Konusunu Oylayın.: Ebu bekir şibli kimdir?

5 üzerinden 4.80 | Toplam : 5 kişi
Ebu bekir şibli kimdir?
  1. 14.Mart.2013, 22:25
    1
    Misafir

    Ebu bekir şibli kimdir?

  2. 15.Mart.2013, 02:27
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Ebu bekir şibli kimdir?




    Ebu bekir şibli kimdir?

    Ebû Bekr siblî, o günlerde Abbâsî hilâfetinin baskenti olan Sâmarrâ’da dogmustur. Kaynaklar siblî’nin dogum tarihi hakkinda her hangi bir bilgi vermemekle birlikte 334/946 senesinde 87 yasinda öldügünü söylemektedirler. Bu bilgiye göre o, 247/861 yilinda dogmus olmalidir.

    Aslen Türk soyundan bir aileye mensub olan siblî, o zamanlarda Horasan’a bagli, Semerkant’a bes konak uzaklikta, Semerkant’la Seyhun arasindaki Usrûsene (veya Usrûsene, Surûsene, surûsene, Sutrûsene) bölgesinin yerlesim yerlerinden sibliyye’dendir. Bu yere nisbetle siblî nisbesiyle taninirken bazi kaynaklarda Usrûsene’ye nisbetle Ebû Bekr Usrûsenî olarak da kaydedilmistir.

    siblî’nin Türk asilli oldugunu söylememizi saglayan en önemli sebep, zikredilen bölge ahalisinin tümünün Türk olmasidir



    Tasavvufa intisabindan önce Ebû Bekr siblî, Abbâsî Sarayi’nda babasi gibi hâcibti (mâbeyinci).. Bu arada hatirlanmasi gereken önemli bir husus da, Abbâsî Sarayi’ndaki bütün hâciblerin Türklerden oldugudur.

    İste Ebû Bekr siblî, Muvaffik’in hâcibligini henüz onun veliahdligi zamaninda yaptigi sirada tevbe edip tasavvuf yoluna girdi.

    siblî’nin yasadigi IV. yüzyilin sonu ve V. yüzyilin basi Abbâsî aristokrasisinin hakim oldugu bir zaman dilimiydi. Hilâfet merkezinde meydana gelen olaylar ve halka bunlarin yansimasi siblî’yi kendi bulundugu bu halden alip tedricen dünya hayatini terk etmeye ve rûhî bir yola sevketmis olmalidir. siblî konumunda zengin, resmî bir görevi olan, halifelerin çok yakininda bulunan ve bir bölgenin emiri olan bir kisi zulüm, haksizlik, zorlama gibi olumsuzluklari çok yakindan görmüs olmalidir. İste yasadiklari ve gördükleri onu iki yoldan birine yöneltecekti. Ya bütün olanlardan gözünü kapatarak vicdanini genis tutarak mal ve mansibini arttirmak; ya da bu hayattan ayrilarak olanlarin temel kaynagi olan mal ve mansibi terk etmek.. Daha sonraki hayatinda görülecegi üzere siblî gibi duygusal birinin, çevresindekilerin önceleri kahraman, cesur ve kendisine itaat edilen bir hükümdarken ve yillarca savas meydanlarinda düs-manlarina karsi zaferler kazanmisken son zamanlarinda yerinden kalkamayan biri olusundan, makam sahiplerinin ayaklanma ve bas kaldirilarla aci ve izdirablara düsmesinden, zengin iktidar sahiplerinin muhtaç duruma çevrilme-sinden, refah ve bolluk içindeki bir hayattan asilarak ve basi vurularak ölüme gitmesinden, plan ve projelerini birakip giden, kendilerini öldüren halifeleri duymaktan etkilenmis olmalidir.

    Nitekim Ferîduddin Attâr siblî’nin Tasavvuf yoluna baslamasina sebep olan hadiseyi söyle anlatmaktadir: siblî, Demâvend’deki emirlik günlerinde Bagdat’a gitmek üzere yola çikmisken Rey Emîri ve görevlilerinden olusan bir toplulukla, Emîrlerine makam hil’atini giydirme töreninde beraber oldu. Tören tamamlandiktan ve protokol ayrildiktan sonra Emîr ve beraberindekiler gidecekleri yere dogru yola çiktilar. Emîrin üzerinde hil’at vardi. Yolda Emîri hapsirik sikistirdi; o da aklina herhangi bir sey gelmeksizin ve saygi gerektiren resmi kiyafetleri çikarmamisken hapsirdigi seyi hil’atinin yenine tükürdü. Emîrin yaptiginin çirkinliginin haberi Halife’nin kulagina ulasti. Bu davranis Halife tarafindan ihanet ve kötü niyet olarak anlasildi. Hemen Halife’nin huzuruna çagrildi, ihanetle suçlandi, hil’at üzerinden çikarildi ve emirlikten alindi. Bu olay ve sonuçlarindan siblî son derece etkilendi, düsünceye daldi ve nefsine söyle dedi: “Bir mahlukun hil’atini mendil olarak kullanan bir kisi azl edilmeye müstehak ve hil’ati geri vermeye mahkum olursa, bu isi âlemlerin Rabb’inin hil’atiyle isleyen bir kisiye ne yapilir!” siblî Halife’nin huzuruna çikti ve kendi kendine söylediklerini ona da söyledi: “Ey Emîr! Sen bir mahluksun ve hil’atinle edebsizlik yapilmasina razi olmuyorsun. Bunun için takdir ettigin de malumdur. Muhakkak ki Allah benim üzerime muhabbetinin ve marifetinin hil’atini giydirmistir ve onun mahluklarinin hizmetinde mendil olarak kulla-nilmasina razi olmasi muhaldir.” Bu olaydan sonra siblî yolunu seçti ve Hayru’n-Nessâc Ebu’l-Hasan Muhammed b. İsmail’in (ö.322/837) meclisine gitti. O da siblî’nin elinden tuttu, nefsinin itminâni ve takvasi için ugrasti ve onu Cüneyd-i Bagdâdî’ye (ö.298/911) yönlendirdi.

    Ferîduddin Attâr’in anlattigina göre siblî bu yola sülûkunun basinda Cüneyd’e geldi ve ona bana senin yaninda Rabbânî ilim cevherinin oldugunu söylediler. Ya onu bana karsiliksiz menîha (hediye) ver, veya bana sat,” dedi. Cüneyd ona söyle cevap verdi: “Onu sana satamam; senin yaninda onun karsiligi yok. sayet sana karsiliksiz verirsem, çok ucuza almis olursun; kiymetini bilmezsin. Benim yaptigim gibi, önce farktan bir adim yap, fark makamini elde et; sonra kendini bu denize at! Sabreder ve beklersen umulur ki muzaffer olursun.” Sonra siblî ne yapacagini sordu. Cüneyd de ona; “git, insanlara kibrit sat,” dedi. Bir yilin sonunda bu kez; “bu ticaret, insanlar arasinda seni meshur etti, simdi dervis ol; nefsini dilenmekten baska bir seyle mesgul etme,” dedi. Bir yilin sonunda siblî, Bagdâd’in caddelerinde dolasiyor, elini açarak her rastladigindan ihsanlarini dileniyor, hiç kimse ona hiçbir sey vermiyordu. Sonra Cüneyd’e döndü. Bunun üzerine Cüneyd ona; “simdi gördün mü? İnsanlarin gözünde hiçbir sey degilsin! O halde onlara gönül baglama, onlari hiç hesaba katma! Geçmis günlerinin bir kisminda hâcib idin, sonra bölgelerin birinde emirlik yaptin. İste oraya dön ve kendilerine kötülük yaptigin kimselerin tümünden seni afvetmelerini iste,” dedi. siblî, bu emre uydu ve kapi kapi dolasarak dört yil geçirdi. Sonunda bir kisiden baska herkesten af dilemeyi basardi. O kisiyi evinde bulamadi. siblî o kimseye yaptigi haksizligi afvettirme niyetiyle akçe verdigi halde gönlünün mutmain olmadigini söylemistir. Cüneyd, siblî dönüp yanina geldiginde ona söyle dedi: ‚Hâlâ sende söhrete meyl devam ediyor. Git ve bir sene daha insanlardan dilen!‛ siblî her gün kendisine verilen sadakalari Cüneyd’e veriyor, o da fakirlere dagitiyor, siblî’yi ertesi gün sabaha kadar yiyeceksiz birakiyordu. Bu minval üzere bir yil geçince Cüneyd, siblî’yi diger mürîdlerine bir yil hizmet etmek üzere mürîd olarak kabul etti. Bir yil hizmet tamamlaninca Cüneyd ona, ‚simdi nefsin hakkinda ne düsünüyorsun,‛ diye sordu. siblî; buna ‚Ben nefsimi yeryüzünde yaratilmislarin en degersizi sayiyorum,‛ diye cevap verince seyhi Cüneyd ‚simdi imanin sihhat bulmustur,” dedi.

    Hayatinin tamami tevhîd olan siblî’ye göre zühd, “kalbin esyâdan, esyânin Rabb’ine çevrilmesidir.” Sohbetindeki müridlerine söyle söyledigi nakledilmistir: “Dünyayi âsiklarinin, âhireti tâliplerinin yüzüne çarp; nefsini serbest birak; o zaman vasil olmussun demektir. Allah’ dedigin zaman O Allah’tir; sustugun zaman yine O Allah’tir. Bu çok büyük bir makamdir.” Baska bir rivâyette de; “Sûfî, Allah’la beraber iki cihanda da Allah’tan baskasini görmez,” demistir.

    siblî’ye göre tevhîd Allah’a dâimî olarak ask, mutlak boyun egme ve sinirsiz tevekküldür. Kendisine bu yolun basinin ve sonunun ne oldugu soruldugunda, “basi O’nun marifeti, sonu da tevhîdidir,” demis; marifetin alametinin ne oldugu sorusuna ise muhabbet oldugu cevabini vererek, “Çünkü O’nu taniyan kimse O’nu sever,” diye eklemistir.

    siblî’nin tevhîd anlayisi dostu Hallâc’in dile getirdigi tevhîd görüsü gibidir. siblî dünya ve âhiretin rüya, Allah Teâlâ’nin uyaniklik oldugunu söylemistir. Ona göre bu haldeki sûfî Sevgilisi olarak Allah’i razi etmek için seriate uysa, gayesi Allah’tir; O’nun sevabini istemek, azabindan korkmak degildir. "Arif kimdir,’ diye soranlara, bir seferinde “bir sinegi tasima gücüne dahi sahip olmayan kimse,” diye, baska bir seferde ise, “Arif, yedi kat gökleri ve arzi bir tek kirpiginin üzerinde tasima gücüne sahip olan kimsedir,” diye cevap vermisti. Kendisine bir zamanlar öyle diyorken simdi böyle söyledigini soranlara, “o zaman biz biz idik, simdi biz O’yuz,” demistir.

    İnsanlar siblî’nin birçok kereler küfrü gerektiren sözlerine sahid olmuslar, bu yüzden onu uzun süre akil hastanesine kapatmislar, ancak insanlarin ilgisi yine kesilmemistir. Zincire vurulu oldugu bir sirada bir gün kendisini ziyaret için yanina gelen ziyaretçilere, “Siz kimsiniz?” diye sordu. Adamlar, “Dostlariniz” diye karsililik verdiler. Bunun üzerine sibli yerden kaptigi taslari onlarin üzerine firlatmaya basladi. Hepsi de köse bucak kaçtilar. sibli ise söyle diyordu: “Sizi sahtekarlar sizi! Dost olan birkaç tas yüzünden kaçar mi hiç? Anlasildi ki siz benim degil, nefsinizin dostlarisiniz!”

    Bazi sözleri ve menkibeleri:

    Henüz vefat etmeden, birçok insan cenaze namazini kilmak için geldiler. Ferasetle buyurdu ki: “Ne sasilacak seydir ki, ölülerden bir grup yasayan bir kimsenin cenaze namazimi kilmaya geldiler.”

    Birgün bir ceviz için kavga eden çocuklarin arasina girer. “Durun ben ikinize de pay edeyim” der. Cevizi kirar içi bos çikar. Mübarek çocuklara döner “Biliyor musunuz” der, “ugruna dövüstügümüz dünya bu iste!”

    Bir gün dostlarina sordu: “Beni ciddi olarak seviyor musunuz?” Hep birlikte cevap verdiler: “Efendimiz, bunu sormak bile bize agir geliyor. süpheniz mi var sarsilmayan sevgimizden?” Bu defa eline geçirdigi odun parçalarini dostlarina dogru firlatan sibli (RA) Hz.leri, dostlarinin “Bu adam aklini oynatti galiba” diyerek birer ikiser uzaklastiklarini gördü. Tekrar sordu: “Ey benim sarsilmayan dostlarim, nereye gidiyorsunuz böyle birer, ikiser?” Dediler ki: “Nereye olacak, evlerimize!” “Hani beni seviyordunuz. Niye terk ediyorsunuz?” “Efendimiz, siz bize firlattiginiz odunlarla basimizi, gözümüzü yaralayip bize sikinti verdiniz. Bu durumda artik yaninizda duracak hâlimiz kalmadi.” sibli (RA) Hz.leri, mütebbessim, “Geliniz, geliniz. Ey benim sahte dostlarim!” dedi ve ilâve etti: “Dostlugun sani odur ki, dostundan zarar da gelse sineye çekecek, aci da gelse riza gösterip terk etmeyecek. Siz benim hakiki dostum olsaydiniz, bende rahatsiz edici bir tavir görülünce sabreder, islahima çalisirdiniz, terk etmeyi tercih etmezdiniz...” Böylece bir imtihani kaybeden dostlari, yine çevresini aldilar. Vaaz ve nasihatlerinden istifadeye basladilar. Dostlugun sartini da böyle fiili bir örnekle, unutulmayacak sekilde ögrenmis oldular.



    sibli (RA) Hz.leri’ne sordular: “Sana bu ilimde ilk rehberlik eden kimdi?” sibli (RA) Hz.leri de cevap veriyor: “Bir köpek.” Bunun üzerine tekrar “Nasil yani? Biraz açar misin?” diye merakli bir sekilde sorduklarinda sibli Hz.leri cevaben: “Bir köpek gördüm, bir derenin yaninda durmus su içmek istiyordu. Suda kendi aksini gördügü için kendine benzeyen aksinden korkuyordu. Suyu içemedi.” diyor. Merakla sormaya devam ediyorlar: “Sonra?” Cevap söyledir: “Köpek susuzluktan harap ve bitap düstü, sonunda suya kendini atti. Kana kana su içti. Ben de Allah’in (CC) her seyde ibret yarattigi bu olaydan dersimi aldim.” Artik korkmasina lüzum kalmamisti. Kendisinin kendisine perde oldugunu köpegin bu durumuyla idrak etmisti.

    Seyh Sibli (RA) Hz.leri buyurdu ki: “Bütün Hadis-i Serif’lerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum. Seçtigim Hadis-i serif sudur: Peygamberimiz (SAV) bir sahabiye söyle buyuruyor: ‘Dünya için, dünyada kalacagin kadar çalis. Ahiret için, orada sonsuz kalacagina göre çalis. Allah'ü Teâlâ (CC) Hz.leri’ne muhtaç oldugun kadar itaat et, cehenneme dayanabilecegin kadar günah isle.’

    Ebu Bekir Sibli (RA) Hz.leri günes batarken günesin sararmasina, söyle bir benzetme yapardi: “Tipki mü'min de böyledir. Dünyadan göçecegi zaman, varacagi makam sahibinden çekindigi için, nasil karislanacagini bilmeyip, böyle sararir.”

    “Gün dogarken de, çok aydin olarak dogar. Bu da, bir mü'minin öldükten sonra kabrinden kalktiginda, yüzü günesin dogdugu gibi parlar.

    “Dünyadaki, sermayenize çok dikkat edin ve bilin ki, ahiretteki sermayeniz de bu olacaktir.”

    “Zühd, kalbi mal yerine, onu yaratanina döndürmektir.”

    “Bir sahis ne zaman mürit olabilir?” sorusuna su cevabi verdi: “Seferde ve hazarda hali hep ayni olan kimsedir. Yalniz oldugu zaman da baskalarinin yaninda oldugu zaman da ayni davranislar içinde olandir.”

    Yakinlik isareti Hak’tan baska her seyden ilgiyi kesmektir.

    O’na iabadet etmek seriat, O’nu talep etmek tarikat, O’nu görmek hakikattir.

    seyh Ebû Bekr siblî’nin seyhi Seyyidu’t-Tâife Cüneyd-i Bagdâdî’den itibaren Cüneydiyye diye adlandirilan silsilelerden tarikatlarin tesekkül devrinden sonra birçok tarikat ortaya çikmistir. Cüneyd’in halifelerinin birçogundan bugün hâlâ yasayan tarikatlar tesekkül etmistir. Bugün Dünya’nin dört bir yaninda birçok müntesibi bulunan Kâdiriyye, Rifâiyye ve sâzeliyye gibi tarikatlarin silsilelerinin kendisine dayandigi Cüneyd’in halifelerinin en önemlilerinden biri, Allah için san, söhret, hüküm ve serveti terk eden büyük Türk-İslam mutasavvifi seyh Ebû Bekr siblî’dir. Tasavvuf Tarihinde zühd ve takvasiyla oldugu kadar, yetistirdigi halifeleri ve kendisinden sonra tesekkül eden tarikatlar sayesinde yerini almis olan seyh siblî, Türklerin Müslüman olmalarindan sonra İslam’la bulduklari izzetin en önemli örneklerinden biri olmustur. Kaddesallâhu sirrahu.

    Kaynakça:
    EBÛ BEKR sİBLÎ: HAYATI VE TASAVVUF TARİHİNDEKİ YERİ, Rifat OKUDAN
    Tezkiret’ül Evliya, Feridüddin Attar


  3. 15.Mart.2013, 02:27
    2
    Moderatör



    Ebu bekir şibli kimdir?

    Ebû Bekr siblî, o günlerde Abbâsî hilâfetinin baskenti olan Sâmarrâ’da dogmustur. Kaynaklar siblî’nin dogum tarihi hakkinda her hangi bir bilgi vermemekle birlikte 334/946 senesinde 87 yasinda öldügünü söylemektedirler. Bu bilgiye göre o, 247/861 yilinda dogmus olmalidir.

    Aslen Türk soyundan bir aileye mensub olan siblî, o zamanlarda Horasan’a bagli, Semerkant’a bes konak uzaklikta, Semerkant’la Seyhun arasindaki Usrûsene (veya Usrûsene, Surûsene, surûsene, Sutrûsene) bölgesinin yerlesim yerlerinden sibliyye’dendir. Bu yere nisbetle siblî nisbesiyle taninirken bazi kaynaklarda Usrûsene’ye nisbetle Ebû Bekr Usrûsenî olarak da kaydedilmistir.

    siblî’nin Türk asilli oldugunu söylememizi saglayan en önemli sebep, zikredilen bölge ahalisinin tümünün Türk olmasidir



    Tasavvufa intisabindan önce Ebû Bekr siblî, Abbâsî Sarayi’nda babasi gibi hâcibti (mâbeyinci).. Bu arada hatirlanmasi gereken önemli bir husus da, Abbâsî Sarayi’ndaki bütün hâciblerin Türklerden oldugudur.

    İste Ebû Bekr siblî, Muvaffik’in hâcibligini henüz onun veliahdligi zamaninda yaptigi sirada tevbe edip tasavvuf yoluna girdi.

    siblî’nin yasadigi IV. yüzyilin sonu ve V. yüzyilin basi Abbâsî aristokrasisinin hakim oldugu bir zaman dilimiydi. Hilâfet merkezinde meydana gelen olaylar ve halka bunlarin yansimasi siblî’yi kendi bulundugu bu halden alip tedricen dünya hayatini terk etmeye ve rûhî bir yola sevketmis olmalidir. siblî konumunda zengin, resmî bir görevi olan, halifelerin çok yakininda bulunan ve bir bölgenin emiri olan bir kisi zulüm, haksizlik, zorlama gibi olumsuzluklari çok yakindan görmüs olmalidir. İste yasadiklari ve gördükleri onu iki yoldan birine yöneltecekti. Ya bütün olanlardan gözünü kapatarak vicdanini genis tutarak mal ve mansibini arttirmak; ya da bu hayattan ayrilarak olanlarin temel kaynagi olan mal ve mansibi terk etmek.. Daha sonraki hayatinda görülecegi üzere siblî gibi duygusal birinin, çevresindekilerin önceleri kahraman, cesur ve kendisine itaat edilen bir hükümdarken ve yillarca savas meydanlarinda düs-manlarina karsi zaferler kazanmisken son zamanlarinda yerinden kalkamayan biri olusundan, makam sahiplerinin ayaklanma ve bas kaldirilarla aci ve izdirablara düsmesinden, zengin iktidar sahiplerinin muhtaç duruma çevrilme-sinden, refah ve bolluk içindeki bir hayattan asilarak ve basi vurularak ölüme gitmesinden, plan ve projelerini birakip giden, kendilerini öldüren halifeleri duymaktan etkilenmis olmalidir.

    Nitekim Ferîduddin Attâr siblî’nin Tasavvuf yoluna baslamasina sebep olan hadiseyi söyle anlatmaktadir: siblî, Demâvend’deki emirlik günlerinde Bagdat’a gitmek üzere yola çikmisken Rey Emîri ve görevlilerinden olusan bir toplulukla, Emîrlerine makam hil’atini giydirme töreninde beraber oldu. Tören tamamlandiktan ve protokol ayrildiktan sonra Emîr ve beraberindekiler gidecekleri yere dogru yola çiktilar. Emîrin üzerinde hil’at vardi. Yolda Emîri hapsirik sikistirdi; o da aklina herhangi bir sey gelmeksizin ve saygi gerektiren resmi kiyafetleri çikarmamisken hapsirdigi seyi hil’atinin yenine tükürdü. Emîrin yaptiginin çirkinliginin haberi Halife’nin kulagina ulasti. Bu davranis Halife tarafindan ihanet ve kötü niyet olarak anlasildi. Hemen Halife’nin huzuruna çagrildi, ihanetle suçlandi, hil’at üzerinden çikarildi ve emirlikten alindi. Bu olay ve sonuçlarindan siblî son derece etkilendi, düsünceye daldi ve nefsine söyle dedi: “Bir mahlukun hil’atini mendil olarak kullanan bir kisi azl edilmeye müstehak ve hil’ati geri vermeye mahkum olursa, bu isi âlemlerin Rabb’inin hil’atiyle isleyen bir kisiye ne yapilir!” siblî Halife’nin huzuruna çikti ve kendi kendine söylediklerini ona da söyledi: “Ey Emîr! Sen bir mahluksun ve hil’atinle edebsizlik yapilmasina razi olmuyorsun. Bunun için takdir ettigin de malumdur. Muhakkak ki Allah benim üzerime muhabbetinin ve marifetinin hil’atini giydirmistir ve onun mahluklarinin hizmetinde mendil olarak kulla-nilmasina razi olmasi muhaldir.” Bu olaydan sonra siblî yolunu seçti ve Hayru’n-Nessâc Ebu’l-Hasan Muhammed b. İsmail’in (ö.322/837) meclisine gitti. O da siblî’nin elinden tuttu, nefsinin itminâni ve takvasi için ugrasti ve onu Cüneyd-i Bagdâdî’ye (ö.298/911) yönlendirdi.

    Ferîduddin Attâr’in anlattigina göre siblî bu yola sülûkunun basinda Cüneyd’e geldi ve ona bana senin yaninda Rabbânî ilim cevherinin oldugunu söylediler. Ya onu bana karsiliksiz menîha (hediye) ver, veya bana sat,” dedi. Cüneyd ona söyle cevap verdi: “Onu sana satamam; senin yaninda onun karsiligi yok. sayet sana karsiliksiz verirsem, çok ucuza almis olursun; kiymetini bilmezsin. Benim yaptigim gibi, önce farktan bir adim yap, fark makamini elde et; sonra kendini bu denize at! Sabreder ve beklersen umulur ki muzaffer olursun.” Sonra siblî ne yapacagini sordu. Cüneyd de ona; “git, insanlara kibrit sat,” dedi. Bir yilin sonunda bu kez; “bu ticaret, insanlar arasinda seni meshur etti, simdi dervis ol; nefsini dilenmekten baska bir seyle mesgul etme,” dedi. Bir yilin sonunda siblî, Bagdâd’in caddelerinde dolasiyor, elini açarak her rastladigindan ihsanlarini dileniyor, hiç kimse ona hiçbir sey vermiyordu. Sonra Cüneyd’e döndü. Bunun üzerine Cüneyd ona; “simdi gördün mü? İnsanlarin gözünde hiçbir sey degilsin! O halde onlara gönül baglama, onlari hiç hesaba katma! Geçmis günlerinin bir kisminda hâcib idin, sonra bölgelerin birinde emirlik yaptin. İste oraya dön ve kendilerine kötülük yaptigin kimselerin tümünden seni afvetmelerini iste,” dedi. siblî, bu emre uydu ve kapi kapi dolasarak dört yil geçirdi. Sonunda bir kisiden baska herkesten af dilemeyi basardi. O kisiyi evinde bulamadi. siblî o kimseye yaptigi haksizligi afvettirme niyetiyle akçe verdigi halde gönlünün mutmain olmadigini söylemistir. Cüneyd, siblî dönüp yanina geldiginde ona söyle dedi: ‚Hâlâ sende söhrete meyl devam ediyor. Git ve bir sene daha insanlardan dilen!‛ siblî her gün kendisine verilen sadakalari Cüneyd’e veriyor, o da fakirlere dagitiyor, siblî’yi ertesi gün sabaha kadar yiyeceksiz birakiyordu. Bu minval üzere bir yil geçince Cüneyd, siblî’yi diger mürîdlerine bir yil hizmet etmek üzere mürîd olarak kabul etti. Bir yil hizmet tamamlaninca Cüneyd ona, ‚simdi nefsin hakkinda ne düsünüyorsun,‛ diye sordu. siblî; buna ‚Ben nefsimi yeryüzünde yaratilmislarin en degersizi sayiyorum,‛ diye cevap verince seyhi Cüneyd ‚simdi imanin sihhat bulmustur,” dedi.

    Hayatinin tamami tevhîd olan siblî’ye göre zühd, “kalbin esyâdan, esyânin Rabb’ine çevrilmesidir.” Sohbetindeki müridlerine söyle söyledigi nakledilmistir: “Dünyayi âsiklarinin, âhireti tâliplerinin yüzüne çarp; nefsini serbest birak; o zaman vasil olmussun demektir. Allah’ dedigin zaman O Allah’tir; sustugun zaman yine O Allah’tir. Bu çok büyük bir makamdir.” Baska bir rivâyette de; “Sûfî, Allah’la beraber iki cihanda da Allah’tan baskasini görmez,” demistir.

    siblî’ye göre tevhîd Allah’a dâimî olarak ask, mutlak boyun egme ve sinirsiz tevekküldür. Kendisine bu yolun basinin ve sonunun ne oldugu soruldugunda, “basi O’nun marifeti, sonu da tevhîdidir,” demis; marifetin alametinin ne oldugu sorusuna ise muhabbet oldugu cevabini vererek, “Çünkü O’nu taniyan kimse O’nu sever,” diye eklemistir.

    siblî’nin tevhîd anlayisi dostu Hallâc’in dile getirdigi tevhîd görüsü gibidir. siblî dünya ve âhiretin rüya, Allah Teâlâ’nin uyaniklik oldugunu söylemistir. Ona göre bu haldeki sûfî Sevgilisi olarak Allah’i razi etmek için seriate uysa, gayesi Allah’tir; O’nun sevabini istemek, azabindan korkmak degildir. "Arif kimdir,’ diye soranlara, bir seferinde “bir sinegi tasima gücüne dahi sahip olmayan kimse,” diye, baska bir seferde ise, “Arif, yedi kat gökleri ve arzi bir tek kirpiginin üzerinde tasima gücüne sahip olan kimsedir,” diye cevap vermisti. Kendisine bir zamanlar öyle diyorken simdi böyle söyledigini soranlara, “o zaman biz biz idik, simdi biz O’yuz,” demistir.

    İnsanlar siblî’nin birçok kereler küfrü gerektiren sözlerine sahid olmuslar, bu yüzden onu uzun süre akil hastanesine kapatmislar, ancak insanlarin ilgisi yine kesilmemistir. Zincire vurulu oldugu bir sirada bir gün kendisini ziyaret için yanina gelen ziyaretçilere, “Siz kimsiniz?” diye sordu. Adamlar, “Dostlariniz” diye karsililik verdiler. Bunun üzerine sibli yerden kaptigi taslari onlarin üzerine firlatmaya basladi. Hepsi de köse bucak kaçtilar. sibli ise söyle diyordu: “Sizi sahtekarlar sizi! Dost olan birkaç tas yüzünden kaçar mi hiç? Anlasildi ki siz benim degil, nefsinizin dostlarisiniz!”

    Bazi sözleri ve menkibeleri:

    Henüz vefat etmeden, birçok insan cenaze namazini kilmak için geldiler. Ferasetle buyurdu ki: “Ne sasilacak seydir ki, ölülerden bir grup yasayan bir kimsenin cenaze namazimi kilmaya geldiler.”

    Birgün bir ceviz için kavga eden çocuklarin arasina girer. “Durun ben ikinize de pay edeyim” der. Cevizi kirar içi bos çikar. Mübarek çocuklara döner “Biliyor musunuz” der, “ugruna dövüstügümüz dünya bu iste!”

    Bir gün dostlarina sordu: “Beni ciddi olarak seviyor musunuz?” Hep birlikte cevap verdiler: “Efendimiz, bunu sormak bile bize agir geliyor. süpheniz mi var sarsilmayan sevgimizden?” Bu defa eline geçirdigi odun parçalarini dostlarina dogru firlatan sibli (RA) Hz.leri, dostlarinin “Bu adam aklini oynatti galiba” diyerek birer ikiser uzaklastiklarini gördü. Tekrar sordu: “Ey benim sarsilmayan dostlarim, nereye gidiyorsunuz böyle birer, ikiser?” Dediler ki: “Nereye olacak, evlerimize!” “Hani beni seviyordunuz. Niye terk ediyorsunuz?” “Efendimiz, siz bize firlattiginiz odunlarla basimizi, gözümüzü yaralayip bize sikinti verdiniz. Bu durumda artik yaninizda duracak hâlimiz kalmadi.” sibli (RA) Hz.leri, mütebbessim, “Geliniz, geliniz. Ey benim sahte dostlarim!” dedi ve ilâve etti: “Dostlugun sani odur ki, dostundan zarar da gelse sineye çekecek, aci da gelse riza gösterip terk etmeyecek. Siz benim hakiki dostum olsaydiniz, bende rahatsiz edici bir tavir görülünce sabreder, islahima çalisirdiniz, terk etmeyi tercih etmezdiniz...” Böylece bir imtihani kaybeden dostlari, yine çevresini aldilar. Vaaz ve nasihatlerinden istifadeye basladilar. Dostlugun sartini da böyle fiili bir örnekle, unutulmayacak sekilde ögrenmis oldular.



    sibli (RA) Hz.leri’ne sordular: “Sana bu ilimde ilk rehberlik eden kimdi?” sibli (RA) Hz.leri de cevap veriyor: “Bir köpek.” Bunun üzerine tekrar “Nasil yani? Biraz açar misin?” diye merakli bir sekilde sorduklarinda sibli Hz.leri cevaben: “Bir köpek gördüm, bir derenin yaninda durmus su içmek istiyordu. Suda kendi aksini gördügü için kendine benzeyen aksinden korkuyordu. Suyu içemedi.” diyor. Merakla sormaya devam ediyorlar: “Sonra?” Cevap söyledir: “Köpek susuzluktan harap ve bitap düstü, sonunda suya kendini atti. Kana kana su içti. Ben de Allah’in (CC) her seyde ibret yarattigi bu olaydan dersimi aldim.” Artik korkmasina lüzum kalmamisti. Kendisinin kendisine perde oldugunu köpegin bu durumuyla idrak etmisti.

    Seyh Sibli (RA) Hz.leri buyurdu ki: “Bütün Hadis-i Serif’lerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum. Seçtigim Hadis-i serif sudur: Peygamberimiz (SAV) bir sahabiye söyle buyuruyor: ‘Dünya için, dünyada kalacagin kadar çalis. Ahiret için, orada sonsuz kalacagina göre çalis. Allah'ü Teâlâ (CC) Hz.leri’ne muhtaç oldugun kadar itaat et, cehenneme dayanabilecegin kadar günah isle.’

    Ebu Bekir Sibli (RA) Hz.leri günes batarken günesin sararmasina, söyle bir benzetme yapardi: “Tipki mü'min de böyledir. Dünyadan göçecegi zaman, varacagi makam sahibinden çekindigi için, nasil karislanacagini bilmeyip, böyle sararir.”

    “Gün dogarken de, çok aydin olarak dogar. Bu da, bir mü'minin öldükten sonra kabrinden kalktiginda, yüzü günesin dogdugu gibi parlar.

    “Dünyadaki, sermayenize çok dikkat edin ve bilin ki, ahiretteki sermayeniz de bu olacaktir.”

    “Zühd, kalbi mal yerine, onu yaratanina döndürmektir.”

    “Bir sahis ne zaman mürit olabilir?” sorusuna su cevabi verdi: “Seferde ve hazarda hali hep ayni olan kimsedir. Yalniz oldugu zaman da baskalarinin yaninda oldugu zaman da ayni davranislar içinde olandir.”

    Yakinlik isareti Hak’tan baska her seyden ilgiyi kesmektir.

    O’na iabadet etmek seriat, O’nu talep etmek tarikat, O’nu görmek hakikattir.

    seyh Ebû Bekr siblî’nin seyhi Seyyidu’t-Tâife Cüneyd-i Bagdâdî’den itibaren Cüneydiyye diye adlandirilan silsilelerden tarikatlarin tesekkül devrinden sonra birçok tarikat ortaya çikmistir. Cüneyd’in halifelerinin birçogundan bugün hâlâ yasayan tarikatlar tesekkül etmistir. Bugün Dünya’nin dört bir yaninda birçok müntesibi bulunan Kâdiriyye, Rifâiyye ve sâzeliyye gibi tarikatlarin silsilelerinin kendisine dayandigi Cüneyd’in halifelerinin en önemlilerinden biri, Allah için san, söhret, hüküm ve serveti terk eden büyük Türk-İslam mutasavvifi seyh Ebû Bekr siblî’dir. Tasavvuf Tarihinde zühd ve takvasiyla oldugu kadar, yetistirdigi halifeleri ve kendisinden sonra tesekkül eden tarikatlar sayesinde yerini almis olan seyh siblî, Türklerin Müslüman olmalarindan sonra İslam’la bulduklari izzetin en önemli örneklerinden biri olmustur. Kaddesallâhu sirrahu.

    Kaynakça:
    EBÛ BEKR sİBLÎ: HAYATI VE TASAVVUF TARİHİNDEKİ YERİ, Rifat OKUDAN
    Tezkiret’ül Evliya, Feridüddin Attar





+ Yorum Gönder