Konusunu Oylayın.: Müşriklerin Kur’an-ı Kerim’e Yönelik İthamları Nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Müşriklerin Kur’an-ı Kerim’e Yönelik İthamları Nelerdir?
  1. 26.Şubat.2013, 22:38
    1
    Misafir

    Müşriklerin Kur’an-ı Kerim’e Yönelik İthamları Nelerdir?

  2. 26.Şubat.2013, 23:02
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,606
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Müşriklerin Kur’an-ı Kerim’e Yönelik İthamları Nelerdir?




    Müşriklerin Kur’an-ı Kerim’e Yönelik İthamları

    Hatice TURAN -

    “Biz sana sorumluluğu ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil 73/5)

    Hayat rehberi olan Kur’an-ı Kerim, her şeyi tastamam hazırlanmış bir kitap olarak gönderilmiştir. Müşrikler, onun ortaya koyduğu düzenin mükemmelliğini fark etseler de bu ağır sorumluluğun altına girmek istememişlerdi. İslam’ı kabul ettikleri takdirde inançlarının, gerek ferdî gerek içtimaî hayatın bütün alanlarını değiştireceğinin farkındaydılar. Bu sebeple hayatlarını haktan, adaletten, hesap gününden bahseden bir nizama göre yaşamaktansa keyiflerince yaşamayı tercih ettiler. Bu kadarla da kalsa iyi. Birilerinin Kur’an’dan bahsetmesine veya onun ayetlerini okumasına bile tahammül edemediler. Zira bu Kitab’ın toplumu harekete geçiren, ıslah eden, hayat dolu bir hususiyeti olduğunu görüyorlardı.

    Daha önce de çevrelerinde “Allah bir” diyen Hanifler bulunuyordu. Ancak müşrikler, onların tepki göstermelerini gerektirecek bir güç oluşturamayacaklarının farkındaydılar. Kur’an ise öyle mi? O hem çok değer verdikleri(!) putların ve onlara tapan atalarının cehennemlik olduğunu söyleyecek kadar cesur hem de en azılı düşmanlarının bile gizlice ve de hayranlıkla dinlemekten kendilerini alamadıkları, insanları tesiri altına alan bir sihir sanki! Kureyş’in önde gelen kabile reislerinden Cübeyr b. Mut’im’e, Tûr Suresi’nin 35-39. ayetlerini dinlerken “Yüreğim sanki göğsümden fırlayacaktı.” itirafında bulunduran yine aynı kitap.

    Bir Müşriğin Ağzından: “Ya Muhammed! Biz Seni Değil Getirdiğini Yalanlıyoruz.”

    Kendi aralarında onun ne kadar etkisinde kaldıklarını itiraf etseler de bu sesi susturamazlarsa her geçen gün ona iman edenlerin sayısının katlanarak artacağını biliyorlardı. Bunun için öncelikle Hz. Muhammed’in şahsına ve peygamberliğine yönelik bir takım ithamlarda bulundular. Hedeflerine ulaşamayınca bu defa eleştiri oklarını Kur’an’a fırlatmaya başladılar. Zaten onların asıl derdi Ebû Cehil’in de itiraf ettiği gibi Muhammed (s.a.s)’le değil Kur’an’laydı: “Biz seni değil bildirdiklerini yalanlıyoruz.”[1] Aynı durumu, Kur’an da haber vermektedir. (En’am 6/33)

    Eleştiriler Kur’an’a yönelince Efendimizin, -müşrikler iftiralarını artıracak diye- bazı ayetleri hemen duyurmamayı düşündüğü zaman bile olmuştu. (Hud 11/12) Her defasında Allah Teâlâ onların iddialarını çürüterek hem Rasûlü’nü ve Müslümanları teselli etmiş hem de müşriklere hadlerini bildirmiştir.

    İşte müşriklerin Kur’an’a yönelik itirazları ve Kur’an’ın onları aciz bırakan cevapları:

    1) “Kur’an başkasına inseydi.”

    Mekke müşriklerinin itirazlarının başında Kur’an’ın, maddî gücü ve makamı elinde bulunduran kişiler yerine bunlara sahip olmayan, üstelik yetim olan Hz. Muhammed’e indirilmesi geliyordu. Onların değer yargılarına tamamen ters bir durumdu bu.

    “Bu Kur’an, iki şehrin birindeki büyük bir adama indirilseydi ya, dediler.” (Zuhruf 43/31)

    Allah Teâlâ dilediği kullarının derecesini yükselteceğini; makamın soy-sop, zenginlikle değil de Rabbe olan teslimiyetle elde edilebileceğini bildirerek şirkin dayandığı temele dinamit koymuştur.[2]

    2) “Kur’an-ı Kerim Allah tarafından gönderilmemiştir.”

    a) “Hz. Muhammed uydurmuştur.”

    “Yoksa onu uydurdu mu, diyorlar?” (Secde 32/3, Tûr 52/33 Ahkâf 46/8…) Ayetlerdeki tekrar göstermektedir ki müşrikler bu iddiayı dillerine dolamışlardı. Cevap ise gecikmiyor:

    “Arkadaşınız ne saptı ne de şaşırdı. O kendi hevâ-hevesi ile konuşmaz.” (Necm 53/3) “Arkadaşınız” ifadesiyle Hz. Peygamber’in, kendi aralarında yetiştiğini ve O’nu çok iyi tanıdıklarını, O’nun asla yalan söylemeyeceğini bildiklerini hatırlatmıştır. Aslında bu yalana kendileri de inanmadılar. O’nu tanımayanların İslam’a girmelerini engellemek için kullandılar bu iftirayı. “Ben sizin aranızda bundan önce bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Yunus 10/16)

    Hz. Peygamber’in vahiy öncesi hayatının gizli kalan hiçbir yönü bulunmuyordu. Hatta O’na sahip çıkacak, kusurlarını örtecek bir anne-babası bile yok. Öncesinde ne bir şiir yazmış, ne kitap okumuş (Ankebut 29/18), ne de Kur’an’daki kıssalara benzer bir kıssa anlatmıştı. Allah (c.c) “ümmî” bir Rasûl seçerek bu tür ithamlara ta baştan kapıyı kapamıştı.

    Kur’an-ı Kerim, müşrikleri iddialarını ispatlamaya davet ediyor: “Eğer sözlerinde samimi iseler O’nun gibi bir söz getirsinler.” (Tur 52/34) Bu çağrıya cevap gelmeyince biraz daha hafifleterek “benzeri uydurulmuş on sure” getirmelerini (Hud 11/13), karşılık alamayınca “benzeri bir sure” getirmelerini (Bakara 2/23) istemiş. Ve ardından mührü vurmuş: “De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” (İsra 17/88)

    b) “Başka bir insan öğretmiştir.”

    “Andolsun ki biz onların, ‘Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor.’ dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu ise gayet açık bir Arapça.” (Nahl 16/103)

    İddia edilen kişinin kimliği ile ilgili bir çok isim aktarılır: Amir b. Hadramî’nin okuma-yazma bilen Hristiyan kölesi Cevrâ, kılıç ustası Bel’am, Hristiyan köle Cebr, Yesar… Arapçaya bir Arap kadar vakıf olmayan bir yabancı, edebi yönden bu kadar güzel bir eser ortaya koyabilir mi? Bir insan öğretseydi onu suçüstü yakalamaları çok mu zordu?

    Mekkeli müşriklerin ardından onların yolunu takip eden oryantalistler de benzer bir iftirada bulunarak Efendimizin, Kur’an-ı Kerim’i başka kitaplardan ve ehl-i kitap âlimlerinden çaldığını iddia ettiler. Zikrettikleri isimlerden biri de çocuk yaşta görüştüğü Rahip Bahira!

    c) “Şeytanlar indirmiştir.”

    Araplar cinlerin/şeytanların; göğe çıkarak kulak misafiri olduklarına ve onların çaldıkları haberleri sihirbaz, şair ve kâhinlere verdiklerine inanırlardı. Bu sebeple Kur’an’ın da şeytan sözü olduğunu iddia etmişlerdi. Allah Teâlâ gökyüzünü şeytandan koruduğunu ve kulak hırsızlığı yapmak isteyeni hemen parlak alev topunun kovaladığını (Hicr 15/16-18), şeytanın ise kime ineceğini haber verir: “Onlar, her günahkâr yalancıya iner. Bunlar da şeytanlara kulak verir. Onların çoğu yalancıdır.” (Şuara 26/222-223)

    “O kovulmuş şeytanın sözü değildir. O halde nereye bu gidiş?” (Tekvir 81/25-26)

    Getirdiği sistemin mükemmelliği, fesahat ve belâgati, özlü olması, gaybden haber vermesi gibi sebeplerle o kitabı ancak ve ancak “göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiş” (Furkan 25/6) olabilir. Necm Suresi 5-12. ayetlerinde Cebrail’in nasıl vahyi ulaştırdığının oldukça canlı tasvirle anlatılması, Peygamberimizin iki yay aralığı yahut daha yakın bir mesafeden gördüğünü ifade etmesi, bu olayın bir serap olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Cebrail’den bahsederken isminden ziyade “Ruhu’l-Kuds” (Temiz Ruh), “Rasûlin Kerim” (Şerefli Elçi) ya da “Ruhu’l-Emin” (Güvenilir Ruh) sıfatlarının kullanılması, onun emaneti aldığı şekliyle leke bulaştırmadan, tertemiz sahifelerde yerine teslim ettiğini bildirmek içindir.

    3) “Büyüdür.”

    Kur’an’ı dinleyen müşrikler, onun tesirinden hem kendilerinin hem de diğer insanların kurtulamadığını görünce “Bu düpedüz bir büyüdür.” (En’am 6/7) dediler. Büyülenmiş olduğu iftirasına Efendimiz gibi Hz. Musa (İsra 17/101), Hz. Salih (Şuara 26/153) de maruz kalmışlardı.

    O’nun büyü olması mümkün mü? Eğer öyle olsaydı toplumda bu kadar büyük devrimler yapar, tesiri halen devam eder miydi? Bu yalan-yanlış ölçüp biçenlerin, büyüklük taslayarak arkasını dönenlerin yeri ise derileri kavuran, geride ne bu iftirayı atandan ne de sözünden hiçbir şey bırakmayan “Sekâr” olacaktır. (Müddessir 74/19-29)

    4) “Eskilerin masallarıdır.”

    Müşrikler, Dâru’n-Nedve’de yaptıkları toplantılardan birinde Kur’an’ın anlattığı kıssaları dillerine dolamaya karar verdiler: “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman ‘Eskilerin masalları!’ der.” (Mutaffifin 83/13) Ayet-i kerimede geçen “esâtîr” daha çok eğlence için anlatılan abartılı veya asılsız masallar için kullanılır. Akıl hocaları ise Nadr b. Haris’ti. O birçok yere seyahatte bulunmuş; burada öğrendiği hikâyeleri Kur’an’a alternatif olarak Kureyşlilere anlatmaya başlamıştı. Velid b. Muğire de bu yöntemi kullanarak Kur’an’ın sadece bir hikâye kitabı olduğu izlenimi vermeye çalışmıştır.

    5) “Arapça olmamalıydı.”

    Müşriklerin saçmalıklarından biri de: “Muhammed Arap’tır. Getirdiği kitap da Arapça. Kendisi tarafından uydurulmadığını nereden bilelim? Kitab’ı kendisinin ve bizim bilmediğimiz bir dilde getirseydi onun ilâhî olduğuna inanırdık.”

    Başka bir dilde gelseydi bu defa: “Arap bir peygamber ve başka dilde bir kitap öyle mi!” (Fussilet 41/44) derlerdi. İnsanları irşad etmek isteyen bir peygamberin getirdiği kitabın, kavminin diliyle olmasından daha tabi ne olabilir![3]

    6) “Topluca bir defada indirilmeliydi.” (Furkan 25/32)

    Müşrikler Kur’an’ın peyderpey indirilmesinin sebebinin, Hz. Peygamber’in düşünerek, başka kitaplara bakarak veya ehl-i kitaptan yardım alarak Kitab’ı kendisinin yazması olduğunu ileri sürüyorlardı.

    Kur’an-ı Kerim’in parça parça indirilmesi, inananların ayetleri iyice sindirerek ondan azami istifade etmelerine vesile olmuş. Ayrıca Kur’an’ın daha iyi muhafaza edilmesi, sadece bir hukuk kitabı olmayan Kur’an’ın özel durumlara hitap eden ayetlerinin tedrici olarak toplumu inşa etmesi, Müslümanların zor şartlara karşı gücünü artırmak için motive edilmesi gibi hikmetleri de barındırmaktadır.

    7)”Eğer hayırlı bir şey olsaydı ona ayak takımından önce biz inanırdık.” (Ahkâf 46/11)

    8) “Okuyabileceğimiz bir kitap getirmeliydi.”

    Müşriklerin, elleriyle tutabilecekleri yazılı bir kitap gönderilmeyişi de inanmamaları için sundukları gerekçelerden: “Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” (İsra 17/93 Bkz. Müddessir 74/52) Böyle bir kitap gönderilseydi o zaman da “Bu apaçık bir sihirdir.” derlerdi. (En’am 6/7) Yahudiler de benzer şekilde Hz. Musa’dan Allah’ı açıkça göstermesini istemişlerdi. (Nisa 4/153)

    9) “Başka Kur’an getirmeli ya da bunu değiştirmeliydi.”

    Müşrikler yaşantılarına karışmayan, içinde şirki barındırabilen, değiş-tokuş usulüyle bir uzlaşma meydana getiren, hem istediğini yapabilmelerine fırsat veren hem de kendilerinin ahirette kurtuluşunu sağlayan bir kitap getirmesini veya Kur’an’ı değiştirmesini istemişler. Bu isteklerini haber veren ayetin devamında isteklerine cevap gecikmemiş: “De ki onu kendiliğimden değiştirmek olacak şey değil! Ben bana vahyolunandan başkasına uymam.” (Yunus 10/15-16)

    10) “Bize de vahiy inmedikçe inanmayız.” (En’am 6/124)

    11) “Biz seni anlamıyoruz; kalplerimiz kapalı.” (Fussilet 41/5)

    Ne kadar mükemmel olursa olsun Kur’an’ı anlamaya niyetlerinin olmadığını, dinlemeye değer bulmadıklarını ifade ediyorlar İsrailoğulları gibi. (Bakara 2/88)

    Bu eleştirilerinin yanı sıra Kur’an’ın ayetleriyle alay etmiş ve onun yanlış anlaşılması için ayetleri bağlamından kopararak ayetleri tahrif etmişlerdir. Ebû Cehil ticarî seyahatleri esnasında bir yabancıdan zakkumun; onların dilinde hurma ve kaymak olduğunu öğrenmiş. Evine gelen arkadaşlarına bunları ikram ederek şöyle demiştir: “Haydi zakkumlanın! Bu nefis hurmayı kaymağa karıştırarak yiyin. Biz bundan başka zakkum bilmiyoruz. İşte Muhammed’in korkutup durduğu zakkum! O kitabında ateşin içinde ağaç bittiğini söyleyip duruyor. Buna kim inanır!”[4]

    Deve Kuşu Misali…

    Öfkeden çılgına dönmüş hâldeler: “Kur’an’ı işittiklerinde o kâfirler neredeyse seni haset ve düşmanlıklarından dolayı gözleriyle devireceklerdi. O delinin biridir, diyorlardı. Hâlbuki Kur’an âlemler için bir öğüt ve uyarıcıdan başka bir şey değildir.” (Kalem 68/51-52)

    Son çare olarak Kur’an okuyan kişi eğer güçsüz ise zorla susturmaya; susturamayacakları biriyse gürültü çıkararak sesini bastırmaya çalışırlardı. Alkışlamak, ıslık çalmak, şiirler okumak suretiyle yaygara koparırlardı. Bu iş için Mekke sokaklarında nöbet bile tutmaya başlamışlardı. “İn*kâr eden*ler: Bu Kur’ân’ı din*le*me*yin; oku*nur*ken gü*rül*tü çı*ka*rın; bel*ki üs*tün ge*lir*si*niz, de*di*ler.” (Fus*si*let 41/26)

    Kur’an’a teslim olmak yerine deve kuşu gibi onu görmezden gelerek başını kuma gömseler de bir şey değişmeyecektir. Zira sadece kendilerini aldatmaktadırlar.

    Rasûlullah, müşriklerin Kur’an’a karşı bu akıl almaz tavırları karşısında derdini, üzüntüsünü Rabbine arz etmiştir: “Rabbim! Kavmim, bu Kur’an’ı ihmal edip terk etti.” (Furkan 25/30)










    --------------------------------------------------------------------------------


    [1] Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an 7/1.


    [2] Bkz. Mü’min 40/15, Zuhruf 43/31, Mücadele 58/11.


    [3] Bkz. İbrahim 14/4, Yusuf 12/2, Ahkâf 46/12.


    [4] İbn Kesir, III, 48.


  3. 26.Şubat.2013, 23:02
    2
    Moderatör



    Müşriklerin Kur’an-ı Kerim’e Yönelik İthamları

    Hatice TURAN -

    “Biz sana sorumluluğu ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil 73/5)

    Hayat rehberi olan Kur’an-ı Kerim, her şeyi tastamam hazırlanmış bir kitap olarak gönderilmiştir. Müşrikler, onun ortaya koyduğu düzenin mükemmelliğini fark etseler de bu ağır sorumluluğun altına girmek istememişlerdi. İslam’ı kabul ettikleri takdirde inançlarının, gerek ferdî gerek içtimaî hayatın bütün alanlarını değiştireceğinin farkındaydılar. Bu sebeple hayatlarını haktan, adaletten, hesap gününden bahseden bir nizama göre yaşamaktansa keyiflerince yaşamayı tercih ettiler. Bu kadarla da kalsa iyi. Birilerinin Kur’an’dan bahsetmesine veya onun ayetlerini okumasına bile tahammül edemediler. Zira bu Kitab’ın toplumu harekete geçiren, ıslah eden, hayat dolu bir hususiyeti olduğunu görüyorlardı.

    Daha önce de çevrelerinde “Allah bir” diyen Hanifler bulunuyordu. Ancak müşrikler, onların tepki göstermelerini gerektirecek bir güç oluşturamayacaklarının farkındaydılar. Kur’an ise öyle mi? O hem çok değer verdikleri(!) putların ve onlara tapan atalarının cehennemlik olduğunu söyleyecek kadar cesur hem de en azılı düşmanlarının bile gizlice ve de hayranlıkla dinlemekten kendilerini alamadıkları, insanları tesiri altına alan bir sihir sanki! Kureyş’in önde gelen kabile reislerinden Cübeyr b. Mut’im’e, Tûr Suresi’nin 35-39. ayetlerini dinlerken “Yüreğim sanki göğsümden fırlayacaktı.” itirafında bulunduran yine aynı kitap.

    Bir Müşriğin Ağzından: “Ya Muhammed! Biz Seni Değil Getirdiğini Yalanlıyoruz.”

    Kendi aralarında onun ne kadar etkisinde kaldıklarını itiraf etseler de bu sesi susturamazlarsa her geçen gün ona iman edenlerin sayısının katlanarak artacağını biliyorlardı. Bunun için öncelikle Hz. Muhammed’in şahsına ve peygamberliğine yönelik bir takım ithamlarda bulundular. Hedeflerine ulaşamayınca bu defa eleştiri oklarını Kur’an’a fırlatmaya başladılar. Zaten onların asıl derdi Ebû Cehil’in de itiraf ettiği gibi Muhammed (s.a.s)’le değil Kur’an’laydı: “Biz seni değil bildirdiklerini yalanlıyoruz.”[1] Aynı durumu, Kur’an da haber vermektedir. (En’am 6/33)

    Eleştiriler Kur’an’a yönelince Efendimizin, -müşrikler iftiralarını artıracak diye- bazı ayetleri hemen duyurmamayı düşündüğü zaman bile olmuştu. (Hud 11/12) Her defasında Allah Teâlâ onların iddialarını çürüterek hem Rasûlü’nü ve Müslümanları teselli etmiş hem de müşriklere hadlerini bildirmiştir.

    İşte müşriklerin Kur’an’a yönelik itirazları ve Kur’an’ın onları aciz bırakan cevapları:

    1) “Kur’an başkasına inseydi.”

    Mekke müşriklerinin itirazlarının başında Kur’an’ın, maddî gücü ve makamı elinde bulunduran kişiler yerine bunlara sahip olmayan, üstelik yetim olan Hz. Muhammed’e indirilmesi geliyordu. Onların değer yargılarına tamamen ters bir durumdu bu.

    “Bu Kur’an, iki şehrin birindeki büyük bir adama indirilseydi ya, dediler.” (Zuhruf 43/31)

    Allah Teâlâ dilediği kullarının derecesini yükselteceğini; makamın soy-sop, zenginlikle değil de Rabbe olan teslimiyetle elde edilebileceğini bildirerek şirkin dayandığı temele dinamit koymuştur.[2]

    2) “Kur’an-ı Kerim Allah tarafından gönderilmemiştir.”

    a) “Hz. Muhammed uydurmuştur.”

    “Yoksa onu uydurdu mu, diyorlar?” (Secde 32/3, Tûr 52/33 Ahkâf 46/8…) Ayetlerdeki tekrar göstermektedir ki müşrikler bu iddiayı dillerine dolamışlardı. Cevap ise gecikmiyor:

    “Arkadaşınız ne saptı ne de şaşırdı. O kendi hevâ-hevesi ile konuşmaz.” (Necm 53/3) “Arkadaşınız” ifadesiyle Hz. Peygamber’in, kendi aralarında yetiştiğini ve O’nu çok iyi tanıdıklarını, O’nun asla yalan söylemeyeceğini bildiklerini hatırlatmıştır. Aslında bu yalana kendileri de inanmadılar. O’nu tanımayanların İslam’a girmelerini engellemek için kullandılar bu iftirayı. “Ben sizin aranızda bundan önce bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Yunus 10/16)

    Hz. Peygamber’in vahiy öncesi hayatının gizli kalan hiçbir yönü bulunmuyordu. Hatta O’na sahip çıkacak, kusurlarını örtecek bir anne-babası bile yok. Öncesinde ne bir şiir yazmış, ne kitap okumuş (Ankebut 29/18), ne de Kur’an’daki kıssalara benzer bir kıssa anlatmıştı. Allah (c.c) “ümmî” bir Rasûl seçerek bu tür ithamlara ta baştan kapıyı kapamıştı.

    Kur’an-ı Kerim, müşrikleri iddialarını ispatlamaya davet ediyor: “Eğer sözlerinde samimi iseler O’nun gibi bir söz getirsinler.” (Tur 52/34) Bu çağrıya cevap gelmeyince biraz daha hafifleterek “benzeri uydurulmuş on sure” getirmelerini (Hud 11/13), karşılık alamayınca “benzeri bir sure” getirmelerini (Bakara 2/23) istemiş. Ve ardından mührü vurmuş: “De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.” (İsra 17/88)

    b) “Başka bir insan öğretmiştir.”

    “Andolsun ki biz onların, ‘Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor.’ dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu ise gayet açık bir Arapça.” (Nahl 16/103)

    İddia edilen kişinin kimliği ile ilgili bir çok isim aktarılır: Amir b. Hadramî’nin okuma-yazma bilen Hristiyan kölesi Cevrâ, kılıç ustası Bel’am, Hristiyan köle Cebr, Yesar… Arapçaya bir Arap kadar vakıf olmayan bir yabancı, edebi yönden bu kadar güzel bir eser ortaya koyabilir mi? Bir insan öğretseydi onu suçüstü yakalamaları çok mu zordu?

    Mekkeli müşriklerin ardından onların yolunu takip eden oryantalistler de benzer bir iftirada bulunarak Efendimizin, Kur’an-ı Kerim’i başka kitaplardan ve ehl-i kitap âlimlerinden çaldığını iddia ettiler. Zikrettikleri isimlerden biri de çocuk yaşta görüştüğü Rahip Bahira!

    c) “Şeytanlar indirmiştir.”

    Araplar cinlerin/şeytanların; göğe çıkarak kulak misafiri olduklarına ve onların çaldıkları haberleri sihirbaz, şair ve kâhinlere verdiklerine inanırlardı. Bu sebeple Kur’an’ın da şeytan sözü olduğunu iddia etmişlerdi. Allah Teâlâ gökyüzünü şeytandan koruduğunu ve kulak hırsızlığı yapmak isteyeni hemen parlak alev topunun kovaladığını (Hicr 15/16-18), şeytanın ise kime ineceğini haber verir: “Onlar, her günahkâr yalancıya iner. Bunlar da şeytanlara kulak verir. Onların çoğu yalancıdır.” (Şuara 26/222-223)

    “O kovulmuş şeytanın sözü değildir. O halde nereye bu gidiş?” (Tekvir 81/25-26)

    Getirdiği sistemin mükemmelliği, fesahat ve belâgati, özlü olması, gaybden haber vermesi gibi sebeplerle o kitabı ancak ve ancak “göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiş” (Furkan 25/6) olabilir. Necm Suresi 5-12. ayetlerinde Cebrail’in nasıl vahyi ulaştırdığının oldukça canlı tasvirle anlatılması, Peygamberimizin iki yay aralığı yahut daha yakın bir mesafeden gördüğünü ifade etmesi, bu olayın bir serap olmadığını göstermesi açısından önemlidir. Cebrail’den bahsederken isminden ziyade “Ruhu’l-Kuds” (Temiz Ruh), “Rasûlin Kerim” (Şerefli Elçi) ya da “Ruhu’l-Emin” (Güvenilir Ruh) sıfatlarının kullanılması, onun emaneti aldığı şekliyle leke bulaştırmadan, tertemiz sahifelerde yerine teslim ettiğini bildirmek içindir.

    3) “Büyüdür.”

    Kur’an’ı dinleyen müşrikler, onun tesirinden hem kendilerinin hem de diğer insanların kurtulamadığını görünce “Bu düpedüz bir büyüdür.” (En’am 6/7) dediler. Büyülenmiş olduğu iftirasına Efendimiz gibi Hz. Musa (İsra 17/101), Hz. Salih (Şuara 26/153) de maruz kalmışlardı.

    O’nun büyü olması mümkün mü? Eğer öyle olsaydı toplumda bu kadar büyük devrimler yapar, tesiri halen devam eder miydi? Bu yalan-yanlış ölçüp biçenlerin, büyüklük taslayarak arkasını dönenlerin yeri ise derileri kavuran, geride ne bu iftirayı atandan ne de sözünden hiçbir şey bırakmayan “Sekâr” olacaktır. (Müddessir 74/19-29)

    4) “Eskilerin masallarıdır.”

    Müşrikler, Dâru’n-Nedve’de yaptıkları toplantılardan birinde Kur’an’ın anlattığı kıssaları dillerine dolamaya karar verdiler: “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman ‘Eskilerin masalları!’ der.” (Mutaffifin 83/13) Ayet-i kerimede geçen “esâtîr” daha çok eğlence için anlatılan abartılı veya asılsız masallar için kullanılır. Akıl hocaları ise Nadr b. Haris’ti. O birçok yere seyahatte bulunmuş; burada öğrendiği hikâyeleri Kur’an’a alternatif olarak Kureyşlilere anlatmaya başlamıştı. Velid b. Muğire de bu yöntemi kullanarak Kur’an’ın sadece bir hikâye kitabı olduğu izlenimi vermeye çalışmıştır.

    5) “Arapça olmamalıydı.”

    Müşriklerin saçmalıklarından biri de: “Muhammed Arap’tır. Getirdiği kitap da Arapça. Kendisi tarafından uydurulmadığını nereden bilelim? Kitab’ı kendisinin ve bizim bilmediğimiz bir dilde getirseydi onun ilâhî olduğuna inanırdık.”

    Başka bir dilde gelseydi bu defa: “Arap bir peygamber ve başka dilde bir kitap öyle mi!” (Fussilet 41/44) derlerdi. İnsanları irşad etmek isteyen bir peygamberin getirdiği kitabın, kavminin diliyle olmasından daha tabi ne olabilir![3]

    6) “Topluca bir defada indirilmeliydi.” (Furkan 25/32)

    Müşrikler Kur’an’ın peyderpey indirilmesinin sebebinin, Hz. Peygamber’in düşünerek, başka kitaplara bakarak veya ehl-i kitaptan yardım alarak Kitab’ı kendisinin yazması olduğunu ileri sürüyorlardı.

    Kur’an-ı Kerim’in parça parça indirilmesi, inananların ayetleri iyice sindirerek ondan azami istifade etmelerine vesile olmuş. Ayrıca Kur’an’ın daha iyi muhafaza edilmesi, sadece bir hukuk kitabı olmayan Kur’an’ın özel durumlara hitap eden ayetlerinin tedrici olarak toplumu inşa etmesi, Müslümanların zor şartlara karşı gücünü artırmak için motive edilmesi gibi hikmetleri de barındırmaktadır.

    7)”Eğer hayırlı bir şey olsaydı ona ayak takımından önce biz inanırdık.” (Ahkâf 46/11)

    8) “Okuyabileceğimiz bir kitap getirmeliydi.”

    Müşriklerin, elleriyle tutabilecekleri yazılı bir kitap gönderilmeyişi de inanmamaları için sundukları gerekçelerden: “Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” (İsra 17/93 Bkz. Müddessir 74/52) Böyle bir kitap gönderilseydi o zaman da “Bu apaçık bir sihirdir.” derlerdi. (En’am 6/7) Yahudiler de benzer şekilde Hz. Musa’dan Allah’ı açıkça göstermesini istemişlerdi. (Nisa 4/153)

    9) “Başka Kur’an getirmeli ya da bunu değiştirmeliydi.”

    Müşrikler yaşantılarına karışmayan, içinde şirki barındırabilen, değiş-tokuş usulüyle bir uzlaşma meydana getiren, hem istediğini yapabilmelerine fırsat veren hem de kendilerinin ahirette kurtuluşunu sağlayan bir kitap getirmesini veya Kur’an’ı değiştirmesini istemişler. Bu isteklerini haber veren ayetin devamında isteklerine cevap gecikmemiş: “De ki onu kendiliğimden değiştirmek olacak şey değil! Ben bana vahyolunandan başkasına uymam.” (Yunus 10/15-16)

    10) “Bize de vahiy inmedikçe inanmayız.” (En’am 6/124)

    11) “Biz seni anlamıyoruz; kalplerimiz kapalı.” (Fussilet 41/5)

    Ne kadar mükemmel olursa olsun Kur’an’ı anlamaya niyetlerinin olmadığını, dinlemeye değer bulmadıklarını ifade ediyorlar İsrailoğulları gibi. (Bakara 2/88)

    Bu eleştirilerinin yanı sıra Kur’an’ın ayetleriyle alay etmiş ve onun yanlış anlaşılması için ayetleri bağlamından kopararak ayetleri tahrif etmişlerdir. Ebû Cehil ticarî seyahatleri esnasında bir yabancıdan zakkumun; onların dilinde hurma ve kaymak olduğunu öğrenmiş. Evine gelen arkadaşlarına bunları ikram ederek şöyle demiştir: “Haydi zakkumlanın! Bu nefis hurmayı kaymağa karıştırarak yiyin. Biz bundan başka zakkum bilmiyoruz. İşte Muhammed’in korkutup durduğu zakkum! O kitabında ateşin içinde ağaç bittiğini söyleyip duruyor. Buna kim inanır!”[4]

    Deve Kuşu Misali…

    Öfkeden çılgına dönmüş hâldeler: “Kur’an’ı işittiklerinde o kâfirler neredeyse seni haset ve düşmanlıklarından dolayı gözleriyle devireceklerdi. O delinin biridir, diyorlardı. Hâlbuki Kur’an âlemler için bir öğüt ve uyarıcıdan başka bir şey değildir.” (Kalem 68/51-52)

    Son çare olarak Kur’an okuyan kişi eğer güçsüz ise zorla susturmaya; susturamayacakları biriyse gürültü çıkararak sesini bastırmaya çalışırlardı. Alkışlamak, ıslık çalmak, şiirler okumak suretiyle yaygara koparırlardı. Bu iş için Mekke sokaklarında nöbet bile tutmaya başlamışlardı. “İn*kâr eden*ler: Bu Kur’ân’ı din*le*me*yin; oku*nur*ken gü*rül*tü çı*ka*rın; bel*ki üs*tün ge*lir*si*niz, de*di*ler.” (Fus*si*let 41/26)

    Kur’an’a teslim olmak yerine deve kuşu gibi onu görmezden gelerek başını kuma gömseler de bir şey değişmeyecektir. Zira sadece kendilerini aldatmaktadırlar.

    Rasûlullah, müşriklerin Kur’an’a karşı bu akıl almaz tavırları karşısında derdini, üzüntüsünü Rabbine arz etmiştir: “Rabbim! Kavmim, bu Kur’an’ı ihmal edip terk etti.” (Furkan 25/30)










    --------------------------------------------------------------------------------


    [1] Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an 7/1.


    [2] Bkz. Mü’min 40/15, Zuhruf 43/31, Mücadele 58/11.


    [3] Bkz. İbrahim 14/4, Yusuf 12/2, Ahkâf 46/12.


    [4] İbn Kesir, III, 48.





+ Yorum Gönder