Konusunu Oylayın.: Duygularımız bize ne gibi yanlışlar yaptırabilir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 5 kişi
Duygularımız bize ne gibi yanlışlar yaptırabilir?
  1. 11.Mart.2013, 21:17
    1
    Misafir

    Duygularımız bize ne gibi yanlışlar yaptırabilir?






    Duygularımız bize ne gibi yanlışlar yaptırabilir? Mumsema duygularımız bize ne gibi yanlışlar yaptırabilir


  2. 11.Mart.2013, 21:17
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 12.Mart.2013, 13:45
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Duygularımız bize ne gibi yanlışlar yaptırabilir?




    Duygu Nedir?

    Duygu, insanın mutlu, kederli, öfkeli, coşkulu ya da korku içinde olmasını anlatan bir sözcüktür. Herhangi bir duygu bir düşünceden kaynaklanır. Örneğin, sınav öncesinde aklınızdan ne gibi düşünceler geçer? Eğer iyi hazırlanmışsanız sınav, kazanmaya kesin gözle baktığınız heyecanlı bir yarıştır. Ama yeterince çalışmadıysanız sınavı kendinize yönelik bir tehlike ya da tehdit gibi düşünürsünüz. İlk durumdaki düşünce biçimi heyecan, güven ve umut gibi duygulara yol açar. İkinci durum ise sıkıntı, kaygı ya da korku gibi duygular uyandırır.

    İkinci önemli nokta ise, duyguların vücutta ne gibi değişikliklere yol açtığıdır. Bu içsel değişiklikler duyguların yoğunluğuna göre çeşitlilik gösterir. Örneğin, kaygı mide bulantısına ve mide kramplarına; üzüntü boğazımiza bir yumru tıkanmış gibi olmasına; öfke ise yüzümüzün kızarmasına neden olabilir. Kalp atışlarının hızlanması, gözlerin faltaşı gibi açılması, tüylerin diken diken olması, solunumun artması ya da ter basması, heyecan, korku ve şaşkınlık durumlarında oluşan içsel değişimlerin dışa vurmasıdır. Ayrıca vücutta bunlar kadar belirgin olmayan değişimler de yer alır.

    Duygulara ilişkin üçüncü önemli nokta vücuttaki gözle görülür değişimlerdir. Bunlar kol, bacak ya da beden kaslarının gerilmesi biçiminde ortaya çıkar. Örneğin, insanların öfkelenince yumruklarının kendiliğinden sıkıldığı gözlenir. Ama dışa vuran en büyük değişiklik yüzde kendini gösterir. Karşımızdaki bir kimsenin yüzünü inceleyecek olursak bir duygunun etkisi altında olup olmadığını, hatta hangi duyguyu yaşadığını tahmin edebiliriz. Öyle insanlar vardır ki, duyguları yüzlerinden okunur. Sevinç, üzüntü, şaşkınlık, nefret, korku ve öfke gibi en azından altı duygu yüzün aldığı biçimler yardımıyla bilinebilir. Örneğin, dudakların iki ucunun aşağı sarkması üzüntünün, kaşların çatılması öfkenin, gözlerin içi parlayarak gülümseme mutluluğun göstergesidir.

    Bir bebeğin yüzüne yansıyan acı, sevinç ya da öfke bazı duyguların çok erken yaşta belirdiğini gösterir. Çocuklar büyürken çevrelerindeki dünyaya ilişkin yeni şeyler öğrenir; başlarından geçen değişik olaylar, buldukları yeni ilgi alanları, yaşadıkları kaygılar ve sevinçler duygularının çeşitlenmesine yol açar. Sözgelimi çok küçük çocuklar bazı şeyleri yapmanın "yanlış" sayıldığını bilmezler. Doğru ve yanlış olanı öğreninceye kadar utanç ve suçluluk duygularını yaşamayacaklardır. Çocuklar büyüdükçe, duygularını belirtme biçimleri de değişir. Mamasının tadından hoşlanmayan bir bebek, bunu yüzünü buruşturarak, bağırarak ya da lokmasını tü-kürerek belli eder. Ama biraz daha büyüdüğünde, hoşnutsuzluk duygusunu değişik biçimlerde dışa vurur. Yetişkin biri ise, bir arkadaşının pişirip sunduğu bir yemeği beğenmemiş olsa da, duygularını denetlemeyi öğrendiği ve karşısındakini incitmek istemediği için, beğenmiş gibi davranabilir.


    Çocuk, duygularını ne zaman ve nasıl belirteceğini, anne, baba ve öğretmenlerinden aldığı eğitimle öğrenir. Kişinin tepkilerini denetleyebilme yetisi yetişkinliğin bir ölçüsü sayılır. Bazı durumlarda hoşnutsuzluğumuzu hiç denetlemeye gerek duymadan dile getirmek karşımızdakini incitebilir; örneğin, biri size hoşlanmadığınız bir armağan verdiğinde düş kırıklığınızı göstermeniz onu üzebilir. Ne var ki, her duyguyu gizlemek doğru değildir. Sevdiğimiz kişilere içtenlikli davranmak ve sevgimizi belli etmek, kırıldığımız ya da öfkelendiğimiz zaman açık sözlülükle bunu dile getirmek ve karşı tarafın nedenlerini açıklaması için fırsat yapmak ilişkilerin sağlıklı yürümesi için son derece önemlidir.

    İnsanın inat, nefret, cimrilik gibi duyguları doğuştan mıdır? Burada irademizin rolü nedir?

    Duygular ve duyuların tamamına hissiyat denir ve hayattan kaynama suretiyle kalpte, ruhta ve vicdanda ortaya çıktığı gibi, azalarda da şehvet, öfke ve dimağda akıl gibi duygularla ortaya çıkar.

    İnsanda, aşk, nefret, inat, öfke, endişe, hırs, şehvet gibi binlerce hissiyat vardır. İnsan, bu duyguları yaratıldığı istikamette kullanmakla sorumludur. Örneğin, ateşin yakma özelliğini yok edemezsiniz. Allah’ın bir nimet olarak yarattığı ateşi yaratıldığı yönde kullanarak kendimize hizmetçi yapmamız gerekirken, yanlış yerde kullanarak düşman etmek nasıl yanlış ise; Allah’ın bize bir ihsan ve ikram olarak verdiği duyguları da yaratıldığı istikamette kullanmak gerekir.

    Örneğin, insanda bulunan kin ve nefret duygularının yok edilmesi mümkün değildir. Ancak bunları istikamette kullanmak insanın elindedir. İnsan günahlara, nefsine ve şeytana karşı kin ve nefret duymalı, bu duygularını onlar için kullanmalıdır. Ancak nefsine değil de mümin kardeşine karşı kullanırsa kendisinde bulunan bu duyguyu yanlış yerde kullanmış ve günah işlemiş olur. Halbuki nefsimize ve şeytanımıza karşı bu duyguları kullanabilsek sevap işlemiş olacaktık. Bu hasletler insan için sevap mahalli olması insanın elindedir.

    İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi. *

    Beden hayatiyetini ve canlılığını ruha borçludur. Kalp ise bunların dışındaki âlem-i manaya açılan duyguların merkezi olan bir lâtife-i rabbaniyedir. Nasıl ki insanın hayatını devamının zenbereği ve motoru olan ve kanı bütün bedene pompalayan ve böylece tüm hücrelerine kadar gıda ve devayı gönderen kalbin vücuttaki yeri ne ise, “sevmek, nefret etmek gibi” manevi duyguların merkezi olan vicdanın makes bulduğu yer de manevi kalb olup bir latife-i rabbaniyedir.

    Aynı şekilde aklın ürünü olan fikirlerin makes bulduğu, aksettiği ve ortaya çıktığı yer de dimağdır. Aklın ürünü olan fikirler dimağda ortaya çıktığı gibi, vicdanda bulunan binlerce hissiyatın ortaya çıktığı yer de kalptir.

    Sır dediğimiz şey ise kalpten ilahî hakikatlere açılan kapılarıdır ki kalp bunlara ayine olacak şekilde iman ve ibadet, güzel duygular ve güzel ahlak ile temizlenince temiz ve parlak bir cama dışarıdaki varlıklar aksettiği ve göründüğü gibi ilahi ve Kur’anî hakikatler buraya aksetmektedir.

    Fıtrat itibariyle bazı kimseler, diğerlerinde daha cesur, daha cömert bir genetik kabiliyete sahip olabilir. Ancak şunu diyebiliriz ki, bir kimseyi iradesinin dışında kötü reflekslere sevk edecek zorunlu bir rotanın yaratılıştan çizilmiş olması insanların tabi oldukları imtihanın âdil özelliğini zedeleyecektir.

    Bu sebeple, hiç bir fıtrî olumsuz özellik insanın iradesini rafa kaldıracak derecede bir etkinliğe sahip değildir. Zira şunu çok iyi biliyoruz ki, hiç bir fen biliminin kesin doğru olan bir verisi Kur’an’ın doğru anlaşılmış bir hükmüyle çelişemez. Halbuki, şayet yaratılışta var olan bazı genetik faktörlerin olumsuzlukları kişinin iradesini ortadan kaldıracak bir yapıda olduğunu düşünürsek, Allah’ın insanlara -haşa- komplo kurduğunu kabul etmemiz gerekir.

    Oysa Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu gösteren yüzlerce delil var ve bu konuda binlerce eser yazılmıştır. Kur’an Allah’ın sözü olduğuna göre, söylediği her şeyin doğru olduğunda şüphe yoktur. O halde, Kur’an’ın defalarca “Allah kullarına zulmetmez” manasına gelen gerçeği vurgulaması, insan iradesini ortadan kaldıracak bir yapının söz konusu olmasının mümkün olmadığının göstergesidir.

    Şunu da söyleyelim ki, şecaat, cömertlik gibi olumlu bazı faktörlerin insanların fıtratında farklı tonda bulunması mümkündür ve vakidir. Allah’ın İmam Gazali’ye verdiği aklın ve zekanın diğer pek çok kimseden daha fazla olması asıl imtihana zarar vermediği gibi, bunu Allah’ın bir lütfu olduğunu kabul etmek gerekir.

    Deli olan kimselerin imtihana tabi tutulmamaları bu konuyu ortaya koyan önemli bir açıklama mahiyetindedir.



  4. 12.Mart.2013, 13:45
    2
    Moderatör



    Duygu Nedir?

    Duygu, insanın mutlu, kederli, öfkeli, coşkulu ya da korku içinde olmasını anlatan bir sözcüktür. Herhangi bir duygu bir düşünceden kaynaklanır. Örneğin, sınav öncesinde aklınızdan ne gibi düşünceler geçer? Eğer iyi hazırlanmışsanız sınav, kazanmaya kesin gözle baktığınız heyecanlı bir yarıştır. Ama yeterince çalışmadıysanız sınavı kendinize yönelik bir tehlike ya da tehdit gibi düşünürsünüz. İlk durumdaki düşünce biçimi heyecan, güven ve umut gibi duygulara yol açar. İkinci durum ise sıkıntı, kaygı ya da korku gibi duygular uyandırır.

    İkinci önemli nokta ise, duyguların vücutta ne gibi değişikliklere yol açtığıdır. Bu içsel değişiklikler duyguların yoğunluğuna göre çeşitlilik gösterir. Örneğin, kaygı mide bulantısına ve mide kramplarına; üzüntü boğazımiza bir yumru tıkanmış gibi olmasına; öfke ise yüzümüzün kızarmasına neden olabilir. Kalp atışlarının hızlanması, gözlerin faltaşı gibi açılması, tüylerin diken diken olması, solunumun artması ya da ter basması, heyecan, korku ve şaşkınlık durumlarında oluşan içsel değişimlerin dışa vurmasıdır. Ayrıca vücutta bunlar kadar belirgin olmayan değişimler de yer alır.

    Duygulara ilişkin üçüncü önemli nokta vücuttaki gözle görülür değişimlerdir. Bunlar kol, bacak ya da beden kaslarının gerilmesi biçiminde ortaya çıkar. Örneğin, insanların öfkelenince yumruklarının kendiliğinden sıkıldığı gözlenir. Ama dışa vuran en büyük değişiklik yüzde kendini gösterir. Karşımızdaki bir kimsenin yüzünü inceleyecek olursak bir duygunun etkisi altında olup olmadığını, hatta hangi duyguyu yaşadığını tahmin edebiliriz. Öyle insanlar vardır ki, duyguları yüzlerinden okunur. Sevinç, üzüntü, şaşkınlık, nefret, korku ve öfke gibi en azından altı duygu yüzün aldığı biçimler yardımıyla bilinebilir. Örneğin, dudakların iki ucunun aşağı sarkması üzüntünün, kaşların çatılması öfkenin, gözlerin içi parlayarak gülümseme mutluluğun göstergesidir.

    Bir bebeğin yüzüne yansıyan acı, sevinç ya da öfke bazı duyguların çok erken yaşta belirdiğini gösterir. Çocuklar büyürken çevrelerindeki dünyaya ilişkin yeni şeyler öğrenir; başlarından geçen değişik olaylar, buldukları yeni ilgi alanları, yaşadıkları kaygılar ve sevinçler duygularının çeşitlenmesine yol açar. Sözgelimi çok küçük çocuklar bazı şeyleri yapmanın "yanlış" sayıldığını bilmezler. Doğru ve yanlış olanı öğreninceye kadar utanç ve suçluluk duygularını yaşamayacaklardır. Çocuklar büyüdükçe, duygularını belirtme biçimleri de değişir. Mamasının tadından hoşlanmayan bir bebek, bunu yüzünü buruşturarak, bağırarak ya da lokmasını tü-kürerek belli eder. Ama biraz daha büyüdüğünde, hoşnutsuzluk duygusunu değişik biçimlerde dışa vurur. Yetişkin biri ise, bir arkadaşının pişirip sunduğu bir yemeği beğenmemiş olsa da, duygularını denetlemeyi öğrendiği ve karşısındakini incitmek istemediği için, beğenmiş gibi davranabilir.


    Çocuk, duygularını ne zaman ve nasıl belirteceğini, anne, baba ve öğretmenlerinden aldığı eğitimle öğrenir. Kişinin tepkilerini denetleyebilme yetisi yetişkinliğin bir ölçüsü sayılır. Bazı durumlarda hoşnutsuzluğumuzu hiç denetlemeye gerek duymadan dile getirmek karşımızdakini incitebilir; örneğin, biri size hoşlanmadığınız bir armağan verdiğinde düş kırıklığınızı göstermeniz onu üzebilir. Ne var ki, her duyguyu gizlemek doğru değildir. Sevdiğimiz kişilere içtenlikli davranmak ve sevgimizi belli etmek, kırıldığımız ya da öfkelendiğimiz zaman açık sözlülükle bunu dile getirmek ve karşı tarafın nedenlerini açıklaması için fırsat yapmak ilişkilerin sağlıklı yürümesi için son derece önemlidir.

    İnsanın inat, nefret, cimrilik gibi duyguları doğuştan mıdır? Burada irademizin rolü nedir?

    Duygular ve duyuların tamamına hissiyat denir ve hayattan kaynama suretiyle kalpte, ruhta ve vicdanda ortaya çıktığı gibi, azalarda da şehvet, öfke ve dimağda akıl gibi duygularla ortaya çıkar.

    İnsanda, aşk, nefret, inat, öfke, endişe, hırs, şehvet gibi binlerce hissiyat vardır. İnsan, bu duyguları yaratıldığı istikamette kullanmakla sorumludur. Örneğin, ateşin yakma özelliğini yok edemezsiniz. Allah’ın bir nimet olarak yarattığı ateşi yaratıldığı yönde kullanarak kendimize hizmetçi yapmamız gerekirken, yanlış yerde kullanarak düşman etmek nasıl yanlış ise; Allah’ın bize bir ihsan ve ikram olarak verdiği duyguları da yaratıldığı istikamette kullanmak gerekir.

    Örneğin, insanda bulunan kin ve nefret duygularının yok edilmesi mümkün değildir. Ancak bunları istikamette kullanmak insanın elindedir. İnsan günahlara, nefsine ve şeytana karşı kin ve nefret duymalı, bu duygularını onlar için kullanmalıdır. Ancak nefsine değil de mümin kardeşine karşı kullanırsa kendisinde bulunan bu duyguyu yanlış yerde kullanmış ve günah işlemiş olur. Halbuki nefsimize ve şeytanımıza karşı bu duyguları kullanabilsek sevap işlemiş olacaktık. Bu hasletler insan için sevap mahalli olması insanın elindedir.

    İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi. *

    Beden hayatiyetini ve canlılığını ruha borçludur. Kalp ise bunların dışındaki âlem-i manaya açılan duyguların merkezi olan bir lâtife-i rabbaniyedir. Nasıl ki insanın hayatını devamının zenbereği ve motoru olan ve kanı bütün bedene pompalayan ve böylece tüm hücrelerine kadar gıda ve devayı gönderen kalbin vücuttaki yeri ne ise, “sevmek, nefret etmek gibi” manevi duyguların merkezi olan vicdanın makes bulduğu yer de manevi kalb olup bir latife-i rabbaniyedir.

    Aynı şekilde aklın ürünü olan fikirlerin makes bulduğu, aksettiği ve ortaya çıktığı yer de dimağdır. Aklın ürünü olan fikirler dimağda ortaya çıktığı gibi, vicdanda bulunan binlerce hissiyatın ortaya çıktığı yer de kalptir.

    Sır dediğimiz şey ise kalpten ilahî hakikatlere açılan kapılarıdır ki kalp bunlara ayine olacak şekilde iman ve ibadet, güzel duygular ve güzel ahlak ile temizlenince temiz ve parlak bir cama dışarıdaki varlıklar aksettiği ve göründüğü gibi ilahi ve Kur’anî hakikatler buraya aksetmektedir.

    Fıtrat itibariyle bazı kimseler, diğerlerinde daha cesur, daha cömert bir genetik kabiliyete sahip olabilir. Ancak şunu diyebiliriz ki, bir kimseyi iradesinin dışında kötü reflekslere sevk edecek zorunlu bir rotanın yaratılıştan çizilmiş olması insanların tabi oldukları imtihanın âdil özelliğini zedeleyecektir.

    Bu sebeple, hiç bir fıtrî olumsuz özellik insanın iradesini rafa kaldıracak derecede bir etkinliğe sahip değildir. Zira şunu çok iyi biliyoruz ki, hiç bir fen biliminin kesin doğru olan bir verisi Kur’an’ın doğru anlaşılmış bir hükmüyle çelişemez. Halbuki, şayet yaratılışta var olan bazı genetik faktörlerin olumsuzlukları kişinin iradesini ortadan kaldıracak bir yapıda olduğunu düşünürsek, Allah’ın insanlara -haşa- komplo kurduğunu kabul etmemiz gerekir.

    Oysa Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu gösteren yüzlerce delil var ve bu konuda binlerce eser yazılmıştır. Kur’an Allah’ın sözü olduğuna göre, söylediği her şeyin doğru olduğunda şüphe yoktur. O halde, Kur’an’ın defalarca “Allah kullarına zulmetmez” manasına gelen gerçeği vurgulaması, insan iradesini ortadan kaldıracak bir yapının söz konusu olmasının mümkün olmadığının göstergesidir.

    Şunu da söyleyelim ki, şecaat, cömertlik gibi olumlu bazı faktörlerin insanların fıtratında farklı tonda bulunması mümkündür ve vakidir. Allah’ın İmam Gazali’ye verdiği aklın ve zekanın diğer pek çok kimseden daha fazla olması asıl imtihana zarar vermediği gibi, bunu Allah’ın bir lütfu olduğunu kabul etmek gerekir.

    Deli olan kimselerin imtihana tabi tutulmamaları bu konuyu ortaya koyan önemli bir açıklama mahiyetindedir.






+ Yorum Gönder