Konusunu Oylayın.: Hz:muhammed 'in hayat hikayesini öğrenelim

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 4 kişi
Hz:muhammed 'in hayat hikayesini öğrenelim
  1. 28.Şubat.2013, 21:42
    1
    Misafir

    Hz:muhammed 'in hayat hikayesini öğrenelim






    Hz:muhammed 'in hayat hikayesini öğrenelim Mumsema peygamgerimizinbir gurup medinelerle buluştuğuve anlaşma yaparak müslümanları medineye davet ettikle ri ve peygamberimize biat ettikleri bölge?


  2. 28.Şubat.2013, 21:42
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    peygamgerimizinbir gurup medinelerle buluştuğuve anlaşma yaparak müslümanları medineye davet ettikle ri ve peygamberimize biat ettikleri bölge?


    Benzer Konular

    - Hz Muhammed'in hayat hikayesi

    - Hz.Muhammed'in doğduğu çevrede dini hayat nasıldı

    - Hz.Muhammed (s.a.v)in hayat kronolojisini öğrenebilirmiyim?

    - Hz.Muhammed peygamber olmadan önce nasıl bir hayat yaşıyordu?

    - Nickinizin anlamını ve hikayesini paylaşalım

  3. 05.Mart.2013, 12:35
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Hz:muhammed 'in hayat hikayesini öğrenelim




    HİCRET VE MEDİNE'DE İSLÂM TOPLUMUNUN OLUŞUMU

    1- Hicret

    Hicret kelimesi sözlükte terketmek, ayrılmak, bir yeri terkederek başka bir yere göç etmek anlamına gelir. Istılahta ise, özel olarak Hz. Peygamber'in ve Mekkeli Müslümanların Medine'ye göçünü, genelde ise, gayr-i müslim bir ülkeden İslâm ülkesine göç etmeyi ifade eder.

    Hz. Peygamber, İslâm'ı yaymak için merkez olabilecek bir yurt arayışı içindeydi. Akabe Bîatlarının gerçekleştiği süreç içinde planlı bir şekilde Medine'ye hicret için gerekli zemin hazırlanmıştı. Çünkü Medine stratejik öneme sahipti. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ve ailesinin, büyük dedesi Hâşim'den itibaren, Medine ile sıkı bağları vardı. Abdülmuttalib'in annesi Hazrecli idi. Bir arazi meselesi yüzünden Abdülmuttalib ile amcası Nevfel arasında meydana gelen çekişmede Medineliler Abdülmuttalib'e yardıma gelmişlerdi. Hz. Peygamber'in annesi Âmine ve babası Abdullah'ın kabirleri Medine'de idi. Abbas'ın Medinelilerle yakın dostluğu vardı. Bunlara ek olarak Akabe Bîatları ve başka vesilelerle Medine'de İslâm'ın kökleşmesi ve yayılması için zeminin uygun olduğu anlaşılmıştı. İkinci Akabe Bîatı'ndan sonra Rebîülevvel ayına doğru Mekke'de Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir, bunların aileleri, Hz. Ali ve hapse atılma, hastalık ve güçsüzlük gibi nedenlerle hicret etmeye imkan bulamayan birkaç kişiden başka Müslüman kalmamıştı. Bir kısmı Habeşistan'da bulunmakla birlikte, çoğu Medine'ye hicret etmişlerdi. Hz. Ebû Bekir çok kere Hz. Peygamber'den hicret için izin istemiş; ancak "Acele etme; belki Allah sana bir arkadaş verir" karşılığını almıştı. Hz. Ebû Bekir, o arkadaşın kendisi olmasını arzu ediyordu.[215]

    Hz. Peygamber'in diğer müslümanlarla son ana kadar hicret etmemiş olması, Mekke müşriklerinin onun hicretine engel olma ihtimali ile açıklanabilir. Çünkü Mekke müşrikleri, onun bir başka kabile ile birleşmesinin kendilerinin aleyhine gelişmelere yol açacağını tahmin edebiliyorlardı. Mekke müşrikleri İslâm'ın Medine'de yayılmasından ve Müslümanların oraya hicret etmesinden rahatsız oluyorlardı. Müşrikler için Müslümanların Mekke'yi terketmeleri yeterli değildi. Bilakis bu gelişme, endişelerini daha da artırmıştı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de hicret edeceğini tahmin ediyorlardı ve bunun gerçekleşmesinden korkuyorlardı.[216] Esasında onlar Medine'ye hicrete temelden karşıydılar. Nitekim bu yüzden Akabe Bîatları gizli yapılmış, Hz. Ömer hariç diğer Müslümanlar gizlice hicret etmişlerdi. Çünkü müşrikler, İslâmiyet'in Medine'de güçlenmesinden korkuyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.) de hicret eder ve İslâm orada güçlenirse, böyle bir gelişme Mekkeliler için siyâsî ve ekonomik açıdan tehlike arzederdi. Medine, Mekke'yi Suriye'ye bağlayan kervan yolu üzerinde yer aldığından, Kureyş'in ticârî hayatı ve her şeyden önce Mekke'nin dış güvenliği tehlikeye girmiş olurdu.

    Bütün bunlar Kureyş müşriklerini derin derin düşündürüyordu. Oysa henüz fırsat ellerinden kaçmış da değildi. Hz. Muhammed (s.a.s.) hâlâ aralarında idi. Onu ortadan kaldırırlarsa tehlikeyi (!) önleyebilirlerdi. Bunu düşünüyorlardı; fakat Benî Hâşim'den çekiniyorlardı. Çünkü onu öldürürlerse, Benî Hâşim kan davasına kalkışır, Kureyş kabileleri arasında, belki bu kabilenin tarihinde ilk defa geniş katılımlı, uzun yıllar sürebilecek ve çok kan dökülebilecek bir iç savaş çıkabilirdi.

    Sürekli çözüm (!) arayışı içinde bulunan müşriklerin ileri gelenleri gerekli önlemleri almak üzere Dârünnedve'de toplandılar ve konuyu tartıştılar. Gündem kendileri için çok önemli olduğundan, Hâşimoğullarından Ebû Leheb dışında hiç kimseyi ve güvenmedikleri kişileri içeriye almadılar. Toplantıda başlıca üç görüş üzerinde duruldu: Birincisi, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i hapse atıp zincire vurmak ve ölünceye kadar burada tutmak. Fakat Müslümanların gelip onu kurtarabileceği ihtimali göz önüne alınarak bu fikir beğenilmedi. İkincisi, onu Mekke'den sürmek ve bir daha buraya sokmamak. Sürgün edildiği yerde bir çevre oluşturarak Mekke'yi ele geçireceği düşüncesiyle bunun üzerinde de durulmayıp bir başka görüşe geçilmesi istendi. Üçüncü olarak Ebû Cehil bir teklif ortaya attı. Buna göre her kabileden birer tane güçlü kuvvetli genç seçilip ellerine keskin birer kılıç alarak, tek kişinin vuruşu gibi hep birlikte Hz. Muhammed (s.a.s.)'in üzerine saldıracaklar ve onu öldüreceklerdi. O zaman Hâşimoğulları tüm kabilelere karşı kan davasına kalkışamayacaklar ve diyete razı olmak zorunda kalacaklardı. Diyeti bütün kabileler ortaklaşa ödeyecekti. Bu teklif oybirliği ile kabul edilerek uygulanmasına karar verildi. Bu hususa Kur'an-ı Kerim'de işaret edilmektedir: "Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni yurdundan çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken Allah da onlara tuzak kuruyordu. Çünkü Allah, tuzak kuranların en iyisidir".[217]

    Müşriklerin almış olduğu karardan sonra Cebrâil, Hz. Peygamber'e gelerek Allah Teâlâ'nın hicret için kendisine izin verdiğini bildirdi. Kureyş'in suikast teşebbüsüne dair karar aldıklarını komşularından duyup Hz. Peygamber'e haber veren kişinin, Abdülmuttalib'in kardeşinin kızı Rukayka bint Sayfiy olduğu da kaydedilir.[218]

    Peygamberimiz durumdan haberdar olur olmaz derhal Medine'ye hicret etmeye karar verdi. Bir öğle vakti Hz. Ebû Bekir'in evine gitti. Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir'in evine sabah ve akşam saatlerinde uğrardı. Bu defa alışık olmadığı bir saatte ziyaret edişinden önemli bir konuda görüşmek için geldiği anlaşılıyordu. Hz. Peygamber, Allah'ın kendisine hicret için izin verdiğini bildirdi. Hz. Ebû Bekir beraber yolculuk yapıp yapmayacaklarını sordu. "Evet" cevabını alınca sevincinden ağladı. Uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber'in emrine tahsis ettiğini bildirdi. Hz. Peygamber ise deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul edebileceğini söyledi ve bu develerden birisini aldı. "Kasvâ" adlı deve budur. Hz. Ebû Bekir'in kızları Esmâ ve Âişe yolculuk için azık hazırladılar. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, yol kılavuzluğu ile ünlü Abdullah b. Üreykıt adlı kişiyi kılavuz olarak kiraladılar. Hz. Ebû Bekir kılavuza develeri teslim etti. Üç gün sonra Sevr Dağı'nın eteğinde buluşmak üzere sözleştiler. Abdullah b. Üreykıt henüz İslâm'ı kabul etmemişti, ama maharetli bir kılavuz olmasının yanında güvenilir bir kimseydi. Aslen Dîl kabilesindendi; Kureyş'in de Sehm kolunun antlaşmalısı idi.

    Hz. Peygamber hemen evine döndü. Üzerinde bulunan emanetleri Hz. Ali'ye bırakarak sahiplerine vermesini ve peşlerinden gelmesini söyledi. Müşrikleri yanıltmak için gece kendi yatağında onun yatmasını istedi. Gece yarısı Hz. Ebû Bekir'in evine gitti. Her ikisi de gece vakti evin arka kapısından çıkıp, yaya olarak Mekke'nin beş kilometre güneybatısında bulunan Sevr Dağı'ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri hedef saşırtmak içindi. Mağarada üç gün üç gece kaldılar. Bu süre zarfında Hz. Ebû Bekir'in azatlısı Âmir b. Füheyre koyunları bu bölgede otlatarak mağaranın yakınına getiriyor, onlar da sağıp taze süt içiyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ mağaraya yiyecek getiriyor, gündüzleri Mekke'de geçiren oğlu Abdullah da geceleri mağaraya gelerek şehirde olup bitenleri haber veriyordu. Abdullah sabaha yakın şehre giderken Âmir b. Füheyre de koyunları onun peşisıra sürerek ayak izlerini ortadan kaldırıyordu. Müşriklerin sıkı takibi dolayısıyla mağarada sıkıntılı anlar yaşandı.

    Öte yandan Kureyşliler sabah olup Hz. Peygamber'in yatağında Hz. Ali'nin yattığını görünce hayal kırıklığına uğradılar; sûikastin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine hiddetlendiler. Hz. Ali'yi önce Harem-i Şerîf'e götürüp hapsettiler; fakat daha sonra serbest bıraktılar. Bu arada Resûl-i Ekrem'i öldüren veya esir eden kimseye yüz deve ödül vereceklerini Mekke'nin her tarafında ilan ettiler. Ayrıca kendileri de derhal onu aramaya koyuldular. Aralarında Ebû Cehil'in de bulunduğu bir grup, Hz. Ebû Bekir'in evine gelerek Esmâ'yı sorguya çekti. Esmâ'nın babasının nerede olduğunu bilmediğini söylemesi üzerine Ebû Cehil ona bir tokat vurdu ve küpelerini yere düşürdü. Müşrikler Hz. Ebû Bekir'i de evinde bulamayınca, Resûl-i Ekrem'in onunla birlikte gittiği kanaatına vardılar. Derhal Medine yolunu tuttular. Mekke'yi karış karış aradılar. Bir grup, izlerini takip ederek Sevr Dağı'na geldi ve Hz. Peygamber'in saklandığı mağaranın ağzına kadar vardı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir endişelendi. Hz. Peygamber ona endişelenmemesini söyledi ve müşriklerin kendilerine zarar veremeyeceğini bildirdi. Hz. Ebû Bekir olayı şöyle anlatır: "Bir ara başımı kaldırdığımda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm ve "Yâ Resûlallah! Bunlar eğilip baksalar bizi görürler" dedim. Resûlüllah "Sus yâ Ebâ Bekir! İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsüdür, hiç endişe edilir mi"? buyurdu. Kur'an-ı Kerim'de bu hususa işaret edilmektedir: "Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmiştir. Arkadaşına "üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı".[219]

    Müşrikler mağaranın ağzına kadar geldikleri halde içeriye bakmamışlar, onları başka yerlerde aramaya koyulmuşlardır. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir mağaraya girdikten sonra ve müşriklerin gelmesinden önce bir örümceğin mağaranın girişine ağ gerdiği ve bir güvercinin de yumurtlayıp kuluçkaya yattığı; bunu gören müşriklerin içeriye bakma ihtiyacı hissetmeden çekip gittikleri kaynaklarda kaydedilmektedir[220] ki bunların meydana gelmesi imkan dışı değildir. Şu kadar var ki, Peygamberimiz yolculuğa çıkarken ne örümceği ve ne de güvercini hesaba katmıştı. O, tüm gerekli tedbirleri alarak yola çıkmıştı.

    Mağarada geçirilen üçüncü günün sonunda müşriklerin araştırmaları tavsamıştı. Kılavuz, sözleşilen saatte develerle birlikte Sevr'e geldi. Resûl-i Ekrem, Hz. Ebû Bekir ve Âmir b. Füheyre, Abdullah b. Üreykıt'ın kılavuzluğunda Medine'ye doğru yola çıktılar. Kafile, tuzağa düşmemek için kervanların izlediği işlek yolu veya bilinen başka bir güzergâhı takip etmedi. Şayet işlek yollardan birini izleselerdi, Mekke'ye giden yolcular onları ihbar edebilirlerdi. Mekke'den ayrıldıktan sonra, Medinelilerin himayesine girinceye kadar öldürülebilirdi. Bu sebepten, kılavuzun tercih ettiği yolu izlediler. Bu yol, Mekke'nin güneyindeki Sevr'den başlar, Cidde'ye doğru kuzeybatı istikametinde bir müddet gidildikten sonra tekrar iç kısma döner, Mekke'nin kuzeyindeki Usfân'dan itibaren asıl yolla dört defa kesişir, yolun tam yarısında, Cuhfe mevkiinde esas yolun Kızıldeniz tarafına geçer ve bu istikamette Medine'ye ulaşır. Cuhfe'den sonra da artık Kureyş'in nüfuz bölgesinden çıkılmış olur.

    Kafile Medine'ye doğru ilerlerken birkaç defa takibe uğrayıp sorguya çekilmek istendi. Fakat bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunlardan birisi şu şekilde gerçekleşti: Kinâne kabilesinin bir kolu olan Müdlicoğullarından Sürâka b. Mâlik, Kureyş'in va'detmiş olduğu ödülden haberdar olmuştu. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının kabilelerinin yakınından geçtiğini öğrenir öğrenmez silahlanarak atına bindi ve harekete geçti. Resûl-i Ekrem ve arkadaşlarına yaklaşınca atının ayakları sürçtü. Tekrar toparlanarak atını mahmuzladı; bu defa atın ayakları kuma saplandı ve kendisi de yere düştü. Atını kendi çabasıyla kurtaramayıp olayda da fevkalade bir durum sezince eman diledi. Çünkü durum kritik idi; Sürâka dengesini kaybetmiş ve yaya kalmıştı. Hz. Peygamber ve arkadaşları dört kişi idiler. İsteselerdi onu öldürebilirlerdi. Ama bunu yapmayıp onu affettiler. Onun eman istemesi üzerine Hz. Peygamber ve arkadaşları durdular. Sürâka ilerledi. O, atının Hz. Peygamber'in dua ettiği bir esnada düştüğünü söylemiştir. Hz. Peygamber Sürâka'nın yaklaştığını görünce "Allah'ım onu düşür"! diye dua etmiş, atı kapaklanan Sürâka "Ey Allah'ın nebîsi! Ne dilersen emreyle" demiş, Resûlullah da "Sen geride dur, arkamızdan gelenleri bırakma"[221] demiştir. Sürâka verdiği bu sözü tuttu. Ayrıca kendisine bir emannâme verilmesini istedi. Hz. Peygamber de Âmir b. Füheyre'ye bir emannâme yazdırarak kendisine verdi. Daha sonraları Sürâka'nın hilesini öğrenen Ebû Cehil ona çok kızmış ve hakkında bir hicviye söylemiştir.

    Bu tehlike atlatıldıktan sonra bu defa bir başka ödül heveslisi harekete geçti. Eslem kabilesinin Sehm koluna mensup Büreyde b. Husayb, arazisinden geçen Hz. Peygamber ve yanındakileri durdurup kimliklerini öğrenmek istedi. Fakat sonunda Hz. Peygamber'in konuşmasından etkilenerek Müslüman oldu. Ayrıca Hz. Peygamber'in Medine'ye bayraksız girmesini uygun görmediği için kendi sarığını çözüp mızrağına bağladı. Arazilerinden çıkıncaya kadar onlara muhafızlık yaptı.

    Bununla birlikte hicret yolculuğu esnasında kafileye misafirperverlik gösterenler de oldu ve hoş olaylar yaşandı. Yine Eslem kabilesinden Evs b. Hucr, kervana bir deve temin etti ve Medine'ye ulaşıncaya kadar kendisine refakat etmek üzere Mes'ud b. Hüneyde adlı hizmetçisini Hz. Peygamber'in emrine verdi. Kafile Kudeyd'e gelince yiyecek bir şeyler almak üzere Huzâa kabilesine mensup Ümmü Ma'bed (Âtike bint Hâlid)'in çadırına uğradı. Burada istirahat edip yemek yediler. Ümmü Ma'bed'den hurma veya et satın almak istediler. Fakat o, yanında yiyecek bulunmadığını söyledi. O sırada Hz. Peygamber çadırın yanında sürüye katılamayacak kadar zayıf ve sütten kesilmiş bir keçi gördü. Onu sağmak için müsade istedi. Keçiyi besmele ile sağınca oradakilere yetip artacak kadar süt verdi. Fesâhat ve belâğatıyla ünlü olan Ümmü Ma'bed'in sürüyü otlattıktan sonra çadıra dönen kocası Ebû Ma'bed el-Huzâî'nin isteği üzerine Hz. Peygamber'i tarif ederken kullandığı ifadeler çok meşhurdur.[222] Bunlar hilye edebiyatına kaynak olmuştur. Onun oğlu Ma'bed el-Huzâî, ileride, Uhud savaşından sonra Mekke'ye doğru yola çıkan müşrik ordusuna karşı soğuk savaş taktiği uygulamak suretiyle, Müslümanlara yardım edecektir. Dolayısıyla, Ma'bed ailesi Hz. Peygamber'e ve Müslümanlara sıkıntılı durumlarda yardımı ile tanınmıştır.

    Daha sonra Medine'ye doğru yollarına devam ettiler. Cuhfe mevkiine vardıklarında, hicret yolunun ana kervan yoluyla kesiştiği noktada Hz. Peygamber, Mekke yolunu tanıdı ve oraya özlem duydu. Bunun üzerine, zulme uğratılarak hicrete mecbur bırakıldığı yurdu Mekke'ye, düşmanlarına üstünlük sağlayarak döndürüleceğine işaret buyrulan aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil oldu:" (Resûlüm!) Kur'an'ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni yine dönülecek yere döndürecektir...".[223]

    Hz. Peygamber 12 Rebîülevvel 1/24 Eylül 622'de Medine'ye 3 km. kadar uzaklıkta bulunan Kubâ'ya ulaştı. Burada Evs kabilesinin bir kolu olan Avf b. Mâlikoğulları oturuyordu. Hz. Peygamber bunlardan Amr b. Avfoğullarına misafir oldu. Bu kabilenin reislerinden Külsûm b. Hidm, kendisini dört (veya on dört) gün ağırladı. Bu süre zarfında Kubâ mescidi inşa edildi. Bu mescidin kıble tarafına gelen duvarına ilk taşı Hz. Peygamber, onun yanına ikinci taşı da Hz. Ebû Bekir koydu. Mekke'de üç gün üç gece kaldıktan ve kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkan Hz. Ali Kuba'da Hz. Peygamber'le buluştu.

    Hz. Peygamber bir Cuma günü Kubâ'dan Medine'ye doğru hareket etti. Sâlim b. Avfoğullarının oturduğu Rânûnâ vadisinin ortasında arka arkaya iki hutbe okuyarak yüz kadar Müslümanın iştirakiyle Medine'de ilk Cuma namazını kıldırdı. Buradaki mescid bugün "Cuma Mescidi" olarak bilinir. Namazdan sonra kafile Medine'ye doğru yol alırken halk yolun iki tarafına dizilmiş sevinç gösterileri yapıyordu. Önünden geçilen kabilelerin temsilcileri Hz. Peygamber'i evlerine davet ediyorlardı. Hz. Peygamber devesinin kendi haline bırakılmasını istedi. Böylece Benî Sâlim b. Avf, Benî Beyâza, Benî Sâide, Benî Zürayk ve Beni'l-Hâris yurtlarından geçilerek Hazrec'in bir kolu olan Neccâroğullarının yurduna (dâr) varıldı. Deve burada Benî Mâlik b. Neccar'dan Râfi' b. Amr'ın oğulları olan ve Muâz b. Afrâ'nın himayesinde bulunan Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetim çocuğa ait bir arsanın üzerinde çöktü. Devenin çöktüğü yere evi en yakın olan Ebû Eyyûb el-Ensârî (Hâlid b. Zeyd), Hz. Peygamber'in eşyalarını alarak evine götürdü ve kendisini Mescid'in ve yanındaki odaların inşaatı tamamlanıncaya kadar yedi ay boyunca misafir etti. Esa'd b. Zürâre de Hz. Peygamber'e üzerinde yatması için bir serîr (karyola) hediye etti.[224] Hicretten sonra Yesrib şehri "Medinetü'r-Resûl" veya "el-Medinetü'l- Münevvere" adını aldı.

    Hicret, hem İslâm tarihinin, hem de dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir. Kaynaklarda hicretin birinci yılı hakkında önceki yıllara oranla çok fazla bilgi bulunmaktadır. Bu olayda Hz. Peygamber'in ve Müslümanların fedakârlığına dair çok güzel örnek davranışlar bulmak mümkündür. Muhacirler, Mekke'den sadece yanlarına alabildikleri bir kısım menkul eşya ile hareket ediyorlar, doğal olarak yurt, ev-bark ve hayvan sürülerini Mekke'de bırakıyorlardı. Dönülüp dönülmeyeceği veya dönme imkanı olursa ne zaman dönüleceği bilinmiyordu. Dolayısıyla muhacirlerin mâlî kayıpları büyüktü. Fakat fedakarlıkta bulunmaktan hiç de çekinmiyorlardı. Medine'ye hicrette kalıcılık vardı. Yani orada kalmak maksadıyla gidiliyordu.

    Hicretin yegâne amacı işkence ve sıkıntılardan kurtulmak değildi. Bununla beraber gaye bu olsa dahi yadırganacak bir durum yoktur. Çünkü İslâm'da dünya ve ahirette iyilik, güzellik ve mutluluk istemek esastır. Fakat Hz. Peygamber'i ve sahâbeyi Medine'ye hicret için harekete geçiren esas unsur, İslâm'ın oradaki parlak geleceğiydi. Yoksa Müslümanlar Medine'de de sıkıntılara maruz kalmışlar ve çeşitli güçlüklerle karşılaşmışlardır. Şu kadar var ki, Mekke'de müşriklerin eziyetlerine karşı sabır tavsiye edilirken, Medine döneminde misilleme hakkı verilmiştir. Bu hak, gerektiğinde canlarını ve mallarını ortaya koymalarını gerektiriyordu. Müslümanlar Medine döneminde insanoğlu için en büyük felâketlerden biri olan savaşla defalarca karşı karşıya kalmışlardır. Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn savaşlarında ölüm-kalım mücadelesi vermişlerdir. Ancak, onlar kendi içlerinde birlik ve dayanışma içinde bulunmuşlar ve huzurlu bir toplum oluşturmuşlardır.

    Hicret, Resûl-i Ekrem'in sebeplere bağlılığa son derece önem verdiğini göstermektedir. Evinden çıktığı andan itibaren "yanıltıcı bir rota çizerek"[225] Mekke müşriklerinin hile ve tuzaklarından kurtulmuş, dakik bir strateji sayesinde Medine'ye ulaşmıştır. Bu noktada Allah'ın yardım ve desteğinin de unutulmaması gerekir. Fakat sebeplere olabildiği ölçüde bağlı kalmış ve tedbiri elden bırakmamıştır.

    Hicret'te Hz. Peygamber'in irade sahibi ve sabırlı olma, Allah'a sonsuz güven duyma, ümitsizliğe kapılmama, sükûneti muhafaza, hoşgörü, bağışlama ve cesaret gibi vasıflarından herbiri için davranış örnekleri bulunmaktadır. Bunlar her Müslüman için birer düsturdur. Sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık, İslâm uğruna canını ve malını ortaya koyma, dünyevî ilişkileri ve menfaatleri bir tarafa bırakarak kardeşliği ve Allah'ın rızasını düşünme, verilen sözde durma ve dostluk örneklerinden tabloları hem sahâbîlerin ve hem de Resûl-i Ekrem'in hicretinde görmek mümkündür. Hicret, müslümanların tarihe bakışını etkilemiştir. Öneminden dolayı Hz. Ömer zamanında (17/638) takvim başı olarak kabul edilmiştir. Peygamberimiz hicret ettiğinde kamerî takvime göre elli üç yaşındaydı.

    2- Hicret Esnasında Medine

    Giriş bölümünde, İslam öncesinde Medine hakkında özet olarak bilgi vermiştik. Ancak, Hicret sırasında buranın sahip olduğu etnik, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yapısının biraz daha detaylı bir şekilde bilinmesi gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü, bilindiği üzere Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlik döneminde, adı geçen alanlardaki faaliyetlerinin çoğunu Medine'de gerçekleştirmiştir. Hicretin yapıldığı esnada Medine'deki ortamın bilinmesi, gerçekleştirilen bu faaliyetlerin daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır.

    Bilindiği üzere eski adı "Yesrib" olan Medine, İslam'ın doğduğu ve Hz. Peygamber'in hicret ettiği sıralarda Hicaz bölgesinin önemli yerleşim merkezlerinden biriydi. Medine kelimesi aslında büyük kasaba ve şehir manasına gelen bir cins isimdir. Yesrib adı fesat anlamına gelen bir kökten geldiği için Hz. Peygamber hicretten sonra buraya hoş ve güzel anlamına gelen Tâbe veya Taybe unvanlarını vermiştir. Daha sonra Medine diye isimlendirilmiştir. Çünkü burayı bilinen anlamda bir şehir haline getiren Hz. Peygamber olmuştur. Önce "Medînetü Resûlillah" (Allah Resûlünün şehri) ve Medînetü'n-Nebî denilmiş ve daha sonra Medîne şeklinde kullanılır hâle gelmiştir. Hicretten sonra Adiy b. Neccâr oğulları yurduna yerleşen Hz. Peygamber, burayı siyasal, sosyal, kültürel ve medenî bir merkez haline getirmiştir. Şehir, Kur'an-ı Kerim'in Medenî âyetlerinde "Yesrib" ve "Medine" adlarıyla anılmıştır. İklimi güzel, toprağı verimli, fazla derin olmayan tatlı yeraltı sularına sahiptir.

    Etnik yapı: Hicretten önce Yesrib'de Kurayza, Kaynukâ' ve Nadîr kabilelerinden oluşan Yahudiler, Güney Arabistan kökenli Evs ve Hazrec Arap kabileleri, Kudâa kabilelerinin ve hatta Amâlika'nın bakiyyelerinden oluşan kabileler ve bunların yanında sayıları az da olsa, daha ziyade köle olan, başka etnik kökenli, meselâ İranlı insanlar bulunuyordu. Yesrib'in, İslam'ın doğuşuna kadar nesilleri gelen Yahudilerden ve Arap kabilelerinden önceki sâkinlerinin Amâlika olduğu söylenir. Amâlika'nın dağılmasından sonra m. ö. VI. yüzyılın başlarında Bâbil kralı Buhtunnasr'ın Kudüs'ü işgal edip oradaki Yahudileri Bâbil'e götürdüğü sırada kaçıp kurtulan bazı yahudiler Hicaz bölgesine giderek Hayber, Vâdilkurâ, Fedek ve bu arada Yesrib'e yerleştiler. Hristiyanlığın Suriye'de yayılmasından sonra Romalıların sıkı takibine uğrayan Suriye ve Filistin yahudilerinden bazıları da Hicaz'a göç ettiler. Yesrib'e yerleşenler Kurayza, Nadîr ve Kaynukâ' Yahudi kabileleridir. Hicaz'a yerleşen Yahudiler Arap kabile geleneğini benimsediler ve Arap isimlerini aldılar. Yahudiler ve Arap kabileleri özel mahallelerde ikamet ediyorlardı. Yesrib'e Yahudilerin gelişinin Hz. Mûsâ zamanına kadar uzandığı da söylenmektedir.

    Bu arada Güney Araplarına, yani Kahtânîlere mensup bazı kabileler, Yemen'de Me'rib barajının yıkılması üzerine muhtemelen II. veya III. yüzyılda, önce Tihame'ye, oradan da kuzeye göç ettiler. Sa'lebe b. Amr Müzeykıyâ ve oğulları Yesrib'e yerleştiler. Evs ve Hazrec, Hârise b. Sa'lebe'nin iki oğludur. Anneleri Kayle bint Cefne'ye nisbetle bu iki kabile Araplar arasında Benî Kayle adıyla meşhur olmuştur. Evs'in başlıca kolları şunlardır: Avf b. Mâlik (Kuba ahalisi), Ümeyye b. Zeyd, Abdüleşhel, Zaûrâ'... Hazrec'in başlıca kolları ise şunlardır: Neccâr, Sâide, Amr b. Avf, Zürayk, Selime, Beyâza. Evs ve Hazrec Yesrib'e geldikten sonra bir süre yahudilere tabi olarak yaşadılar. Bu esnada Yahudilerin siyasal, sosyal ve ekonomik baskılarına maruz kaldılar. Bunun üzerine akrabaları olan Gassânîlerden yardım istediler. Gassânîler bu isteğe olumlu cevap vererek Yesrib'e geldiler ve Yahudilerin başkanlarını öldürdüler (492). Yahudilerin bu suretle güç kaybına uğraması üzerine Yesrib'de üstünlük Evs ve Hazrec'in eline geçti. Evs ve Hazrec kabileleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra şehrin iç kısımlarına yerleştiler. Fakat hemen ardından yahudiler bu iki kardeş kabile arasındaki eski rekabeti körükleyerek onları birbirine düşürmeye çalıştılar. Arap kabileleri birbiriyle savaşırken onlar taraf tuttular.

    Siyasi durum: Yesrib halkı hadarî, yani yerleşik hayat sürmekle birlikte, yönetimde, sosyal, kültürel ve ahlâkî alanlarda kabile gelenekleri hâkimdi. Kabilelerin başkanları vardı. Kan davaları yaygındı. Merkezî bir otorite mevcut değildi. Bir başka ifade ile şehrin ortak bir yöneticisi yoktu. Arap ve Yahudi kabileleri birbirinden bağımsız bir şekilde ayrı ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. Her topluluk, biri diğerinden birkaç kilometre uzaklıkta bir köy oluşturuyordu. Arap ve Yahudi kabileleri arasında zaman zaman ciddî anlaşmazlıklar çıkıyordu. Bununla birlikte çeşitli siyasal nedenlerle birbiriyle ittifak kurdukları da oluyordu; Arap kabileleri zaman zaman birbirlerine karşı Yahudi kabileleriyle işbirliğine gidiyorlardı. Evs kabilesi, Kurayza ve Nadîr ile, Hazrec kabilesi de Benî Kaynukâ' ile ittifak kurmuştu. Evs ve Hazrec reisleri ortak bir kral etrafında birleşmek için çaba sarfettilerse de bunu başaramamışlardı. Reislik konusunda şiddetli rekabet bu projenin uygulama alanına konulmasını imkansız hâle getirmişti. Ortak bir yol bularak Evs ve Hazrec'den birer başkan seçmeyi ve bunların müştereken, sırayla veya birer yıl dönüşümlü olarak görev yapmasını düşündülerse de bu planlarını da uygulama alanına geçirememişlerdi. Kaynaklarımız Yesrib'de, Mekke'deki "Dârünnedve" gibi bir kuruluşun varlığından bahsetmemektedirler. Evs ve Hazrec arasındaki rekabet, ortak bir meclis (Mele') oluşturulmasını da imkansız hâle getirmişti. Abdullah b. Übey'i ortak bir başkan olarak şeçme teşebbüsleri de Hz. Peygamber'in hicretiyle birlikte gerçekleşme imkanı bulamayacaktır. Hicret öncesinde bir bütün olarak Evs ve Hazrec'den ziyade, bu kabilelerin (Amr b. Avf ve Evs-Menât gibi) alt kollarının güçlülüğünün hissedildiği ve daha önemli olduğu görülmektedir. Şehrin etrafında, Taif'teki gibi, bir sur veya duvar yoktu. Kabilelerin, kendi hudutları dahilinde sağlam ve muhkem kaleleri (utum. ç. Âtam) vardı. Tehlike anında erkekler savaşmak için dışarı çıkar, kadınlar ve çocuklar bu kalelere sığınırlardı. Bu kalelerin sayısının iki yüz kadar olduğu söylenmektedir. Ayrıca kabilelerin bahçeleri ve arazileri vardı. Şehir İslam'ın çevreye kolayca yayılmasına imkan sağlayacak merkezî bir konumda bulunuyordu.

    Evs ve Hazrec'in Yahudiler üzerine hâkimiyet elde etmesinden sonra meydana gelen sükûnet dönemi fazla uzun sürmedi. Bu iki kabile akraba oldukları halde, birbiriyle yıllarca savaştılar. İki kabile arasındaki düşmanlık İslam'ın doğuşuna kadar, 120 yıl gibi uzun bir müddet, devam etti. Çarpışmalar Sümeyr savaşı ile başladı. Ondan sonra Ka'b b. Amr, Serâre, Hâtıb, Fâri', Birinci Ficâr, İkinci Ficâr, Rubey', Buâs Evs ve Hazrec arasında meydana gelen belli başlı savaşlardır. Bunların en şiddetlisi olan Buâs savaşı, Evsli birisinin Hazrec'e sığınan birisini öldürmesi üzerine başlamış ve Evslilerin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Bu savaş Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden beş yıl önce meydana gelmiştir. Devamlı savaşlar şehrin gücünü önemli ölçüde tüketmiş ve düşmanlık, şehirde hayatı çekilmez hâle getirmiştir. Yahudiler de zaman zaman Evs ve Hazrec'i birbirine düşürmüşler ve aralarındaki çekişmeleri körüklemişlerdir. Bunun yanısıra Evs ve Hazrec'den her biri, birbirine karşı yahudilerle ve Müzeyne, Cüheyne gibi çevredeki diğer Arap kabileleriyle işbirliğine girmiştir. Çarpışmalar genellikle Evs kabilesi aleyhine dönmüştür. Görüldüğü üzere Evs ve Hazrec, huzur ve istikrara yatkın olmayıp, bilakis savaş ve düşmanlık üzerine kurulu bedevî hayatına Mekkelilerden daha meyilli idiler.

    Dini durum: Medine'de Yahudiliğin varlığından yukarıda bahsettik. Bunun yanında, Arap kabileleri arasında putperestlik revaçta idi. Evs ve Hazrec, Müşellel'de, sahilde bulunan Menât adlı puta tapıyorlardı. Medinelilerin asıl putları bu idi. Ona kurbanlar kesiyor, hediyeler sunuyorlardı. Çocuklarına Abdümenât ve Zeydmenât gibi isimler koyuyorlardı. Menât'a diğer kabileler de tapmakla birlikte, ona en fazla saygıyı Evs ve Hazrec gösteriyordu. Bu putun siyah bir taştan ibaret olan ve kutsal kabul edilen mahalli bulunuyordu. Evs ve Hazrec dahil olmak üzere birçok kabile, Menât'a tapmanın yanında hac görevini de yapıyorlardı. Fakat Safâ ve Merve arasındaki sa'y görevini yerine getirmiyorlardı. Menât'ın bulunduğu yerde ihrama giriyorlardı. Haccı ifa ettikten sonra da Menât'a gelip putun önünde saçlarını tıraş ediyorlar ve hac ibadetinin bu şekilde tamamlanacağına inanıyorlardı. Yani ihramdan da burada çıkmış oluyorlardı. Onlar Menât'ın yanısıra Lât adlı puta da tapıyorlardı. Bu putların yanısıra aile bireylerinin taptıkları aile putları vardı. Ağaçtan yapılmış çok sayıda put heykeli bulunuyordu. Arap kabilelerinin, Yahudiliğin ve yahudilerin ahlak anlayışının etkisinde kaldıkları da müşahede edilmektedir.

    Bütün bunların yanında Allah'ın anıldığı ve O'nun yaratıcı olarak tanındığı da görülmektedir. En eski müverrihlerimizden İbn Sa'd, Cahiliye döneminde Ebü'l-Heysem (Mâlik b. Teyyihan) ve Es'ad b. Zürâre'nin putlara tapmayı kerih gördüklerini, onlardan nefret ettiklerini ve tevhidi dile getirdiklerini kaydeder. Bazı araştırmacılar bu kayda dayanarak yukarıdaki iki şahsı hanîf olarak nitelendirmişlerdir.

    Hristiyanlık Medine'de yayılmamıştı. Bununla birlikte Evs kabilesine mensup Ebû Âmir er-Râhib adında bir kişi, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin tesiriyle putperestliğe yeni bir şekil vererek müslüman olan Evslileri kendi tarafına çekmeye çalışmıştır. Bu faaliyetinden dolayı Hz. Peygamber ona "Fâsık" lakabını takmıştır. Çok karmaşık ve halledilmesi zor meselelerde kendilerine başvurulan kâhinler de mevcuttu.

    Sosyal hayat: Bölgede çok evlilik hâkimdi. Vefat eden bir adamın sadece hanımı ve kızı değil, küçük çocukları dahi miras alamıyordu; mirası sadece bir savaş esnasında eli silah tutan büluğa ermiş erkek çocukları alabiliyordu. Şayet bütün erkek çocuklar büluğa ermemişlerse, yeğenler ve baba soyundan gelen akrabalar bütün mirası alıyordu. Bu durumda, zengin olan bir aile, şayet mirasçılarla iyi ilişkiler içinde değilse, ertesi gün parasız ve dilenci durumuna düşebiliyordu. Bayramlarda ve düğünlerde görülen profesyonel şarkıcıların yanında cenazelere ağlayan profesyonel ağlayıcılar da vardı. Bu ağlayıcılar gruplar halinde gelirler, bazıları bir müddet feryat edip ağlarlar, onlar susunca da diğerleri ağıtlara devam ederlerdi. Ahenkli bir şekilde şiir söylemeye önem veren şairler ve hatipler bulunuyordu.

    Ekonomik durum: Medine, eski zamanlardan beri Güney-Kuzey ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Burada yahudiler ziraat, ticaret, kuyumculuk, demircilik, dokumacılık, silah ve zirâî alet imalatı ile meşgul oluyorlardı. Biraz daha özele indirgeyecek olursak, Kaynukâ' oğullarının diğer mesleklerle birlikte kuyumculuk ve ticaretle, diğer yahudilerin de çiftçilikle ve ticaretle uğraştıkları söyleyebiliriz. Arap kabileleri de daha ziyade çiftçi idiler. Her aile kendi topraklarına sahipti ve herkes kendi çocukları ve gerektiğinde kölelerinin yardımıyla çiftliklerde çalışıyordu. Bunun yanında ticaretle uğraşanlar da vardı. Bunlar Suriye pazarlarına ticaret amacıyla giderlerdi. Şehre ithal mallar da getiriliyordu. Nabatîler arasıra kervanlarla Medine'ye yiyecek maddeleri, tahıl ve zeytinyağı getiriyorlardı. Çeşitli Arap kabileleri, özellikle göçebeler, satmayı veya ihtiyaç duydukları maddelerle takas etmeyi düşündükleri deve, at, zamk, değerli taşlar gibi mallarını şehre getiriyorlardı. Yabancı ithalatçılarla görüşen simsarlar da mevcuttu. Arazisi olmayanlar, para kazanmak için ormandan odun kesip meskun yerlerde satarlardı. Hurmalarıyla ünlü olan Medine'de hurma bahçeleri vardı. O nedenle hurma ziraati çok gelişmişti. Hurmanın bütün yıl boyunca taze kalması ve çürümemesi için konserve endüstrisi vardı. Hurmalardan alkollü içkiler de elde ediliyordu. Bunun yanısıra hurma ihracatı da yapılıyordu. Hurmanın yanında buğday ve arpa ziraati de yapılıyordu. Dokumacı kadın ve erkekler, terziler, kasaplar, demirciler, gıda maddeleri satıcıları, marangozlar, oduncular, parfüm satıcıları başlıca meslek gruplarıdır. Mahallî bir para birimi yoktu ve para olarak Bizans'ın para birimi olan dînar ve İran'ın para birimi olan dirhem kullanılıyordu. Dirhem, dînarın onda birine tekabül ediyordu.

    Hicretten önce Medine'de oluşan müslüman kesime gelince, Birinci Akabe Görüşmesi (620) ile başlayan ve Hicrete (622) kadar devam eden iki yıllık süreçte Evs ve Hazrec kabilelerinden müslüman olanların sayısı çoğalmıştı. Birinci Akabe bîatından sonra Medine'ye İslam'ı öğretmek üzere gönderilen Mus'ab b. Umeyr'in faaliyetleri sonucu, reisleri Sa'd b. Muaz'ın İslam'ı kabul etmesi üzerine, Evs'in önemli bir kolu olan Abdüleşhel oğullarının tamamı müslüman oldu. Bu arada Akabe bîatlarından bir yıl önce Ebû Seleme'nin hicreti ile başlayan Mekke'li müslümanların Medine'ye hicreti, daha sonra da devam etti. Öyle ki, kaynaklarımız Hz. Peygamber'in hicreti esnasında, bizzat Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir, bunların aileleri, Hz. Ali, onun annesi ve bunların dışında hapse atılanlardan veya hicret edemeyecek derecede hasta ve güçsüz olanlardan başka Mekke'de müslüman kalmadığını kaydederler.

    Hicret eden sahâbîlerden bir kısmı, Evs kabilesine bağlı beş kolun en büyüklerinden kalabalık ve güçlü bir kabile olan Amr b. Avf oğullarına misafir oldular. Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim, Hz. Peygamber'in hicretinden önce Kuba'da müslümanlara imamlık yapıyordu. Hz. Peygamber de Hz. Ebû Bekir'le birlikte Kuba'ya geldiğinde bir müddet bunların arasında kalacak ve meşhur Kuba Mescidi'ni inşâ edecektir. Amr b. Avf oğullarının yanında yine Evs'ten Abdüleşhel kabilesine ve ayrıca Evs'in diğer bazı kollarına mensup müslümanlar, muhacirlere kucak açtılar. Benî Neccâr ve Belhâris b. Hazrec başta olmak üzere Hazrec'in kolları da müslümanları misafir ettiler. Neccâr oğullarından Es'ad b. Zürâre, İslam'ı yayma faaliyetlerine önemli katkıda bulundu ve Mus'ab b. Umeyr'e yardımcı oldu. Hatta Es'ad b. Zürâre'nin Medine'de inşâ ettiği bir mescidde, Mus'ab b. Umeyr'le birlikte vakit namazları ve cuma namazlarını kıldırdıkları kaynaklarda kaydedilmektedir.[226]




  4. 05.Mart.2013, 12:35
    2
    Moderatör



    HİCRET VE MEDİNE'DE İSLÂM TOPLUMUNUN OLUŞUMU

    1- Hicret

    Hicret kelimesi sözlükte terketmek, ayrılmak, bir yeri terkederek başka bir yere göç etmek anlamına gelir. Istılahta ise, özel olarak Hz. Peygamber'in ve Mekkeli Müslümanların Medine'ye göçünü, genelde ise, gayr-i müslim bir ülkeden İslâm ülkesine göç etmeyi ifade eder.

    Hz. Peygamber, İslâm'ı yaymak için merkez olabilecek bir yurt arayışı içindeydi. Akabe Bîatlarının gerçekleştiği süreç içinde planlı bir şekilde Medine'ye hicret için gerekli zemin hazırlanmıştı. Çünkü Medine stratejik öneme sahipti. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in ve ailesinin, büyük dedesi Hâşim'den itibaren, Medine ile sıkı bağları vardı. Abdülmuttalib'in annesi Hazrecli idi. Bir arazi meselesi yüzünden Abdülmuttalib ile amcası Nevfel arasında meydana gelen çekişmede Medineliler Abdülmuttalib'e yardıma gelmişlerdi. Hz. Peygamber'in annesi Âmine ve babası Abdullah'ın kabirleri Medine'de idi. Abbas'ın Medinelilerle yakın dostluğu vardı. Bunlara ek olarak Akabe Bîatları ve başka vesilelerle Medine'de İslâm'ın kökleşmesi ve yayılması için zeminin uygun olduğu anlaşılmıştı. İkinci Akabe Bîatı'ndan sonra Rebîülevvel ayına doğru Mekke'de Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir, bunların aileleri, Hz. Ali ve hapse atılma, hastalık ve güçsüzlük gibi nedenlerle hicret etmeye imkan bulamayan birkaç kişiden başka Müslüman kalmamıştı. Bir kısmı Habeşistan'da bulunmakla birlikte, çoğu Medine'ye hicret etmişlerdi. Hz. Ebû Bekir çok kere Hz. Peygamber'den hicret için izin istemiş; ancak "Acele etme; belki Allah sana bir arkadaş verir" karşılığını almıştı. Hz. Ebû Bekir, o arkadaşın kendisi olmasını arzu ediyordu.[215]

    Hz. Peygamber'in diğer müslümanlarla son ana kadar hicret etmemiş olması, Mekke müşriklerinin onun hicretine engel olma ihtimali ile açıklanabilir. Çünkü Mekke müşrikleri, onun bir başka kabile ile birleşmesinin kendilerinin aleyhine gelişmelere yol açacağını tahmin edebiliyorlardı. Mekke müşrikleri İslâm'ın Medine'de yayılmasından ve Müslümanların oraya hicret etmesinden rahatsız oluyorlardı. Müşrikler için Müslümanların Mekke'yi terketmeleri yeterli değildi. Bilakis bu gelişme, endişelerini daha da artırmıştı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de hicret edeceğini tahmin ediyorlardı ve bunun gerçekleşmesinden korkuyorlardı.[216] Esasında onlar Medine'ye hicrete temelden karşıydılar. Nitekim bu yüzden Akabe Bîatları gizli yapılmış, Hz. Ömer hariç diğer Müslümanlar gizlice hicret etmişlerdi. Çünkü müşrikler, İslâmiyet'in Medine'de güçlenmesinden korkuyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.) de hicret eder ve İslâm orada güçlenirse, böyle bir gelişme Mekkeliler için siyâsî ve ekonomik açıdan tehlike arzederdi. Medine, Mekke'yi Suriye'ye bağlayan kervan yolu üzerinde yer aldığından, Kureyş'in ticârî hayatı ve her şeyden önce Mekke'nin dış güvenliği tehlikeye girmiş olurdu.

    Bütün bunlar Kureyş müşriklerini derin derin düşündürüyordu. Oysa henüz fırsat ellerinden kaçmış da değildi. Hz. Muhammed (s.a.s.) hâlâ aralarında idi. Onu ortadan kaldırırlarsa tehlikeyi (!) önleyebilirlerdi. Bunu düşünüyorlardı; fakat Benî Hâşim'den çekiniyorlardı. Çünkü onu öldürürlerse, Benî Hâşim kan davasına kalkışır, Kureyş kabileleri arasında, belki bu kabilenin tarihinde ilk defa geniş katılımlı, uzun yıllar sürebilecek ve çok kan dökülebilecek bir iç savaş çıkabilirdi.

    Sürekli çözüm (!) arayışı içinde bulunan müşriklerin ileri gelenleri gerekli önlemleri almak üzere Dârünnedve'de toplandılar ve konuyu tartıştılar. Gündem kendileri için çok önemli olduğundan, Hâşimoğullarından Ebû Leheb dışında hiç kimseyi ve güvenmedikleri kişileri içeriye almadılar. Toplantıda başlıca üç görüş üzerinde duruldu: Birincisi, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i hapse atıp zincire vurmak ve ölünceye kadar burada tutmak. Fakat Müslümanların gelip onu kurtarabileceği ihtimali göz önüne alınarak bu fikir beğenilmedi. İkincisi, onu Mekke'den sürmek ve bir daha buraya sokmamak. Sürgün edildiği yerde bir çevre oluşturarak Mekke'yi ele geçireceği düşüncesiyle bunun üzerinde de durulmayıp bir başka görüşe geçilmesi istendi. Üçüncü olarak Ebû Cehil bir teklif ortaya attı. Buna göre her kabileden birer tane güçlü kuvvetli genç seçilip ellerine keskin birer kılıç alarak, tek kişinin vuruşu gibi hep birlikte Hz. Muhammed (s.a.s.)'in üzerine saldıracaklar ve onu öldüreceklerdi. O zaman Hâşimoğulları tüm kabilelere karşı kan davasına kalkışamayacaklar ve diyete razı olmak zorunda kalacaklardı. Diyeti bütün kabileler ortaklaşa ödeyecekti. Bu teklif oybirliği ile kabul edilerek uygulanmasına karar verildi. Bu hususa Kur'an-ı Kerim'de işaret edilmektedir: "Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni yurdundan çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar sana tuzak kurarken Allah da onlara tuzak kuruyordu. Çünkü Allah, tuzak kuranların en iyisidir".[217]

    Müşriklerin almış olduğu karardan sonra Cebrâil, Hz. Peygamber'e gelerek Allah Teâlâ'nın hicret için kendisine izin verdiğini bildirdi. Kureyş'in suikast teşebbüsüne dair karar aldıklarını komşularından duyup Hz. Peygamber'e haber veren kişinin, Abdülmuttalib'in kardeşinin kızı Rukayka bint Sayfiy olduğu da kaydedilir.[218]

    Peygamberimiz durumdan haberdar olur olmaz derhal Medine'ye hicret etmeye karar verdi. Bir öğle vakti Hz. Ebû Bekir'in evine gitti. Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir'in evine sabah ve akşam saatlerinde uğrardı. Bu defa alışık olmadığı bir saatte ziyaret edişinden önemli bir konuda görüşmek için geldiği anlaşılıyordu. Hz. Peygamber, Allah'ın kendisine hicret için izin verdiğini bildirdi. Hz. Ebû Bekir beraber yolculuk yapıp yapmayacaklarını sordu. "Evet" cevabını alınca sevincinden ağladı. Uzun süreden beri beslediği develerden birisini Hz. Peygamber'in emrine tahsis ettiğini bildirdi. Hz. Peygamber ise deveyi ancak parasını ödemek suretiyle kabul edebileceğini söyledi ve bu develerden birisini aldı. "Kasvâ" adlı deve budur. Hz. Ebû Bekir'in kızları Esmâ ve Âişe yolculuk için azık hazırladılar. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir, yol kılavuzluğu ile ünlü Abdullah b. Üreykıt adlı kişiyi kılavuz olarak kiraladılar. Hz. Ebû Bekir kılavuza develeri teslim etti. Üç gün sonra Sevr Dağı'nın eteğinde buluşmak üzere sözleştiler. Abdullah b. Üreykıt henüz İslâm'ı kabul etmemişti, ama maharetli bir kılavuz olmasının yanında güvenilir bir kimseydi. Aslen Dîl kabilesindendi; Kureyş'in de Sehm kolunun antlaşmalısı idi.

    Hz. Peygamber hemen evine döndü. Üzerinde bulunan emanetleri Hz. Ali'ye bırakarak sahiplerine vermesini ve peşlerinden gelmesini söyledi. Müşrikleri yanıltmak için gece kendi yatağında onun yatmasını istedi. Gece yarısı Hz. Ebû Bekir'in evine gitti. Her ikisi de gece vakti evin arka kapısından çıkıp, yaya olarak Mekke'nin beş kilometre güneybatısında bulunan Sevr Dağı'ndaki gizlenmeye elverişli mağaraya gittiler. Medine kuzeyde olduğu halde, güneye doğru gitmeleri hedef saşırtmak içindi. Mağarada üç gün üç gece kaldılar. Bu süre zarfında Hz. Ebû Bekir'in azatlısı Âmir b. Füheyre koyunları bu bölgede otlatarak mağaranın yakınına getiriyor, onlar da sağıp taze süt içiyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ mağaraya yiyecek getiriyor, gündüzleri Mekke'de geçiren oğlu Abdullah da geceleri mağaraya gelerek şehirde olup bitenleri haber veriyordu. Abdullah sabaha yakın şehre giderken Âmir b. Füheyre de koyunları onun peşisıra sürerek ayak izlerini ortadan kaldırıyordu. Müşriklerin sıkı takibi dolayısıyla mağarada sıkıntılı anlar yaşandı.

    Öte yandan Kureyşliler sabah olup Hz. Peygamber'in yatağında Hz. Ali'nin yattığını görünce hayal kırıklığına uğradılar; sûikastin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine hiddetlendiler. Hz. Ali'yi önce Harem-i Şerîf'e götürüp hapsettiler; fakat daha sonra serbest bıraktılar. Bu arada Resûl-i Ekrem'i öldüren veya esir eden kimseye yüz deve ödül vereceklerini Mekke'nin her tarafında ilan ettiler. Ayrıca kendileri de derhal onu aramaya koyuldular. Aralarında Ebû Cehil'in de bulunduğu bir grup, Hz. Ebû Bekir'in evine gelerek Esmâ'yı sorguya çekti. Esmâ'nın babasının nerede olduğunu bilmediğini söylemesi üzerine Ebû Cehil ona bir tokat vurdu ve küpelerini yere düşürdü. Müşrikler Hz. Ebû Bekir'i de evinde bulamayınca, Resûl-i Ekrem'in onunla birlikte gittiği kanaatına vardılar. Derhal Medine yolunu tuttular. Mekke'yi karış karış aradılar. Bir grup, izlerini takip ederek Sevr Dağı'na geldi ve Hz. Peygamber'in saklandığı mağaranın ağzına kadar vardı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir endişelendi. Hz. Peygamber ona endişelenmemesini söyledi ve müşriklerin kendilerine zarar veremeyeceğini bildirdi. Hz. Ebû Bekir olayı şöyle anlatır: "Bir ara başımı kaldırdığımda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm ve "Yâ Resûlallah! Bunlar eğilip baksalar bizi görürler" dedim. Resûlüllah "Sus yâ Ebâ Bekir! İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsüdür, hiç endişe edilir mi"? buyurdu. Kur'an-ı Kerim'de bu hususa işaret edilmektedir: "Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmiştir. Arkadaşına "üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı".[219]

    Müşrikler mağaranın ağzına kadar geldikleri halde içeriye bakmamışlar, onları başka yerlerde aramaya koyulmuşlardır. Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir mağaraya girdikten sonra ve müşriklerin gelmesinden önce bir örümceğin mağaranın girişine ağ gerdiği ve bir güvercinin de yumurtlayıp kuluçkaya yattığı; bunu gören müşriklerin içeriye bakma ihtiyacı hissetmeden çekip gittikleri kaynaklarda kaydedilmektedir[220] ki bunların meydana gelmesi imkan dışı değildir. Şu kadar var ki, Peygamberimiz yolculuğa çıkarken ne örümceği ve ne de güvercini hesaba katmıştı. O, tüm gerekli tedbirleri alarak yola çıkmıştı.

    Mağarada geçirilen üçüncü günün sonunda müşriklerin araştırmaları tavsamıştı. Kılavuz, sözleşilen saatte develerle birlikte Sevr'e geldi. Resûl-i Ekrem, Hz. Ebû Bekir ve Âmir b. Füheyre, Abdullah b. Üreykıt'ın kılavuzluğunda Medine'ye doğru yola çıktılar. Kafile, tuzağa düşmemek için kervanların izlediği işlek yolu veya bilinen başka bir güzergâhı takip etmedi. Şayet işlek yollardan birini izleselerdi, Mekke'ye giden yolcular onları ihbar edebilirlerdi. Mekke'den ayrıldıktan sonra, Medinelilerin himayesine girinceye kadar öldürülebilirdi. Bu sebepten, kılavuzun tercih ettiği yolu izlediler. Bu yol, Mekke'nin güneyindeki Sevr'den başlar, Cidde'ye doğru kuzeybatı istikametinde bir müddet gidildikten sonra tekrar iç kısma döner, Mekke'nin kuzeyindeki Usfân'dan itibaren asıl yolla dört defa kesişir, yolun tam yarısında, Cuhfe mevkiinde esas yolun Kızıldeniz tarafına geçer ve bu istikamette Medine'ye ulaşır. Cuhfe'den sonra da artık Kureyş'in nüfuz bölgesinden çıkılmış olur.

    Kafile Medine'ye doğru ilerlerken birkaç defa takibe uğrayıp sorguya çekilmek istendi. Fakat bu teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlandı. Bunlardan birisi şu şekilde gerçekleşti: Kinâne kabilesinin bir kolu olan Müdlicoğullarından Sürâka b. Mâlik, Kureyş'in va'detmiş olduğu ödülden haberdar olmuştu. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının kabilelerinin yakınından geçtiğini öğrenir öğrenmez silahlanarak atına bindi ve harekete geçti. Resûl-i Ekrem ve arkadaşlarına yaklaşınca atının ayakları sürçtü. Tekrar toparlanarak atını mahmuzladı; bu defa atın ayakları kuma saplandı ve kendisi de yere düştü. Atını kendi çabasıyla kurtaramayıp olayda da fevkalade bir durum sezince eman diledi. Çünkü durum kritik idi; Sürâka dengesini kaybetmiş ve yaya kalmıştı. Hz. Peygamber ve arkadaşları dört kişi idiler. İsteselerdi onu öldürebilirlerdi. Ama bunu yapmayıp onu affettiler. Onun eman istemesi üzerine Hz. Peygamber ve arkadaşları durdular. Sürâka ilerledi. O, atının Hz. Peygamber'in dua ettiği bir esnada düştüğünü söylemiştir. Hz. Peygamber Sürâka'nın yaklaştığını görünce "Allah'ım onu düşür"! diye dua etmiş, atı kapaklanan Sürâka "Ey Allah'ın nebîsi! Ne dilersen emreyle" demiş, Resûlullah da "Sen geride dur, arkamızdan gelenleri bırakma"[221] demiştir. Sürâka verdiği bu sözü tuttu. Ayrıca kendisine bir emannâme verilmesini istedi. Hz. Peygamber de Âmir b. Füheyre'ye bir emannâme yazdırarak kendisine verdi. Daha sonraları Sürâka'nın hilesini öğrenen Ebû Cehil ona çok kızmış ve hakkında bir hicviye söylemiştir.

    Bu tehlike atlatıldıktan sonra bu defa bir başka ödül heveslisi harekete geçti. Eslem kabilesinin Sehm koluna mensup Büreyde b. Husayb, arazisinden geçen Hz. Peygamber ve yanındakileri durdurup kimliklerini öğrenmek istedi. Fakat sonunda Hz. Peygamber'in konuşmasından etkilenerek Müslüman oldu. Ayrıca Hz. Peygamber'in Medine'ye bayraksız girmesini uygun görmediği için kendi sarığını çözüp mızrağına bağladı. Arazilerinden çıkıncaya kadar onlara muhafızlık yaptı.

    Bununla birlikte hicret yolculuğu esnasında kafileye misafirperverlik gösterenler de oldu ve hoş olaylar yaşandı. Yine Eslem kabilesinden Evs b. Hucr, kervana bir deve temin etti ve Medine'ye ulaşıncaya kadar kendisine refakat etmek üzere Mes'ud b. Hüneyde adlı hizmetçisini Hz. Peygamber'in emrine verdi. Kafile Kudeyd'e gelince yiyecek bir şeyler almak üzere Huzâa kabilesine mensup Ümmü Ma'bed (Âtike bint Hâlid)'in çadırına uğradı. Burada istirahat edip yemek yediler. Ümmü Ma'bed'den hurma veya et satın almak istediler. Fakat o, yanında yiyecek bulunmadığını söyledi. O sırada Hz. Peygamber çadırın yanında sürüye katılamayacak kadar zayıf ve sütten kesilmiş bir keçi gördü. Onu sağmak için müsade istedi. Keçiyi besmele ile sağınca oradakilere yetip artacak kadar süt verdi. Fesâhat ve belâğatıyla ünlü olan Ümmü Ma'bed'in sürüyü otlattıktan sonra çadıra dönen kocası Ebû Ma'bed el-Huzâî'nin isteği üzerine Hz. Peygamber'i tarif ederken kullandığı ifadeler çok meşhurdur.[222] Bunlar hilye edebiyatına kaynak olmuştur. Onun oğlu Ma'bed el-Huzâî, ileride, Uhud savaşından sonra Mekke'ye doğru yola çıkan müşrik ordusuna karşı soğuk savaş taktiği uygulamak suretiyle, Müslümanlara yardım edecektir. Dolayısıyla, Ma'bed ailesi Hz. Peygamber'e ve Müslümanlara sıkıntılı durumlarda yardımı ile tanınmıştır.

    Daha sonra Medine'ye doğru yollarına devam ettiler. Cuhfe mevkiine vardıklarında, hicret yolunun ana kervan yoluyla kesiştiği noktada Hz. Peygamber, Mekke yolunu tanıdı ve oraya özlem duydu. Bunun üzerine, zulme uğratılarak hicrete mecbur bırakıldığı yurdu Mekke'ye, düşmanlarına üstünlük sağlayarak döndürüleceğine işaret buyrulan aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil oldu:" (Resûlüm!) Kur'an'ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni yine dönülecek yere döndürecektir...".[223]

    Hz. Peygamber 12 Rebîülevvel 1/24 Eylül 622'de Medine'ye 3 km. kadar uzaklıkta bulunan Kubâ'ya ulaştı. Burada Evs kabilesinin bir kolu olan Avf b. Mâlikoğulları oturuyordu. Hz. Peygamber bunlardan Amr b. Avfoğullarına misafir oldu. Bu kabilenin reislerinden Külsûm b. Hidm, kendisini dört (veya on dört) gün ağırladı. Bu süre zarfında Kubâ mescidi inşa edildi. Bu mescidin kıble tarafına gelen duvarına ilk taşı Hz. Peygamber, onun yanına ikinci taşı da Hz. Ebû Bekir koydu. Mekke'de üç gün üç gece kaldıktan ve kendisine bırakılan emanetleri sahiplerine iade ettikten sonra yola çıkan Hz. Ali Kuba'da Hz. Peygamber'le buluştu.

    Hz. Peygamber bir Cuma günü Kubâ'dan Medine'ye doğru hareket etti. Sâlim b. Avfoğullarının oturduğu Rânûnâ vadisinin ortasında arka arkaya iki hutbe okuyarak yüz kadar Müslümanın iştirakiyle Medine'de ilk Cuma namazını kıldırdı. Buradaki mescid bugün "Cuma Mescidi" olarak bilinir. Namazdan sonra kafile Medine'ye doğru yol alırken halk yolun iki tarafına dizilmiş sevinç gösterileri yapıyordu. Önünden geçilen kabilelerin temsilcileri Hz. Peygamber'i evlerine davet ediyorlardı. Hz. Peygamber devesinin kendi haline bırakılmasını istedi. Böylece Benî Sâlim b. Avf, Benî Beyâza, Benî Sâide, Benî Zürayk ve Beni'l-Hâris yurtlarından geçilerek Hazrec'in bir kolu olan Neccâroğullarının yurduna (dâr) varıldı. Deve burada Benî Mâlik b. Neccar'dan Râfi' b. Amr'ın oğulları olan ve Muâz b. Afrâ'nın himayesinde bulunan Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetim çocuğa ait bir arsanın üzerinde çöktü. Devenin çöktüğü yere evi en yakın olan Ebû Eyyûb el-Ensârî (Hâlid b. Zeyd), Hz. Peygamber'in eşyalarını alarak evine götürdü ve kendisini Mescid'in ve yanındaki odaların inşaatı tamamlanıncaya kadar yedi ay boyunca misafir etti. Esa'd b. Zürâre de Hz. Peygamber'e üzerinde yatması için bir serîr (karyola) hediye etti.[224] Hicretten sonra Yesrib şehri "Medinetü'r-Resûl" veya "el-Medinetü'l- Münevvere" adını aldı.

    Hicret, hem İslâm tarihinin, hem de dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir. Kaynaklarda hicretin birinci yılı hakkında önceki yıllara oranla çok fazla bilgi bulunmaktadır. Bu olayda Hz. Peygamber'in ve Müslümanların fedakârlığına dair çok güzel örnek davranışlar bulmak mümkündür. Muhacirler, Mekke'den sadece yanlarına alabildikleri bir kısım menkul eşya ile hareket ediyorlar, doğal olarak yurt, ev-bark ve hayvan sürülerini Mekke'de bırakıyorlardı. Dönülüp dönülmeyeceği veya dönme imkanı olursa ne zaman dönüleceği bilinmiyordu. Dolayısıyla muhacirlerin mâlî kayıpları büyüktü. Fakat fedakarlıkta bulunmaktan hiç de çekinmiyorlardı. Medine'ye hicrette kalıcılık vardı. Yani orada kalmak maksadıyla gidiliyordu.

    Hicretin yegâne amacı işkence ve sıkıntılardan kurtulmak değildi. Bununla beraber gaye bu olsa dahi yadırganacak bir durum yoktur. Çünkü İslâm'da dünya ve ahirette iyilik, güzellik ve mutluluk istemek esastır. Fakat Hz. Peygamber'i ve sahâbeyi Medine'ye hicret için harekete geçiren esas unsur, İslâm'ın oradaki parlak geleceğiydi. Yoksa Müslümanlar Medine'de de sıkıntılara maruz kalmışlar ve çeşitli güçlüklerle karşılaşmışlardır. Şu kadar var ki, Mekke'de müşriklerin eziyetlerine karşı sabır tavsiye edilirken, Medine döneminde misilleme hakkı verilmiştir. Bu hak, gerektiğinde canlarını ve mallarını ortaya koymalarını gerektiriyordu. Müslümanlar Medine döneminde insanoğlu için en büyük felâketlerden biri olan savaşla defalarca karşı karşıya kalmışlardır. Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn savaşlarında ölüm-kalım mücadelesi vermişlerdir. Ancak, onlar kendi içlerinde birlik ve dayanışma içinde bulunmuşlar ve huzurlu bir toplum oluşturmuşlardır.

    Hicret, Resûl-i Ekrem'in sebeplere bağlılığa son derece önem verdiğini göstermektedir. Evinden çıktığı andan itibaren "yanıltıcı bir rota çizerek"[225] Mekke müşriklerinin hile ve tuzaklarından kurtulmuş, dakik bir strateji sayesinde Medine'ye ulaşmıştır. Bu noktada Allah'ın yardım ve desteğinin de unutulmaması gerekir. Fakat sebeplere olabildiği ölçüde bağlı kalmış ve tedbiri elden bırakmamıştır.

    Hicret'te Hz. Peygamber'in irade sahibi ve sabırlı olma, Allah'a sonsuz güven duyma, ümitsizliğe kapılmama, sükûneti muhafaza, hoşgörü, bağışlama ve cesaret gibi vasıflarından herbiri için davranış örnekleri bulunmaktadır. Bunlar her Müslüman için birer düsturdur. Sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık, İslâm uğruna canını ve malını ortaya koyma, dünyevî ilişkileri ve menfaatleri bir tarafa bırakarak kardeşliği ve Allah'ın rızasını düşünme, verilen sözde durma ve dostluk örneklerinden tabloları hem sahâbîlerin ve hem de Resûl-i Ekrem'in hicretinde görmek mümkündür. Hicret, müslümanların tarihe bakışını etkilemiştir. Öneminden dolayı Hz. Ömer zamanında (17/638) takvim başı olarak kabul edilmiştir. Peygamberimiz hicret ettiğinde kamerî takvime göre elli üç yaşındaydı.

    2- Hicret Esnasında Medine

    Giriş bölümünde, İslam öncesinde Medine hakkında özet olarak bilgi vermiştik. Ancak, Hicret sırasında buranın sahip olduğu etnik, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yapısının biraz daha detaylı bir şekilde bilinmesi gerektiği kanaatindeyiz. Çünkü, bilindiği üzere Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlik döneminde, adı geçen alanlardaki faaliyetlerinin çoğunu Medine'de gerçekleştirmiştir. Hicretin yapıldığı esnada Medine'deki ortamın bilinmesi, gerçekleştirilen bu faaliyetlerin daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır.

    Bilindiği üzere eski adı "Yesrib" olan Medine, İslam'ın doğduğu ve Hz. Peygamber'in hicret ettiği sıralarda Hicaz bölgesinin önemli yerleşim merkezlerinden biriydi. Medine kelimesi aslında büyük kasaba ve şehir manasına gelen bir cins isimdir. Yesrib adı fesat anlamına gelen bir kökten geldiği için Hz. Peygamber hicretten sonra buraya hoş ve güzel anlamına gelen Tâbe veya Taybe unvanlarını vermiştir. Daha sonra Medine diye isimlendirilmiştir. Çünkü burayı bilinen anlamda bir şehir haline getiren Hz. Peygamber olmuştur. Önce "Medînetü Resûlillah" (Allah Resûlünün şehri) ve Medînetü'n-Nebî denilmiş ve daha sonra Medîne şeklinde kullanılır hâle gelmiştir. Hicretten sonra Adiy b. Neccâr oğulları yurduna yerleşen Hz. Peygamber, burayı siyasal, sosyal, kültürel ve medenî bir merkez haline getirmiştir. Şehir, Kur'an-ı Kerim'in Medenî âyetlerinde "Yesrib" ve "Medine" adlarıyla anılmıştır. İklimi güzel, toprağı verimli, fazla derin olmayan tatlı yeraltı sularına sahiptir.

    Etnik yapı: Hicretten önce Yesrib'de Kurayza, Kaynukâ' ve Nadîr kabilelerinden oluşan Yahudiler, Güney Arabistan kökenli Evs ve Hazrec Arap kabileleri, Kudâa kabilelerinin ve hatta Amâlika'nın bakiyyelerinden oluşan kabileler ve bunların yanında sayıları az da olsa, daha ziyade köle olan, başka etnik kökenli, meselâ İranlı insanlar bulunuyordu. Yesrib'in, İslam'ın doğuşuna kadar nesilleri gelen Yahudilerden ve Arap kabilelerinden önceki sâkinlerinin Amâlika olduğu söylenir. Amâlika'nın dağılmasından sonra m. ö. VI. yüzyılın başlarında Bâbil kralı Buhtunnasr'ın Kudüs'ü işgal edip oradaki Yahudileri Bâbil'e götürdüğü sırada kaçıp kurtulan bazı yahudiler Hicaz bölgesine giderek Hayber, Vâdilkurâ, Fedek ve bu arada Yesrib'e yerleştiler. Hristiyanlığın Suriye'de yayılmasından sonra Romalıların sıkı takibine uğrayan Suriye ve Filistin yahudilerinden bazıları da Hicaz'a göç ettiler. Yesrib'e yerleşenler Kurayza, Nadîr ve Kaynukâ' Yahudi kabileleridir. Hicaz'a yerleşen Yahudiler Arap kabile geleneğini benimsediler ve Arap isimlerini aldılar. Yahudiler ve Arap kabileleri özel mahallelerde ikamet ediyorlardı. Yesrib'e Yahudilerin gelişinin Hz. Mûsâ zamanına kadar uzandığı da söylenmektedir.

    Bu arada Güney Araplarına, yani Kahtânîlere mensup bazı kabileler, Yemen'de Me'rib barajının yıkılması üzerine muhtemelen II. veya III. yüzyılda, önce Tihame'ye, oradan da kuzeye göç ettiler. Sa'lebe b. Amr Müzeykıyâ ve oğulları Yesrib'e yerleştiler. Evs ve Hazrec, Hârise b. Sa'lebe'nin iki oğludur. Anneleri Kayle bint Cefne'ye nisbetle bu iki kabile Araplar arasında Benî Kayle adıyla meşhur olmuştur. Evs'in başlıca kolları şunlardır: Avf b. Mâlik (Kuba ahalisi), Ümeyye b. Zeyd, Abdüleşhel, Zaûrâ'... Hazrec'in başlıca kolları ise şunlardır: Neccâr, Sâide, Amr b. Avf, Zürayk, Selime, Beyâza. Evs ve Hazrec Yesrib'e geldikten sonra bir süre yahudilere tabi olarak yaşadılar. Bu esnada Yahudilerin siyasal, sosyal ve ekonomik baskılarına maruz kaldılar. Bunun üzerine akrabaları olan Gassânîlerden yardım istediler. Gassânîler bu isteğe olumlu cevap vererek Yesrib'e geldiler ve Yahudilerin başkanlarını öldürdüler (492). Yahudilerin bu suretle güç kaybına uğraması üzerine Yesrib'de üstünlük Evs ve Hazrec'in eline geçti. Evs ve Hazrec kabileleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra şehrin iç kısımlarına yerleştiler. Fakat hemen ardından yahudiler bu iki kardeş kabile arasındaki eski rekabeti körükleyerek onları birbirine düşürmeye çalıştılar. Arap kabileleri birbiriyle savaşırken onlar taraf tuttular.

    Siyasi durum: Yesrib halkı hadarî, yani yerleşik hayat sürmekle birlikte, yönetimde, sosyal, kültürel ve ahlâkî alanlarda kabile gelenekleri hâkimdi. Kabilelerin başkanları vardı. Kan davaları yaygındı. Merkezî bir otorite mevcut değildi. Bir başka ifade ile şehrin ortak bir yöneticisi yoktu. Arap ve Yahudi kabileleri birbirinden bağımsız bir şekilde ayrı ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. Her topluluk, biri diğerinden birkaç kilometre uzaklıkta bir köy oluşturuyordu. Arap ve Yahudi kabileleri arasında zaman zaman ciddî anlaşmazlıklar çıkıyordu. Bununla birlikte çeşitli siyasal nedenlerle birbiriyle ittifak kurdukları da oluyordu; Arap kabileleri zaman zaman birbirlerine karşı Yahudi kabileleriyle işbirliğine gidiyorlardı. Evs kabilesi, Kurayza ve Nadîr ile, Hazrec kabilesi de Benî Kaynukâ' ile ittifak kurmuştu. Evs ve Hazrec reisleri ortak bir kral etrafında birleşmek için çaba sarfettilerse de bunu başaramamışlardı. Reislik konusunda şiddetli rekabet bu projenin uygulama alanına konulmasını imkansız hâle getirmişti. Ortak bir yol bularak Evs ve Hazrec'den birer başkan seçmeyi ve bunların müştereken, sırayla veya birer yıl dönüşümlü olarak görev yapmasını düşündülerse de bu planlarını da uygulama alanına geçirememişlerdi. Kaynaklarımız Yesrib'de, Mekke'deki "Dârünnedve" gibi bir kuruluşun varlığından bahsetmemektedirler. Evs ve Hazrec arasındaki rekabet, ortak bir meclis (Mele') oluşturulmasını da imkansız hâle getirmişti. Abdullah b. Übey'i ortak bir başkan olarak şeçme teşebbüsleri de Hz. Peygamber'in hicretiyle birlikte gerçekleşme imkanı bulamayacaktır. Hicret öncesinde bir bütün olarak Evs ve Hazrec'den ziyade, bu kabilelerin (Amr b. Avf ve Evs-Menât gibi) alt kollarının güçlülüğünün hissedildiği ve daha önemli olduğu görülmektedir. Şehrin etrafında, Taif'teki gibi, bir sur veya duvar yoktu. Kabilelerin, kendi hudutları dahilinde sağlam ve muhkem kaleleri (utum. ç. Âtam) vardı. Tehlike anında erkekler savaşmak için dışarı çıkar, kadınlar ve çocuklar bu kalelere sığınırlardı. Bu kalelerin sayısının iki yüz kadar olduğu söylenmektedir. Ayrıca kabilelerin bahçeleri ve arazileri vardı. Şehir İslam'ın çevreye kolayca yayılmasına imkan sağlayacak merkezî bir konumda bulunuyordu.

    Evs ve Hazrec'in Yahudiler üzerine hâkimiyet elde etmesinden sonra meydana gelen sükûnet dönemi fazla uzun sürmedi. Bu iki kabile akraba oldukları halde, birbiriyle yıllarca savaştılar. İki kabile arasındaki düşmanlık İslam'ın doğuşuna kadar, 120 yıl gibi uzun bir müddet, devam etti. Çarpışmalar Sümeyr savaşı ile başladı. Ondan sonra Ka'b b. Amr, Serâre, Hâtıb, Fâri', Birinci Ficâr, İkinci Ficâr, Rubey', Buâs Evs ve Hazrec arasında meydana gelen belli başlı savaşlardır. Bunların en şiddetlisi olan Buâs savaşı, Evsli birisinin Hazrec'e sığınan birisini öldürmesi üzerine başlamış ve Evslilerin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Bu savaş Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden beş yıl önce meydana gelmiştir. Devamlı savaşlar şehrin gücünü önemli ölçüde tüketmiş ve düşmanlık, şehirde hayatı çekilmez hâle getirmiştir. Yahudiler de zaman zaman Evs ve Hazrec'i birbirine düşürmüşler ve aralarındaki çekişmeleri körüklemişlerdir. Bunun yanısıra Evs ve Hazrec'den her biri, birbirine karşı yahudilerle ve Müzeyne, Cüheyne gibi çevredeki diğer Arap kabileleriyle işbirliğine girmiştir. Çarpışmalar genellikle Evs kabilesi aleyhine dönmüştür. Görüldüğü üzere Evs ve Hazrec, huzur ve istikrara yatkın olmayıp, bilakis savaş ve düşmanlık üzerine kurulu bedevî hayatına Mekkelilerden daha meyilli idiler.

    Dini durum: Medine'de Yahudiliğin varlığından yukarıda bahsettik. Bunun yanında, Arap kabileleri arasında putperestlik revaçta idi. Evs ve Hazrec, Müşellel'de, sahilde bulunan Menât adlı puta tapıyorlardı. Medinelilerin asıl putları bu idi. Ona kurbanlar kesiyor, hediyeler sunuyorlardı. Çocuklarına Abdümenât ve Zeydmenât gibi isimler koyuyorlardı. Menât'a diğer kabileler de tapmakla birlikte, ona en fazla saygıyı Evs ve Hazrec gösteriyordu. Bu putun siyah bir taştan ibaret olan ve kutsal kabul edilen mahalli bulunuyordu. Evs ve Hazrec dahil olmak üzere birçok kabile, Menât'a tapmanın yanında hac görevini de yapıyorlardı. Fakat Safâ ve Merve arasındaki sa'y görevini yerine getirmiyorlardı. Menât'ın bulunduğu yerde ihrama giriyorlardı. Haccı ifa ettikten sonra da Menât'a gelip putun önünde saçlarını tıraş ediyorlar ve hac ibadetinin bu şekilde tamamlanacağına inanıyorlardı. Yani ihramdan da burada çıkmış oluyorlardı. Onlar Menât'ın yanısıra Lât adlı puta da tapıyorlardı. Bu putların yanısıra aile bireylerinin taptıkları aile putları vardı. Ağaçtan yapılmış çok sayıda put heykeli bulunuyordu. Arap kabilelerinin, Yahudiliğin ve yahudilerin ahlak anlayışının etkisinde kaldıkları da müşahede edilmektedir.

    Bütün bunların yanında Allah'ın anıldığı ve O'nun yaratıcı olarak tanındığı da görülmektedir. En eski müverrihlerimizden İbn Sa'd, Cahiliye döneminde Ebü'l-Heysem (Mâlik b. Teyyihan) ve Es'ad b. Zürâre'nin putlara tapmayı kerih gördüklerini, onlardan nefret ettiklerini ve tevhidi dile getirdiklerini kaydeder. Bazı araştırmacılar bu kayda dayanarak yukarıdaki iki şahsı hanîf olarak nitelendirmişlerdir.

    Hristiyanlık Medine'de yayılmamıştı. Bununla birlikte Evs kabilesine mensup Ebû Âmir er-Râhib adında bir kişi, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin tesiriyle putperestliğe yeni bir şekil vererek müslüman olan Evslileri kendi tarafına çekmeye çalışmıştır. Bu faaliyetinden dolayı Hz. Peygamber ona "Fâsık" lakabını takmıştır. Çok karmaşık ve halledilmesi zor meselelerde kendilerine başvurulan kâhinler de mevcuttu.

    Sosyal hayat: Bölgede çok evlilik hâkimdi. Vefat eden bir adamın sadece hanımı ve kızı değil, küçük çocukları dahi miras alamıyordu; mirası sadece bir savaş esnasında eli silah tutan büluğa ermiş erkek çocukları alabiliyordu. Şayet bütün erkek çocuklar büluğa ermemişlerse, yeğenler ve baba soyundan gelen akrabalar bütün mirası alıyordu. Bu durumda, zengin olan bir aile, şayet mirasçılarla iyi ilişkiler içinde değilse, ertesi gün parasız ve dilenci durumuna düşebiliyordu. Bayramlarda ve düğünlerde görülen profesyonel şarkıcıların yanında cenazelere ağlayan profesyonel ağlayıcılar da vardı. Bu ağlayıcılar gruplar halinde gelirler, bazıları bir müddet feryat edip ağlarlar, onlar susunca da diğerleri ağıtlara devam ederlerdi. Ahenkli bir şekilde şiir söylemeye önem veren şairler ve hatipler bulunuyordu.

    Ekonomik durum: Medine, eski zamanlardan beri Güney-Kuzey ticaret yolu üzerinde bulunuyordu. Burada yahudiler ziraat, ticaret, kuyumculuk, demircilik, dokumacılık, silah ve zirâî alet imalatı ile meşgul oluyorlardı. Biraz daha özele indirgeyecek olursak, Kaynukâ' oğullarının diğer mesleklerle birlikte kuyumculuk ve ticaretle, diğer yahudilerin de çiftçilikle ve ticaretle uğraştıkları söyleyebiliriz. Arap kabileleri de daha ziyade çiftçi idiler. Her aile kendi topraklarına sahipti ve herkes kendi çocukları ve gerektiğinde kölelerinin yardımıyla çiftliklerde çalışıyordu. Bunun yanında ticaretle uğraşanlar da vardı. Bunlar Suriye pazarlarına ticaret amacıyla giderlerdi. Şehre ithal mallar da getiriliyordu. Nabatîler arasıra kervanlarla Medine'ye yiyecek maddeleri, tahıl ve zeytinyağı getiriyorlardı. Çeşitli Arap kabileleri, özellikle göçebeler, satmayı veya ihtiyaç duydukları maddelerle takas etmeyi düşündükleri deve, at, zamk, değerli taşlar gibi mallarını şehre getiriyorlardı. Yabancı ithalatçılarla görüşen simsarlar da mevcuttu. Arazisi olmayanlar, para kazanmak için ormandan odun kesip meskun yerlerde satarlardı. Hurmalarıyla ünlü olan Medine'de hurma bahçeleri vardı. O nedenle hurma ziraati çok gelişmişti. Hurmanın bütün yıl boyunca taze kalması ve çürümemesi için konserve endüstrisi vardı. Hurmalardan alkollü içkiler de elde ediliyordu. Bunun yanısıra hurma ihracatı da yapılıyordu. Hurmanın yanında buğday ve arpa ziraati de yapılıyordu. Dokumacı kadın ve erkekler, terziler, kasaplar, demirciler, gıda maddeleri satıcıları, marangozlar, oduncular, parfüm satıcıları başlıca meslek gruplarıdır. Mahallî bir para birimi yoktu ve para olarak Bizans'ın para birimi olan dînar ve İran'ın para birimi olan dirhem kullanılıyordu. Dirhem, dînarın onda birine tekabül ediyordu.

    Hicretten önce Medine'de oluşan müslüman kesime gelince, Birinci Akabe Görüşmesi (620) ile başlayan ve Hicrete (622) kadar devam eden iki yıllık süreçte Evs ve Hazrec kabilelerinden müslüman olanların sayısı çoğalmıştı. Birinci Akabe bîatından sonra Medine'ye İslam'ı öğretmek üzere gönderilen Mus'ab b. Umeyr'in faaliyetleri sonucu, reisleri Sa'd b. Muaz'ın İslam'ı kabul etmesi üzerine, Evs'in önemli bir kolu olan Abdüleşhel oğullarının tamamı müslüman oldu. Bu arada Akabe bîatlarından bir yıl önce Ebû Seleme'nin hicreti ile başlayan Mekke'li müslümanların Medine'ye hicreti, daha sonra da devam etti. Öyle ki, kaynaklarımız Hz. Peygamber'in hicreti esnasında, bizzat Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir, bunların aileleri, Hz. Ali, onun annesi ve bunların dışında hapse atılanlardan veya hicret edemeyecek derecede hasta ve güçsüz olanlardan başka Mekke'de müslüman kalmadığını kaydederler.

    Hicret eden sahâbîlerden bir kısmı, Evs kabilesine bağlı beş kolun en büyüklerinden kalabalık ve güçlü bir kabile olan Amr b. Avf oğullarına misafir oldular. Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim, Hz. Peygamber'in hicretinden önce Kuba'da müslümanlara imamlık yapıyordu. Hz. Peygamber de Hz. Ebû Bekir'le birlikte Kuba'ya geldiğinde bir müddet bunların arasında kalacak ve meşhur Kuba Mescidi'ni inşâ edecektir. Amr b. Avf oğullarının yanında yine Evs'ten Abdüleşhel kabilesine ve ayrıca Evs'in diğer bazı kollarına mensup müslümanlar, muhacirlere kucak açtılar. Benî Neccâr ve Belhâris b. Hazrec başta olmak üzere Hazrec'in kolları da müslümanları misafir ettiler. Neccâr oğullarından Es'ad b. Zürâre, İslam'ı yayma faaliyetlerine önemli katkıda bulundu ve Mus'ab b. Umeyr'e yardımcı oldu. Hatta Es'ad b. Zürâre'nin Medine'de inşâ ettiği bir mescidde, Mus'ab b. Umeyr'le birlikte vakit namazları ve cuma namazlarını kıldırdıkları kaynaklarda kaydedilmektedir.[226]




  5. 05.Mart.2013, 12:35
    3
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Hz:muhammed 'in hayat hikayesini öğrenelim


    3- Kurumsallaşma Sürecinin Başlaması

    a- Mescid-i Nebevî ve Hz. Peygamber Döneminde Diğer Mescitler

    Medine'de İslâm toplumunun oluşmasında ve Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sağlanmasında en önemli unsurlardan birisi Mescid-i Nebevî (Peygamber Mescidi)'dir. Hz. Peygamber devesinin çöktüğü alana bir Mescid inşa etmeye karar verdi. Medinelilerin hurma kuruttuğu bu arsayı satın almak istediğinde sahipleri, karşılıksız olarak vermek istediler. Ancak Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Arsanın değeri olan on dinarı Hz. Ebû Bekir ödedi.[227]

    İnşaata, arsanın tesviyesi ile başlandı. Burada bulunan hurma ağaçları kesildi, mezarlar başka yere nakledildi ve tümsekler düzeltildi. Binanın temelinde ve alt kısmında taş, üst kısımlarında ise kerpiç (lebin) kullanıldı. Arsa üzerinde eskiden mevcut olan hurma ağaçları sütun olarak Mescid'in kıblesine dizildi ve bunların üzerine, hurma dal ve yapraklarından bir çatı yapıldı. Mescid'in yapımında başta Hz. Peygamber olmak üzere muhacirler ve ensâr fiilî olarak çalıştılar.

    Başlangıçta kıblesi Kudüs'e doğru olan Mescid-i Nebevî'nin üç kapısı vardı. Birinci kapı güneyde, bugünkü kıble duvarında bulunuyordu (Bâbü's-Selâm). İkinci kapı doğu tarafında idi (Bâbü-Cibrîl). Hz. Peygamber bu kapıyı kullanırdı. Üçüncü kapı ise batı yönünde bulunuyordu (Bâbü-Âtike). Güney duvarı boyunca Suffe denilen bir revak veya gölgelik bulunmaktaydı. Kıble, Kudüs'ten Kâbe'ye çevrilince güney yönünde bulunan kapı kapatılarak kuzey yönünde aynı adla yeni bir kapı açıldı. Diğer kapılarda herhangi bir değişiklik yapılmadı. Suffe ise güneyden kuzeye nakledildi. Yeni plana göre harim, güneyde iki sıra halinde yerleştirilen hurma kütükleri üzerine uzatılan hurma dallarının toprakla kapatılmasıyla elde edilen bir damla örtülmüştü. Tavan, bir insanın elinin yetişeceği kadar basıktı. İlk zamanlarda camide yere ince kum döşenmişti.[228]

    Başlangıçta Hz. Peygamber cuma hutbelerini, vaaz ve irşatlarını bir hurma kütüğüne dayanarak veriyordu. Cemaatin sayısı artınca ve ayakta uzun süre hitap kendisini rahatsız edince bir minber yapıldı. Bu minber, biri oturmak için olmak üzere üç basamaktan ibaretti.[229] Hz. Peygamber minbere çıktığı zaman üçüncü basamağa oturuyor, ikinci basamağa da ayaklarını koyuyordu. Peygamberimiz Mescid'in kıble tarafında belirli bir yerde namaz kıldırırdı. Bugünkü anlamda oyuntu şeklindeki ilk mihrab, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz'in Medine valiliği sırasında yapılmıştır.

    Mescid-i Nebevî'nin inşâsı tamamlandıktan sonra Peygamberimiz, geçici olarak yerleştiği Ebû Eyyûb'ün evinden ayrılarak Mescid'in hemen bitişiğine aile mensupları için yapılan odalara taşındı. Başlangıçta bu odaların sayısının, birisi Hz. Hatice'den sonra evlendiği Sevde'ye, diğeri de Âişe'ye ait olmak üzere iki olduğu söylenmektedir. Hz. Peygamber'in evlilikleri arttıkça bu odalara yenileri ilave edilmiş ve sayıları dokuza ulaşmıştır. Odaların kapı açıklığı kilim veya kumaş perde ile kapatılıyordu. Hz. Peygamber'in odalarının duvarları da kerpiçle örülmüş, üstleri hurma dal ve yaprakları ile örtülmüştü. Bu odaların dışında meşrube, şurfe, hızâne adlarıyla anılan bir başka odadan daha bahsedilir. Burası gıda maddeleri, silahlar vesaire eşyanın saklandığı bir devlet hazinesi (Beytülmâl) olarak kullanılmaktaydı. Buranın muhafaza ve idareciliği ile Bilâl-i Habeşî görevlendirilmişti.

    Resûl-i Ekrem bu arada aile fertlerini Medine'ye getirmek üzere Ebû Râfi' ile Zeyd b. Hârise'yi Mekke'ye gönderdi. Bunlar Hz. Peygamber'in zevcesi Sevde ile kızları Fatıma ve Ümmü Gülsüm'ü Medine'ye getirdiler. Zeyneb'i o sırada müşrik olan Ebü'l-Âs b. Rebî' bırakmadı. Rukıye ise kocası Hz. Osman ile daha önce hicret etmişti. Bu arada Zeyd, eşi Ümmü Eymen ile oğlu Üsâme'yi de yanına aldı. Hepsi birlikte yanlarında Hz. Ebû Bekir'in aile bireyleri, oğlu Abdullah, hanımı Ümmü Rûmân, kızları Esmâ ve Hz. Âişe de olduğu halde topluca Medine'ye geldiler. Mekkeliler onlara herhangi bir güçlük çıkarmadılar.[230]

    Mescid-i Nebevî'nin fonksiyonlarına gelince, burası her şeyden önce bir ibadet mahalli idi; cuma namazını ve beş vakit namazı cemaatle kılmak için Müslümanların toplandığı ve topluca ibadet ettiği mekandı. Beş vakit namaz her yerde kılınabilir. Ancak Hz. Peygamber, cemaatle kılınan namazın daha fazla sevap kazandıracağını bildirmişti. Sahâbîler de onun bu teşvik ve tavsiyesine azâmî ölçüde uymuşlardır.

    Mescid-i Nebevî ibadet mahalli olmanın yanında, Hz. Peygamber'in sohbet ve vaaz yaptığı, askerî işlerin müzakere edildiği, elçilerin kabul edildiği, bazen duruşmaların yapıldığı, folklor gösterilerinin tertiplendiği bir mekândı. Mescid-i Nebevî, aynı zamanda bir eğitim-öğretim yeri olarak kullanılmaktaydı. Namazlardan sonra Hz. Peygamber mescidde oturduğu zaman sahabîler hemen onun etrafında halka oluştururlardı. Hz. Peygamber onlara vaaz eder, nasihatta bulunur, Allah'a itaate davet ederdi. Bunun yanında günlük hayatla ilgili tavsiyelerde bulunur, kendileriyle sohbet ederdi. "Mescid-i Nebevî, 'Rabbinin adıyla oku' diye Kur'an'ın ilk âyeti ile istenen dinle bilimin bütünleşmesinin teknik bakımdan da gerçekleşmesini" sağlamıştır.[231] Müslümanların eğitilmesinde, nâzil olan âyetlerin duyurulup hayata geçirilmesinde, Müslümanların cemaatleşmesinde ve kaynaşmasında, son derece önemli fonksiyonlar üstlenmiştir. Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevî aynı zamanda askerî işlerin görüldüğü bir mekân olarak da kullanılırdı. Dışarıdan gelebilecek her türlü saldırı ve tehditlere nasıl karşı konulacağı burada görüşülür ve karara bağlanırdı. Hz. Peygamber bir yere askerî sefer düzenleyeceği zaman birliğin başına geçecek kumandanı Mescid'e çağırır ve gerekli talimatı burada verirdi. Askerî birliklerin komutanları seferden döndükten sonra doğruca buraya gelerek sefer hakkında bilgi verirlerdi. Eğer orduya bizzat kendisi kumanda edecekse, Mescid'de iki rekat namaz kılar, sonra zırhını giyinmiş olarak buradan çıkar ve kapıya getirilen atına binerek seferi başlatırdı. Seferden dönüşte de doğruca Mescid'e gider, yine iki rekat namaz kılar ve seferin değerlendirmesini yapardı.

    Savaşta yaralanan askerlerin, mescidde kurulan bir çadırda tedavi edildikleri olurdu. Nitekim Hendek Savaşı'nda yaralanan Sa'd b. Muaz, Eslem kabilesinden Rufeyde adındaki kadının Mescid'deki çadırında tedavi edilmiş, fakat kurtarılamamıştı. Gerektiğinde Mescid-i Nebevî'de harplerde ele geçirilen esirlerin hapsedildiği de olurdu. Mescid-i Nebevî, elçilerin kabul yeri olarak kullanılırdı. 5/626 yılından itibaren 11/632 yılına kadar, 9/630 yılında daha yoğun olmak üzere, Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden Medine'ye heyetler gelmiştir. Bunların çoğu kabileleri adına Müslüman olduklarını bildirmek, bîat etmek ve İslâm dininin esasları hakkında bilgi almak üzere geliyorlardı. Peygamberimiz elçileri Mescid'de "Elçiler Sütunu" (Üstüvânetü'l-Vüfûd) adını taşıyan bir direğin önünde kabul ederdi. Hukûkî ve kazâî davalar için Mescid, sabit bir mahal olmamakla birlikte, Hz. Peygamber devrinde mahkeme ve duruşma salonu olarak kullanılmıştır. Aslında Hz. Peygamber'in bulunduğu her yer, çarşı, pazar, konaklama mahallinde bir çadır bu tür işler için uygundu. Fakat o, Mescid'de de çeşitli davalara bakmış ve kararlar vermiştir. Mescid-i Nebevî zaman zaman savaş oyunlarına da sahne olurdu. Bir defasında Peygamberimiz Habeşlilerin burada sergiledikleri bir oyunu hanımı Hz. Âişe ile birlikte seyretmiştir.Hz. Peygamber bağışları Mescid'de kabul ediyordu. Çeşitli bölgelerden gelen cizye ve zekat malları Mescid'de toplanıyor ve gerekli yerlere buradan dağıtım yapılıyordu.[232]

    Medine'de daha hicretin ilk yıllarından itibaren Mescid-i Nebevî'nin dışında pekçok mescid inşâ edilmiştir. Bunların çoğu kabile adları ile, bazıları da bulundukları mekanın adıyla anılırlar. İki Kıbleli Mescid (Mescidü'l-Kıbleteyn) gibi, bazı olaylar sebebiyle değişik isim alanlar da mevcuttur. Adını kıblenin değişmesinden alan bu son mescid, Hazrec'den Benî Selime'ye aitti. Hz. Peygamber Medine'ye hicretinden sonra on altı veya on yedi ay Kudüs'e doğru yönelerek namaz kılmıştı. Hicretin ikinci yılında Hz. Peygamber sahâbîleri ile Benî Selime mescidinde öğle namazının ilk iki rekatını kılınca kıblenin değişmesi ile ilgili ayet nâzil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber yönünü Kâbe'ye çevirdi. Böylece Hz. Peygamber iki ayrı kıbleye dönmüş olarak namaz kıldığı için bu mescid "İki Kıbleli Mescid" adını almıştır.[233] Kıblenin değiştirilmesi anında Hz. Peygamber'in Mescid-i Nebevî'de bulunduğu da rivayet edilmektedir. İki kıbleli mescidin dışında, Evs kabilesinin Benî Abdüleşhel kolu tarafından inşa edilen "Benî Abdüleşhel Mescidi", yine Evs'in bir kolu olan Benî Hârise'ye ait "Benî Hârise Mescidi", Benî Zurayk, Benî Amr b. Mebzûl, Benî Sâide, Benî Ubeyd, Râtic, Gıfâr, Eslem, Cüheyne, Benî Mâzin, Benî Adiy, Benî Beyâza, Beni'l-Hâris, Benî Harâm, Benî Vâkıf... gibi mescidler Medine'de Hz. Peygamber döneminde mevcut olan mescitlerdir. Müslümanlar buralarda vakit namazlarını kılıyorlar, cuma namazına Mescid-i Nebevî'ye geliyorlardı.[234]

    Bunlardan başka Medine dışında, Cuvâsâ, Beni'l-Mustalik, Benî Sa'd b. Bekir, Benî Cezîme, Becîle mescidleri vardı. Tâif ve Yemâme'de de mescidler bulunuyordu. Ayrıca askerî seferler esnasında inşa edilen pekçok mescidin isimleri kaynaklarda yer almaktadır.[235]

    b- Suffe

    Suffe, Mescid-i Nebevî'nin bitişiğinde üzeri hurma dallarıyla örtülü, fakir, kimsesiz ve barınacak yeri olmayan Müslümanlar için yapılmış gölgelikti. Burada kalanlara Suffe Ehli, Suffe Ashâbı denilirdi. Suffe Ehli, kimsesiz muhâcirler, bekarlar, Arap kabilelerinden Müslüman olup Medine'ye göç edenler ile ilim tahsil etmek isteyen sahâbîlerden oluşuyordu. Bunlar genellikle yoksul kimselerdi. Hz. Peygamber, Suffe'de kalan sahâbîlerin yeme ve içme gibi ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenirdi. Bazı iyiliksever sahâbîler, Hz. Peygamber'in tavsiyesi üzerine bunları birer-ikişer evlerine davet ederek iaşelerini temin ederlerdi. Hz. Peygamber zengin Müslümanları bunlara yardım etmeye teşvik ederdi. Ensâr, hurma salkımlarını getirerek Mescid-i Nebevî'ye bırakırlardı. Suffe Ashabı arasında çeşitli işlerde çalışanlar da vardı.[236]

    Suffe'de Hz. Peygamber'in dışında okuma-yazma ve Kur'an öğretmek üzere öğretmenler de görev yapıyordu. Ubâde b. Sâmit bunlardan biridir. Burada toplanan öğrenciler esas itibarıyla kendilerini Kur'an öğrenimine vakfetmişlerdi; Kur'an âyetlerini aralarında müzakere ederler ve geceleri ilim tahsili ile meşgul olurlardı. Bu sebeple bunlardan yetmiş kişiye "kurrâ" adı verilmiştir. Hz. Peygamber Medine dışına irşad ve İslâm'ı anlatmak için bir kimse veya ekip göndereceği zaman Suffe Ashabı arasından seçerdi. Bunlardan orduya katılanlar, diplomatik faaliyetlerde görevlendirilenler ve müezzinlik yapanlar da vardı.[237]

    c- Yeni Bir Kardeşlik Sistemi

    İslâm toplumunun teşkilatlanmasında bir önemli adım da ensar ile muhacirler arasında özel kardeşlik sistemi kurulmasıdır. Buna geçmeden evvel, İslâm'ın getirdiği ve geliştirdiği kardeşlik sisteminin tarihî seyrine kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamber İslâm'ı ilk tebliğ etmeye başladığı andan itibaren bu dine girenleri hangi ırk, kabile ve ülkeden olursa olsun eşit kabul etmiş ve kabile kardeşliğinin yerine İslâm kardeşliğini getirmiştir. O, bir yandan insanlara Allah'ın varlığını ve birliğini anlatırken, diğer yandan bu inanç etrafında toplananları din kardeşliğinde birleştirip kaynaştırıyordu. Bu sistemde Habeşistanlı bir köle ile Kureyşli bir asilzade arasında fark kalmıyordu.

    İslâm tarihinin en eski kaynakları, Hz. Peygamber'in, birisi hicretten önce Mekke'de, diğeri de hicretten sonra Medine'de Müslümanları iki defa özel olarak kardeşleştirdiğini kaydederler. Mekke'deki kardeşleştirmede (muâhâtta) son derece anlamlı bir husus dikkati çekmektedir. Bu, Kureyş'e mensup bazı Müslümanların azatlı kölelerle kardeş ilan edilmesidir. Kaynakların bu konuda verdiği listeler incelendiğinde Kureyş mensuplarıyla şu azatlı kölelerin kardeşleştirildiği görülmektedir: Hz. Peygamber'in azatlısı Zeyd b. Hârise ile Hz. Hamza, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Hz. Ebû Bekir'in azat ettiği Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde b. Hâris.[238]

    Bu kardeşleştirme (muâhât) hadisesini Müslümanlar kısa sürede özümsediler. Öyle ki, bir Müslüman, putperest kabiledaşıyla ve akrabasıyla ilişkisini kesip, aralarında kan bağı bulunmayan, başka bir kabile veya ülkeye mensup olan, yahut da köle olan bir Müslümanla maddi ve manevî dayanışma içine giriyordu. Nitekim İslâm'ın daha ilk yıllarında Hz. Ebû Bekir işkence çeken, kendisiyle aralarında kan bağı bulunmayan köleleri hiçbir karşılık beklemeden sırf Müslüman oldukları için büyük paralar ödeyerek satın almış ve hürriyetlerini ellerine vermiştir.

    Mekke'den Medine'ye hicret eden muhacirler birbiriyle kenetlenmiş ve kardeşlik bilincine sahip olmuş kimselerdir. Medine'deki Evs ve Hazrec kabilelerinin "Ensar" haline dönüşmesine gelince, İslâm'dan önce Evs ve Hazrec kabileleri, aynı babadan türemiş oldukları halde yıllarca birbiriyle savaşmışlardı. Aralarındaki geçimsizlik Hz. Peygamber'in buraya hicretine kadar devam etmişti. Birinci Akabe görüşmesinde İslâm'ı kabul eden Medineliler, Evs ve Hazrec düşmanlığının vahim boyutlarını ve Hz. Peygamber'den nasıl medet umduklarını şu sözleriyle dile getirmişlerdi: "Milletimiz iç savaşlar sebebiyle çok kötü bir durumdadır. Cenab-ı Hak sizin sayenizde milletimizi savaştan, darmadağınıklıktan belki kurtarır ve onları birleştirir".[239]

    Gerçekten Evs ve Hazrec arasındaki kan davaları o derece korkunç boyutlara ulaşmıştı ki, bu iki kabile neredeyse tarih sahnesinden silinecekti. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmiştir: "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi. O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı".[240] Cenâb-ı Hak, Evs ve Hazrec'in Müslüman olmadan önceki durumunu ve içinde bulundukları ortamı ateş çukuruna benzetmektedir. Ateş çukurunun kenarında bulunan kimseler büyük ölçüde yok olmakla karşı karşıya kalırlar. Evs ve Hazrec kabileleri de böyleydi; birbirine ateş püskürüyorlardı. Kabilelerarası savaşlarda birbirini öldürmek suretiyle tükenecekleri bir sırada Allah hidayetini lutfedip İslâm sayesinde onları kurtardı ve kardeş topluluklar haline getirdi; Evs ve Hazrec birbirleriyle kenetlendiler, İslâm'a girmekte birbirleriyle adeta yarıştılar. İslâm'ın birleştirici şemsiyesi altında "Ensar" adıyla, İslâm toplumunun şerefli bir kesimini oluşturdular.

    Şimdi sıra Muhacirlerle Ensarı kardeşleştirmeye gelmişti. Hz. Peygamber, Enes b. Mâlik'in evinde (bir rivayete göre Mescid-i Nebevî'de) hicretin birinci yılının ortalarında onları topladı ve ikişer ikişer kardeşleştirdi. Bu sistemin yüklediği sorumlulukları taraflara açıkladı. Kardeşleştirilen kimselerin sayısının kırkbeşer kişiden doksan veya ellişer kişiden yüz olduğu söylendiği gibi, ensardan biriyle kardeşleştirilmeyen hiçbir muhâcirin kalmadığı da rivayet edilmektedir.[241] Kardeşleştirilen kimselerle ilgili listeler kaynaklarda geniş olarak kaydedilmektedir. Ancak burada biz, listeleri uzun uzadıya vermeksizin birkaç örnek kaydetmekle yetineceğiz. Kardeşleştirilen kimselerden bazıları şunlardır:

    Hz. Ebû Bekir ile Hârice b. Zeyd,

    Abdullah b. Mes'ud ile Muâz b. Cebel,

    Mus'ab b. Umeyr ile Ka'b b. Mâlik...[242]

    Kardeşleştirmenin, rastgele seçilen iki kişinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmadığını; bilakis hicretten itibaren altı ayı aşkın bir süre zarfında Hz. Peygamber'in müslümanları iyice tanıyarak, durumlarını inceleyerek ve her çift arasında ortak vasıflar bularak bunu gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir.[243]

    Hz. Peygamber'in, eşsiz bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan kardeşleştirmeyi gerçekleştirmesinin gayesi, iş-güç ve servet sahibi oldukları Mekke'de herşeylerini bırakan ve dinleri uğruna doğup büyüdükleri yeri terkeden muhâcirleri maddî ve manevî olarak desteklemek, mâlî sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmeye çalışmak ve öz yurtlarından ayrılmış olmanın vermiş olduğu garipliği ve mahzunluğu gidermekti. Böyle bir faaliyet aynı zamanda muhâcirlerle ensarı birbirine ısındırma, yekvücut olarak kenetlenmelerini sağlama, bilgi ve tecrübelerini birleştirme, ortaklaşa iş yapma ve üretme anlayışını kazandırma amacına yönelikti. Ensarın fedakarlığı o derece ileri gitti ki, hurmalıklarının muhacir kardeşleriyle paylaştırılmasını bile teklif ettiler. Ancak Hz. Peygamber bunu uygun görmedi. Beraber çalışmak suretiyle mahsule ortak olmalarını kararlaştırdı. Kardeşleştirilenler birbirlerine vâris bile olabileceklerdi. Bu müessesenin mirasa ait hükmü Bedir Savaşı'nden sonra nâzil olan Kur'an âyeti ile neshedilmiştir.[244] Kardeşlik anlaşması ile, Câhiliye dönemindeki hilfin yerini İslâm kardeşliği almıştır. Ancak Hz. Peygamber câhiliye döneminde haksızlığı önlemek ve yardımlaşmak amacıyla gerçekleştirilen hilfleri de doğru kabul etmiştir. Şu kadar var ki, İslâm döneminde ve özellikle hicretten sonra Müslümanlar arasında dayanışma temin edildiği ve kardeşlik kurulduğu için hilfe gerek kalmadığını açıklamıştır. Muâhât sayesinde muhâcirlerin Medine'nin yaşayışına daha kolay ve kısa sürede intibakı sağlanmıştır. Mâlî destek ve vâris olma, işin maddî yönüydü. Mesele sadece maddî destekten ibaret değildi; öyle olsaydı, Hz. Peygamber muhâcirlere gerekli yardımın yapılmasını ensara emreder, onlar da bu emri memnuniyetle yerine getirirlerdi. Fakat bu sistemle işin maddî yönü manevî bir kardeşlikle desteklenmiş oluyordu. Ensar ile muhâcirler arasında ortak kimlik oluşturuluyor, zihniyet birliği sağlanıyordu. İçte Yahudî ve münafıklara, dışta ise müşrik Arap kabilelerine karşı anlaşmış ve kaynaşmış bir toplum oluşturuluyordu. Bu daha sonra genişleyerek bütün mü'minleri içine alan genel İslâm kardeşliğine dönüşmüştür.

    Kardeşlik müessesesini bir de insan hakları açısından değerlendirmek gerekir. Hz. Peygamber faaliyetlerinde daima can, mal ve ırz güvenliği gibi temel insan haklarını korumuş ve buna riayet etmiştir. Veda hutbesinde insan hakları ile ilgili esasları bir kez daha vurgulamıştır. Görüyoruz ki, Hz. Peygamber, insan haklarına ilave olarak kardeşlik haklarını getirmiştir. O, "Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz" buyurmuştur. Ki bu, insan haklarının de ötesinde bir gelişmedir. Çünkü kardeşlikte, hakkın da ötesinde fedâkârlık ve duygu sözkonusudur.

    Hicretten sonra Hz. Peygamber, muhacirleri yerleştirmek amacıyla Medine'de yeni bir yerleşim planı hazırladı. Ensar, Medine'deki fazla arazilerini muhacirlere vermek üzere Hz. Peygamber'e bağışladılar. Şayet o isterse evlerini de verebileceklerini söylediler. Fakat Peygamberimiz "Evlerinizin hayırını görün" buyurarak bunu kabul etmedi; sahipsiz arazilere ve ensarın bağışladığı topraklara muhacirleri yerleştirdi. Kabilelere ve şahıslara belli yerleri tahsis etti. En eski tarih yazarlarımızdan İbn Sa'd, Hz. Peygamber'in Abdurrahman b. Avf, Hz. Ebû Bekir, Talha b. Ubeydullah, Ebû Seleme, Zübeyr b. Avvam ve Erkam b. Ebü'l-Erkam'a tahsis ettiği yerleri, hurmalıkları ve arsaları ayrı ayrı bildirmektedir.[245] Kubâ'da ev yapılması mümkün olmayan yerlerde muhacirler misafir oldukları evlerde ikamete devam ettiler. Medineli Müslümanlar, kendilerine misafir olan muhacirleri ağırlamak için birbiri ile yarışıyorlardı.[246]

    d- Birarada Yaşama Tecrübesi

    Daha önce de belirtildiği gibi, Resûl-i Ekrem Medine'ye hicret ettiği sırada burada bütün şehir halkını kapsayan bir idârî yapı mevcut değildi. Her kabile kendi içinde birlik oluşturuyordu. Hz. Peygamber, kardeşleştirme müessesesi ile Müslümanlar arasında birliği sağlamlaştırdıktan sonra şehre, Müslümanları, gayrı müslim Arapları ve Yahudileri içine alan ve daha önce Medine tarihinde hiç rastlanmayan bir siyâsî-sosyal yapı getirdi. Bu yapı, etnik kökenleri ve dinleri farklı çeşitli gruplardan, federasyonlardan oluşan bir konfederasyon idi. Bu teşebbüs her şeyden evvel şehir halkının barış ve güven içinde yaşamasını sağlamak gayesini taşıyordu. Öncelikle de Medine'de Müslümanların güvenliğini sağlamak gerekiyordu. Bu, İslâm'ın ve Müslümanların geleceği bakımından son derece önemli idi. Çünkü Mekke müşrikleri Medine'ye saldırmak için fırsat kolluyorlardı.

    Medine'de Müslümanlar dışında müşrik Araplar ve Yahudiler önemli bir güç olarak duruyorlardı. Yahudiler hem mâlî bakımdan, hem de nüfus olarak hiç de küçümsenmeyecek bir durumda idiler. Hz. Muhammed (s.a.s.) başlangıçta Yahudileri ve müşrik Arapları şehirden uzaklaştırmak veya onlara husûmet beslemek gibi bir tutum içine girmedi. Aksine onlarla antlaşma yapmak için teşebbüse geçti. Bu suretle Medine'ye yapılacak bir saldırı karşısında Yahudilerin ve müşriklerin tehlike oluşturması önlenmiş oluyordu. Buna ek olarak şehri beraberce savunacaklardı. Bu, siyâsî ve askerî bakımdan son derece gerekli idi.

    Hz. Peygamber, Müslümanların yanısıra Medine toplumunu oluşturan Yahudileri ve diğer grupları bir şehir devleti halinde teşkilatlanmaya ikna etti. Durumu müzakere etmek üzere Enes b. Mâlik'in evinde bir toplantı yaptı. Bu toplantıya katılanlar Medine toplumunu yeniden düzenleyen bir sistem oluşturmaya karar verdiler; birbirleriyle ve yabancılarla ilişkilerini, idârî ve adlî yapılarını, fertlerin sahip oldukları din ve vicdan hürriyetini, haklarını ve sorumluluklarını belirli esaslara bağlayan bir metin hazırladılar. Bir sosyal mukavele olarak da kabul edilebilecek bu metin, şekil açısından bugünkü anayasalarla hayli farklı olsa da bir anayasa niteliğindedir. Bu metin, ana kaynaklarımızda bütün halinde bize intikal etmiş bulunmaktadır. "Kitâb", "Sahîfe" ve "Müvâdea", yani sulh antlaşması adını taşıyan bu vesîka zamanımızda Medine Anayasası, Medine Vesîkası, Medîne Belgesi, Medine Sözleşmesi ve Medineliler Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Ondokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar, çeşitli araştırmacılar tarafından inceleme konusu yapılmıştır.

    Araştırmacılar tarafından 47 veya 52 madde olarak tasnif edilen vesîkanın bazı maddeleri şunlardır:

    "Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü'minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla, yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihat edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

    * İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmia) teşkil ederler.

    * Kureyş'ten olan muhâcirler, kendi aralarında âdet olduğu vechile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler; onlar harp esirlerinin kurtuluş fidyesini mü'minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet ilkelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

    * Mü'minler kendi aralarında ağır mâlî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, kurtuluş fidyesi veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

    * Takvâ sahibi mü'minler, kendi aralarında mütecâvize ve haksız bir eylemde bulunmayı tasarlayan, yahut bir suç ve kötülük işleme, yahut bir hakka tecâvüz veyahut da, mü'minler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

    * Takvâ sahibi mü'minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

    * Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir.

    * Yahudiler, mü'minler gibi, muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak zorundadırlar.

    * Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.

    * Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dahili (cevf), haram (mukaddes) bir yerdir.

    * Onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib'e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

    Vesîka, Medîne'de dinî olduğu kadar siyâsî bir topluluk da meydana getirme gayesine yönelikti. Daha ilk maddede bu topluluğun ensar ve muhacir Müslümanlarla, bir savaş durumunda Müslümanlarla birlikte saldırgana karşı savaşacaklarını kabul eden gayri müslim topluluklardan oluşacağı belirtilmektedir. Vesikaya göre bu topluluk (ümmet) diğer bütün insanlardan ayrı bir mahiyettedir. Aralarında ihtilaf çıkan herkes için Allah, kanunların ve adaletin yegane kaynağıdır. Hz. Muhammed (s.a.s.) de en yüksek hakemdir.

    Vesîkada, açık bir şekilde Yahudilerin Mekke müşriklerine veya onların işbirlikçilerine bir yardım, yahut himaye hakkı vermeleri yasaklanmıştır. Bir düşman saldırısı halinde, buna karşı çıkmak üzere bir Müslüman-Yahudi ittifakı sözkonusu olacaktır. Şehrin savunulması için girişilecek savaşların masrafları, taraflarca karşılanacaktır. Fakat Medine dışında yapılacak bir savaş halinde hiçbir topluluk diğerine yardımda bulunma sorumluluğu altında bulunmayacaklardır. Müslümanların çıktıkları savaşlara Yahudilerin katılması, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in müsaade ve rıza göstermesine bağlanmıştır. Yahudiler, Müslümanlara düşman olan Mekkelilere bundan böyle emân hakkı tanımayacaklardır.

    Vesîkada Müslüman cemaatin ve İslâm dininin hukûkî ve sosyal varlığı, diğer unsurlar tarafından tanınmaktadır. Bu, Müslümanlar açısından önemli bir gelişmedir. Bu sözleşme ile Medine'deki müşrik Araplar ve Yahudiler, Müslümanları dinî, siyâsî ve sosyal açıdan tanıyorlardı. Aynı zamanda Mekkelilerle ittifaklarını bozup, onlara karşı Müslümanlarla işbirliği içine giriyorlardı. Müslümanlar gayri müslimlere, inanç ve fikir hürriyeti, mal ve can güvenliği sağlıyorlardı. Hîle ve vefasızlık yasaklanıyordu. İstibdat, zorbalık, hakka ve hukuka riayetsizlik, zulüm ve şiddetin hakim olduğu o günkü dünya ortamında bu vesîka çok önemli bir gelişmedir. Hatta "Yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özelliğine sahip olduğu" kabul edilmektedir.[247] Aynı zamanda "Bu vesika, Peygamber'in nâdir tesadüf edilir bir diplomasi kabiliyetine sahip olduğunu göstermektedir."[248]

    Hz. Peygamber ve Müslümanlar vesîkanın şartlarına riayet ettiler. Yahudilerin vesîkanın şartlarına her riayetsizliklerinde Hz. Peygamber, onlara ahde vefa göstermeleri gerektiğini hatırlatmıştır. Ancak Yahudilerin vefasız davranmaları, Kureyş'i tahrik etmeleri, hileleri, Evs ve Hazrec'in aralarını bozmaya çalışmaları, Resûl-i Ekrem'e suikast tertiplemeleri gibi davranışları sebebiyle önce onlardan Kaynukâ', sonra Nadîr grupları şehirden çıkarıldılar. Hendek savaşından sonra da Kurayza'nın cezalandırılmasıyla vesîka yürürlükten kalkmış oldu.[249]

    4- Hicretin İlk Yıllarında Diğer Bazı Önemli Gelişmeler

    İstatistiğe önem veren Hz. Peygamber, hicretten sonra Müslümanların bir sayımını yaptırmıştır. Müslümanlıkta bu ilk nüfus sayımının yapıldığı yıl ve sayımın sonucunda elde edilen rakam hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Ancak hicrî 1. yılda yapıldığı ve sayım sonucunda Müslümanların sayısının 1500 olduğu kabul edilmektedir.[250] Hicretin 1. yılı şevval ayında (Nisan 623) veya 2. yılın şevval ayında (Nisan 624) Hz. Peygamber Hz. Âişe ile evlenmiştir.

    Hicretin 1. (622) veya bir rivayete göre 2. (623) yılında ezan yürürlüğe konmuştur. Namaz Mekke döneminde farz kılındığı halde, Resûlü Ekrem Medine'ye hicret edinceye kadar namaz vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemişti. Esasında Mekke dönemindeki ortam da buna müsait değildi. Medine döneminde Müslümanlar başlangıçta bir araya toplanıp namaz vaktinin gelmesini beklerlerdi. Bir müddet, namaz vakitlerinde sokaklarda "Namaza! Namaza!" (es-Salâh, es-Salâh) şeklinde çağrıda bulunuldu. Ancak bu yeterli olmuyordu. Namaz vaktinin geldiğini duyurmak üzere bir ilana ihtiyaç vardı. Bunun için Hristiyanların şimdiki çan yerine kullandıkları ve üzerine bir çomakla vurularak ses çıkaran bir tahta parçası (nâkûs) çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak dikilmesi şeklinde çeşitli fikirler ileri sürüldü. Ancak boru Yahudilerin, nâkûs hristiyanların, ateş de Mecusîlerin adeti olduğu için Resûl-i Ekrem hiçbirini beğenmedi. Bu sırada sahâbeden Abdullah b. Zeyd b. Sa'lebe'ye rüyasında ezan öğretilmiş ve o da ertesi gün Hz. Peygamber'e gelerek durumu anlatmıştı. Hz. Peygamber "Bu sâdık bir rüyadır"[251] diyerek Bilâl-i Habeşî'ye ezan cümlelerini öğretti. Bilal-i Habeşî de Neccâroğullarına ait yüksek bir evin damına çıkarak ilk olarak sabah ezanını okudu. Daha sonra Mescid-i Nebevî'nin arka tarafına ezan okumak için özel bir yer yapıldı.

    Hicretin birinci yılında Cuma Namazı farz kılınmıştır. Önceleri gerek yolculukta ve gerekse mukîm iken bütün namazlar ikişer rekat kılınıyordu. Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden bir ay sonra Rebîülâhir ayında, mukîm iken kılınan öğle, ikindi ve yatsı namazları dört rekata çıkarıldı.[252] Hicretin ikinci yılı şaban ayında ramazan orucu farz kılındı. Aynı yılın Ramazan bayramından bir iki gün önce Hz. Peygamber fıtır sadakası ile ilgili hükümleri bir hutbesinde halka açıkladı. Şevval ayının girmesiyle birlikte bayram namazı kıldırdı. Zilhicce ayının onuncu günü de kurban bayramı namazı kılındı. Hicretin ikinci yılında Ramazan ayından sonra ise zekat farz kılındı.[253]

    _____________________

    215. İbn Sa'd, I, 226; Taberî, II, 369.

    216. İbn Sa'd, I, 227; Taberî, II, 370.

    217. Enfâl Sûresi 30.

    218. İbn Sa'd, I, 223.

    219. Tevbe Sûresi 40.

    220. İbn Sa'd, I, 228-229; İbn Hanbel, I, 348; Belâzürî, I, 260-261.

    221. İbn Sa'd, I, 235-236.

    222. İbn Sa'd, I, 230-231.

    223. Kasas Sûresi 85.

    224. Hicret hakkında geniş bilgi için bk. İbn Hişâm, I, 480-500; İbn Sa'd, I-227-238; Belâzürî, I, 259-268; Taberî, II, 383; İbn Abdilber, Dürer, s. 75-87; İbn Seyyidinnâs, I, 286-314; Makrîzî, s. 38-48; Diyanet Dergisi Hicret Özel sayısı, Ankara 1991; Ahmet Önkal, "Hicret", DİA, XVII, 458-462.

    225. W. Montgomery Watt, Hz. Muhammed'in Mekke'si, s. 183.

    226. İslam öncesinde Medine için bk. Eyüp Sabri Paşa, Mir'ât-ı Medîne, İstanbul 1304, s. 293 vd.; Corci Zeydan, el-Arab, s. 280-282; Fr. Buhl, "Medine", İA, VII, 459-471; Cevad Ali, IV, 128-142; Neşet Çağatay, s. 94-98.

    227. İbn Sa'd, I, 239-241; İbn Seyyidinnâs, I, 316.

    228. Nusret Çam, İslam'da Sanat Resim ve Mimari, Ankara 1994, s. 153.

    229. İbn Sa'd, I, 349 vd.

    230. Belâzürî, I, 269-270; İbn Seyyidinnâs, I, 315-316; Makrîzî, s. 49.

    231. Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, çev. Salih Şaban, İstanbul 1993, s. 243.

    232. Klasik dönem İslâm tarihinde de cami, çok yönlü, dinî, siyâsî, sosyal ve ilmî fonksiyonlara cevap veren bir kurum olmakla birlikte, yılların ve hatta asırların geçmesiyle, mescitlerin dinî hizmet dışındaki fonksiyonları için bu mekanların dışında özel yerler tahsis edilmeye başlanmıştır. Sözgelimi Selçuklular döneminde medreselerin kurulmasıyla eğitim-öğretim bu kurumlarda devam etmiştir. Bu uygulama, Müslümanların nüfuslarının artmasına, gelişen ihtiyaç ve şartlara göre doğal bir gelişmedir.

    233. İbn Sa'd, I, 241-244; Belâzürî, I, 271.

    234. Belâzürî, I, 273.

    235. İbn Abdilber, Dürer, s. 88; Ahmed Güner, "Asr-ı Saadette Camiler/Mescitler ve Fonksiyonları", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, IV, 254-226.

    236. Belâzürî, I, 272-273.

    237. Suffe ve Suffe Ehli hakkında geniş bilgi için bk. Akif Köten, "Asr-ı Saadette Suffa Ashabı", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, IV, 381-416.

    238. İbn Habîb, Muhabber, s. 70; İbn Abdilber, Dürer, s. 92; İbn Seyyidinnâs, I, 321.

    239. İbn Hişâm, I, 429.

    240. Âl-i İmrân Sûresi 103.

    241. Belâzürî, I, 271.

    242. İbn Hişâm, I, 504-507; İbn Sa'd, I, 238-239; İbn Abdilber, Dürer, s. 88-92; İbn Seyyidinnâs, I, 321-326; Makrîzî, s. 49-50.

    243. Muâhât için ayrıca bk. Zebîdî, VII, 73-78.

    244. Enfâl Sûresi 75.

    245. İbn Sa'd, III, 126, 174, 216, 244.

    246. Belâzürî, I, 270.

    247. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 206.

    248. Frantz Buhl, "Muhammed, İA, VIII, 462. Danimarkalı araştırmacı Frantz Buhl (1850-1932), incelemelerinde genellikle yaşadığı dönemin şarkiyatçılarının Hz. Muhammed hakkında sahip olduğu olumsuz bakış açısı, saplantı ve önyargılarla hareket etmektedir. Bununla birlikte, çalışmalarında yukarıdaki gibi az da olsa objektif değerlendirmelere rastlanmaktadır.

    249. İbn Hişâm, I, 501-504; Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 220-229; Salih Tuğ, İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1969, s. 30-47.

    250. M. Tayyib Okiç, "İslamiyette İlk Nüfus Sayımı" A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: VII, Ankara 1960, s. 11-12.

    251. İbn Hanbel, IV, 43.

    252. Belâzürî, I, 271-272; Taberî, II, 400.

    253. İbn Sa'd, I, 248-249.



  6. 05.Mart.2013, 12:35
    3
    Moderatör

    3- Kurumsallaşma Sürecinin Başlaması

    a- Mescid-i Nebevî ve Hz. Peygamber Döneminde Diğer Mescitler

    Medine'de İslâm toplumunun oluşmasında ve Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sağlanmasında en önemli unsurlardan birisi Mescid-i Nebevî (Peygamber Mescidi)'dir. Hz. Peygamber devesinin çöktüğü alana bir Mescid inşa etmeye karar verdi. Medinelilerin hurma kuruttuğu bu arsayı satın almak istediğinde sahipleri, karşılıksız olarak vermek istediler. Ancak Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Arsanın değeri olan on dinarı Hz. Ebû Bekir ödedi.[227]

    İnşaata, arsanın tesviyesi ile başlandı. Burada bulunan hurma ağaçları kesildi, mezarlar başka yere nakledildi ve tümsekler düzeltildi. Binanın temelinde ve alt kısmında taş, üst kısımlarında ise kerpiç (lebin) kullanıldı. Arsa üzerinde eskiden mevcut olan hurma ağaçları sütun olarak Mescid'in kıblesine dizildi ve bunların üzerine, hurma dal ve yapraklarından bir çatı yapıldı. Mescid'in yapımında başta Hz. Peygamber olmak üzere muhacirler ve ensâr fiilî olarak çalıştılar.

    Başlangıçta kıblesi Kudüs'e doğru olan Mescid-i Nebevî'nin üç kapısı vardı. Birinci kapı güneyde, bugünkü kıble duvarında bulunuyordu (Bâbü's-Selâm). İkinci kapı doğu tarafında idi (Bâbü-Cibrîl). Hz. Peygamber bu kapıyı kullanırdı. Üçüncü kapı ise batı yönünde bulunuyordu (Bâbü-Âtike). Güney duvarı boyunca Suffe denilen bir revak veya gölgelik bulunmaktaydı. Kıble, Kudüs'ten Kâbe'ye çevrilince güney yönünde bulunan kapı kapatılarak kuzey yönünde aynı adla yeni bir kapı açıldı. Diğer kapılarda herhangi bir değişiklik yapılmadı. Suffe ise güneyden kuzeye nakledildi. Yeni plana göre harim, güneyde iki sıra halinde yerleştirilen hurma kütükleri üzerine uzatılan hurma dallarının toprakla kapatılmasıyla elde edilen bir damla örtülmüştü. Tavan, bir insanın elinin yetişeceği kadar basıktı. İlk zamanlarda camide yere ince kum döşenmişti.[228]

    Başlangıçta Hz. Peygamber cuma hutbelerini, vaaz ve irşatlarını bir hurma kütüğüne dayanarak veriyordu. Cemaatin sayısı artınca ve ayakta uzun süre hitap kendisini rahatsız edince bir minber yapıldı. Bu minber, biri oturmak için olmak üzere üç basamaktan ibaretti.[229] Hz. Peygamber minbere çıktığı zaman üçüncü basamağa oturuyor, ikinci basamağa da ayaklarını koyuyordu. Peygamberimiz Mescid'in kıble tarafında belirli bir yerde namaz kıldırırdı. Bugünkü anlamda oyuntu şeklindeki ilk mihrab, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz'in Medine valiliği sırasında yapılmıştır.

    Mescid-i Nebevî'nin inşâsı tamamlandıktan sonra Peygamberimiz, geçici olarak yerleştiği Ebû Eyyûb'ün evinden ayrılarak Mescid'in hemen bitişiğine aile mensupları için yapılan odalara taşındı. Başlangıçta bu odaların sayısının, birisi Hz. Hatice'den sonra evlendiği Sevde'ye, diğeri de Âişe'ye ait olmak üzere iki olduğu söylenmektedir. Hz. Peygamber'in evlilikleri arttıkça bu odalara yenileri ilave edilmiş ve sayıları dokuza ulaşmıştır. Odaların kapı açıklığı kilim veya kumaş perde ile kapatılıyordu. Hz. Peygamber'in odalarının duvarları da kerpiçle örülmüş, üstleri hurma dal ve yaprakları ile örtülmüştü. Bu odaların dışında meşrube, şurfe, hızâne adlarıyla anılan bir başka odadan daha bahsedilir. Burası gıda maddeleri, silahlar vesaire eşyanın saklandığı bir devlet hazinesi (Beytülmâl) olarak kullanılmaktaydı. Buranın muhafaza ve idareciliği ile Bilâl-i Habeşî görevlendirilmişti.

    Resûl-i Ekrem bu arada aile fertlerini Medine'ye getirmek üzere Ebû Râfi' ile Zeyd b. Hârise'yi Mekke'ye gönderdi. Bunlar Hz. Peygamber'in zevcesi Sevde ile kızları Fatıma ve Ümmü Gülsüm'ü Medine'ye getirdiler. Zeyneb'i o sırada müşrik olan Ebü'l-Âs b. Rebî' bırakmadı. Rukıye ise kocası Hz. Osman ile daha önce hicret etmişti. Bu arada Zeyd, eşi Ümmü Eymen ile oğlu Üsâme'yi de yanına aldı. Hepsi birlikte yanlarında Hz. Ebû Bekir'in aile bireyleri, oğlu Abdullah, hanımı Ümmü Rûmân, kızları Esmâ ve Hz. Âişe de olduğu halde topluca Medine'ye geldiler. Mekkeliler onlara herhangi bir güçlük çıkarmadılar.[230]

    Mescid-i Nebevî'nin fonksiyonlarına gelince, burası her şeyden önce bir ibadet mahalli idi; cuma namazını ve beş vakit namazı cemaatle kılmak için Müslümanların toplandığı ve topluca ibadet ettiği mekandı. Beş vakit namaz her yerde kılınabilir. Ancak Hz. Peygamber, cemaatle kılınan namazın daha fazla sevap kazandıracağını bildirmişti. Sahâbîler de onun bu teşvik ve tavsiyesine azâmî ölçüde uymuşlardır.

    Mescid-i Nebevî ibadet mahalli olmanın yanında, Hz. Peygamber'in sohbet ve vaaz yaptığı, askerî işlerin müzakere edildiği, elçilerin kabul edildiği, bazen duruşmaların yapıldığı, folklor gösterilerinin tertiplendiği bir mekândı. Mescid-i Nebevî, aynı zamanda bir eğitim-öğretim yeri olarak kullanılmaktaydı. Namazlardan sonra Hz. Peygamber mescidde oturduğu zaman sahabîler hemen onun etrafında halka oluştururlardı. Hz. Peygamber onlara vaaz eder, nasihatta bulunur, Allah'a itaate davet ederdi. Bunun yanında günlük hayatla ilgili tavsiyelerde bulunur, kendileriyle sohbet ederdi. "Mescid-i Nebevî, 'Rabbinin adıyla oku' diye Kur'an'ın ilk âyeti ile istenen dinle bilimin bütünleşmesinin teknik bakımdan da gerçekleşmesini" sağlamıştır.[231] Müslümanların eğitilmesinde, nâzil olan âyetlerin duyurulup hayata geçirilmesinde, Müslümanların cemaatleşmesinde ve kaynaşmasında, son derece önemli fonksiyonlar üstlenmiştir. Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevî aynı zamanda askerî işlerin görüldüğü bir mekân olarak da kullanılırdı. Dışarıdan gelebilecek her türlü saldırı ve tehditlere nasıl karşı konulacağı burada görüşülür ve karara bağlanırdı. Hz. Peygamber bir yere askerî sefer düzenleyeceği zaman birliğin başına geçecek kumandanı Mescid'e çağırır ve gerekli talimatı burada verirdi. Askerî birliklerin komutanları seferden döndükten sonra doğruca buraya gelerek sefer hakkında bilgi verirlerdi. Eğer orduya bizzat kendisi kumanda edecekse, Mescid'de iki rekat namaz kılar, sonra zırhını giyinmiş olarak buradan çıkar ve kapıya getirilen atına binerek seferi başlatırdı. Seferden dönüşte de doğruca Mescid'e gider, yine iki rekat namaz kılar ve seferin değerlendirmesini yapardı.

    Savaşta yaralanan askerlerin, mescidde kurulan bir çadırda tedavi edildikleri olurdu. Nitekim Hendek Savaşı'nda yaralanan Sa'd b. Muaz, Eslem kabilesinden Rufeyde adındaki kadının Mescid'deki çadırında tedavi edilmiş, fakat kurtarılamamıştı. Gerektiğinde Mescid-i Nebevî'de harplerde ele geçirilen esirlerin hapsedildiği de olurdu. Mescid-i Nebevî, elçilerin kabul yeri olarak kullanılırdı. 5/626 yılından itibaren 11/632 yılına kadar, 9/630 yılında daha yoğun olmak üzere, Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden Medine'ye heyetler gelmiştir. Bunların çoğu kabileleri adına Müslüman olduklarını bildirmek, bîat etmek ve İslâm dininin esasları hakkında bilgi almak üzere geliyorlardı. Peygamberimiz elçileri Mescid'de "Elçiler Sütunu" (Üstüvânetü'l-Vüfûd) adını taşıyan bir direğin önünde kabul ederdi. Hukûkî ve kazâî davalar için Mescid, sabit bir mahal olmamakla birlikte, Hz. Peygamber devrinde mahkeme ve duruşma salonu olarak kullanılmıştır. Aslında Hz. Peygamber'in bulunduğu her yer, çarşı, pazar, konaklama mahallinde bir çadır bu tür işler için uygundu. Fakat o, Mescid'de de çeşitli davalara bakmış ve kararlar vermiştir. Mescid-i Nebevî zaman zaman savaş oyunlarına da sahne olurdu. Bir defasında Peygamberimiz Habeşlilerin burada sergiledikleri bir oyunu hanımı Hz. Âişe ile birlikte seyretmiştir.Hz. Peygamber bağışları Mescid'de kabul ediyordu. Çeşitli bölgelerden gelen cizye ve zekat malları Mescid'de toplanıyor ve gerekli yerlere buradan dağıtım yapılıyordu.[232]

    Medine'de daha hicretin ilk yıllarından itibaren Mescid-i Nebevî'nin dışında pekçok mescid inşâ edilmiştir. Bunların çoğu kabile adları ile, bazıları da bulundukları mekanın adıyla anılırlar. İki Kıbleli Mescid (Mescidü'l-Kıbleteyn) gibi, bazı olaylar sebebiyle değişik isim alanlar da mevcuttur. Adını kıblenin değişmesinden alan bu son mescid, Hazrec'den Benî Selime'ye aitti. Hz. Peygamber Medine'ye hicretinden sonra on altı veya on yedi ay Kudüs'e doğru yönelerek namaz kılmıştı. Hicretin ikinci yılında Hz. Peygamber sahâbîleri ile Benî Selime mescidinde öğle namazının ilk iki rekatını kılınca kıblenin değişmesi ile ilgili ayet nâzil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber yönünü Kâbe'ye çevirdi. Böylece Hz. Peygamber iki ayrı kıbleye dönmüş olarak namaz kıldığı için bu mescid "İki Kıbleli Mescid" adını almıştır.[233] Kıblenin değiştirilmesi anında Hz. Peygamber'in Mescid-i Nebevî'de bulunduğu da rivayet edilmektedir. İki kıbleli mescidin dışında, Evs kabilesinin Benî Abdüleşhel kolu tarafından inşa edilen "Benî Abdüleşhel Mescidi", yine Evs'in bir kolu olan Benî Hârise'ye ait "Benî Hârise Mescidi", Benî Zurayk, Benî Amr b. Mebzûl, Benî Sâide, Benî Ubeyd, Râtic, Gıfâr, Eslem, Cüheyne, Benî Mâzin, Benî Adiy, Benî Beyâza, Beni'l-Hâris, Benî Harâm, Benî Vâkıf... gibi mescidler Medine'de Hz. Peygamber döneminde mevcut olan mescitlerdir. Müslümanlar buralarda vakit namazlarını kılıyorlar, cuma namazına Mescid-i Nebevî'ye geliyorlardı.[234]

    Bunlardan başka Medine dışında, Cuvâsâ, Beni'l-Mustalik, Benî Sa'd b. Bekir, Benî Cezîme, Becîle mescidleri vardı. Tâif ve Yemâme'de de mescidler bulunuyordu. Ayrıca askerî seferler esnasında inşa edilen pekçok mescidin isimleri kaynaklarda yer almaktadır.[235]

    b- Suffe

    Suffe, Mescid-i Nebevî'nin bitişiğinde üzeri hurma dallarıyla örtülü, fakir, kimsesiz ve barınacak yeri olmayan Müslümanlar için yapılmış gölgelikti. Burada kalanlara Suffe Ehli, Suffe Ashâbı denilirdi. Suffe Ehli, kimsesiz muhâcirler, bekarlar, Arap kabilelerinden Müslüman olup Medine'ye göç edenler ile ilim tahsil etmek isteyen sahâbîlerden oluşuyordu. Bunlar genellikle yoksul kimselerdi. Hz. Peygamber, Suffe'de kalan sahâbîlerin yeme ve içme gibi ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenirdi. Bazı iyiliksever sahâbîler, Hz. Peygamber'in tavsiyesi üzerine bunları birer-ikişer evlerine davet ederek iaşelerini temin ederlerdi. Hz. Peygamber zengin Müslümanları bunlara yardım etmeye teşvik ederdi. Ensâr, hurma salkımlarını getirerek Mescid-i Nebevî'ye bırakırlardı. Suffe Ashabı arasında çeşitli işlerde çalışanlar da vardı.[236]

    Suffe'de Hz. Peygamber'in dışında okuma-yazma ve Kur'an öğretmek üzere öğretmenler de görev yapıyordu. Ubâde b. Sâmit bunlardan biridir. Burada toplanan öğrenciler esas itibarıyla kendilerini Kur'an öğrenimine vakfetmişlerdi; Kur'an âyetlerini aralarında müzakere ederler ve geceleri ilim tahsili ile meşgul olurlardı. Bu sebeple bunlardan yetmiş kişiye "kurrâ" adı verilmiştir. Hz. Peygamber Medine dışına irşad ve İslâm'ı anlatmak için bir kimse veya ekip göndereceği zaman Suffe Ashabı arasından seçerdi. Bunlardan orduya katılanlar, diplomatik faaliyetlerde görevlendirilenler ve müezzinlik yapanlar da vardı.[237]

    c- Yeni Bir Kardeşlik Sistemi

    İslâm toplumunun teşkilatlanmasında bir önemli adım da ensar ile muhacirler arasında özel kardeşlik sistemi kurulmasıdır. Buna geçmeden evvel, İslâm'ın getirdiği ve geliştirdiği kardeşlik sisteminin tarihî seyrine kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Hz. Peygamber İslâm'ı ilk tebliğ etmeye başladığı andan itibaren bu dine girenleri hangi ırk, kabile ve ülkeden olursa olsun eşit kabul etmiş ve kabile kardeşliğinin yerine İslâm kardeşliğini getirmiştir. O, bir yandan insanlara Allah'ın varlığını ve birliğini anlatırken, diğer yandan bu inanç etrafında toplananları din kardeşliğinde birleştirip kaynaştırıyordu. Bu sistemde Habeşistanlı bir köle ile Kureyşli bir asilzade arasında fark kalmıyordu.

    İslâm tarihinin en eski kaynakları, Hz. Peygamber'in, birisi hicretten önce Mekke'de, diğeri de hicretten sonra Medine'de Müslümanları iki defa özel olarak kardeşleştirdiğini kaydederler. Mekke'deki kardeşleştirmede (muâhâtta) son derece anlamlı bir husus dikkati çekmektedir. Bu, Kureyş'e mensup bazı Müslümanların azatlı kölelerle kardeş ilan edilmesidir. Kaynakların bu konuda verdiği listeler incelendiğinde Kureyş mensuplarıyla şu azatlı kölelerin kardeşleştirildiği görülmektedir: Hz. Peygamber'in azatlısı Zeyd b. Hârise ile Hz. Hamza, Ebû Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Hz. Ebû Bekir'in azat ettiği Bilâl-i Habeşî ile Ubeyde b. Hâris.[238]

    Bu kardeşleştirme (muâhât) hadisesini Müslümanlar kısa sürede özümsediler. Öyle ki, bir Müslüman, putperest kabiledaşıyla ve akrabasıyla ilişkisini kesip, aralarında kan bağı bulunmayan, başka bir kabile veya ülkeye mensup olan, yahut da köle olan bir Müslümanla maddi ve manevî dayanışma içine giriyordu. Nitekim İslâm'ın daha ilk yıllarında Hz. Ebû Bekir işkence çeken, kendisiyle aralarında kan bağı bulunmayan köleleri hiçbir karşılık beklemeden sırf Müslüman oldukları için büyük paralar ödeyerek satın almış ve hürriyetlerini ellerine vermiştir.

    Mekke'den Medine'ye hicret eden muhacirler birbiriyle kenetlenmiş ve kardeşlik bilincine sahip olmuş kimselerdir. Medine'deki Evs ve Hazrec kabilelerinin "Ensar" haline dönüşmesine gelince, İslâm'dan önce Evs ve Hazrec kabileleri, aynı babadan türemiş oldukları halde yıllarca birbiriyle savaşmışlardı. Aralarındaki geçimsizlik Hz. Peygamber'in buraya hicretine kadar devam etmişti. Birinci Akabe görüşmesinde İslâm'ı kabul eden Medineliler, Evs ve Hazrec düşmanlığının vahim boyutlarını ve Hz. Peygamber'den nasıl medet umduklarını şu sözleriyle dile getirmişlerdi: "Milletimiz iç savaşlar sebebiyle çok kötü bir durumdadır. Cenab-ı Hak sizin sayenizde milletimizi savaştan, darmadağınıklıktan belki kurtarır ve onları birleştirir".[239]

    Gerçekten Evs ve Hazrec arasındaki kan davaları o derece korkunç boyutlara ulaşmıştı ki, bu iki kabile neredeyse tarih sahnesinden silinecekti. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmiştir: "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirdi. O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi kurtardı".[240] Cenâb-ı Hak, Evs ve Hazrec'in Müslüman olmadan önceki durumunu ve içinde bulundukları ortamı ateş çukuruna benzetmektedir. Ateş çukurunun kenarında bulunan kimseler büyük ölçüde yok olmakla karşı karşıya kalırlar. Evs ve Hazrec kabileleri de böyleydi; birbirine ateş püskürüyorlardı. Kabilelerarası savaşlarda birbirini öldürmek suretiyle tükenecekleri bir sırada Allah hidayetini lutfedip İslâm sayesinde onları kurtardı ve kardeş topluluklar haline getirdi; Evs ve Hazrec birbirleriyle kenetlendiler, İslâm'a girmekte birbirleriyle adeta yarıştılar. İslâm'ın birleştirici şemsiyesi altında "Ensar" adıyla, İslâm toplumunun şerefli bir kesimini oluşturdular.

    Şimdi sıra Muhacirlerle Ensarı kardeşleştirmeye gelmişti. Hz. Peygamber, Enes b. Mâlik'in evinde (bir rivayete göre Mescid-i Nebevî'de) hicretin birinci yılının ortalarında onları topladı ve ikişer ikişer kardeşleştirdi. Bu sistemin yüklediği sorumlulukları taraflara açıkladı. Kardeşleştirilen kimselerin sayısının kırkbeşer kişiden doksan veya ellişer kişiden yüz olduğu söylendiği gibi, ensardan biriyle kardeşleştirilmeyen hiçbir muhâcirin kalmadığı da rivayet edilmektedir.[241] Kardeşleştirilen kimselerle ilgili listeler kaynaklarda geniş olarak kaydedilmektedir. Ancak burada biz, listeleri uzun uzadıya vermeksizin birkaç örnek kaydetmekle yetineceğiz. Kardeşleştirilen kimselerden bazıları şunlardır:

    Hz. Ebû Bekir ile Hârice b. Zeyd,

    Abdullah b. Mes'ud ile Muâz b. Cebel,

    Mus'ab b. Umeyr ile Ka'b b. Mâlik...[242]

    Kardeşleştirmenin, rastgele seçilen iki kişinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmadığını; bilakis hicretten itibaren altı ayı aşkın bir süre zarfında Hz. Peygamber'in müslümanları iyice tanıyarak, durumlarını inceleyerek ve her çift arasında ortak vasıflar bularak bunu gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir.[243]

    Hz. Peygamber'in, eşsiz bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan kardeşleştirmeyi gerçekleştirmesinin gayesi, iş-güç ve servet sahibi oldukları Mekke'de herşeylerini bırakan ve dinleri uğruna doğup büyüdükleri yeri terkeden muhâcirleri maddî ve manevî olarak desteklemek, mâlî sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmeye çalışmak ve öz yurtlarından ayrılmış olmanın vermiş olduğu garipliği ve mahzunluğu gidermekti. Böyle bir faaliyet aynı zamanda muhâcirlerle ensarı birbirine ısındırma, yekvücut olarak kenetlenmelerini sağlama, bilgi ve tecrübelerini birleştirme, ortaklaşa iş yapma ve üretme anlayışını kazandırma amacına yönelikti. Ensarın fedakarlığı o derece ileri gitti ki, hurmalıklarının muhacir kardeşleriyle paylaştırılmasını bile teklif ettiler. Ancak Hz. Peygamber bunu uygun görmedi. Beraber çalışmak suretiyle mahsule ortak olmalarını kararlaştırdı. Kardeşleştirilenler birbirlerine vâris bile olabileceklerdi. Bu müessesenin mirasa ait hükmü Bedir Savaşı'nden sonra nâzil olan Kur'an âyeti ile neshedilmiştir.[244] Kardeşlik anlaşması ile, Câhiliye dönemindeki hilfin yerini İslâm kardeşliği almıştır. Ancak Hz. Peygamber câhiliye döneminde haksızlığı önlemek ve yardımlaşmak amacıyla gerçekleştirilen hilfleri de doğru kabul etmiştir. Şu kadar var ki, İslâm döneminde ve özellikle hicretten sonra Müslümanlar arasında dayanışma temin edildiği ve kardeşlik kurulduğu için hilfe gerek kalmadığını açıklamıştır. Muâhât sayesinde muhâcirlerin Medine'nin yaşayışına daha kolay ve kısa sürede intibakı sağlanmıştır. Mâlî destek ve vâris olma, işin maddî yönüydü. Mesele sadece maddî destekten ibaret değildi; öyle olsaydı, Hz. Peygamber muhâcirlere gerekli yardımın yapılmasını ensara emreder, onlar da bu emri memnuniyetle yerine getirirlerdi. Fakat bu sistemle işin maddî yönü manevî bir kardeşlikle desteklenmiş oluyordu. Ensar ile muhâcirler arasında ortak kimlik oluşturuluyor, zihniyet birliği sağlanıyordu. İçte Yahudî ve münafıklara, dışta ise müşrik Arap kabilelerine karşı anlaşmış ve kaynaşmış bir toplum oluşturuluyordu. Bu daha sonra genişleyerek bütün mü'minleri içine alan genel İslâm kardeşliğine dönüşmüştür.

    Kardeşlik müessesesini bir de insan hakları açısından değerlendirmek gerekir. Hz. Peygamber faaliyetlerinde daima can, mal ve ırz güvenliği gibi temel insan haklarını korumuş ve buna riayet etmiştir. Veda hutbesinde insan hakları ile ilgili esasları bir kez daha vurgulamıştır. Görüyoruz ki, Hz. Peygamber, insan haklarına ilave olarak kardeşlik haklarını getirmiştir. O, "Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz" buyurmuştur. Ki bu, insan haklarının de ötesinde bir gelişmedir. Çünkü kardeşlikte, hakkın da ötesinde fedâkârlık ve duygu sözkonusudur.

    Hicretten sonra Hz. Peygamber, muhacirleri yerleştirmek amacıyla Medine'de yeni bir yerleşim planı hazırladı. Ensar, Medine'deki fazla arazilerini muhacirlere vermek üzere Hz. Peygamber'e bağışladılar. Şayet o isterse evlerini de verebileceklerini söylediler. Fakat Peygamberimiz "Evlerinizin hayırını görün" buyurarak bunu kabul etmedi; sahipsiz arazilere ve ensarın bağışladığı topraklara muhacirleri yerleştirdi. Kabilelere ve şahıslara belli yerleri tahsis etti. En eski tarih yazarlarımızdan İbn Sa'd, Hz. Peygamber'in Abdurrahman b. Avf, Hz. Ebû Bekir, Talha b. Ubeydullah, Ebû Seleme, Zübeyr b. Avvam ve Erkam b. Ebü'l-Erkam'a tahsis ettiği yerleri, hurmalıkları ve arsaları ayrı ayrı bildirmektedir.[245] Kubâ'da ev yapılması mümkün olmayan yerlerde muhacirler misafir oldukları evlerde ikamete devam ettiler. Medineli Müslümanlar, kendilerine misafir olan muhacirleri ağırlamak için birbiri ile yarışıyorlardı.[246]

    d- Birarada Yaşama Tecrübesi

    Daha önce de belirtildiği gibi, Resûl-i Ekrem Medine'ye hicret ettiği sırada burada bütün şehir halkını kapsayan bir idârî yapı mevcut değildi. Her kabile kendi içinde birlik oluşturuyordu. Hz. Peygamber, kardeşleştirme müessesesi ile Müslümanlar arasında birliği sağlamlaştırdıktan sonra şehre, Müslümanları, gayrı müslim Arapları ve Yahudileri içine alan ve daha önce Medine tarihinde hiç rastlanmayan bir siyâsî-sosyal yapı getirdi. Bu yapı, etnik kökenleri ve dinleri farklı çeşitli gruplardan, federasyonlardan oluşan bir konfederasyon idi. Bu teşebbüs her şeyden evvel şehir halkının barış ve güven içinde yaşamasını sağlamak gayesini taşıyordu. Öncelikle de Medine'de Müslümanların güvenliğini sağlamak gerekiyordu. Bu, İslâm'ın ve Müslümanların geleceği bakımından son derece önemli idi. Çünkü Mekke müşrikleri Medine'ye saldırmak için fırsat kolluyorlardı.

    Medine'de Müslümanlar dışında müşrik Araplar ve Yahudiler önemli bir güç olarak duruyorlardı. Yahudiler hem mâlî bakımdan, hem de nüfus olarak hiç de küçümsenmeyecek bir durumda idiler. Hz. Muhammed (s.a.s.) başlangıçta Yahudileri ve müşrik Arapları şehirden uzaklaştırmak veya onlara husûmet beslemek gibi bir tutum içine girmedi. Aksine onlarla antlaşma yapmak için teşebbüse geçti. Bu suretle Medine'ye yapılacak bir saldırı karşısında Yahudilerin ve müşriklerin tehlike oluşturması önlenmiş oluyordu. Buna ek olarak şehri beraberce savunacaklardı. Bu, siyâsî ve askerî bakımdan son derece gerekli idi.

    Hz. Peygamber, Müslümanların yanısıra Medine toplumunu oluşturan Yahudileri ve diğer grupları bir şehir devleti halinde teşkilatlanmaya ikna etti. Durumu müzakere etmek üzere Enes b. Mâlik'in evinde bir toplantı yaptı. Bu toplantıya katılanlar Medine toplumunu yeniden düzenleyen bir sistem oluşturmaya karar verdiler; birbirleriyle ve yabancılarla ilişkilerini, idârî ve adlî yapılarını, fertlerin sahip oldukları din ve vicdan hürriyetini, haklarını ve sorumluluklarını belirli esaslara bağlayan bir metin hazırladılar. Bir sosyal mukavele olarak da kabul edilebilecek bu metin, şekil açısından bugünkü anayasalarla hayli farklı olsa da bir anayasa niteliğindedir. Bu metin, ana kaynaklarımızda bütün halinde bize intikal etmiş bulunmaktadır. "Kitâb", "Sahîfe" ve "Müvâdea", yani sulh antlaşması adını taşıyan bu vesîka zamanımızda Medine Anayasası, Medine Vesîkası, Medîne Belgesi, Medine Sözleşmesi ve Medineliler Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Ondokuzuncu yüzyıldan günümüze kadar, çeşitli araştırmacılar tarafından inceleme konusu yapılmıştır.

    Araştırmacılar tarafından 47 veya 52 madde olarak tasnif edilen vesîkanın bazı maddeleri şunlardır:

    "Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü'minler ve Müslümanlar ve bunlara tâbi olanlarla, yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihat edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).

    * İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmia) teşkil ederler.

    * Kureyş'ten olan muhâcirler, kendi aralarında âdet olduğu vechile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler; onlar harp esirlerinin kurtuluş fidyesini mü'minler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet ilkelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

    * Mü'minler kendi aralarında ağır mâlî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi (bu halde) bırakmayacaklar, kurtuluş fidyesi veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

    * Takvâ sahibi mü'minler, kendi aralarında mütecâvize ve haksız bir eylemde bulunmayı tasarlayan, yahut bir suç ve kötülük işleme, yahut bir hakka tecâvüz veyahut da, mü'minler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

    * Takvâ sahibi mü'minler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

    * Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah'a ve Muhammed'e götürülecektir.

    * Yahudiler, mü'minler gibi, muharebe devam ettiği müddetçe (kendi harp) masraflarını karşılamak zorundadırlar.

    * Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masrafta bulunacaklardır.

    * Bu sahifenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dahili (cevf), haram (mukaddes) bir yerdir.

    * Onlar (Müslümanlar ve Yahudiler) arasında, Yesrib'e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

    Vesîka, Medîne'de dinî olduğu kadar siyâsî bir topluluk da meydana getirme gayesine yönelikti. Daha ilk maddede bu topluluğun ensar ve muhacir Müslümanlarla, bir savaş durumunda Müslümanlarla birlikte saldırgana karşı savaşacaklarını kabul eden gayri müslim topluluklardan oluşacağı belirtilmektedir. Vesikaya göre bu topluluk (ümmet) diğer bütün insanlardan ayrı bir mahiyettedir. Aralarında ihtilaf çıkan herkes için Allah, kanunların ve adaletin yegane kaynağıdır. Hz. Muhammed (s.a.s.) de en yüksek hakemdir.

    Vesîkada, açık bir şekilde Yahudilerin Mekke müşriklerine veya onların işbirlikçilerine bir yardım, yahut himaye hakkı vermeleri yasaklanmıştır. Bir düşman saldırısı halinde, buna karşı çıkmak üzere bir Müslüman-Yahudi ittifakı sözkonusu olacaktır. Şehrin savunulması için girişilecek savaşların masrafları, taraflarca karşılanacaktır. Fakat Medine dışında yapılacak bir savaş halinde hiçbir topluluk diğerine yardımda bulunma sorumluluğu altında bulunmayacaklardır. Müslümanların çıktıkları savaşlara Yahudilerin katılması, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in müsaade ve rıza göstermesine bağlanmıştır. Yahudiler, Müslümanlara düşman olan Mekkelilere bundan böyle emân hakkı tanımayacaklardır.

    Vesîkada Müslüman cemaatin ve İslâm dininin hukûkî ve sosyal varlığı, diğer unsurlar tarafından tanınmaktadır. Bu, Müslümanlar açısından önemli bir gelişmedir. Bu sözleşme ile Medine'deki müşrik Araplar ve Yahudiler, Müslümanları dinî, siyâsî ve sosyal açıdan tanıyorlardı. Aynı zamanda Mekkelilerle ittifaklarını bozup, onlara karşı Müslümanlarla işbirliği içine giriyorlardı. Müslümanlar gayri müslimlere, inanç ve fikir hürriyeti, mal ve can güvenliği sağlıyorlardı. Hîle ve vefasızlık yasaklanıyordu. İstibdat, zorbalık, hakka ve hukuka riayetsizlik, zulüm ve şiddetin hakim olduğu o günkü dünya ortamında bu vesîka çok önemli bir gelişmedir. Hatta "Yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özelliğine sahip olduğu" kabul edilmektedir.[247] Aynı zamanda "Bu vesika, Peygamber'in nâdir tesadüf edilir bir diplomasi kabiliyetine sahip olduğunu göstermektedir."[248]

    Hz. Peygamber ve Müslümanlar vesîkanın şartlarına riayet ettiler. Yahudilerin vesîkanın şartlarına her riayetsizliklerinde Hz. Peygamber, onlara ahde vefa göstermeleri gerektiğini hatırlatmıştır. Ancak Yahudilerin vefasız davranmaları, Kureyş'i tahrik etmeleri, hileleri, Evs ve Hazrec'in aralarını bozmaya çalışmaları, Resûl-i Ekrem'e suikast tertiplemeleri gibi davranışları sebebiyle önce onlardan Kaynukâ', sonra Nadîr grupları şehirden çıkarıldılar. Hendek savaşından sonra da Kurayza'nın cezalandırılmasıyla vesîka yürürlükten kalkmış oldu.[249]

    4- Hicretin İlk Yıllarında Diğer Bazı Önemli Gelişmeler

    İstatistiğe önem veren Hz. Peygamber, hicretten sonra Müslümanların bir sayımını yaptırmıştır. Müslümanlıkta bu ilk nüfus sayımının yapıldığı yıl ve sayımın sonucunda elde edilen rakam hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Ancak hicrî 1. yılda yapıldığı ve sayım sonucunda Müslümanların sayısının 1500 olduğu kabul edilmektedir.[250] Hicretin 1. yılı şevval ayında (Nisan 623) veya 2. yılın şevval ayında (Nisan 624) Hz. Peygamber Hz. Âişe ile evlenmiştir.

    Hicretin 1. (622) veya bir rivayete göre 2. (623) yılında ezan yürürlüğe konmuştur. Namaz Mekke döneminde farz kılındığı halde, Resûlü Ekrem Medine'ye hicret edinceye kadar namaz vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemişti. Esasında Mekke dönemindeki ortam da buna müsait değildi. Medine döneminde Müslümanlar başlangıçta bir araya toplanıp namaz vaktinin gelmesini beklerlerdi. Bir müddet, namaz vakitlerinde sokaklarda "Namaza! Namaza!" (es-Salâh, es-Salâh) şeklinde çağrıda bulunuldu. Ancak bu yeterli olmuyordu. Namaz vaktinin geldiğini duyurmak üzere bir ilana ihtiyaç vardı. Bunun için Hristiyanların şimdiki çan yerine kullandıkları ve üzerine bir çomakla vurularak ses çıkaran bir tahta parçası (nâkûs) çalınması, boru öttürülmesi, ateş yakılması veya bayrak dikilmesi şeklinde çeşitli fikirler ileri sürüldü. Ancak boru Yahudilerin, nâkûs hristiyanların, ateş de Mecusîlerin adeti olduğu için Resûl-i Ekrem hiçbirini beğenmedi. Bu sırada sahâbeden Abdullah b. Zeyd b. Sa'lebe'ye rüyasında ezan öğretilmiş ve o da ertesi gün Hz. Peygamber'e gelerek durumu anlatmıştı. Hz. Peygamber "Bu sâdık bir rüyadır"[251] diyerek Bilâl-i Habeşî'ye ezan cümlelerini öğretti. Bilal-i Habeşî de Neccâroğullarına ait yüksek bir evin damına çıkarak ilk olarak sabah ezanını okudu. Daha sonra Mescid-i Nebevî'nin arka tarafına ezan okumak için özel bir yer yapıldı.

    Hicretin birinci yılında Cuma Namazı farz kılınmıştır. Önceleri gerek yolculukta ve gerekse mukîm iken bütün namazlar ikişer rekat kılınıyordu. Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden bir ay sonra Rebîülâhir ayında, mukîm iken kılınan öğle, ikindi ve yatsı namazları dört rekata çıkarıldı.[252] Hicretin ikinci yılı şaban ayında ramazan orucu farz kılındı. Aynı yılın Ramazan bayramından bir iki gün önce Hz. Peygamber fıtır sadakası ile ilgili hükümleri bir hutbesinde halka açıkladı. Şevval ayının girmesiyle birlikte bayram namazı kıldırdı. Zilhicce ayının onuncu günü de kurban bayramı namazı kılındı. Hicretin ikinci yılında Ramazan ayından sonra ise zekat farz kılındı.[253]

    _____________________

    215. İbn Sa'd, I, 226; Taberî, II, 369.

    216. İbn Sa'd, I, 227; Taberî, II, 370.

    217. Enfâl Sûresi 30.

    218. İbn Sa'd, I, 223.

    219. Tevbe Sûresi 40.

    220. İbn Sa'd, I, 228-229; İbn Hanbel, I, 348; Belâzürî, I, 260-261.

    221. İbn Sa'd, I, 235-236.

    222. İbn Sa'd, I, 230-231.

    223. Kasas Sûresi 85.

    224. Hicret hakkında geniş bilgi için bk. İbn Hişâm, I, 480-500; İbn Sa'd, I-227-238; Belâzürî, I, 259-268; Taberî, II, 383; İbn Abdilber, Dürer, s. 75-87; İbn Seyyidinnâs, I, 286-314; Makrîzî, s. 38-48; Diyanet Dergisi Hicret Özel sayısı, Ankara 1991; Ahmet Önkal, "Hicret", DİA, XVII, 458-462.

    225. W. Montgomery Watt, Hz. Muhammed'in Mekke'si, s. 183.

    226. İslam öncesinde Medine için bk. Eyüp Sabri Paşa, Mir'ât-ı Medîne, İstanbul 1304, s. 293 vd.; Corci Zeydan, el-Arab, s. 280-282; Fr. Buhl, "Medine", İA, VII, 459-471; Cevad Ali, IV, 128-142; Neşet Çağatay, s. 94-98.

    227. İbn Sa'd, I, 239-241; İbn Seyyidinnâs, I, 316.

    228. Nusret Çam, İslam'da Sanat Resim ve Mimari, Ankara 1994, s. 153.

    229. İbn Sa'd, I, 349 vd.

    230. Belâzürî, I, 269-270; İbn Seyyidinnâs, I, 315-316; Makrîzî, s. 49.

    231. Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, çev. Salih Şaban, İstanbul 1993, s. 243.

    232. Klasik dönem İslâm tarihinde de cami, çok yönlü, dinî, siyâsî, sosyal ve ilmî fonksiyonlara cevap veren bir kurum olmakla birlikte, yılların ve hatta asırların geçmesiyle, mescitlerin dinî hizmet dışındaki fonksiyonları için bu mekanların dışında özel yerler tahsis edilmeye başlanmıştır. Sözgelimi Selçuklular döneminde medreselerin kurulmasıyla eğitim-öğretim bu kurumlarda devam etmiştir. Bu uygulama, Müslümanların nüfuslarının artmasına, gelişen ihtiyaç ve şartlara göre doğal bir gelişmedir.

    233. İbn Sa'd, I, 241-244; Belâzürî, I, 271.

    234. Belâzürî, I, 273.

    235. İbn Abdilber, Dürer, s. 88; Ahmed Güner, "Asr-ı Saadette Camiler/Mescitler ve Fonksiyonları", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, IV, 254-226.

    236. Belâzürî, I, 272-273.

    237. Suffe ve Suffe Ehli hakkında geniş bilgi için bk. Akif Köten, "Asr-ı Saadette Suffa Ashabı", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, IV, 381-416.

    238. İbn Habîb, Muhabber, s. 70; İbn Abdilber, Dürer, s. 92; İbn Seyyidinnâs, I, 321.

    239. İbn Hişâm, I, 429.

    240. Âl-i İmrân Sûresi 103.

    241. Belâzürî, I, 271.

    242. İbn Hişâm, I, 504-507; İbn Sa'd, I, 238-239; İbn Abdilber, Dürer, s. 88-92; İbn Seyyidinnâs, I, 321-326; Makrîzî, s. 49-50.

    243. Muâhât için ayrıca bk. Zebîdî, VII, 73-78.

    244. Enfâl Sûresi 75.

    245. İbn Sa'd, III, 126, 174, 216, 244.

    246. Belâzürî, I, 270.

    247. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 206.

    248. Frantz Buhl, "Muhammed, İA, VIII, 462. Danimarkalı araştırmacı Frantz Buhl (1850-1932), incelemelerinde genellikle yaşadığı dönemin şarkiyatçılarının Hz. Muhammed hakkında sahip olduğu olumsuz bakış açısı, saplantı ve önyargılarla hareket etmektedir. Bununla birlikte, çalışmalarında yukarıdaki gibi az da olsa objektif değerlendirmelere rastlanmaktadır.

    249. İbn Hişâm, I, 501-504; Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 220-229; Salih Tuğ, İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1969, s. 30-47.

    250. M. Tayyib Okiç, "İslamiyette İlk Nüfus Sayımı" A. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: VII, Ankara 1960, s. 11-12.

    251. İbn Hanbel, IV, 43.

    252. Belâzürî, I, 271-272; Taberî, II, 400.

    253. İbn Sa'd, I, 248-249.






+ Yorum Gönder