Konusunu Oylayın.: Allah nasıl hisetmeliyiz

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Allah nasıl hisetmeliyiz
  1. 05.Şubat.2013, 23:20
    1
    Misafir

    Allah nasıl hisetmeliyiz






    Allah nasıl hisetmeliyiz Mumsema abi ALLAHI gönülen hissetmemiz gerek mez mi ben ezkiden ALLAH her an her dakka yanımda olduğumu hisettiğimi sanardım 5 duyu organımzla hissedemeyiz ama gönülden kendimizi kaptırmak lazım şimdi hisedemiyorum geri nasıl gelir bonboş geciyo günlerim ALLAHI hisedemiyorum yardım edebilirmiziniz


  2. 05.Şubat.2013, 23:20
    1
    yardımlazım - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    yardımlazım
    Misafir



    abi ALLAHI gönülen hissetmemiz gerek mez mi ben ezkiden ALLAH her an her dakka yanımda olduğumu hisettiğimi sanardım 5 duyu organımzla hissedemeyiz ama gönülden kendimizi kaptırmak lazım şimdi hisedemiyorum geri nasıl gelir bonboş geciyo günlerim ALLAHI hisedemiyorum yardım edebilirmiziniz


    Benzer Konular

    - Allah nasıl oluştu (Allah nasıl var oldu)

    - Bir şeyi ya da insanı, Allah´tan daha çok sevmenin hükmü nedir? Mevlana’nın “Allah’tan daha çok sevd

    - Allah (c.c.)’ı Allah ve Rasülü nasıl isimlendirdi ve vasıflandırdı ise o şekilde Allah (c.c.)’ı isim

    - Allah'tan korkmak nasıl olmalıdır? Nasıl Allah'ın rızasını kazanabiliriz? Ubudiyyet hayatımız nasıl

    - Ruhumuzu yaratan Allah, nefsimizi yaratan Allah, irademizi yaratan Allah ise, nasıl oluyor da bir in

  3. 23.Şubat.2013, 19:53
    2
    Fetva Meclisi
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 23.Ocak.2007
    Üye No: 6
    Mesaj Sayısı: 9,482
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 102

    Cevap: Allah nasıl hisetmeliyiz




    Allah'ın varlığını nasıl hissederiz
    İnanmak Neyin Karşılığında?

    "İnanmak” kelimesini çeşitli durumlarda kullanırız: Mesel⠓başaracağınıza inanıyorum” ifadesinde güven duyma ve temennide bulunma içiçedir. “Üniversiteye ve hukuka inancımı yitirdim” ifadesinde, bir sisteme, bir işleyişe artık güven duymamanın, bir beklentinin kalmamasının yanısıra, biraz da uzaklaşmak ve yabancılaşmak mânâsı vardır.

    İnanmak fiiline birçok değer konu olabilir. Okulumuza, hocamıza, arkadaşımıza, okuduğumuz herhangi bir kitaba, bir yazara inanırız. Değerli bulduğumuz, benimsediğimiz, hayatımız için esas aldığımız bir düşünceye, bir anlayışa, bir hareket tarzına inanırız.

    İnsanın hem günlük hâdiselerde yaşadığı yukarıdaki gibi “inanmak”lar vardır, hem de hayatında merkezî yer tutan temel bir inanmak (inanç, itikad, dünya görüşü) vardır. Duygu, düşünce ve davranışlar temelde bu ikinciye göre muhteva kazanır; günlük meseleler, yeni öğrendiğimiz bilgi ve haberler buna göre tartılır; büyük, küçük, kendimizle veya dış dünyayla ilgili değerlendirmelerimiz de buna göre şekillenir. Duyduğumuz bir habere inanırken veya inanmazken, farkında olmadan bu inancımızın tesiri altında tavır alırız. Fakat birinci türdeki bütün “inanmak”lar hep birşeyin karşılığındadır; insan bu tür inanmalarda hep bir beklenti içindedir, ve bu normaldir. Bu beklentilerin ne olduğu, hayatımızda nasıl bir yer tuttuğu ise neye ne kadar inandığımıza göre değişir.

    Anne-babamızdan beklentilerimiz olmaz; günlük (bâzen daha uzun vâdeli) isteklerimiz olur. Bunlar karşılanmadığında biraz içerleriz, fakat onlara olan inancımız azalmaz. Onların bize karşılıksız bir sevgi ve şefkat duyduklarından emin olduğumuzdan (bunu uzun uzadıya düşünüp hesap ederek biliyor değilizdir; kendimizi bildiğimizden beri böyle hissederiz) inancımız azalmaz. Belki ergenlik ve gençlikte zaman zaman onların bizi yeterince anlamadığından şikâyet ederiz, fakat bundan bize zarar gelmeyeceğini, hayatımızda menfî bir belirleyici olmadığını da biliriz. Ancak ebeveynin dürüst olmaması ve bunu sürekli kılması evlâdın onlara olan inancını sarsar. Öğretmen veya hocamıza olan inancımız ise, bize sadece doğru ve fazla bilgi aktarmalarından dolayı değil, onları örnek alınacak bir şahsiyet modeli, yanıltmayan bir rehber olarak görme beklentimizle de ilgilidir.

    İnsan hayatında temel belirleyici olan inanmak ise, telâffuzuyla birlikte insanı bir anda maddî âlemden çekip çıkaran, sadece beş duyunun değil, zihin ve sezgi kâbiliyetlerinin de doğrudan ulaşamadığı, kalb ve vicdanın girebildiği bir dünyaya götüren, “Allah’a inanmak”la ilgili bir hususa karşılık gelir, ve kelime bu durumda artık bir kavram hâlini alır.

    İnanmak, insanın bu yönde bir istek, arayış ve hakikat aşkı göstermesine karşılık Allah’ın onun kalbinde yaktığı ışık olarak târif edilir genellikle. Bu durumda insan Allah’a birşeyin karşılığında mı inanmış olur? Meselâ, ölümden sonraki yokluk ihtimali mi insanı buna zorlar? Hayır! Çünkü bu ihtimali sıkça düşündüğü hâlde bir türlü inanamayanlar vardır. Veya, bu âlemin tesadüfen ortaya çıkmış olamayacağına dair kendisinde gelişen kanaat mi onu buna zorlar? Hayır! Bunu farkettiği hâlde inanamayan insanlar da vardır.

    Allah’a inanmak
    Aslında, şuur, akıl ve vicdan sahibi her insanın imanla bir “ilk tanışma” süreci vardır. Eğer çocuk, inanan bir ailede dünyaya gelir, ve onun için iman-merkezli bir mânevî beslenme sözkonusu olursa, Allah’a inanmak cibillî ve tabiî bir durum olur. Yine de bu kişi belli bir yaştan itibaren, mizaç ve karakterine bağlı olarak imanını az-çok sorgulamaya başlar. İşte iman hakkında insan, iradesiyle gerçek mânâda bu safhada bir tercihte bulunur. Fakat burada inanmak aklî bir tercihin konusu değildir. Akıl sadece bir araçtır. Kâinatta Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren aklî deliller, önceden (çocukluktan itibaren) mevcut olan imanı besleyen, tahkikî hâle gelmesine ve artmasına vesile olan işaretlerdir sadece; imanın sebebi değildir. Otuz-kırk yaşına kadar iman konusuna kapalı yaşamış bir insanın, daha sonra iradesiyle imana yönelmesi de Allah ile ilgili aklî bir delillendirmeden dolayı değil, kalbine hidayet ışığının gönderilmesinden, ve onun bunu şuur ve akıl ile hissedip kabul etmesinden dolayıdır (Belki bu kişinin kalbinde iman bir tohum olarak uzun yıllar saklı vaziyette taşınmış da olabilir). Bu ışığın ve bunun mânâsının hissedilmesi için tabii ki akıl gerekmektedir, fakat hidayet aklî bir tercihten dolayı geliyor değildir. Bu son ifade ise, “İman akıl dışıdır” demek de değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi, akıl belli bir yere kadar gerekli bir âlettir sadece [Efendimiz’in (sas) “Aklı olmayanın dini yoktur” beyanı bunun özlü ifadesidir].

    İnsan inanıyor olduğunu derinlemesine ve ciddi şekilde farketmeden önce, bu konu üzerinde uzun uzadıya düşünmemiştir; düşünmediğini de ilk defa bu şekilde farkeder. Fakat iman hissedildikten, üzerinde tefekkür ve tahassüs cehdi başladıktan sonra, bunun artık kulun iradesiyle ilgili bir şuur yanı olduğu da farkedilir. İmanla ilgili tercihte akıl, kalb ve rûhun (şuur-altı) beslenme kaynakları, belli bir yaşa kadar muhit, fakat en mühimi de, bir safhadan sonra kişinin kendi irade ve gayreti esas belirleyici olur. Bu süreçte iman tahkikî bir hususiyet kazanıp derinleşebilir veya erozyona uğrar.

    Farklı bir inanmak
    Fakat Allah’a olan inanmak yine de diğer bütün inanmaklardan farklıdır; hem insanın kalbinde nasıl doğduğu ve hissedildiği, hem de devam ettirilme, beslenme ve korunma şekli bakımından. Meselâ insan imanını ölünceye kadar koruyacağını garanti edemez. Bu, diğer inanmak fiillerinde olduğu gibi, bizi hayal kırıklığına uğratan hâdiselerden değil, nihâî mânâda tamamen irademizle, istememizle (dualarımızla ve kulluğumuzla) ilgili hususlarda ölünceye kadar ve ölürken ne hâlde olacağımızı asla bilemeyecek olmamızdan dolayıdır. Yine de, hayatı boyunca samimi niyetle Allah’a yönelmeye çalışan, zaman zaman tökezlese hatta düşse de, bundan derin üzüntü duyup iradesini hidayetin tecelli edeceği yönde kullanan bir insan, bu gayretini Cenab-ı Hakk’ın zâyi etmeyeceğine inanabilir.

    İnsan Allah’a inandıktan, bunu farkettikten, hatta tahkikî bir imanı elde ettikten sonra, bunun karşılığında kendisine verilecekleri öğrenir, düşünür, ama, imanına hassasiyet göstermesinin sebebi bu olamaz. Çünkü iman etmek öyle farklı bir inanmaktır ki, karşılığında birşey verilerek vücuda gelmesi veya yokedilmesi sözkonusu olamaz.1 Belki de, sadece böyle bir inanmak bizatihi ve tek başına itminan verici ve bu yüzden farklıdır; vâdettikleriyle değil, bizzat kendisiyle insana hitap eden bir inanmaktır bu. Çünkü Allah, kendisine birşey karşılığında iman edilecek bir Zât olamaz. Zâten imanları için sürekli hassasiyet taşıyanlar, sabahına uyandıkları her yeni günde onu koruma, kökleştirme ve inkişâf ettirme gayreti gösterenler, imanları karşılığında bir beklentiye girdikleri için değil, hakikat arayışları ve titizliklerinden, yani O’nu tam bulma arzularından dolayı bunu yaparlar. Aslında bu, dünyevî ve uhrevî mânâda bir beklenti değildir. Selim fıtratın aslî yönüdür. İnsanın nefsiyle olan mücadelesi bunu korumak içindir. Dolayısıyla inanmak, sadece Allah’a inanmak sözkonusu olduğunda beklentisizliği ifade eder. İnsan, Allah’a belli şeyler karşılığında iman etmez ve imanında sabit-kadem olması da bu sebepten dolayı değildir. Allah’a, Peygamber’ine (sas), gönderdiği Kitab’a ve bu Din’e inanmak, karşılığı bu dünyada beklenmeyen (fakat Ahiret de henüz gaybdır), vicdanda bir itminan hâlinde hissedilen bir inanmaktır (diğer yandan, insan beklemese de, Allah bu yolun tabiî bir durumu olarak insana, ancak iman edenlerin duyabileceği bir itminan, iç huzur ve saadet lütfeder).

    İnandığımız diğer herşey, inanmak fiilinin esas muhatabı olan Allah katında bir değer ifade ediyorsa eğer, hakikaten inanmaya değerdir ve lâyıktır. Çünkü insan evvelen ve bizzat Allah’a inanmak, O’nu keşfedip tanımak ve kulluk etmek için yaratılmıştır.

    İnanmak, neyin karşılığında?
    Allah Resulü’nün (sas) vaadleri, insanlara, iman etmeleri için bir bedel olarak teklif edilmiyor, Allah’ın âdeti gereği imanın değişmez neticesi olarak zikrediliyor. Zâten insanlar da bundan dolayı iman ediyor değiller. Çünkü aynı vaade muhatap olan birileri iman ederken birileri etmiyor. Demek ki imanın sebebi bu vaad, (muhatapların bu vaadi ciddi bulmaları) değildir. İman, hesabı aşan bir his, bir ışıktır. Yeri, kalb ve vicdandır. Telâffuz edildiğinde, inanmayanlar için yokoluş ve yokluk ürpertisi olan ölüm, iman etmiş olanlar açısından ebedî âleme (gabya) açılan koridora girmek mânâsına gelmektedir bu yüzden.

    İnanmak, neyin karşılığında? Hiçbirşeyin! Sadece O’na hiçbirşey karşılığında inanılır. Aksi takdirde, O’na olan inancımızı yanlış bir yaklaşımla, yaratılmışlara olan inancımızın durumuna düşürmüş oluruz (Birbirlerini Allah için seven ve bağlananlar müstesna). Yaradan’a olan iman ile yarattıklarına olan inanç arasında inanmak açısından böyle bir fark olmalıdır zâten; tıpkı namazı hiçbirşey karşılığında, sadece O emrettiği için kılmamız gerektiği gibi. Fakat, insan namazını sadece Allah’ın rızasını gözeterek, O emrettiği için, yani karşılığında hiçbirşey beklemeden, bir kulluk vazifesi ve O’nun da hakkı olarak kemâl-i dikkatle eda etmeye çalıştığında, Cenab-ı Hakk değişmeyen âdeti olarak, insanı muhafaza eder2 (İnsan bunu bilse de, namaza niyetlenirken bu beklentiye girmemesi Allah karşısındaki kulluk şuuru ve ciddiyeti açısından daha doğru olsa gerektir).

    Kulluk imtihanı
    İnanmak kavramının insan fıtratının derinindeki hakiki yeri ve karşılığına hemen ulaşılamadığını, bunun ancak Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) rehberliğinde hissedilebileceğini insan, zaman içinde farkedebilir. Zaman zaman gaflete düşse de, kendine gelip şuuru uyandığında bunu tekrar hisseder. İman insana, O’nun rızasına niyetle yaşamayı gâye edinme ufkunu gösterir, hissettirir. Fakat oraya ulaşmak ve bir ömür boyu koruma cehdi içinde bulunmak çok zordur. İnsan nefes alıp verdikçe, şuur ve iradesi varoldukça devam edecek bir mücadeleyi gerektirir bu.
    İman eden insan anlar ki, Kâinat’ta Allah’ın varlığının, birliğinin ilan edilmesi, her şeyin O’na ait olduğunun ifade edilmesi gerekir. Çünkü Allah’ın Zâtı buna lâyıktır. O’nun buna ihtiyacı yoktur fakat “Zât-ı Vâcibû’l-Vücud” hakikati tabiatında bunu gerektirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in başında Besmele’den sonraki ikinci âyet olan Elhamdu lillahi Rabbi’l-Âlemin bir yönüyle bunu da ifade eder. Bunu, Yaratıcı’nın bahşettiği hür bir iradeyle ve karşılığında hiçbir şey beklemeden yerine getirmek insanın varlık sebebi olsa gerektir, ve sadece ona mahsus kılınmıştır. İnsana şeref olarak, bu görev için yaratılmış olmak yeter. Namazın ilâhî emir ile farz kılınması (bilemediğimiz hikmetlerinin yanı sıra) belki bundan da dolayıdır. İman etmiş bir insanın ilk ve en önemli farz olan namazı hür iradesiyle hissederek ikame etmesi, Tevhid’i Allah’ın takdir ettiği muhteva ve şekilde Kâinat’a duyurması mânâsına da gelir.

    Fakat insanın, Yaratıcı’sından müstağni gibi hareket etmesi de doğru değildir. Zayıf, âciz ve ölümlü varlıklarız. Her an, her hususta, en önemlisi de vâdettiği ebedî saadet için O’na muhtacız. O (cc) lütfetmezse bunu biz temin edemeyiz; hatta bildirmese kalbimizde de hissedemeyiz. O’nun ve Peygamberi’nin (sas) beyanlarından ve bunların doğruluğunu vicdanımızın -sezip yaşadıklarımızla- tasdik etmesinden hareketle rahmetinden ümit ediyoruz. Bu durumda O’ndan (cc) neyi, neden, nasıl ve hangi âdab ölçüsüyle bekleyebiliriz? Burada duyulacak beklentinin amel karşılığında olmaması gerektiğini Hz. Peygamber (sas) kendisinin bile amelleriyle değil, ancak Allah’ın rahmetiyle Cennet’e girebileceğini buyurmakla ders veriyor. Dolayısıyla, bizim cihetimizden baktığımızda, iman ve amelin karşılığını beklemek iman hakikatinin saflığını bozmak mânâsına geliyor. Fakat Cenab-ı Hakk değer verdiği hususlara değer veren insanlara ve onların yaptıklarına değer veriyor. O hâlde, O’nun takdiri üstüne söz söylememek, ve bir şey isteyeceksek, bunu da Kur’ân’da buyurulan, “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver, ve bizi ateşin azabından koru!” duasıyla yerine getirmek gerekiyor. Burada Allah, gazabının önüne geçmiş olan Rahmetiyle, istemeyeceğimiz ateşten korunmayı isteyebileceğimizi buyuruyor.

    Karşılık açısından bakacak olsak bile, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin belirttiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın bize zâten baştan herşeyi vermiş olduğunu, isteyecek birşeyin ve de istemeye hakkımızın kalmadığını, daha doğrusu hiçbir zaman olmadığını görüyoruz. Fakat O’nun vâdinde Sâdık olduğuna tam olarak inanıyor, bizi yoktan (ve de vermiş olduklarının hiçbirini önceden hakedecek birşey yapmamış iken) yarattığına ve vaadde bulunduğuna göre, Âhiret’te de mükâfat vereceğinden şüphe etmiyoruz.

    Gayba iman
    İnanç konusu bahis mevzu olduğunda “Ben gördüğüme inanırım” der bazı insanlar. Aslında görmediğimize, yani gayba inanırız. Gördüğümüze inanmamıza gerek kalmaz. Zâten görüyor, şahit oluyoruzdur. İnanç konusu olan âlem şehadet değil, gayb âlemidir. İnanmak (veya inanmamak) görünmeyenler içindir, görünmeyenlerle ilgilidir. Muhterem Hocaefendi’nin önemle vurguladığı gibi, Allah’ın varlığının delilleri, O’na olan imanımızın sebebi değildir (mealen). İnsan önce bir şekilde inanır, daha doğrusu inanıyor olduğunu farkeder (bu inançta iradesinin ne kadar payı olduğunu da tam çözemez), daha sonra O’nun varlığının âfakî ve enfusî delilleriyle karşılaşınca, hak(iki) bir inanca sahip olduğunu hisseder, daha bir itminan duyar. Zâten Kur’an’ın başında, bu Kitab’ın ancak muttaki vasfıyla iman edenler, O’nun Zâtı’nın gerektirdiği saygıyı duymaya çalışarak ve koyduğu bütün ölçüleri dikkate alarak yaşamak isteyenler için hidayet kaynağı olduğu (olabileceği) ve muttakilerin de en başta gayba iman ettiği buyuruluyor.
    Diğer yandan, insanın belli bir yaştan sonra iman konusunu şuurlu şekilde düşünme ihtiyacı duyması, kendisini yokladığında iman ediyor olduğunu fark etmesi, bilhassa gençlik döneminde çevresiyle olan muhaverelerinde bunun ağırlıklı bir yer kazanması, toplumumuzda çok normal ve tabiî bir husustur. Dış görünüşleri, konuşma ve davranış tarzları çok geniş bir yelpazeye yayılsa da, çok farklı eğitim, kültür ve muhitten insanlarımız imanlarını rahatlıkla dile getirmektedirler. Bu, tarihten beri böyle olmuştur. Milletimiz “iman”ı hiçbir zaman mesele yapmamış; hep inanan bir toplum olmuş, iman hakikatlerine çok açık, dâima benimsemeye hazır ve uyum içinde yaşamıştır. Cibilli olarak milletimizin bünyesi “iman” hakikatiyle ve bunun gerektirdiği hassasiyetle tam kaynaşmıştır. İman, milletimizin (hemen bütün fertleriyle) sanki doğuştan getirdiği tabiî ve ayrılmaz bir yanı gibidir.

    İnsan, imanıyla imtihan olduğunda bir işaret bekleyebilir; kırıntı miktarda bile olsa niyet ve iradesini iman yönünde ortaya koyduğunda işaret de gelir. İmanın şuurda meydana getirdiği uyanıklık ve kalbde hâsıl ettiği itminan da bir işarettir. Hz. İbrahim’in (as), Cenab-ı Hakk’tan ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini istemesi ise insanlığın fıtratına ve itminan ihtiyacına tercüman olmasıdır belki de. Yoksa Hz. İbrahim (as) Zât-ı Ulûhiyet’in huzurunda, O’na muhatab olduğunun şuurundadır zâten. Efendimiz’e (sas) verilen Mi’rac mû’cizesiyle ilgili olarak Hz. Ebubekir’in (ra) gösterdiği tam inanmışlık ise, hem İlâhî Kudret’e, hem Nübüvvete, hem Efendimiz’in (sas) şahsına, hem de gayba olan yüksek imanını ortaya koymaktadır.

    Dipnotlar
    1. Efendimiz’in (sas) risâlet ve tebliğle vazifelendirildiği dönemde, İslâm’â ve imana dâvet edilenler arasından bu dini seçenler, iman ettikleri takdirde en yakın zamanda sadece kurulu düzenlerinin değil, hayatlarının da büyük tehlike altına gireceğini biliyor ve saflarını belirledikten sonra da bunu görüyorlardı. Efendimiz (sas) ise, vazifesinin gereği olarak, insanlara fert ve toplum olarak imanlarının dünya ve Âhiret’teki mükâfatını açıkça bildiriyordu.
    2. “Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifa et. Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” (Ankebut, 29/45)
    3. Bakara sûresinin başında, gayba ve Âhiret’e iman muttakilerin vasıfları arasında zikredilir: “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir muttakîlere! O muttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle ifa ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler. Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” (Bakara, 2/2-4)
    4. “Bir vakit de İbrâhim: ‘Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?’ demişti. Allah: ‘Ne o, yoksa buna inanmadın mı?’ dedi. İbrâhim: ‘Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim’ diye cevap verdi. Allah ona: ‘Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır. Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).’” (Bakara,
    2/260)


    Yrd. Doç. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ



  4. 23.Şubat.2013, 19:53
    2
    Moderatör



    Allah'ın varlığını nasıl hissederiz
    İnanmak Neyin Karşılığında?

    "İnanmak” kelimesini çeşitli durumlarda kullanırız: Mesel⠓başaracağınıza inanıyorum” ifadesinde güven duyma ve temennide bulunma içiçedir. “Üniversiteye ve hukuka inancımı yitirdim” ifadesinde, bir sisteme, bir işleyişe artık güven duymamanın, bir beklentinin kalmamasının yanısıra, biraz da uzaklaşmak ve yabancılaşmak mânâsı vardır.

    İnanmak fiiline birçok değer konu olabilir. Okulumuza, hocamıza, arkadaşımıza, okuduğumuz herhangi bir kitaba, bir yazara inanırız. Değerli bulduğumuz, benimsediğimiz, hayatımız için esas aldığımız bir düşünceye, bir anlayışa, bir hareket tarzına inanırız.

    İnsanın hem günlük hâdiselerde yaşadığı yukarıdaki gibi “inanmak”lar vardır, hem de hayatında merkezî yer tutan temel bir inanmak (inanç, itikad, dünya görüşü) vardır. Duygu, düşünce ve davranışlar temelde bu ikinciye göre muhteva kazanır; günlük meseleler, yeni öğrendiğimiz bilgi ve haberler buna göre tartılır; büyük, küçük, kendimizle veya dış dünyayla ilgili değerlendirmelerimiz de buna göre şekillenir. Duyduğumuz bir habere inanırken veya inanmazken, farkında olmadan bu inancımızın tesiri altında tavır alırız. Fakat birinci türdeki bütün “inanmak”lar hep birşeyin karşılığındadır; insan bu tür inanmalarda hep bir beklenti içindedir, ve bu normaldir. Bu beklentilerin ne olduğu, hayatımızda nasıl bir yer tuttuğu ise neye ne kadar inandığımıza göre değişir.

    Anne-babamızdan beklentilerimiz olmaz; günlük (bâzen daha uzun vâdeli) isteklerimiz olur. Bunlar karşılanmadığında biraz içerleriz, fakat onlara olan inancımız azalmaz. Onların bize karşılıksız bir sevgi ve şefkat duyduklarından emin olduğumuzdan (bunu uzun uzadıya düşünüp hesap ederek biliyor değilizdir; kendimizi bildiğimizden beri böyle hissederiz) inancımız azalmaz. Belki ergenlik ve gençlikte zaman zaman onların bizi yeterince anlamadığından şikâyet ederiz, fakat bundan bize zarar gelmeyeceğini, hayatımızda menfî bir belirleyici olmadığını da biliriz. Ancak ebeveynin dürüst olmaması ve bunu sürekli kılması evlâdın onlara olan inancını sarsar. Öğretmen veya hocamıza olan inancımız ise, bize sadece doğru ve fazla bilgi aktarmalarından dolayı değil, onları örnek alınacak bir şahsiyet modeli, yanıltmayan bir rehber olarak görme beklentimizle de ilgilidir.

    İnsan hayatında temel belirleyici olan inanmak ise, telâffuzuyla birlikte insanı bir anda maddî âlemden çekip çıkaran, sadece beş duyunun değil, zihin ve sezgi kâbiliyetlerinin de doğrudan ulaşamadığı, kalb ve vicdanın girebildiği bir dünyaya götüren, “Allah’a inanmak”la ilgili bir hususa karşılık gelir, ve kelime bu durumda artık bir kavram hâlini alır.

    İnanmak, insanın bu yönde bir istek, arayış ve hakikat aşkı göstermesine karşılık Allah’ın onun kalbinde yaktığı ışık olarak târif edilir genellikle. Bu durumda insan Allah’a birşeyin karşılığında mı inanmış olur? Meselâ, ölümden sonraki yokluk ihtimali mi insanı buna zorlar? Hayır! Çünkü bu ihtimali sıkça düşündüğü hâlde bir türlü inanamayanlar vardır. Veya, bu âlemin tesadüfen ortaya çıkmış olamayacağına dair kendisinde gelişen kanaat mi onu buna zorlar? Hayır! Bunu farkettiği hâlde inanamayan insanlar da vardır.

    Allah’a inanmak
    Aslında, şuur, akıl ve vicdan sahibi her insanın imanla bir “ilk tanışma” süreci vardır. Eğer çocuk, inanan bir ailede dünyaya gelir, ve onun için iman-merkezli bir mânevî beslenme sözkonusu olursa, Allah’a inanmak cibillî ve tabiî bir durum olur. Yine de bu kişi belli bir yaştan itibaren, mizaç ve karakterine bağlı olarak imanını az-çok sorgulamaya başlar. İşte iman hakkında insan, iradesiyle gerçek mânâda bu safhada bir tercihte bulunur. Fakat burada inanmak aklî bir tercihin konusu değildir. Akıl sadece bir araçtır. Kâinatta Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren aklî deliller, önceden (çocukluktan itibaren) mevcut olan imanı besleyen, tahkikî hâle gelmesine ve artmasına vesile olan işaretlerdir sadece; imanın sebebi değildir. Otuz-kırk yaşına kadar iman konusuna kapalı yaşamış bir insanın, daha sonra iradesiyle imana yönelmesi de Allah ile ilgili aklî bir delillendirmeden dolayı değil, kalbine hidayet ışığının gönderilmesinden, ve onun bunu şuur ve akıl ile hissedip kabul etmesinden dolayıdır (Belki bu kişinin kalbinde iman bir tohum olarak uzun yıllar saklı vaziyette taşınmış da olabilir). Bu ışığın ve bunun mânâsının hissedilmesi için tabii ki akıl gerekmektedir, fakat hidayet aklî bir tercihten dolayı geliyor değildir. Bu son ifade ise, “İman akıl dışıdır” demek de değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi, akıl belli bir yere kadar gerekli bir âlettir sadece [Efendimiz’in (sas) “Aklı olmayanın dini yoktur” beyanı bunun özlü ifadesidir].

    İnsan inanıyor olduğunu derinlemesine ve ciddi şekilde farketmeden önce, bu konu üzerinde uzun uzadıya düşünmemiştir; düşünmediğini de ilk defa bu şekilde farkeder. Fakat iman hissedildikten, üzerinde tefekkür ve tahassüs cehdi başladıktan sonra, bunun artık kulun iradesiyle ilgili bir şuur yanı olduğu da farkedilir. İmanla ilgili tercihte akıl, kalb ve rûhun (şuur-altı) beslenme kaynakları, belli bir yaşa kadar muhit, fakat en mühimi de, bir safhadan sonra kişinin kendi irade ve gayreti esas belirleyici olur. Bu süreçte iman tahkikî bir hususiyet kazanıp derinleşebilir veya erozyona uğrar.

    Farklı bir inanmak
    Fakat Allah’a olan inanmak yine de diğer bütün inanmaklardan farklıdır; hem insanın kalbinde nasıl doğduğu ve hissedildiği, hem de devam ettirilme, beslenme ve korunma şekli bakımından. Meselâ insan imanını ölünceye kadar koruyacağını garanti edemez. Bu, diğer inanmak fiillerinde olduğu gibi, bizi hayal kırıklığına uğratan hâdiselerden değil, nihâî mânâda tamamen irademizle, istememizle (dualarımızla ve kulluğumuzla) ilgili hususlarda ölünceye kadar ve ölürken ne hâlde olacağımızı asla bilemeyecek olmamızdan dolayıdır. Yine de, hayatı boyunca samimi niyetle Allah’a yönelmeye çalışan, zaman zaman tökezlese hatta düşse de, bundan derin üzüntü duyup iradesini hidayetin tecelli edeceği yönde kullanan bir insan, bu gayretini Cenab-ı Hakk’ın zâyi etmeyeceğine inanabilir.

    İnsan Allah’a inandıktan, bunu farkettikten, hatta tahkikî bir imanı elde ettikten sonra, bunun karşılığında kendisine verilecekleri öğrenir, düşünür, ama, imanına hassasiyet göstermesinin sebebi bu olamaz. Çünkü iman etmek öyle farklı bir inanmaktır ki, karşılığında birşey verilerek vücuda gelmesi veya yokedilmesi sözkonusu olamaz.1 Belki de, sadece böyle bir inanmak bizatihi ve tek başına itminan verici ve bu yüzden farklıdır; vâdettikleriyle değil, bizzat kendisiyle insana hitap eden bir inanmaktır bu. Çünkü Allah, kendisine birşey karşılığında iman edilecek bir Zât olamaz. Zâten imanları için sürekli hassasiyet taşıyanlar, sabahına uyandıkları her yeni günde onu koruma, kökleştirme ve inkişâf ettirme gayreti gösterenler, imanları karşılığında bir beklentiye girdikleri için değil, hakikat arayışları ve titizliklerinden, yani O’nu tam bulma arzularından dolayı bunu yaparlar. Aslında bu, dünyevî ve uhrevî mânâda bir beklenti değildir. Selim fıtratın aslî yönüdür. İnsanın nefsiyle olan mücadelesi bunu korumak içindir. Dolayısıyla inanmak, sadece Allah’a inanmak sözkonusu olduğunda beklentisizliği ifade eder. İnsan, Allah’a belli şeyler karşılığında iman etmez ve imanında sabit-kadem olması da bu sebepten dolayı değildir. Allah’a, Peygamber’ine (sas), gönderdiği Kitab’a ve bu Din’e inanmak, karşılığı bu dünyada beklenmeyen (fakat Ahiret de henüz gaybdır), vicdanda bir itminan hâlinde hissedilen bir inanmaktır (diğer yandan, insan beklemese de, Allah bu yolun tabiî bir durumu olarak insana, ancak iman edenlerin duyabileceği bir itminan, iç huzur ve saadet lütfeder).

    İnandığımız diğer herşey, inanmak fiilinin esas muhatabı olan Allah katında bir değer ifade ediyorsa eğer, hakikaten inanmaya değerdir ve lâyıktır. Çünkü insan evvelen ve bizzat Allah’a inanmak, O’nu keşfedip tanımak ve kulluk etmek için yaratılmıştır.

    İnanmak, neyin karşılığında?
    Allah Resulü’nün (sas) vaadleri, insanlara, iman etmeleri için bir bedel olarak teklif edilmiyor, Allah’ın âdeti gereği imanın değişmez neticesi olarak zikrediliyor. Zâten insanlar da bundan dolayı iman ediyor değiller. Çünkü aynı vaade muhatap olan birileri iman ederken birileri etmiyor. Demek ki imanın sebebi bu vaad, (muhatapların bu vaadi ciddi bulmaları) değildir. İman, hesabı aşan bir his, bir ışıktır. Yeri, kalb ve vicdandır. Telâffuz edildiğinde, inanmayanlar için yokoluş ve yokluk ürpertisi olan ölüm, iman etmiş olanlar açısından ebedî âleme (gabya) açılan koridora girmek mânâsına gelmektedir bu yüzden.

    İnanmak, neyin karşılığında? Hiçbirşeyin! Sadece O’na hiçbirşey karşılığında inanılır. Aksi takdirde, O’na olan inancımızı yanlış bir yaklaşımla, yaratılmışlara olan inancımızın durumuna düşürmüş oluruz (Birbirlerini Allah için seven ve bağlananlar müstesna). Yaradan’a olan iman ile yarattıklarına olan inanç arasında inanmak açısından böyle bir fark olmalıdır zâten; tıpkı namazı hiçbirşey karşılığında, sadece O emrettiği için kılmamız gerektiği gibi. Fakat, insan namazını sadece Allah’ın rızasını gözeterek, O emrettiği için, yani karşılığında hiçbirşey beklemeden, bir kulluk vazifesi ve O’nun da hakkı olarak kemâl-i dikkatle eda etmeye çalıştığında, Cenab-ı Hakk değişmeyen âdeti olarak, insanı muhafaza eder2 (İnsan bunu bilse de, namaza niyetlenirken bu beklentiye girmemesi Allah karşısındaki kulluk şuuru ve ciddiyeti açısından daha doğru olsa gerektir).

    Kulluk imtihanı
    İnanmak kavramının insan fıtratının derinindeki hakiki yeri ve karşılığına hemen ulaşılamadığını, bunun ancak Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) rehberliğinde hissedilebileceğini insan, zaman içinde farkedebilir. Zaman zaman gaflete düşse de, kendine gelip şuuru uyandığında bunu tekrar hisseder. İman insana, O’nun rızasına niyetle yaşamayı gâye edinme ufkunu gösterir, hissettirir. Fakat oraya ulaşmak ve bir ömür boyu koruma cehdi içinde bulunmak çok zordur. İnsan nefes alıp verdikçe, şuur ve iradesi varoldukça devam edecek bir mücadeleyi gerektirir bu.
    İman eden insan anlar ki, Kâinat’ta Allah’ın varlığının, birliğinin ilan edilmesi, her şeyin O’na ait olduğunun ifade edilmesi gerekir. Çünkü Allah’ın Zâtı buna lâyıktır. O’nun buna ihtiyacı yoktur fakat “Zât-ı Vâcibû’l-Vücud” hakikati tabiatında bunu gerektirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in başında Besmele’den sonraki ikinci âyet olan Elhamdu lillahi Rabbi’l-Âlemin bir yönüyle bunu da ifade eder. Bunu, Yaratıcı’nın bahşettiği hür bir iradeyle ve karşılığında hiçbir şey beklemeden yerine getirmek insanın varlık sebebi olsa gerektir, ve sadece ona mahsus kılınmıştır. İnsana şeref olarak, bu görev için yaratılmış olmak yeter. Namazın ilâhî emir ile farz kılınması (bilemediğimiz hikmetlerinin yanı sıra) belki bundan da dolayıdır. İman etmiş bir insanın ilk ve en önemli farz olan namazı hür iradesiyle hissederek ikame etmesi, Tevhid’i Allah’ın takdir ettiği muhteva ve şekilde Kâinat’a duyurması mânâsına da gelir.

    Fakat insanın, Yaratıcı’sından müstağni gibi hareket etmesi de doğru değildir. Zayıf, âciz ve ölümlü varlıklarız. Her an, her hususta, en önemlisi de vâdettiği ebedî saadet için O’na muhtacız. O (cc) lütfetmezse bunu biz temin edemeyiz; hatta bildirmese kalbimizde de hissedemeyiz. O’nun ve Peygamberi’nin (sas) beyanlarından ve bunların doğruluğunu vicdanımızın -sezip yaşadıklarımızla- tasdik etmesinden hareketle rahmetinden ümit ediyoruz. Bu durumda O’ndan (cc) neyi, neden, nasıl ve hangi âdab ölçüsüyle bekleyebiliriz? Burada duyulacak beklentinin amel karşılığında olmaması gerektiğini Hz. Peygamber (sas) kendisinin bile amelleriyle değil, ancak Allah’ın rahmetiyle Cennet’e girebileceğini buyurmakla ders veriyor. Dolayısıyla, bizim cihetimizden baktığımızda, iman ve amelin karşılığını beklemek iman hakikatinin saflığını bozmak mânâsına geliyor. Fakat Cenab-ı Hakk değer verdiği hususlara değer veren insanlara ve onların yaptıklarına değer veriyor. O hâlde, O’nun takdiri üstüne söz söylememek, ve bir şey isteyeceksek, bunu da Kur’ân’da buyurulan, “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver, ve bizi ateşin azabından koru!” duasıyla yerine getirmek gerekiyor. Burada Allah, gazabının önüne geçmiş olan Rahmetiyle, istemeyeceğimiz ateşten korunmayı isteyebileceğimizi buyuruyor.

    Karşılık açısından bakacak olsak bile, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin belirttiği gibi, Cenab-ı Hakk’ın bize zâten baştan herşeyi vermiş olduğunu, isteyecek birşeyin ve de istemeye hakkımızın kalmadığını, daha doğrusu hiçbir zaman olmadığını görüyoruz. Fakat O’nun vâdinde Sâdık olduğuna tam olarak inanıyor, bizi yoktan (ve de vermiş olduklarının hiçbirini önceden hakedecek birşey yapmamış iken) yarattığına ve vaadde bulunduğuna göre, Âhiret’te de mükâfat vereceğinden şüphe etmiyoruz.

    Gayba iman
    İnanç konusu bahis mevzu olduğunda “Ben gördüğüme inanırım” der bazı insanlar. Aslında görmediğimize, yani gayba inanırız. Gördüğümüze inanmamıza gerek kalmaz. Zâten görüyor, şahit oluyoruzdur. İnanç konusu olan âlem şehadet değil, gayb âlemidir. İnanmak (veya inanmamak) görünmeyenler içindir, görünmeyenlerle ilgilidir. Muhterem Hocaefendi’nin önemle vurguladığı gibi, Allah’ın varlığının delilleri, O’na olan imanımızın sebebi değildir (mealen). İnsan önce bir şekilde inanır, daha doğrusu inanıyor olduğunu farkeder (bu inançta iradesinin ne kadar payı olduğunu da tam çözemez), daha sonra O’nun varlığının âfakî ve enfusî delilleriyle karşılaşınca, hak(iki) bir inanca sahip olduğunu hisseder, daha bir itminan duyar. Zâten Kur’an’ın başında, bu Kitab’ın ancak muttaki vasfıyla iman edenler, O’nun Zâtı’nın gerektirdiği saygıyı duymaya çalışarak ve koyduğu bütün ölçüleri dikkate alarak yaşamak isteyenler için hidayet kaynağı olduğu (olabileceği) ve muttakilerin de en başta gayba iman ettiği buyuruluyor.
    Diğer yandan, insanın belli bir yaştan sonra iman konusunu şuurlu şekilde düşünme ihtiyacı duyması, kendisini yokladığında iman ediyor olduğunu fark etmesi, bilhassa gençlik döneminde çevresiyle olan muhaverelerinde bunun ağırlıklı bir yer kazanması, toplumumuzda çok normal ve tabiî bir husustur. Dış görünüşleri, konuşma ve davranış tarzları çok geniş bir yelpazeye yayılsa da, çok farklı eğitim, kültür ve muhitten insanlarımız imanlarını rahatlıkla dile getirmektedirler. Bu, tarihten beri böyle olmuştur. Milletimiz “iman”ı hiçbir zaman mesele yapmamış; hep inanan bir toplum olmuş, iman hakikatlerine çok açık, dâima benimsemeye hazır ve uyum içinde yaşamıştır. Cibilli olarak milletimizin bünyesi “iman” hakikatiyle ve bunun gerektirdiği hassasiyetle tam kaynaşmıştır. İman, milletimizin (hemen bütün fertleriyle) sanki doğuştan getirdiği tabiî ve ayrılmaz bir yanı gibidir.

    İnsan, imanıyla imtihan olduğunda bir işaret bekleyebilir; kırıntı miktarda bile olsa niyet ve iradesini iman yönünde ortaya koyduğunda işaret de gelir. İmanın şuurda meydana getirdiği uyanıklık ve kalbde hâsıl ettiği itminan da bir işarettir. Hz. İbrahim’in (as), Cenab-ı Hakk’tan ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini istemesi ise insanlığın fıtratına ve itminan ihtiyacına tercüman olmasıdır belki de. Yoksa Hz. İbrahim (as) Zât-ı Ulûhiyet’in huzurunda, O’na muhatab olduğunun şuurundadır zâten. Efendimiz’e (sas) verilen Mi’rac mû’cizesiyle ilgili olarak Hz. Ebubekir’in (ra) gösterdiği tam inanmışlık ise, hem İlâhî Kudret’e, hem Nübüvvete, hem Efendimiz’in (sas) şahsına, hem de gayba olan yüksek imanını ortaya koymaktadır.

    Dipnotlar
    1. Efendimiz’in (sas) risâlet ve tebliğle vazifelendirildiği dönemde, İslâm’â ve imana dâvet edilenler arasından bu dini seçenler, iman ettikleri takdirde en yakın zamanda sadece kurulu düzenlerinin değil, hayatlarının da büyük tehlike altına gireceğini biliyor ve saflarını belirledikten sonra da bunu görüyorlardı. Efendimiz (sas) ise, vazifesinin gereği olarak, insanlara fert ve toplum olarak imanlarının dünya ve Âhiret’teki mükâfatını açıkça bildiriyordu.
    2. “Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifa et. Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” (Ankebut, 29/45)
    3. Bakara sûresinin başında, gayba ve Âhiret’e iman muttakilerin vasıfları arasında zikredilir: “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir muttakîlere! O muttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle ifa ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler. Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.” (Bakara, 2/2-4)
    4. “Bir vakit de İbrâhim: ‘Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?’ demişti. Allah: ‘Ne o, yoksa buna inanmadın mı?’ dedi. İbrâhim: ‘Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim’ diye cevap verdi. Allah ona: ‘Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır. Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).’” (Bakara,
    2/260)


    Yrd. Doç. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ






+ Yorum Gönder