, tevfiz (her işini Allah’a havale) muradı, tevekkül devamlı olmadıkça kulun kalbine bu hâl yerleşmez. Sonra Allahu Teala bu kuluna nazar eder, onu Arş’a yükseltir, artık onun makamı Arşı taşıyan meleklerin makamı olur.”
    Yine Sehl derdi ki: “Kula, her hâlinde Mevlâ’sı ile birlikte olması gerekir. Onun en güzel hâli her şeyde O’na dönmesidir. Mesela bir günah işleyince: “Ya Rabbi bunu ört, kimseye gösterme.” der. Günahtan ayrılınca: “Ya Rabbi, tövbemi kabul et.” der. Tövbe edince: “Ya Rabbi, bana devamlı günahtan korunma hâlini nasip et” der. Bir amel yapınca: “Ya Rabbi, amelimi kabul et.” der.”
    Günaha ısrara son verdikten sonra, günahın akabinde yapılan tövbenin hatalara keffaret olması umulur. Bunun için en güzel ameller sekiz tanedir. Bunların dördü azaların, dördü de kalbin amelleridir. Azaların amelleri şunlardır:
    1- İki rekat tövbe namazı kılmak
    2- Yetmiş defa istiğfar etmek
    3- Yüz defa “Sübnallahil azim ve bi hamdihi” demek
    4- Bir sadaka verip bir gün oruç tutmak.
    Kalple yapılacak ameller ise şunlardır:
    1- Günahtan tövbe edilmesi gerektiğine inanmak,
    2- Günahtan tamamen kurtulmayı sevmek ve istemek,
    3- Günahın cezasından korkmak,
    4- Günahın affedileceğini ümit etmek.
    Sonra kul Allahu Teala’ya güzel zanda bulunmalı ve yakînen günahının temizleneceğini düşünmelidir. Bu amellerin, hata ve günahlar için keffaret olup, onları temizleyeceği konusunda bir çok hadis ve haberler varid olmuştur.
    Bazı hadislerde tövbe için kulun güzelce bir abdest alarak mescide girip iki rekat namaz kılması şart koşulmuş, bazılarında bu, dört rekat olarak zikredilmiştir.[16]
    Denilmiştir ki: “Kul bir günah işlediği zaman, sağ taraftaki melek soldaki günahları yazan ve idaresi altında olan meleğe: “Bunun günahını altı saat bekle. Eğer tövbe ve istiğfar ederse yazmazsın, istiğfar etmezse yazarsın” diye emir verir.”[17]
    Yine denilmiştir ki: “Gece verilen sadaka, gündüz işlenen günaha, gizlice verilen sadaka da gece işlenen günaha keffaret olur.”
    Bir haberde şöyle buyrulmuştur:
    “Bir kötülük yaptığın zaman, peşinden bir iyilik yap ki onu temizlesin. Gizli günahına gizlice, açığına açıktan iyilik ekle.”[18]
    Bir araya getirerek zikrettiğimiz değişik haberlerde şöyle buyrulmuştur:
    “Her sabah ve akşam iki melek karşı karşıya gelerek şöyle konuşurlar. Meleklerden birisi:
    -Ne olaydı şu mahlukat hiç yaratılmasaydı, der. Diğeri:
    -Madem ki yaratıldı, keşke niçin yaratıldıklarını bilselerdi, der. Diğeri:
    -Madem ki niçin yaratıldıklarını bilemediler, hiç olmazsa bildikleri ile amel edeydiler.” (Yahut bir rivayette):
    -Ne olaydı bir araya gelip de bildiklerini aralarında müzakare edeydiler, der. Diğeri de:
    -Mademki bildikleri ile amel etmediler, keşke yaptıklarına tövbe edeydiler, der.”[19]
    Allahu Teala’nın bir hakkı olarak kul için gereken ilk şey, Onun nimetleriyle O’na isyan etmemektir. Ta ki isyanı, küfran-ı nimete dönüşmesin. Kulun bütün azaları ve malı Allahu Teala’nın birer nimetidir. Çünkü insanın ayakta durması ve hayatını devam ettirmesi, azaları ile olmakta, azalar hareket sayesinde çalışmakta, hareket ise afiyet içinde fayda ve tesirini gösterebilmektedir. Kul, bu nimet ile Rabbine isyan edince, nimetin vazifesini değiştirmiş (tebdil-i nimet) ve nankörlük yapmış olmaktadır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

    “Allah’ın nimetini nankörlüğe çevirdiler.”[20]
    Ayetin tefsirinde denmiştir ki: “Onlar Allah’ın nimetlerini isyanda kullandılar.”

    Sonra Allahu Teala, başka bir ayet-i kerimede nimetini değiştirenlere şiddetli ceza ve azap tehdidinde bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:
    “Kim Allah’ın kendisine gelen nimetini değiştirirse, bilsin ki, Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”[21]
    Kendisine gelen nimeti kötülüğe çevirmenin cezası bazen hemen dünyada olur, bazen de ahirete bırakılır. Bu ceza bazen dünyevi şeylerde vaki olur, bazen de ahirette kurtuluşa vesile olacak şeylerden mahrum bırakılmak sûretiyle gerçekleşir. Çünkü kulun sonunda dönüp varacağı yer orasıdır.
    Bu ceza bazen her ikisinde birlikte olur. Bazen, nimetle isyan etmek bizzat bir cezadır. Nimeti bilmemek, ona karşı şükretmemek, onu küçük görmek, ona aldanıp güvenmek, onunla yarışa girmek, gururlanmak, onu çoğaltmakla uğraşmak ve bununla öğünmek evet bütün bunlar günahkar bir kul için başlı başına birer cezadır.
    Kul, Rabbine isyan edince tövbe etmesi farzdır. Nefsine uyup, hevasına kapılınca derhal tövbe etmesi gerekir. Tövbeyi geciktirmek ve günahta ısrar etmek hataya eklenmiş iki ayrı günahtır.
    Kul günahından tövbe edip, tövbesini güzel yapınca, taatta istikamet üzere olması ve günahtan korunma konusunda Rabbine karşı devamlı ihtiyaç içinde bulunması gerektiğine inanır. Sonra, günaha meyli ve temenniden, mahlukatın elindeki şeylere tamah etmek ve onlardan korkmaya varana kadar, bütün küçük günahlardan da tövbe eder. Bunlar havas denen seçkin kullar için birer günahtır. Sonra başka şeye iltifat, nefse nazar, herhangi bir şeyle sükun ve rahat etme gibi günahlara tövbe gelir ki, bütün bunlar mukarrabûn makamında olanların günahlarıdır. Nihayet kul öyle bir hâle gelir ki, üzerinde Hakk’a muhalefet olacak hiçbir şey kalmaz. İlme uygun bir hayat yaşar ve tam bir vefa hâline ulaşır. Artık bundan sonra, Allahu Teala’nın ilmini mütalada, ğayp alemini keşiflerdeki (o makamda günah olacak) kusurlar kalır. Onların ne olduğunu ve nasıl meydana geldiğini burada zikretmemiz mümkün değildir. Mukarrabûn olanlar için günah gözüken bu şeyler, diğer muttaki müminler için salih amel durumundadır. Çünkü onlar o makamları müşahede etmemekte ve genelde müminler o hallerin hakikatini bilmemektedirler. Bu durumda mukarrabûn makamındaki kulun hâli, Rabbine kavuşana kadar her an ilâhî huzurdan uzak kalmaktan endişe, Mevlâ’nın yüz çevirmesinden ve daru’l-bekaya intikale kadar bu alemde bulunurlarken her hareketlerinde perdelenmekten korku üzere olmaktır.
    Bir haberde şöyle nakledilmiştir: Allahu Teala Yakub’a (a.s.) vahyederek: “Seninle Yusuf’un arasını niçin ayırdım, biliyor musun?” diye sordu. Yakub (a.s): “Bilmiyorum!” dedi. Allahu Teala: “Senin kardeşlerine: “Onu kurt yemesinden korkuyorum!” sözün yüzünden ayırdım. Sen, niçin Yusuf için kurttan korktun da bana güvenmedin, niçin kardeşlerinin gafletini dikkate aldın da benim onu korumama nazar etmedin?” dedi.
    Yusuf’un (a.s) hapishane arkadaşı olan sâkiye: “Efendinin yanında benim durumumu zikret, beni unutma!” sözü de, babasının durumuna benzemektedir. Allahu Teala olayı şöyle anlatmıştır:
    “Yusuf, o iki kişiden kurtulacağını sandığı kimseye: “Beni efendinin (kralın) yanında an (benim suçsuz olduğumu krala hatırlat) dedi. Fakat şeytan o adama, (Yusuf’un durumunu) efendisine söylemeyi unutturdu. (Bundan dolayı Yusuf) birkaç yıl zindanda kaldı.”[22]
    Havas tabakasının, Allah Teala’dan gayrisine bir lahza nazar ve iltifat etmeleri kendilerinin uyarılmasına ve kınanmasına vesile olmaktadır.
    Tabiûn’dan bazıları bu ileri seviyedeki halden mahrum bırakılmışlardır. Onlar, murakabenin gerektirdiği güzel edebi koruyamamışlar, işlerinde rahatlık ve ruhsatla amel etme yüzünden tövbenin halavetini tadamamışlardır. Bu, tövbenin ahkam ve edebine tam riayet etmemekten kaynaklanmaktadır. Eğer tek bir günahtan yaptıkları tövbenin gereğini tam olarak yerine getirseler ve sadıkların tövbedeki halini güzelce koruyabilselerdi. Allahu Teala’nın bu ikramından mahrum kalmazlardı. Çünkü bu hâli yakalamak için gayret eden kimseler muhsin sıfatıyla anlatılan salihlerdir. Allahu Teala onlar hakkında:
    “Biz muhsinlerin/iyilik sahiplerinin ecrini artıracağız.”[23] buyurmaktadır.
    Sen, salih amellere devam ettiğin ve tövbende istikamet üzere bulunduğun halde, kendinde ilâhî bir vecd ve tat, güzel hâl, zühd ve ehlince bilinen özel halleri bulamazsan, murakabe kapısına dön, yahut edebe yönel, bunlardaki hâlini iyice gözden geçir ve gerekeni güzel yap.
    Alimlerden birisi demiştir ki: “Bir kimse doksan dokuz günaha tövbe etse de bir günahına tövbe etmese, bize göre tövbe edenlerden sayılmaz.”
    Sakın, hâlini iyi araştırmaktan ve namazların akabinde tövbeyi tazelemekten gafil olma. Amel sahiplerine zarar ancak kendilerini kontrol etmeyi ve nefis muhasebesini terk yüzünden gelir. Öyle ki hiç bilmedikleri bir yerden ve işlerinde ruhsat ve genişlik üzere heraket etmekten bu zarar başlarına gelir..
    Bil ki, bütün günahların aslı on ameldir. Kul, her bir günahtan on defa güzelce tövbe etmedikçe, Allahu Teala’nın sevdiği tövbe ehlinden olamaz ve tövbesi de, Allahu Teala’nın şartlarını ortaya koyduğu, peygamberlerin adabını ve esasını açıkladığı nasûh tövbesi olmaz. Nasûh tövbesi için yapılacak işler:
    l- Günah olan fiili terk,
    2- Günahı konuşmaya tövbe,
    3- Günaha sevk eden sebeplerle buluşmaya tövbe,
    4- Benzeri bir fiile koşmaya tövbe,
    5- Günaha nazara tövbe,
    6- Günahı konuşanları dinlemeye tövbe,
    7- Günaha niyetlenmeye ve yönelmeye tövbe,
    8- Tövbenin hakkını yerine getirmedeki kusurlara tövbe,
    9- Sonra, her şeyi ile birlikte Allah’ın rızasını arayan ve isteyen birisi olamama hâlinden tövbe,
    l0- Yaptığı tövbeye bakıp onunla yetinmekten ve ona güvenmekten tövbe.
    Sonra kul, Allahu Teala’nın azamet ve büyüklüğünü müşahedesinden dolayı O’nun rubûbiyet/rablık hakkını yerine getirmedeki noksanını görür. Artık bundan sonraki tövbesi, müşahedesinin gereğini yerine getirmekteki kusuruna, istiğfarı da, bulunduğu makamdaki ilimleri müşahede ve muayenede himmetinin noksanlığına ve kalbinin zayıflığına olur.
    Bu durumda, arifin tövbesi için bir son nokta yoktur ve üzerinde bulunduğu hâlini ifade edecek bir nihayet noktası da mevcut değildir.. Hiç bir peygamber ve derece olarak ondan aşağıda olan salihler tövbeden uzak kalamaz ve kendilerine tövbenin gerekmediğini söyleyemez. Her bir makam için bir tövbe, her bir makamın hâli için ayrı bir tövbe, her bir müşahede ve mükaşefe için başka bir tövbe vardır. Bu, Allahu Teala katında mukarreb/yakın sıfatını almış ve O’na dost olmuş kimselerin tövbesidir. Bu, birçok şeylerle imtihan edilip denenerek ilâhî huzura çekilen kimselerin hâli ve makamıdır. Allahu Teala onları bu haller ile imtihan ederek, onun kalbiyle kendisine mi yoksa o hallere mi baktığını, himmetini zatına mı yoksa o şeylere mi bağladığını, onları elde etmekle kendisiyle mi yoksa onlarla mı huzur bulduklarını, onlardan kaçarak kendisini mi istediklerini yahut onların mı aradıklarını görmek ister. Bu durumda, Allah’tan gayrisini her müşahede kul için bir günah, O’ndan başkasıyla her sükun ve huzur bulma bir kınama sebebi olur. Nitekim, bu makamdaki kul için her bir müşahedede bir ilim, kainatta zuhur eden her bir tecelli için bir hüküm vardır. Bu sebeple (derecelerine göre) günahlarının bir sayısı olmadığı gibi, Allah’a tövbelerinin de sonu yoktur. İşte bu, gerçek nasuh tövbesidir. Allahu Teala’ya tam manasıyla yönelmiş bir kul, nefsinden rahat bulmuş, Allah katında dini sağlam, hâli ve makamı emniyette bir kimsedir.
    Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki:
    “Şüphesiz Allahu Teala, çeşitli sıkıntılı hallere düşen ve arkasından tövbe eden kimseleri sever.”[24]



  4. 19.Mart.2013, 17:06
    2
    Devamlı Üye



    Günahından tevbe eden hiç günah işlememiş gibidi

    aleykum selam
    Allahu Teala tövbe edenlere dostluğunu şöyle açıklamıştır: “Şüphesiz Allah tövbe edenleri sever.
    Yani Allah, kötü arzularına uymayı bırakıp kendisine dönenleri ve çirkin şeylerden temizlenenleri dost edinir, himayesine alır. Nitekim, Rasûlullah (s.a.v) bir hadislerinde:
    “Günahlarından tövbe eden, Allah’ın sevgilisidir.”[2]
    Ebu Muhammed Sehl’e: “Tövbe eden kul ne zaman Allah’ın sevgilisi olabilir?” diye sorulunca O: “Allahu Teala’nın şu ayetindeki sıfatlara sahip olunca diyerek, aşağıdaki ayeti okumuştur:
    “(Allah’ın cennet karşılığı canlarını ve mallarını satın aldığı müminler) tövbe eden, ibadet eden, hamd eden, seyahat eden, rukû eden, secde eden, iyiliği emredip kötülüğü meneden ve Allah’ın sınırlarını koruyan (onları çiğnemeyen) kimselerdir. Bu müminleri müjdele.”[3]
    Sonra şöyle demiştir: “Sevgili dostunun sevmediği şeye girmez. Kul, iyiliklerindeki kusurlarından da tövbe etmedikçe tövbesi sahih (ve sağlam) olmaz.”

    Ariflerden birisi demiştir ki: “Halk günahlarından, sûfîler/veliler ise iyiliklerinden tövbe ederler.” Yani veliler, Allahu Teala’nın ibadetlerdeki büyük hakkını müşahede edip, O’na karşı kusurlarını anlayınca tövbe ederler. Ayrıca, iyiliklere yahut nefislerine nazar ettikleri zaman da tövbe ederler. Çünkü, esasen iyilikler, Allahu Teala’dan kuluna ulaştırılan (kulun kendisine mal edemeyeceği) ihsanlardır.”
    Sehl derdi ki: “Tövbe, amellerin en faziletlisidir. Çünkü ameller ancak güzel tövbe ile sahih olur. Tövbe harama düşme korkusuyla bir çok helali terk etmekle sahih ve sağlam olur. İstiğfar, tövbe edenlerin azığı ve hataya düşenlerin sığınağıdır.”
    En doğru söz sahibi Allahu Teala buyurmuştur ki:
    “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra ona tövbe edin...”[4]
    Bir diğer ayette de şöyle buyurmuştur:
    “Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan af dilemiyorlar mı?”[5]
    Önceki ayette önce istiğfar sonra tövbe zikredilmiş, ikinci ayette ise istiğfar tövbenin peşinden getirilmiştir.
    Günahlardan istiğfar etmek; Allahu Teala’nın onları örtmesini istemektir. Allah’ın kulunu mağfiret etmesi ise; günahını örtüp kendisine hilimle muamele etmesidir.
    Denilmiştir ki: Allahu Teala, kulun dünyada sakladığı her günahını ahirette mutlaka affeder. Hiç şüphesiz Allahu Teala, (dünyada) örttüğü bir günahı (ahirette) açmaktan yüce ve uzaktır. Allahu Teala, dünyada açtığı bir günahı, kulun ahiretteki cezası olarak ortaya kor. Allah, kuluna iki defa ceza vermekten uzaktır. Hz. Ali ve İbn Abbas’tan da benzeri bir söz rivayet edilmiştir. İsnad aynı yoldan gelmektedir.
    Kulun tövbeden sonra istiğfar etmesi Yüce Mevlâ’sından kendisini bağışlayıp hesaba çekmemesini istemesidir. Allahu Teala’nın tövbeden sonra kulunu mağfiret etmesi ise; günahlarını örtmesi ve yüce affıyla onları bağışlamasıdır ki bu, kötülüklerin iyiliğe çevrilmesidir. Bir haberde de bu şekilde açıklanmıştır. Allahu Teala bu hususta açıkça şöyle buyurmuştur:

    “İstikamet üzere O’na dönün ve O’ndan mağfiret dileyin.”[6]
    Diğer bir ayette de şöyle buyrulmuştur:
    “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olanların üzerine (ölüm halinde) melekler inerek: “Korkmayın, üzülmeyin” derler.”[7]
    Yani onlar, Allahu Teala’yı birlediler, sonra tevhid üzere istikamet sahibi olup şirke düşmediler.
    Denilmiştir ki: “Ayette bahsi geçenler, sünnet üzere istikamet sahibi olup, bidat çıkarmayan kimselerdir.”
    Şöyle de denilmiştir: “Onlar, tövbelerinde istikamet hallerini korudular, tövbelerini bozmadılar. Melekler de kendilerine: “Günahların azabından korkmayın, tevhidiniz sayesinde Allah onları temizledi. Geçmişte kaçırdığınız (hayır) amellere karşı da üzülmeyiniz; Allahu Teala, güzel tövbeniz sebebiyle onları sizin için telafi etti ve istikametiniz sayesinde sizi iyilerin derecelerine ulaştırd.” diyeceklerdir. Ayet şöyle devam etmektedir:
    “Size va’dedilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız. Orada size nefislerinizin (canınızın) istediği her şey mevcuttur ve istediğiniz her şey verilecektir.”[8]
    Yani naîm cennetinden istediğiniz şeyler ve kalplerinizle temenni ettiğiniz Melik ve Rahim olan Allah’ın cemaline bakma nimeti size bahşedilecektir.

    Bir haberde şöyle buyrulmuştur:
    “Günahından (samimi olarak) tövbe eden, hiç günah işlememiş kimse gibi olur. Günaha ısrar (ve devam) ettiği halde istiğfar eden kimse, Allahu Teala’nın ayetleriyle alay eden gibidir.”[9]
    Bazıları: “Kalbimde bir nedamet ve ciddi bir tövbe arzusu olmaksızın dilimle söylediğim “esteğfirullah” sözüne istiğfar ediyorum” demiştir.
    Bir haberde: “Kalbinde nedamet ve tövbe arzusu olmaksızın, sadece dil ile istiğfar etmek yalancıların tövbesidir.”[10] denmiştir..
    Rabiatu’l-Adeviyye derdi ki: “Bizim (samimi ve şartlarına uygun olmadan yaptığımız) istiğfarımız da bir istiğfara muhtaçtır.”
    Nice tövbeler vardır ki, samimiyet ve ihlası konusunda başka bir tövbeye muhtaçtır. Kim işlediği kötülüklerden sonra iyi ameller yapar, bu arada iyilikleriyle kötülüklerini birbirine karıştırırsa, onun kurtulması ve ölmeden önce istikamet sahibi olması ümid edilir. Bu konuda Allahu Teala şöyle buyurmuştur:
    “Diğerleri ise, günahlarını itiraf ettiler, iyi bir ameli kötü bir amele karıştırdılar. (Fakat tövbe ederlerse) umulur ki Allah onların tövbesini kabul eder.”[11]
    Yani Allah onlara acır ve kendilerine rahmet nazarıyla bakar.
    Denilmiştir ki: “Ayette geçen iyi amel; günahları itiraf ve tövbedir. Kötü amel ise; önceki gaflet ve cehalettir.”
    İbn Abbas: “Allah, tövbe eden kimse için çok bağışlayıcı, tövbeye ruhsat (ve imkan) verdiği için de çok acıyıcıdır.” demiştir. Allahu Teala bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
    “Muhakkak ki ben tövbe eden, inanan, salih amel işleyen sonra doğru yolda giden kimseyi çok bağışlarım.”[12]
    Yani; şirkten tövbe eden, tevhide inanan, farzları yerine getiren ve haramlardan kaçınarak salih amel işleyen, sonra sünnet üzere doğru yolda gitmeye devam eden kimseyi bağışlarım, demek istiyor.

    “Tövbesinde istikamet üzere olanı bağışlarım.” açıklamasını yapanlar da olmuştur. Bunlar müminlerin sıfatlarıdır.
    Allahu Teala, muhlis kullarına yaptığı uygulamayı münafık ve kafirlere uygulamamıştır. Bu gerçek tövbedir. Çünkü her birinin tövbeden başka bir yolu olmadığı gibi, ilâhî muhabbet ve rızaya da ondan başka ulaşma imkanı yoktur. Allahu Teala münafıkların vasfını anlatırken şöyle buyurmuştur:

    “Diğerlerinin durumu Allah’ın hükmüne kalmıştır. Allah kendilerine ya azap eder veya tövbelerini kabul eder.”[13]
    Yani, onlar günahta ısrar ederlerse, azap eder, istiğfarları sebebiyle de kendilerini affeder. Nitekim Allahu Teala, bunu açıkça beyan edip, af için istiğfar ve tövbeyi şart koşmuş ve kafirlerin durumu hakkında şöyle buyurmuştur:
    “Eğer (müşrik ve kafirler) tövbe eder, namazı güzelce kılar ve zekatı verirlerse, artık yollarını serbest bırakın. Allah çok affedici ve merhamet edicidir.”[14]
    Allahu Teala, Rasûlullah’ın (s.a.v) ümmet içinde bulunması sebebiyle ilâhî bir lütuf ve nimet olarak kendilerinden azabın kaldırılmasıyla, istiğfarı beraberce zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

    “Halbuki sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildir. Ve onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir.”[15]
    Seleften birisi demiştir ki: “Bizim için (azaba karşı) iki emanımız vardı. Birisi gitti; diğeri kaldı. Eğer o da giderse helak oluruz.” O, giden eman ve emniyetle Rasûlullah’ı (s.a.v), kalan eman ile de istiğfarı kast etmiştir.
    Sehl’e günahları temizleyen istiğfarın nasıl olduğu sorulunca şöyle demiştir: “İstiğfarın evveli icabet (ilâhî emir ve davete uymak)tır. Sonra inabe (Allah’a dönme), sonra da tövbe gelir. İcabet, azaların, inabe de kalbin amelidir. Tövbe ise, kulun Mevlâ’sına yönelip halkı terk etmesidir. Kul sonra, içinde bulunduğu kusurlu hallerinden, nimeti (ve sahibini) tanımamasından ve sükrü terk etmesinden dolayı istiğfar eder. O zaman günahları affolunur ve kul Mevlâ’sının huzuruna yönelir. Sonra sadece Allah ile beraber olma hâline intikal eder. Sonra hak üzere sebat, arkasından (hakkı) beyan, sonra kurb yani ilahi yakınlık, sonra marifet, sonra münacat, sonra dostluk, sonra dost ile gizlice sohbet makamlarına ulaşır. İşte o zaman ilahî dostluk gerçekleşir. İlim kulun gıdası, zikir kıvamı, rıza azığı, tevfiz (her işini Allah’a havale) muradı, tevekkül devamlı olmadıkça kulun kalbine bu hâl yerleşmez. Sonra Allahu Teala bu kuluna nazar eder, onu Arş’a yükseltir, artık onun makamı Arşı taşıyan meleklerin makamı olur.”
    Yine Sehl derdi ki: “Kula, her hâlinde Mevlâ’sı ile birlikte olması gerekir. Onun en güzel hâli her şeyde O’na dönmesidir. Mesela bir günah işleyince: “Ya Rabbi bunu ört, kimseye gösterme.” der. Günahtan ayrılınca: “Ya Rabbi, tövbemi kabul et.” der. Tövbe edince: “Ya Rabbi, bana devamlı günahtan korunma hâlini nasip et” der. Bir amel yapınca: “Ya Rabbi, amelimi kabul et.” der.”
    Günaha ısrara son verdikten sonra, günahın akabinde yapılan tövbenin hatalara keffaret olması umulur. Bunun için en güzel ameller sekiz tanedir. Bunların dördü azaların, dördü de kalbin amelleridir. Azaların amelleri şunlardır:
    1- İki rekat tövbe namazı kılmak
    2- Yetmiş defa istiğfar etmek
    3- Yüz defa “Sübnallahil azim ve bi hamdihi” demek
    4- Bir sadaka verip bir gün oruç tutmak.
    Kalple yapılacak ameller ise şunlardır:
    1- Günahtan tövbe edilmesi gerektiğine inanmak,
    2- Günahtan tamamen kurtulmayı sevmek ve istemek,
    3- Günahın cezasından korkmak,
    4- Günahın affedileceğini ümit etmek.
    Sonra kul Allahu Teala’ya güzel zanda bulunmalı ve yakînen günahının temizleneceğini düşünmelidir. Bu amellerin, hata ve günahlar için keffaret olup, onları temizleyeceği konusunda bir çok hadis ve haberler varid olmuştur.
    Bazı hadislerde tövbe için kulun güzelce bir abdest alarak mescide girip iki rekat namaz kılması şart koşulmuş, bazılarında bu, dört rekat olarak zikredilmiştir.[16]
    Denilmiştir ki: “Kul bir günah işlediği zaman, sağ taraftaki melek soldaki günahları yazan ve idaresi altında olan meleğe: “Bunun günahını altı saat bekle. Eğer tövbe ve istiğfar ederse yazmazsın, istiğfar etmezse yazarsın” diye emir verir.”[17]
    Yine denilmiştir ki: “Gece verilen sadaka, gündüz işlenen günaha, gizlice verilen sadaka da gece işlenen günaha keffaret olur.”
    Bir haberde şöyle buyrulmuştur:
    “Bir kötülük yaptığın zaman, peşinden bir iyilik yap ki onu temizlesin. Gizli günahına gizlice, açığına açıktan iyilik ekle.”[18]
    Bir araya getirerek zikrettiğimiz değişik haberlerde şöyle buyrulmuştur:
    “Her sabah ve akşam iki melek karşı karşıya gelerek şöyle konuşurlar. Meleklerden birisi:
    -Ne olaydı şu mahlukat hiç yaratılmasaydı, der. Diğeri:
    -Madem ki yaratıldı, keşke niçin yaratıldıklarını bilselerdi, der. Diğeri:
    -Madem ki niçin yaratıldıklarını bilemediler, hiç olmazsa bildikleri ile amel edeydiler.” (Yahut bir rivayette):
    -Ne olaydı bir araya gelip de bildiklerini aralarında müzakare edeydiler, der. Diğeri de:
    -Mademki bildikleri ile amel etmediler, keşke yaptıklarına tövbe edeydiler, der.”[19]
    Allahu Teala’nın bir hakkı olarak kul için gereken ilk şey, Onun nimetleriyle O’na isyan etmemektir. Ta ki isyanı, küfran-ı nimete dönüşmesin. Kulun bütün azaları ve malı Allahu Teala’nın birer nimetidir. Çünkü insanın ayakta durması ve hayatını devam ettirmesi, azaları ile olmakta, azalar hareket sayesinde çalışmakta, hareket ise afiyet içinde fayda ve tesirini gösterebilmektedir. Kul, bu nimet ile Rabbine isyan edince, nimetin vazifesini değiştirmiş (tebdil-i nimet) ve nankörlük yapmış olmaktadır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

    “Allah’ın nimetini nankörlüğe çevirdiler.”[20]
    Ayetin tefsirinde denmiştir ki: “Onlar Allah’ın nimetlerini isyanda kullandılar.”

    Sonra Allahu Teala, başka bir ayet-i kerimede nimetini değiştirenlere şiddetli ceza ve azap tehdidinde bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:
    “Kim Allah’ın kendisine gelen nimetini değiştirirse, bilsin ki, Allah’ın cezası çok şiddetlidir.”[21]
    Kendisine gelen nimeti kötülüğe çevirmenin cezası bazen hemen dünyada olur, bazen de ahirete bırakılır. Bu ceza bazen dünyevi şeylerde vaki olur, bazen de ahirette kurtuluşa vesile olacak şeylerden mahrum bırakılmak sûretiyle gerçekleşir. Çünkü kulun sonunda dönüp varacağı yer orasıdır.
    Bu ceza bazen her ikisinde birlikte olur. Bazen, nimetle isyan etmek bizzat bir cezadır. Nimeti bilmemek, ona karşı şükretmemek, onu küçük görmek, ona aldanıp güvenmek, onunla yarışa girmek, gururlanmak, onu çoğaltmakla uğraşmak ve bununla öğünmek evet bütün bunlar günahkar bir kul için başlı başına birer cezadır.
    Kul, Rabbine isyan edince tövbe etmesi farzdır. Nefsine uyup, hevasına kapılınca derhal tövbe etmesi gerekir. Tövbeyi geciktirmek ve günahta ısrar etmek hataya eklenmiş iki ayrı günahtır.
    Kul günahından tövbe edip, tövbesini güzel yapınca, taatta istikamet üzere olması ve günahtan korunma konusunda Rabbine karşı devamlı ihtiyaç içinde bulunması gerektiğine inanır. Sonra, günaha meyli ve temenniden, mahlukatın elindeki şeylere tamah etmek ve onlardan korkmaya varana kadar, bütün küçük günahlardan da tövbe eder. Bunlar havas denen seçkin kullar için birer günahtır. Sonra başka şeye iltifat, nefse nazar, herhangi bir şeyle sükun ve rahat etme gibi günahlara tövbe gelir ki, bütün bunlar mukarrabûn makamında olanların günahlarıdır. Nihayet kul öyle bir hâle gelir ki, üzerinde Hakk’a muhalefet olacak hiçbir şey kalmaz. İlme uygun bir hayat yaşar ve tam bir vefa hâline ulaşır. Artık bundan sonra, Allahu Teala’nın ilmini mütalada, ğayp alemini keşiflerdeki (o makamda günah olacak) kusurlar kalır. Onların ne olduğunu ve nasıl meydana geldiğini burada zikretmemiz mümkün değildir. Mukarrabûn olanlar için günah gözüken bu şeyler, diğer muttaki müminler için salih amel durumundadır. Çünkü onlar o makamları müşahede etmemekte ve genelde müminler o hallerin hakikatini bilmemektedirler. Bu durumda mukarrabûn makamındaki kulun hâli, Rabbine kavuşana kadar her an ilâhî huzurdan uzak kalmaktan endişe, Mevlâ’nın yüz çevirmesinden ve daru’l-bekaya intikale kadar bu alemde bulunurlarken her hareketlerinde perdelenmekten korku üzere olmaktır.
    Bir haberde şöyle nakledilmiştir: Allahu Teala Yakub’a (a.s.) vahyederek: “Seninle Yusuf’un arasını niçin ayırdım, biliyor musun?” diye sordu. Yakub (a.s): “Bilmiyorum!” dedi. Allahu Teala: “Senin kardeşlerine: “Onu kurt yemesinden korkuyorum!” sözün yüzünden ayırdım. Sen, niçin Yusuf için kurttan korktun da bana güvenmedin, niçin kardeşlerinin gafletini dikkate aldın da benim onu korumama nazar etmedin?” dedi.
    Yusuf’un (a.s) hapishane arkadaşı olan sâkiye: “Efendinin yanında benim durumumu zikret, beni unutma!” sözü de, babasının durumuna benzemektedir. Allahu Teala olayı şöyle anlatmıştır:
    “Yusuf, o iki kişiden kurtulacağını sandığı kimseye: “Beni efendinin (kralın) yanında an (benim suçsuz olduğumu krala hatırlat) dedi. Fakat şeytan o adama, (Yusuf’un durumunu) efendisine söylemeyi unutturdu. (Bundan dolayı Yusuf) birkaç yıl zindanda kaldı.”[22]
    Havas tabakasının, Allah Teala’dan gayrisine bir lahza nazar ve iltifat etmeleri kendilerinin uyarılmasına ve kınanmasına vesile olmaktadır.
    Tabiûn’dan bazıları bu ileri seviyedeki halden mahrum bırakılmışlardır. Onlar, murakabenin gerektirdiği güzel edebi koruyamamışlar, işlerinde rahatlık ve ruhsatla amel etme yüzünden tövbenin halavetini tadamamışlardır. Bu, tövbenin ahkam ve edebine tam riayet etmemekten kaynaklanmaktadır. Eğer tek bir günahtan yaptıkları tövbenin gereğini tam olarak yerine getirseler ve sadıkların tövbedeki halini güzelce koruyabilselerdi. Allahu Teala’nın bu ikramından mahrum kalmazlardı. Çünkü bu hâli yakalamak için gayret eden kimseler muhsin sıfatıyla anlatılan salihlerdir. Allahu Teala onlar hakkında:
    “Biz muhsinlerin/iyilik sahiplerinin ecrini artıracağız.”[23] buyurmaktadır.
    Sen, salih amellere devam ettiğin ve tövbende istikamet üzere bulunduğun halde, kendinde ilâhî bir vecd ve tat, güzel hâl, zühd ve ehlince bilinen özel halleri bulamazsan, murakabe kapısına dön, yahut edebe yönel, bunlardaki hâlini iyice gözden geçir ve gerekeni güzel yap.
    Alimlerden birisi demiştir ki: “Bir kimse doksan dokuz günaha tövbe etse de bir günahına tövbe etmese, bize göre tövbe edenlerden sayılmaz.”
    Sakın, hâlini iyi araştırmaktan ve namazların akabinde tövbeyi tazelemekten gafil olma. Amel sahiplerine zarar ancak kendilerini kontrol etmeyi ve nefis muhasebesini terk yüzünden gelir. Öyle ki hiç bilmedikleri bir yerden ve işlerinde ruhsat ve genişlik üzere heraket etmekten bu zarar başlarına gelir..
    Bil ki, bütün günahların aslı on ameldir. Kul, her bir günahtan on defa güzelce tövbe etmedikçe, Allahu Teala’nın sevdiği tövbe ehlinden olamaz ve tövbesi de, Allahu Teala’nın şartlarını ortaya koyduğu, peygamberlerin adabını ve esasını açıkladığı nasûh tövbesi olmaz. Nasûh tövbesi için yapılacak işler:
    l- Günah olan fiili terk,
    2- Günahı konuşmaya tövbe,
    3- Günaha sevk eden sebeplerle buluşmaya tövbe,
    4- Benzeri bir fiile koşmaya tövbe,
    5- Günaha nazara tövbe,
    6- Günahı konuşanları dinlemeye tövbe,
    7- Günaha niyetlenmeye ve yönelmeye tövbe,
    8- Tövbenin hakkını yerine getirmedeki kusurlara tövbe,
    9- Sonra, her şeyi ile birlikte Allah’ın rızasını arayan ve isteyen birisi olamama hâlinden tövbe,
    l0- Yaptığı tövbeye bakıp onunla yetinmekten ve ona güvenmekten tövbe.
    Sonra kul, Allahu Teala’nın azamet ve büyüklüğünü müşahedesinden dolayı O’nun rubûbiyet/rablık hakkını yerine getirmedeki noksanını görür. Artık bundan sonraki tövbesi, müşahedesinin gereğini yerine getirmekteki kusuruna, istiğfarı da, bulunduğu makamdaki ilimleri müşahede ve muayenede himmetinin noksanlığına ve kalbinin zayıflığına olur.
    Bu durumda, arifin tövbesi için bir son nokta yoktur ve üzerinde bulunduğu hâlini ifade edecek bir nihayet noktası da mevcut değildir.. Hiç bir peygamber ve derece olarak ondan aşağıda olan salihler tövbeden uzak kalamaz ve kendilerine tövbenin gerekmediğini söyleyemez. Her bir makam için bir tövbe, her bir makamın hâli için ayrı bir tövbe, her bir müşahede ve mükaşefe için başka bir tövbe vardır. Bu, Allahu Teala katında mukarreb/yakın sıfatını almış ve O’na dost olmuş kimselerin tövbesidir. Bu, birçok şeylerle imtihan edilip denenerek ilâhî huzura çekilen kimselerin hâli ve makamıdır. Allahu Teala onları bu haller ile imtihan ederek, onun kalbiyle kendisine mi yoksa o hallere mi baktığını, himmetini zatına mı yoksa o şeylere mi bağladığını, onları elde etmekle kendisiyle mi yoksa onlarla mı huzur bulduklarını, onlardan kaçarak kendisini mi istediklerini yahut onların mı aradıklarını görmek ister. Bu durumda, Allah’tan gayrisini her müşahede kul için bir günah, O’ndan başkasıyla her sükun ve huzur bulma bir kınama sebebi olur. Nitekim, bu makamdaki kul için her bir müşahedede bir ilim, kainatta zuhur eden her bir tecelli için bir hüküm vardır. Bu sebeple (derecelerine göre) günahlarının bir sayısı olmadığı gibi, Allah’a tövbelerinin de sonu yoktur. İşte bu, gerçek nasuh tövbesidir. Allahu Teala’ya tam manasıyla yönelmiş bir kul, nefsinden rahat bulmuş, Allah katında dini sağlam, hâli ve makamı emniyette bir kimsedir.
    Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki:
    “Şüphesiz Allahu Teala, çeşitli sıkıntılı hallere düşen ve arkasından tövbe eden kimseleri sever.”[24]






+ Yorum Gönder