Konusunu Oylayın.: Sahabe hayatını okumanın yararları nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Sahabe hayatını okumanın yararları nelerdir?
  1. 20.Şubat.2013, 22:30
    1
    Misafir

    Sahabe hayatını okumanın yararları nelerdir?






    Sahabe hayatını okumanın yararları nelerdir? Mumsema sahabe hayatını okumanın yararları nelerdir?


  2. 20.Şubat.2013, 22:30
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Şubat.2013, 23:18
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: sahabe hayatını okumanın yararları nelerdir?




    sahabe nedir sorusuna cevap verelim. Sahabenin klasik anlamda ki tarifini şöyle anlatalım; İbn-i Hacer yazdığı kitabında “Efendimiz (a.s)’ı az yada çok dünya gözü ile görmüş, dünyada bir araya gelmiş, onunla sohbeti olmuş herkes sahabedir” diyor. Ama değer itibari ile sahabe nedir diye soracak olursak, ona çok daha farklı cevaplar veririz: Sahabe nesli, vahyin ilk muhatapları… Allah resulünün mübarek ellerinde yetişmiş ilk nesil, onlara ben acizane “Semanın armağanı” derim. Çünkü nasıl ki Kur’an bize semadan inmiş ilahi mesajlarsa, onlar da semanın şekillendirdiği bir topluluk. Yani Allah’ın gözetiminde yetişmiş bir topluluk. Onun için de sahabe neslinin dini anlamada, dini algılamada çok çok yeri ve değeri var. Bu değer noktasında, eğer gerekli bilince eremezsek, biz o neslin aslında bizlere vermiş olduğu mesajları da doğru bir biçimde anlayamayız.

    öncelikle şunu ifade edelim Ahzap- 21’de Kur’an Allah Resulünü bizlere tarif ederken “Usvei Hasene” diye tarif eder. Usvei Haseneyi bugün bir çok mealimiz “en güzel örnek en güzel model” olarak çevirirler. Ama üsvei hasenanın bunun ötesinde bir anlamı var, o anlam acizane bizim tespitimiz, hayatın her anının ve her alanının rehberi eğer Allah Resulü ise onun mübarek ellerinde yetişmiş nesil de öyledir ve hayatın her anının ve her alanının rehberidir onun için. Biz ideal manada “kulluğu nerden öğreneceğiz” diye bir soru sorduğumuz zaman varacağımız kapı sahabenin kapısıdır. Çünkü onlar Kuranın ilk nesli ve Hz. Peygamberin ellerinde yetişen ilk nesildir ve bu manada en ideal kulluğu ortaya koymuşlardır. Bunun ispatı da bizzat Kur’andır. Kur’an bize onları anlatırken “Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razı” ifadesini kullanır. Yani rıza makamını elde etmiş bir nesil… Bunların hepsini toparlarsak sahabe aslında bizler için, yollarını kaybedenlere yön gösteren rehberler, sarsıntı içinde olanlara sabit dağlar, varacakları hedeflere varmak için yol gösteren birer hidayet yıldızları
    dır. Böyle bizim için önemli durumları var sahabenin. Diğer sorunuza gelince sahabenin hepsini aynı değerde mi göreceğiz? Elbette aynı değerde değil. Kur’an bile bir tasnif yapıyor, yani sabikunu evvelinden olan ilk işin başında olanlarla daha sonra gelenler Kuran’ın nazarında da bir değildir, Efendimizin nazarında da bir değildir, sahabenin nazarında da bir değildir. O ilk nesil her zaman için risalet davasını omuzlayıp o davayı varması gereken noktaya taşıma noktasındaki gayretlerinden ötürü her zaman farklı bir muamele görmüştür. Böyle bir farklılık ulemamızın da dikkatini çekmiştir ki ulemamız sürekli tasnifler yapmıştır. Mesela sahabiyi beş tabakaya ayıran bugün usul alimlerimiz vardır. Sahabeyi on tabakaya ayıran usul alimlerimiz var. Hakim Nisaburi gibi alimlerimiz sahabeyi on iki tabakaya ayırırlar ki bugün bizim ilim tarihimizde en fazla kabul gören tasnif o tasniftir. On iki tabakaya kadar ayrılmış sahabi. Dar’ul Erkama kadar, Dar’ul Erkamdan sonra Müslüman olanlar, birinci Habeşistan hicretine katılanlar, Efendimize şibi talipte yer alanlar, hicrete katılanlar, Bedir’e katılanlar, Bedir’den Hudeybiye’ye kadar ki o zaman sürecinde Müslüman olanlar, Hudeybiye ile Mekke fethine kadarki olan süreçte Müslüman olanlar, Mekke fethinden sonra ki Müslümanlar ki biz ona Tuleka diyoruz. Tuleka’dan olanlar ve en son Allah Resulünün veda haccında onu görüp veda hutbesinde ona iştirak edenler işte bu tasniflerde gösteriyor ki sahabenin hepsinin Kur’an nazarında da Efendimiz nazarında da değer ve kıymetleri bir değildi. Peki böyle bir tasnifin sahabenin dünyasında nasıl bir izi vardı? Onunla ilgili çok şey söylenir ama bir örnek vereyim müsaade edersiniz -Hz ömer’in hilafet günlerinde bir gün dışarıdan bazı sahabiler içeriye girip Emirel müminin olan Hz. Ömer’le görüşmek istiyorlar. Dışarıda bekleyenler arasında Ammar bin Yasir var, Süheyl bin Rumi var, Ebu Süfyan var, Süheyl İbni Amr var. Allah Resulünün halifesi olan Hz Ömer’in kapısında onları içeri almak için görevli olan Bilali Habeşi var. Bilali Habeşi içeri giriyor ve diyor ki Hz. Ömer’e; Ya Emirel Müminin dışarıda falanca falanca isimler var sizinle görüşmek istiyorlar. Hz. Ömer’in söylediği söz çok önemli! “Önce bana Ammar Bin Yasiri getir, sonra Süheyl bin Rumi’yi getir, sonra Ebu Süfyan’ı getirin, sonra da Süheyl bin Amr ‘ı getirin”. Bilal çıkıyor dışarıya ve bu dört sahabiye bunu söylüyor ve Ebu Süfyan buna çok sinirleniyor; “Hiç bu kadar hayatım boyunca küçük



    düşürüldüğümü hatırlamıyorum” diyor. Ne zaman bir yere girsem Ebu Süfyan’ın en başta girmesi gerekir. Çünkü toplumun en üstün, en soylu birisidir, diyor. Orada buna benzer sözler söyleyince Suheyl İbni Amr diyor ki; “Ey Ebu Süfyan” diyor “yavaş ol, o insanlar Hz. Muhammed’in davetine koşarlarken biz o davete karşı çıkıyorduk. Şimdi elbetteki içeriye girme sırası onların yani bizden daha öncedir” diyor. İşte bu da gösteriyor ki değer ve kıymetleri bu noktada bir değildir. Muaviye’yi nasıl anlayalım ve nasıl anlatalım?


    M. Emin Yıldırım: -Muaviye bin Ebu Süfyan gerçekten İslam tarihinde yaşamış çok orijinal şahsiyettir.Yani Müslümanlığı,



    Mekke fethinde babasıyla kabul etmiştir. Beşinci babada Efendimiz Aleyhisselatı Vesselamla soyu birleşir. Allah Resulu ile amca çocuğu gibidir bir yönü ile… Dolayısı ile Hz.Ali ile de amca çocuklarıdır. Ama Mekke fethine kadar



    İslam’a karşı olmuş, daha sonra iman etmiş ve Medine’ye gelmiş birkaç sene peygamberimizle birlikte olmuş. Allah Resulünün özel mektuplarını yazan katibi olmuş. Daha doğrusu Muaviye bin Ebu Süfyan peygamberimizin özel katipliğini yapmıştır bazı ve diplomatik mektupları yazmıştır. Onların hangileri olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla böyle bir şahsiyettir Muaviye bin Ebu Süfyan. Daha sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer döneminde de Şam valiliğini, Hz.Osman döneminde de Şam eyaletinin tamamının valiliğini yapmıştır. Hz. Ali hilafete geçince de Hz.Ali’den maktul halife Hz.Osman’ın kanının hesabını sorarak ona karşı olmuş ve malumunuz olduğunuz üzere en son Sıffin savaşında Hz. Ali ile karşı karşıya gelmiştir. Burada aslında genişçe ve farklı bir şekilde ele alınması gereken olaylar var, niçin? Muaviye bin Ebu Süfyan Hz. Ali’ye karşı böyle bir mücadele başlattı. Neden Hz.Osman’ın kanının hesabını sorma hakkını kendinde gördü? Bunlar belki üzerinde çokça yorumlar yapılması gereken meseledir ama ben bu noktada sadece şunu söylemek isterim; tarihin gizlenip de bize faydası olacak bir sayfası yoktur. Biz bugün nasıl bir tarih okumamız gerektiğini de Kuran’dan öğreniyoruz. Kuran hiçbir sayfayı gizlemiyor. Eğer Kuran gizleseydi Hz.Adem’in hatasını gizlerdi. Adem Aleyhisselamın o yasak ağaçlı meyveyi yediğini biz kurandan öğreniyoruz. Ordaki zelleler ki biz peygamberlerin sürçmelerine zelle deriz, onlar gizlenmemiştir sebep ne? İnsanların bundan ibret alması içindir sebep…



    Yine sahabe ile ilgili tabloları okuruz mesela Ali İmran suresinde bize Uhut da Ayneyin geçidinde bir mağlubiyete sebebiyet veren sahabenin hayatını anlatır kuran. Bize Allah resulünün etrafında dağılan sahabenin hayatını anlatır. Kuran bize Nur suresinde ifk hadisesinde kendilerine iftira haddi uygulanan sahabeleri anlatır. Bunların hepsi bize şunu söyler; demek ki gizlemenin bir mantığı yok o halde biz Kuranın nazarında, kuranın bize verdiği bilgiler ışığında, böylelikle nasıl bir tarih okuyacağımızı öğreniriz.



    Biz Hz. Osman döneminden itibaren (ki Hz. Osman’ın dönemi 12 yıllık bir süreçtir) o sürecin 2. 6 yılından itibaren kırılmaya başlayan İslam devletinin, İslam toplumunun nasıl bu noktalara geldiğini çok iyi anlamak zorundayız. Eğer biz bunları anlarsak, bugünün dünyasında emin olun Irak’ı daha iyi anlarız, emin olun Filistin’i daha iyi anlarız, kendi toplumuzda Müslümanlar arasındaki sıkıntıları daha iyi anlarız. Eğer Müslümanlar Uhud’u doğru anlasalardı, İslam toplumunda Sıffin bir daha yaşanmazdı. Çünkü Uhud’un bir iz dönüşümüdür Sıffin. Eğer Sıffin’i anlasalardı, Müslümanlar Sıffin’e benzer bugünün dünyasına kadar onlarca savaş bu topraklarda yaşanmayacaktı. Dolayısıyla biz her şeye tarihin hangi sayfasından bakarsak bakalım Kuran’ın bize açmış olduğu o pencereden bakmak zorundayız. Yani Muaviye bin Ebu Süfyan’ı yerin dibine batırmak da bize bir fayda vermez. Hiç dokunulmaz kılıp o sayfaları işlememe yani hiç olmamış gibi anlamak da bize bir fayda vermez. Asıl mesele anlamaktır. Neden oldu ? Şu soruyu çok iyi sormamız lazım. Daha Allah Resulünün mübarek mezarındaki su kurumadan, İslam coğrafyası neden bu hale geldi? Neden sahabeler birbirlerine kılıç çekecek duruma geldiler? Neden Cemel’de kardeş kavgası yaşandı? Neden Sıffin’de imamet ile saltanat -ki Allah resulü saltanatın en büyük düşmanıydı saltanat- - karşı karşıya geldi? Neden Allah Resulü 23 risalet davası boyunca asabiyeti ayaklar altına alıp, asabiyeti çiğnediği defalarca beyan etmesine rağmen Kerbela da Hz.Hüseyin ile Yezit arasındaki, din ile milliyet arasındaki o mücadele tekrardan ortaya çıktı. Bu nedenleri sormamız lazım ve böylece tarih tekerrür etme özelliğini de içinde barındırarak bir daha yanlışları tekrar ettirmez ve biz gerekli dersi çıkarırız. Oradan gerekli ibretleri alırız, bugünün dünyasında aynı hataları işlemeyiz, var olan eksikleri de giderme noktasında çaba ve gayret içerisinde oluruz.


    Muhammed emin yıldırım


  4. 20.Şubat.2013, 23:18
    2
    Moderatör



    sahabe nedir sorusuna cevap verelim. Sahabenin klasik anlamda ki tarifini şöyle anlatalım; İbn-i Hacer yazdığı kitabında “Efendimiz (a.s)’ı az yada çok dünya gözü ile görmüş, dünyada bir araya gelmiş, onunla sohbeti olmuş herkes sahabedir” diyor. Ama değer itibari ile sahabe nedir diye soracak olursak, ona çok daha farklı cevaplar veririz: Sahabe nesli, vahyin ilk muhatapları… Allah resulünün mübarek ellerinde yetişmiş ilk nesil, onlara ben acizane “Semanın armağanı” derim. Çünkü nasıl ki Kur’an bize semadan inmiş ilahi mesajlarsa, onlar da semanın şekillendirdiği bir topluluk. Yani Allah’ın gözetiminde yetişmiş bir topluluk. Onun için de sahabe neslinin dini anlamada, dini algılamada çok çok yeri ve değeri var. Bu değer noktasında, eğer gerekli bilince eremezsek, biz o neslin aslında bizlere vermiş olduğu mesajları da doğru bir biçimde anlayamayız.

    öncelikle şunu ifade edelim Ahzap- 21’de Kur’an Allah Resulünü bizlere tarif ederken “Usvei Hasene” diye tarif eder. Usvei Haseneyi bugün bir çok mealimiz “en güzel örnek en güzel model” olarak çevirirler. Ama üsvei hasenanın bunun ötesinde bir anlamı var, o anlam acizane bizim tespitimiz, hayatın her anının ve her alanının rehberi eğer Allah Resulü ise onun mübarek ellerinde yetişmiş nesil de öyledir ve hayatın her anının ve her alanının rehberidir onun için. Biz ideal manada “kulluğu nerden öğreneceğiz” diye bir soru sorduğumuz zaman varacağımız kapı sahabenin kapısıdır. Çünkü onlar Kuranın ilk nesli ve Hz. Peygamberin ellerinde yetişen ilk nesildir ve bu manada en ideal kulluğu ortaya koymuşlardır. Bunun ispatı da bizzat Kur’andır. Kur’an bize onları anlatırken “Allah onlardan razı, onlar da Allah’dan razı” ifadesini kullanır. Yani rıza makamını elde etmiş bir nesil… Bunların hepsini toparlarsak sahabe aslında bizler için, yollarını kaybedenlere yön gösteren rehberler, sarsıntı içinde olanlara sabit dağlar, varacakları hedeflere varmak için yol gösteren birer hidayet yıldızları
    dır. Böyle bizim için önemli durumları var sahabenin. Diğer sorunuza gelince sahabenin hepsini aynı değerde mi göreceğiz? Elbette aynı değerde değil. Kur’an bile bir tasnif yapıyor, yani sabikunu evvelinden olan ilk işin başında olanlarla daha sonra gelenler Kuran’ın nazarında da bir değildir, Efendimizin nazarında da bir değildir, sahabenin nazarında da bir değildir. O ilk nesil her zaman için risalet davasını omuzlayıp o davayı varması gereken noktaya taşıma noktasındaki gayretlerinden ötürü her zaman farklı bir muamele görmüştür. Böyle bir farklılık ulemamızın da dikkatini çekmiştir ki ulemamız sürekli tasnifler yapmıştır. Mesela sahabiyi beş tabakaya ayıran bugün usul alimlerimiz vardır. Sahabeyi on tabakaya ayıran usul alimlerimiz var. Hakim Nisaburi gibi alimlerimiz sahabeyi on iki tabakaya ayırırlar ki bugün bizim ilim tarihimizde en fazla kabul gören tasnif o tasniftir. On iki tabakaya kadar ayrılmış sahabi. Dar’ul Erkama kadar, Dar’ul Erkamdan sonra Müslüman olanlar, birinci Habeşistan hicretine katılanlar, Efendimize şibi talipte yer alanlar, hicrete katılanlar, Bedir’e katılanlar, Bedir’den Hudeybiye’ye kadar ki o zaman sürecinde Müslüman olanlar, Hudeybiye ile Mekke fethine kadarki olan süreçte Müslüman olanlar, Mekke fethinden sonra ki Müslümanlar ki biz ona Tuleka diyoruz. Tuleka’dan olanlar ve en son Allah Resulünün veda haccında onu görüp veda hutbesinde ona iştirak edenler işte bu tasniflerde gösteriyor ki sahabenin hepsinin Kur’an nazarında da Efendimiz nazarında da değer ve kıymetleri bir değildi. Peki böyle bir tasnifin sahabenin dünyasında nasıl bir izi vardı? Onunla ilgili çok şey söylenir ama bir örnek vereyim müsaade edersiniz -Hz ömer’in hilafet günlerinde bir gün dışarıdan bazı sahabiler içeriye girip Emirel müminin olan Hz. Ömer’le görüşmek istiyorlar. Dışarıda bekleyenler arasında Ammar bin Yasir var, Süheyl bin Rumi var, Ebu Süfyan var, Süheyl İbni Amr var. Allah Resulünün halifesi olan Hz Ömer’in kapısında onları içeri almak için görevli olan Bilali Habeşi var. Bilali Habeşi içeri giriyor ve diyor ki Hz. Ömer’e; Ya Emirel Müminin dışarıda falanca falanca isimler var sizinle görüşmek istiyorlar. Hz. Ömer’in söylediği söz çok önemli! “Önce bana Ammar Bin Yasiri getir, sonra Süheyl bin Rumi’yi getir, sonra Ebu Süfyan’ı getirin, sonra da Süheyl bin Amr ‘ı getirin”. Bilal çıkıyor dışarıya ve bu dört sahabiye bunu söylüyor ve Ebu Süfyan buna çok sinirleniyor; “Hiç bu kadar hayatım boyunca küçük



    düşürüldüğümü hatırlamıyorum” diyor. Ne zaman bir yere girsem Ebu Süfyan’ın en başta girmesi gerekir. Çünkü toplumun en üstün, en soylu birisidir, diyor. Orada buna benzer sözler söyleyince Suheyl İbni Amr diyor ki; “Ey Ebu Süfyan” diyor “yavaş ol, o insanlar Hz. Muhammed’in davetine koşarlarken biz o davete karşı çıkıyorduk. Şimdi elbetteki içeriye girme sırası onların yani bizden daha öncedir” diyor. İşte bu da gösteriyor ki değer ve kıymetleri bu noktada bir değildir. Muaviye’yi nasıl anlayalım ve nasıl anlatalım?


    M. Emin Yıldırım: -Muaviye bin Ebu Süfyan gerçekten İslam tarihinde yaşamış çok orijinal şahsiyettir.Yani Müslümanlığı,



    Mekke fethinde babasıyla kabul etmiştir. Beşinci babada Efendimiz Aleyhisselatı Vesselamla soyu birleşir. Allah Resulu ile amca çocuğu gibidir bir yönü ile… Dolayısı ile Hz.Ali ile de amca çocuklarıdır. Ama Mekke fethine kadar



    İslam’a karşı olmuş, daha sonra iman etmiş ve Medine’ye gelmiş birkaç sene peygamberimizle birlikte olmuş. Allah Resulünün özel mektuplarını yazan katibi olmuş. Daha doğrusu Muaviye bin Ebu Süfyan peygamberimizin özel katipliğini yapmıştır bazı ve diplomatik mektupları yazmıştır. Onların hangileri olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla böyle bir şahsiyettir Muaviye bin Ebu Süfyan. Daha sonra Hz. Ebubekir, Hz. Ömer döneminde de Şam valiliğini, Hz.Osman döneminde de Şam eyaletinin tamamının valiliğini yapmıştır. Hz. Ali hilafete geçince de Hz.Ali’den maktul halife Hz.Osman’ın kanının hesabını sorarak ona karşı olmuş ve malumunuz olduğunuz üzere en son Sıffin savaşında Hz. Ali ile karşı karşıya gelmiştir. Burada aslında genişçe ve farklı bir şekilde ele alınması gereken olaylar var, niçin? Muaviye bin Ebu Süfyan Hz. Ali’ye karşı böyle bir mücadele başlattı. Neden Hz.Osman’ın kanının hesabını sorma hakkını kendinde gördü? Bunlar belki üzerinde çokça yorumlar yapılması gereken meseledir ama ben bu noktada sadece şunu söylemek isterim; tarihin gizlenip de bize faydası olacak bir sayfası yoktur. Biz bugün nasıl bir tarih okumamız gerektiğini de Kuran’dan öğreniyoruz. Kuran hiçbir sayfayı gizlemiyor. Eğer Kuran gizleseydi Hz.Adem’in hatasını gizlerdi. Adem Aleyhisselamın o yasak ağaçlı meyveyi yediğini biz kurandan öğreniyoruz. Ordaki zelleler ki biz peygamberlerin sürçmelerine zelle deriz, onlar gizlenmemiştir sebep ne? İnsanların bundan ibret alması içindir sebep…



    Yine sahabe ile ilgili tabloları okuruz mesela Ali İmran suresinde bize Uhut da Ayneyin geçidinde bir mağlubiyete sebebiyet veren sahabenin hayatını anlatır kuran. Bize Allah resulünün etrafında dağılan sahabenin hayatını anlatır. Kuran bize Nur suresinde ifk hadisesinde kendilerine iftira haddi uygulanan sahabeleri anlatır. Bunların hepsi bize şunu söyler; demek ki gizlemenin bir mantığı yok o halde biz Kuranın nazarında, kuranın bize verdiği bilgiler ışığında, böylelikle nasıl bir tarih okuyacağımızı öğreniriz.



    Biz Hz. Osman döneminden itibaren (ki Hz. Osman’ın dönemi 12 yıllık bir süreçtir) o sürecin 2. 6 yılından itibaren kırılmaya başlayan İslam devletinin, İslam toplumunun nasıl bu noktalara geldiğini çok iyi anlamak zorundayız. Eğer biz bunları anlarsak, bugünün dünyasında emin olun Irak’ı daha iyi anlarız, emin olun Filistin’i daha iyi anlarız, kendi toplumuzda Müslümanlar arasındaki sıkıntıları daha iyi anlarız. Eğer Müslümanlar Uhud’u doğru anlasalardı, İslam toplumunda Sıffin bir daha yaşanmazdı. Çünkü Uhud’un bir iz dönüşümüdür Sıffin. Eğer Sıffin’i anlasalardı, Müslümanlar Sıffin’e benzer bugünün dünyasına kadar onlarca savaş bu topraklarda yaşanmayacaktı. Dolayısıyla biz her şeye tarihin hangi sayfasından bakarsak bakalım Kuran’ın bize açmış olduğu o pencereden bakmak zorundayız. Yani Muaviye bin Ebu Süfyan’ı yerin dibine batırmak da bize bir fayda vermez. Hiç dokunulmaz kılıp o sayfaları işlememe yani hiç olmamış gibi anlamak da bize bir fayda vermez. Asıl mesele anlamaktır. Neden oldu ? Şu soruyu çok iyi sormamız lazım. Daha Allah Resulünün mübarek mezarındaki su kurumadan, İslam coğrafyası neden bu hale geldi? Neden sahabeler birbirlerine kılıç çekecek duruma geldiler? Neden Cemel’de kardeş kavgası yaşandı? Neden Sıffin’de imamet ile saltanat -ki Allah resulü saltanatın en büyük düşmanıydı saltanat- - karşı karşıya geldi? Neden Allah Resulü 23 risalet davası boyunca asabiyeti ayaklar altına alıp, asabiyeti çiğnediği defalarca beyan etmesine rağmen Kerbela da Hz.Hüseyin ile Yezit arasındaki, din ile milliyet arasındaki o mücadele tekrardan ortaya çıktı. Bu nedenleri sormamız lazım ve böylece tarih tekerrür etme özelliğini de içinde barındırarak bir daha yanlışları tekrar ettirmez ve biz gerekli dersi çıkarırız. Oradan gerekli ibretleri alırız, bugünün dünyasında aynı hataları işlemeyiz, var olan eksikleri de giderme noktasında çaba ve gayret içerisinde oluruz.


    Muhammed emin yıldırım





+ Yorum Gönder