Konusunu Oylayın.: Peygamber efendimize neden salavat getiriyoruz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Peygamber efendimize neden salavat getiriyoruz?
  1. 04.Şubat.2013, 19:59
    1
    Misafir

    Peygamber efendimize neden salavat getiriyoruz?






    Peygamber efendimize neden salavat getiriyoruz? Mumsema peygamber efendimize neden salavat getiriyoruz


  2. 04.Şubat.2013, 19:59
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 07.Şubat.2013, 17:32
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: peygamber efendimize neden salavat getiriyoruz?




    Peygamber Efendimiz mübarek bedeniyle aramızdan ayrılmış olsa bile hâlâ ümmetinin sevinç ve kederlerinden haberdardır.
    Ümmeti olarak biz Müslümanlar O’nunla irtibatımızı ortaya koyarsak O’nun ahirette en zor durumda kaldığımız anlarda ‘O benim ümmetimdendi!’ referansını vermesini bekleyebiliriz.
    Kendisine çokça salât ü selam getirilmesini tavsiye eden Efendimiz, bunu bir hadisiyle de şöyle ifade eder: “Şayet içinizden biri bana salavat getirirse onun selamını almak üzere Allah ruhumu bana iade eder, ben de onun selamını alırım.” (Ebu Davud, Menâsik 96) Bu hadisten hareketle şunu söyleyebiliriz ki, O’na salât ü selam getirmekle biz de manen dirilişe geçiyoruz.
    Peygamberimiz (sas)’in ifadelerine göre cuma, günlerin en hayırlısıdır. Çünkü insanlığın atası Hz. Adem o gün yaratılmıştır. Yeryüzünde hayat o gün başladığı gibi, yine aynı gün dünyanın ömrü bitecek ve kıyamet kopacaktır. İçindeki duaların kabul edildiği bir vaktin bulunduğu cuma, müminler için özel bir gündür. Bu bilgileri ashabına veren Efendimiz, cuma günü kendisine çokça salât ü selam getirilmesini ister. Zira o gün salât ve selamlar melekler vasıtasıyla O’na ulaştırılmaktadır. Allah Rasulü bunu söyleyince sahabeye biraz garip gelir. Ve merakla sorarlar, “Sizin bedeniniz o gün çürümüş olacak.
    Getirdiğimiz salât ü selamlar size nasıl ulaşacak ey Allah’ın Rasulü?” Bu vesileyle Efendimiz’in, ashabına bir hakikati de öğrettiği cevabı şu şekilde olur: “Allah, peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi yeryüzüne haram kılmıştır.” Esasen Kâinatın İftihar Tablosu, bunu söylerken, anlayanlar ve farkında olanlar için mesafenin önemli olmadığını gösteriyordu. Demek ki, O (sas) bizim gönderdiğimiz salât ü selam ve diğer hediyelerden haberdar oluyor. (Ebu Davud, Salat 207)

    Kur’an salâvatı emreder
    Kur’an-ı Kerim’de, “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzab, 36/56) buyurulur. Salât; tebrik, tezkiye, saygı, dua, istiğfar ve rahmet gibi mânâlara gelir. Ayette bahsedilen Allah’ın salât etmesi; O’nun Efendimiz (sas)’e rahmet etmesini, meleklerin salâtı onların, Allah Rasulü için istiğfar etmelerini ve bizim salâtımız da O’nun için dua etmemizi ifade etmektedir.
    Ayet-i kerime, Peygamberimiz’e salât ve selamla hürmetlerimizi sunmanın, mümin olmanın bir gereği olduğunu ifade eder. “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed: Allâh’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e salât ü selam et!” demek hiç de zor olmayan bir bağlılık göstergesidir. Bu bağlılık aynı zamanda O’ndan kendimiz için şefâat talebinde bulunmaktır. O’na getirdiğimiz her salât ü selam, “Ahirette bize de şefaat et, biz de Senin ümmetinin bir ferdiyiz.” mânâsına gelir.
    Allah Rasulü’ne salâvat getirmenin ehemmiyetini ifade eden başka hadisler de vardır: “Yeryüzündeki Allah’ın seyyah melekleri ümmetimin salât ü selamını bana anında ulaştırırlar.” (Nesai, Sehv 46) “Kıyamet günü insanların bana en yakını bana en çok salâvat okuyandır.” (Tirmizi, Salât 357) “Kim bana bir salâvat okursa Allah da ona on rahmet ve ikramda bulunur.” (Nesai, Sehv 55) “En cimri insan, yanında adım anıldığı halde bana salât ü selam getirmeyendir.” (Tirmizî, Deavât, 100)
    Bu ve benzeri hadisler bize sık sık O’na bağlılığımızı göstermemizin önemini ifade eder. Burada unutanlar, ahirette unutulma ve yok sayılma ile cezalandırılırlar.

    Ruh-i revân, bir öğretmendi
    Genç-ihtiyar, kadın-erkek herkesin ama herkesin Peygamber’imiz (sas)’in hayatından örnek alması gerekir. Çünkü o hayatıyla bizi eğiten, öğreten bir insandı. Hz. Peygamber, ümmetine her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları onlara göstermiştir. Hz. Peygamber’in savaş, barış, ibadet, ticaret, hak ve adalet gibi konularda meşgul olması herkes tarafından tabii karşılanırken, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olması bazıları tarafından yadırganmaktaydı. Nitekim Selman-ı Farisi’ye bir müşrik biraz da alaylı bir şekilde şöyle demişti:
    “Görüyorum ki dostunuz (Muhammed), size her şeyi ama her şeyi hatta helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor!”
    Selman gayet ciddi ve pek tabii olarak müşriki tasdik ederek:
    “Evet” dedi. Sonra da Hz. Peygamber’in tuvalet adabıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı. Her meslek ve meşrepten insan, Hz. Peygamber’in hayatından kendisi için örnek olabilecek birçok yön bulabilir. Allah Resulü, herkese aynı çağrıyı yapmakta ve kendisinin izlenmesini istemektedir. Çünkü onun hayatı bütün insanlık için en güzel örnektir.

    Kâinatın Fahrı zamana riayet ederdi
    Çağdaş eğitimde “öğrenmeye hazır olma” denilen prensibe Resulullah çok dikkat etmiştir. Hadislerdeki kısalık ve özlük, her birinin birer vecize niteliğinde oluşu bu sebebe dayanır. İbn-i Mesud şöyle anlatır: “Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Resul-i Ekrem bize her gün değil, arada bir vaaz ve nasihat ederdi.”

    Öğrettiklerini kontrol ederdi
    Resulullah öğrettiklerinin anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol eder, öğrenilenlerin de uygulanmasını isterdi. Sahabeye, ibadetlerini tam ve noksansız yapmalarını emreder, onlara nasıl yapacaklarını anlatır, murakabe eder, gerektiğinde hatalarını gösterirdi.

    Sözlerini tekrarlardı
    İyice anlaşılması ve zihinde yer etmesi için önemli konularda sözü üç defa tekrar ederdi. Bu tekrar esnasında onun mübarek ağzından çıkan kelimeler, adeta sayılabilirdi. Peygamber’imiz her söylediğini üç defa tekrar ederdi. Bunu gerektiğinde ve özellikle önemli şeylerde yapardı.

    Bilmediğinde sükut ederdi
    Resul-i Ekrem, her suale cevap verirken, özellikle cevabını bilmediği sualler karşısında sükut eder, vahyi beklerdi. Vahiy geldikten sonra derhal sual sahibini arayıp bulur ve İlahî cevabı iletirdi.

    Kolay olanı tercih ederdi
    O, kolayı tercih ederdi. Hz. Peygamber’in bütün işlerinde daima kolay olanı tercih ettiği bilinmektedir. Hz. Aişe, “Peygamber, iki şey arasında muhayyer bırakıldığında -günah değilse- kolay olanı tercih eder, günah olduğu zaman ise insanlar içinde ondan en çok sakınanı olurdu.’’ der.

    Muhatabını mahcup etmezdi
    Allah Resulü muhatabını asla mahcup etmezdi. Bazı hatalara göz yumar, beğenilmeyen hareket ve davranışta bulunan olsa bile onu mahcup etmez, hatalarını yüzüne vurup utandırmazdı. Hiç kimseyi kusur sebebiyle -bilhassa başkalarının yanında- küçük düşürmezdi. Peygamber Efendimiz muhataplarına karşı son derece yumuşak ve müsamahalı davranırdı.

    Salâvatın müstehab olduğu zamanlar
    Cuma günü ile cuma gecesi, cumartesi, pazar ve perşembe günleri.
    Sabah-akşam, mescide girerken, çıkarken.
    Peygamberimiz’in kabrini ziyaret ederken.
    Safa ile Merve’de. Cuma hutbesiyle sair hutbelerde, müezzine icabet ettikten hemen sonra.
    Kamet getirilirken duanın başında, ortasında ve sonunda.
    Bir yere toplanırken ve dağılırken, kulak çınlarken, bir şey unutulduğu vakit.
    Vaaz ve ilim tedrisine, hadis okumaya başlarken.
    Her hoca ve talebenin, hatibin, kız isteyenin, evlenenin, evlendirenin salâvat getirmesi müstehabdır.
    Mühim işin başında, zikir zamanında, Peygamber’imizin isminin işitildiği zaman yahut ismi yazıldığı zaman.
    Abdest alırken, aksırdıktan sonra. (İbn-i Abidin, 2/323)
    En vâzıh bir surette ve en azamî bir derecede hakâik-i Kur’âniye
    vasıtasıyla o tılsımı ilan eden
    (Kâinatın tahavvülatındaki maksat ve gaye ve o muammâyı mevcudatın nereden, nereye geldiklerini ve ne olduklarını en yüksek bir sadâ ile ilan eden).
    Esmâ-i İlâhiye’nin gizli definelerinin keşşâfı
    (Allah’ın isimlerinin
    gizlendiği defineleri ortaya çıkaran zat)
    Eşrefü’l-insan (İnsan nev’inin en şereflisi)
    Fahr-i âlem (Âlemin övünç kaynağı)
    Fahr-i kâinât (Kâinatın övünç kaynağı)
    Ferid-i kevn ü zaman
    (Bütün zamanlarda ve kainatta benzeri olmayan, eşsiz)
    Hakikatin ziyâsı
    Güneşler Güneşi

    Muhbir-i Sâdık’ı (en doğru ve haber verici ) kabul etmeden
    hakiki imana ulaşmak mümkün değil
    Merhum Hulusi Yahyagil, Bediüzzaman merhuma, “Sadece ‘lâ ilahe illallah’ kâfi midir? Yani, ‘Muhammedün Resulullah’ demezse ehl-i necat/ehl-i cennet olabilir mi?” diye soruyor. Bediüzzaman da ona şüpheleri ortadan kaldırıcı ve ikna edici bir cevabî mektup gönderiyor. (26. Mektup, Beşinci Mesele)
    Bediüzzaman, Kelime-i Şehadet’in iki sözünün yani “Lâ ilahe illallah” ve “Muhammedün resulullah” sözlerinin “birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eden, birbirini tazammun eden (ihtiva edip, gerektiren) sözler olduğunu belirtiyor. Sonra da O’nun “hatemü’l-enbiya son peygamber” oluşuna dikkat çekerek, “Elbette bütün yolların başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve kurtuluş yolu olamaz.” diyor.
    Dünyanın büyüklüğüne nisbeten iletişim imkânlarının olmadığı dönem ve bölgelerde yaşayan bazı insanlar için de Eş’ari ve Maturidi ulemasının şu istisna hükümlerini hatırlatıyor: Fakat bazen oluyor ki, cadde-i Ahmediye’de (sas) gittikleri halde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediye’dir ve cadde-i Ahmediye dahilindedir. Hem bazen oluyor ki, Peygamber’i bilmiyorlar; fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediye’nin cüzlerindendir. Hem bazen oluyor ki, bir meczubâne hal veya bir münzevi hayat ve bedevicesine yaşamayı tercih ettikleri için cadde-i Muhammediye’yi düşünmeyerek, yalnız Lâ ilâhe illallah onlara kâfi geliyor.”
    Bediüzzaman bunu izah ettikten sonra can alıcı noktaya gelerek, “fakat” diyor: “Fakat bununla beraber, en mühim cihet şudur ki: Adem-i kabul (kabul hükmünün olmaması), kabul-ü adem (yokluğu, olmadığını kabul etmek) başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamber’i bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiye’ye karşı yalnız Lâ ilâhe illallah’ı biliyorlar. Bunlar kurtuluş ehli olabilirler. Fakat Peygamber’i işiten ve dâvâsını bilen adamlar O’nu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illallah kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul değil; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır. Mu’cizeleriyle, eserleriyle kâinatın medar-ı fahri ve insanlığın medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nûra mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.”
    Habib-i Ekrem Aleyhissalatü ve Ekmelüsselâm
    Habib-i Rahmânî (Rahman olan Allah’ın merhametli sevgilisi)
    Hakikat-i insâniyenin şerefi (İnsanlık hakikatinin şerefi)
    Hakk’ın bürhânı (Cenab-ı Hakk’ın apaçık delili)
    Hâlık-ı kâinâtın tercümânı (Kâinatın Yaratıcısı’nın icraatlarındaki hikmet ve sırları anlatan ve tercüman olan)
    Hâlık’ımızın en parlak bir bürhânı
    Hâtemü’l-Enbiyâ (Nebilerin en sonuncusu ve onların mührü)
    Hatib-i kudsî (Kudsî hatip)
    Hatib-i mürşid
    (İrşad eden hatip)
    Hidayetin güneşi
    İki cihanın güneşi
    İmâmü’l-evliyâ ve’l-ulemâ
    (Bütün veli ve âlimlerin imamı, rehberi)


    Hâtemü’l-Enbiyâ liderdi
    Amerikalı araştırmacı-yazar Michael Hart, 1982’de yayınladığı ve insanlık tarihinin en önemli yüz kişiliğini konu alan yapıtı “En Etkin Yüz”de birinci sırayı Efendimiz’e ayırır. Bu tespit, O’nun peygamberliğini kabul etmeyen birinin, buna rağmen, O’nu dünyanın gelmiş geçmiş en etkin önderi olarak gördüğünün ifadesidir. Evet, “lider, önder, büyük insan” vb. isimlerle anlatılan ve üstün karizmaları oluşturan pozitif değerlerin bütününün Hz. Muhammed (sas)’de ideal kıvama sahip olduğu, hayatını incelemiş olan dost-düşman herkesin ortak kabulüdür.
    Kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, soruda olmayıp da soru soranın zihninde bulunması olası varyasyonları da yanıtlayan bütüncül üslubundan, bütün alçakgönüllüğüne rağmen özellikle, ilk kez O’nu göreni şoka sokan doğal heybetine kadar, Allah Rasulü ideal bir toplumsal önderde bulunması gereken bütün doğal ve kazanılmış niteliklere sahiptir.
    Bütün hakkında fikir vermek amacıyla bunlardan birkaçına göz atacak olursak, örneğin: Toplum içinde yapılan yanlış ve çirkin davranışları, suçluyu deşifre edip de daha fazla suça itmeden, kalabalığın içinde ve bazıları gibi soyut ifadelerle uyarması...
    Arapları üstün ırk olarak gören birtakım arkadaşlarını “Arapça hiç kimsenin anası ya da babası değildir. Arapça konuşan herkes Arap’tır.” diyerek uyarması, İslam’ın ırkçılığın her çeşidinden korunması için önlem alması...
    Sahip olduğu devlet erkini, kesinlikle kişisel bir çıkarını gerçekleştirme peşinde kullanmaması... Hatta bu sayede halktan vergiyi yine halk için toplama anlayışın insanlık tarihine ilk kazandıran da O’dur.

    Habbab dönene kadar
    Eret oğlu Habbab, Mekke’den hicret etmiş, ilk Müslümanlardan, azatlı bir köledir. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan... Medine’de Allah Rasulü tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerini başına dönünceye kadar ise o işlerinin her gün Habbab’ın evinde bizzat Efendimiz görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Allah Rasulü tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez.

    Hep aranızda olacağım
    Yeni Müslüman olmuş, görgüden habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri, amcası Hz. Abbas’ı üzüyordu. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun toprağın üzerinde ve kızgın güneşin altında yeğenini gören amca dayanamayıp şöyle der: - Ey Allah’ın elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Bunun üzerine O cevap verir: - Hayır. Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunacağım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayacağım.


    OSMAN KARYAĞDI
    Ailem Dergisi



  4. 07.Şubat.2013, 17:32
    2
    Silent and lonely rains



    Peygamber Efendimiz mübarek bedeniyle aramızdan ayrılmış olsa bile hâlâ ümmetinin sevinç ve kederlerinden haberdardır.
    Ümmeti olarak biz Müslümanlar O’nunla irtibatımızı ortaya koyarsak O’nun ahirette en zor durumda kaldığımız anlarda ‘O benim ümmetimdendi!’ referansını vermesini bekleyebiliriz.
    Kendisine çokça salât ü selam getirilmesini tavsiye eden Efendimiz, bunu bir hadisiyle de şöyle ifade eder: “Şayet içinizden biri bana salavat getirirse onun selamını almak üzere Allah ruhumu bana iade eder, ben de onun selamını alırım.” (Ebu Davud, Menâsik 96) Bu hadisten hareketle şunu söyleyebiliriz ki, O’na salât ü selam getirmekle biz de manen dirilişe geçiyoruz.
    Peygamberimiz (sas)’in ifadelerine göre cuma, günlerin en hayırlısıdır. Çünkü insanlığın atası Hz. Adem o gün yaratılmıştır. Yeryüzünde hayat o gün başladığı gibi, yine aynı gün dünyanın ömrü bitecek ve kıyamet kopacaktır. İçindeki duaların kabul edildiği bir vaktin bulunduğu cuma, müminler için özel bir gündür. Bu bilgileri ashabına veren Efendimiz, cuma günü kendisine çokça salât ü selam getirilmesini ister. Zira o gün salât ve selamlar melekler vasıtasıyla O’na ulaştırılmaktadır. Allah Rasulü bunu söyleyince sahabeye biraz garip gelir. Ve merakla sorarlar, “Sizin bedeniniz o gün çürümüş olacak.
    Getirdiğimiz salât ü selamlar size nasıl ulaşacak ey Allah’ın Rasulü?” Bu vesileyle Efendimiz’in, ashabına bir hakikati de öğrettiği cevabı şu şekilde olur: “Allah, peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi yeryüzüne haram kılmıştır.” Esasen Kâinatın İftihar Tablosu, bunu söylerken, anlayanlar ve farkında olanlar için mesafenin önemli olmadığını gösteriyordu. Demek ki, O (sas) bizim gönderdiğimiz salât ü selam ve diğer hediyelerden haberdar oluyor. (Ebu Davud, Salat 207)

    Kur’an salâvatı emreder
    Kur’an-ı Kerim’de, “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzab, 36/56) buyurulur. Salât; tebrik, tezkiye, saygı, dua, istiğfar ve rahmet gibi mânâlara gelir. Ayette bahsedilen Allah’ın salât etmesi; O’nun Efendimiz (sas)’e rahmet etmesini, meleklerin salâtı onların, Allah Rasulü için istiğfar etmelerini ve bizim salâtımız da O’nun için dua etmemizi ifade etmektedir.
    Ayet-i kerime, Peygamberimiz’e salât ve selamla hürmetlerimizi sunmanın, mümin olmanın bir gereği olduğunu ifade eder. “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed: Allâh’ım! Efendimiz Hz. Muhammed’e salât ü selam et!” demek hiç de zor olmayan bir bağlılık göstergesidir. Bu bağlılık aynı zamanda O’ndan kendimiz için şefâat talebinde bulunmaktır. O’na getirdiğimiz her salât ü selam, “Ahirette bize de şefaat et, biz de Senin ümmetinin bir ferdiyiz.” mânâsına gelir.
    Allah Rasulü’ne salâvat getirmenin ehemmiyetini ifade eden başka hadisler de vardır: “Yeryüzündeki Allah’ın seyyah melekleri ümmetimin salât ü selamını bana anında ulaştırırlar.” (Nesai, Sehv 46) “Kıyamet günü insanların bana en yakını bana en çok salâvat okuyandır.” (Tirmizi, Salât 357) “Kim bana bir salâvat okursa Allah da ona on rahmet ve ikramda bulunur.” (Nesai, Sehv 55) “En cimri insan, yanında adım anıldığı halde bana salât ü selam getirmeyendir.” (Tirmizî, Deavât, 100)
    Bu ve benzeri hadisler bize sık sık O’na bağlılığımızı göstermemizin önemini ifade eder. Burada unutanlar, ahirette unutulma ve yok sayılma ile cezalandırılırlar.

    Ruh-i revân, bir öğretmendi
    Genç-ihtiyar, kadın-erkek herkesin ama herkesin Peygamber’imiz (sas)’in hayatından örnek alması gerekir. Çünkü o hayatıyla bizi eğiten, öğreten bir insandı. Hz. Peygamber, ümmetine her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları onlara göstermiştir. Hz. Peygamber’in savaş, barış, ibadet, ticaret, hak ve adalet gibi konularda meşgul olması herkes tarafından tabii karşılanırken, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olması bazıları tarafından yadırganmaktaydı. Nitekim Selman-ı Farisi’ye bir müşrik biraz da alaylı bir şekilde şöyle demişti:
    “Görüyorum ki dostunuz (Muhammed), size her şeyi ama her şeyi hatta helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor!”
    Selman gayet ciddi ve pek tabii olarak müşriki tasdik ederek:
    “Evet” dedi. Sonra da Hz. Peygamber’in tuvalet adabıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı. Her meslek ve meşrepten insan, Hz. Peygamber’in hayatından kendisi için örnek olabilecek birçok yön bulabilir. Allah Resulü, herkese aynı çağrıyı yapmakta ve kendisinin izlenmesini istemektedir. Çünkü onun hayatı bütün insanlık için en güzel örnektir.

    Kâinatın Fahrı zamana riayet ederdi
    Çağdaş eğitimde “öğrenmeye hazır olma” denilen prensibe Resulullah çok dikkat etmiştir. Hadislerdeki kısalık ve özlük, her birinin birer vecize niteliğinde oluşu bu sebebe dayanır. İbn-i Mesud şöyle anlatır: “Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Resul-i Ekrem bize her gün değil, arada bir vaaz ve nasihat ederdi.”

    Öğrettiklerini kontrol ederdi
    Resulullah öğrettiklerinin anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol eder, öğrenilenlerin de uygulanmasını isterdi. Sahabeye, ibadetlerini tam ve noksansız yapmalarını emreder, onlara nasıl yapacaklarını anlatır, murakabe eder, gerektiğinde hatalarını gösterirdi.

    Sözlerini tekrarlardı
    İyice anlaşılması ve zihinde yer etmesi için önemli konularda sözü üç defa tekrar ederdi. Bu tekrar esnasında onun mübarek ağzından çıkan kelimeler, adeta sayılabilirdi. Peygamber’imiz her söylediğini üç defa tekrar ederdi. Bunu gerektiğinde ve özellikle önemli şeylerde yapardı.

    Bilmediğinde sükut ederdi
    Resul-i Ekrem, her suale cevap verirken, özellikle cevabını bilmediği sualler karşısında sükut eder, vahyi beklerdi. Vahiy geldikten sonra derhal sual sahibini arayıp bulur ve İlahî cevabı iletirdi.

    Kolay olanı tercih ederdi
    O, kolayı tercih ederdi. Hz. Peygamber’in bütün işlerinde daima kolay olanı tercih ettiği bilinmektedir. Hz. Aişe, “Peygamber, iki şey arasında muhayyer bırakıldığında -günah değilse- kolay olanı tercih eder, günah olduğu zaman ise insanlar içinde ondan en çok sakınanı olurdu.’’ der.

    Muhatabını mahcup etmezdi
    Allah Resulü muhatabını asla mahcup etmezdi. Bazı hatalara göz yumar, beğenilmeyen hareket ve davranışta bulunan olsa bile onu mahcup etmez, hatalarını yüzüne vurup utandırmazdı. Hiç kimseyi kusur sebebiyle -bilhassa başkalarının yanında- küçük düşürmezdi. Peygamber Efendimiz muhataplarına karşı son derece yumuşak ve müsamahalı davranırdı.

    Salâvatın müstehab olduğu zamanlar
    Cuma günü ile cuma gecesi, cumartesi, pazar ve perşembe günleri.
    Sabah-akşam, mescide girerken, çıkarken.
    Peygamberimiz’in kabrini ziyaret ederken.
    Safa ile Merve’de. Cuma hutbesiyle sair hutbelerde, müezzine icabet ettikten hemen sonra.
    Kamet getirilirken duanın başında, ortasında ve sonunda.
    Bir yere toplanırken ve dağılırken, kulak çınlarken, bir şey unutulduğu vakit.
    Vaaz ve ilim tedrisine, hadis okumaya başlarken.
    Her hoca ve talebenin, hatibin, kız isteyenin, evlenenin, evlendirenin salâvat getirmesi müstehabdır.
    Mühim işin başında, zikir zamanında, Peygamber’imizin isminin işitildiği zaman yahut ismi yazıldığı zaman.
    Abdest alırken, aksırdıktan sonra. (İbn-i Abidin, 2/323)
    En vâzıh bir surette ve en azamî bir derecede hakâik-i Kur’âniye
    vasıtasıyla o tılsımı ilan eden
    (Kâinatın tahavvülatındaki maksat ve gaye ve o muammâyı mevcudatın nereden, nereye geldiklerini ve ne olduklarını en yüksek bir sadâ ile ilan eden).
    Esmâ-i İlâhiye’nin gizli definelerinin keşşâfı
    (Allah’ın isimlerinin
    gizlendiği defineleri ortaya çıkaran zat)
    Eşrefü’l-insan (İnsan nev’inin en şereflisi)
    Fahr-i âlem (Âlemin övünç kaynağı)
    Fahr-i kâinât (Kâinatın övünç kaynağı)
    Ferid-i kevn ü zaman
    (Bütün zamanlarda ve kainatta benzeri olmayan, eşsiz)
    Hakikatin ziyâsı
    Güneşler Güneşi

    Muhbir-i Sâdık’ı (en doğru ve haber verici ) kabul etmeden
    hakiki imana ulaşmak mümkün değil
    Merhum Hulusi Yahyagil, Bediüzzaman merhuma, “Sadece ‘lâ ilahe illallah’ kâfi midir? Yani, ‘Muhammedün Resulullah’ demezse ehl-i necat/ehl-i cennet olabilir mi?” diye soruyor. Bediüzzaman da ona şüpheleri ortadan kaldırıcı ve ikna edici bir cevabî mektup gönderiyor. (26. Mektup, Beşinci Mesele)
    Bediüzzaman, Kelime-i Şehadet’in iki sözünün yani “Lâ ilahe illallah” ve “Muhammedün resulullah” sözlerinin “birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eden, birbirini tazammun eden (ihtiva edip, gerektiren) sözler olduğunu belirtiyor. Sonra da O’nun “hatemü’l-enbiya son peygamber” oluşuna dikkat çekerek, “Elbette bütün yolların başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve kurtuluş yolu olamaz.” diyor.
    Dünyanın büyüklüğüne nisbeten iletişim imkânlarının olmadığı dönem ve bölgelerde yaşayan bazı insanlar için de Eş’ari ve Maturidi ulemasının şu istisna hükümlerini hatırlatıyor: Fakat bazen oluyor ki, cadde-i Ahmediye’de (sas) gittikleri halde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediye’dir ve cadde-i Ahmediye dahilindedir. Hem bazen oluyor ki, Peygamber’i bilmiyorlar; fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediye’nin cüzlerindendir. Hem bazen oluyor ki, bir meczubâne hal veya bir münzevi hayat ve bedevicesine yaşamayı tercih ettikleri için cadde-i Muhammediye’yi düşünmeyerek, yalnız Lâ ilâhe illallah onlara kâfi geliyor.”
    Bediüzzaman bunu izah ettikten sonra can alıcı noktaya gelerek, “fakat” diyor: “Fakat bununla beraber, en mühim cihet şudur ki: Adem-i kabul (kabul hükmünün olmaması), kabul-ü adem (yokluğu, olmadığını kabul etmek) başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamber’i bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiye’ye karşı yalnız Lâ ilâhe illallah’ı biliyorlar. Bunlar kurtuluş ehli olabilirler. Fakat Peygamber’i işiten ve dâvâsını bilen adamlar O’nu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz. Onun hakkında yalnız Lâ ilâhe illallah kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul değil; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır. Mu’cizeleriyle, eserleriyle kâinatın medar-ı fahri ve insanlığın medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nûra mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz.”
    Habib-i Ekrem Aleyhissalatü ve Ekmelüsselâm
    Habib-i Rahmânî (Rahman olan Allah’ın merhametli sevgilisi)
    Hakikat-i insâniyenin şerefi (İnsanlık hakikatinin şerefi)
    Hakk’ın bürhânı (Cenab-ı Hakk’ın apaçık delili)
    Hâlık-ı kâinâtın tercümânı (Kâinatın Yaratıcısı’nın icraatlarındaki hikmet ve sırları anlatan ve tercüman olan)
    Hâlık’ımızın en parlak bir bürhânı
    Hâtemü’l-Enbiyâ (Nebilerin en sonuncusu ve onların mührü)
    Hatib-i kudsî (Kudsî hatip)
    Hatib-i mürşid
    (İrşad eden hatip)
    Hidayetin güneşi
    İki cihanın güneşi
    İmâmü’l-evliyâ ve’l-ulemâ
    (Bütün veli ve âlimlerin imamı, rehberi)


    Hâtemü’l-Enbiyâ liderdi
    Amerikalı araştırmacı-yazar Michael Hart, 1982’de yayınladığı ve insanlık tarihinin en önemli yüz kişiliğini konu alan yapıtı “En Etkin Yüz”de birinci sırayı Efendimiz’e ayırır. Bu tespit, O’nun peygamberliğini kabul etmeyen birinin, buna rağmen, O’nu dünyanın gelmiş geçmiş en etkin önderi olarak gördüğünün ifadesidir. Evet, “lider, önder, büyük insan” vb. isimlerle anlatılan ve üstün karizmaları oluşturan pozitif değerlerin bütününün Hz. Muhammed (sas)’de ideal kıvama sahip olduğu, hayatını incelemiş olan dost-düşman herkesin ortak kabulüdür.
    Kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, soruda olmayıp da soru soranın zihninde bulunması olası varyasyonları da yanıtlayan bütüncül üslubundan, bütün alçakgönüllüğüne rağmen özellikle, ilk kez O’nu göreni şoka sokan doğal heybetine kadar, Allah Rasulü ideal bir toplumsal önderde bulunması gereken bütün doğal ve kazanılmış niteliklere sahiptir.
    Bütün hakkında fikir vermek amacıyla bunlardan birkaçına göz atacak olursak, örneğin: Toplum içinde yapılan yanlış ve çirkin davranışları, suçluyu deşifre edip de daha fazla suça itmeden, kalabalığın içinde ve bazıları gibi soyut ifadelerle uyarması...
    Arapları üstün ırk olarak gören birtakım arkadaşlarını “Arapça hiç kimsenin anası ya da babası değildir. Arapça konuşan herkes Arap’tır.” diyerek uyarması, İslam’ın ırkçılığın her çeşidinden korunması için önlem alması...
    Sahip olduğu devlet erkini, kesinlikle kişisel bir çıkarını gerçekleştirme peşinde kullanmaması... Hatta bu sayede halktan vergiyi yine halk için toplama anlayışın insanlık tarihine ilk kazandıran da O’dur.

    Habbab dönene kadar
    Eret oğlu Habbab, Mekke’den hicret etmiş, ilk Müslümanlardan, azatlı bir köledir. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan... Medine’de Allah Rasulü tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerini başına dönünceye kadar ise o işlerinin her gün Habbab’ın evinde bizzat Efendimiz görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Allah Rasulü tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez.

    Hep aranızda olacağım
    Yeni Müslüman olmuş, görgüden habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri, amcası Hz. Abbas’ı üzüyordu. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun toprağın üzerinde ve kızgın güneşin altında yeğenini gören amca dayanamayıp şöyle der: - Ey Allah’ın elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Bunun üzerine O cevap verir: - Hayır. Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunacağım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayacağım.


    OSMAN KARYAĞDI
    Ailem Dergisi






+ Yorum Gönder