Konusunu Oylayın.: Ehlibeyt hikayeleri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ehlibeyt hikayeleri
  1. 02.Şubat.2013, 01:20
    1
    Misafir

    Ehlibeyt hikayeleri






    Ehlibeyt hikayeleri Mumsema ehlibeyt hikayeleri


  2. 02.Şubat.2013, 01:20
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 15.Şubat.2013, 01:36
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,681
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: ehlibeyt hikayeleri




    Ehli Beyt Hakkında herşey

    Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ev halkı. Ehl-i Beyt, bir evde yaşayan aile fertleri,
    aile demektir. İslâm fıkıh terminolojisinde bir terim olarak Hz. Peygamber
    (s.a.s)'in hısımlarından kendilerine zekât verilmesi yasaklanan aile fertlerinin
    tamamını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu anlamda ehl-i beyt; Hz. Peygamber
    (s.a.s.) ve ailesi, Ca'fer, Âkil, Abbâs ve aileleridir. Şia'ya göre ise; Hz.
    Peygamber (s.a.s.)'in ailesi, eşleri ve çocuklarıyla Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz.
    Hüseyin'dir (Sahih-i Müslim, II . 751-752; .IV, 1873).

    Rasûlullah (s.a.s.) ile
    ehl-i beyt'e de salât ve selâm getirmek müslümanların bir görevidir (Ahmed b.
    Hanbel, Müsned, VI, 323).

    Ehl-i beyt terimi Kur'ân-ı Kerîm'de Ahzâb sûresindeki
    şu âyette açıklanmıştır: "Ey Peygamber hanımları, evlerinizde oturun; eski
    câhiliyedeki gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın, zekâtı verin;Allah'a ve
    Peygamber'e itâat edin. Ey Peygamber'in ev halkı, Allah sizden kusuru giderip
    sizi tertemiz yapmak ister" (el-Ahzâb, 33/33). Rasûlullah (s.a.s)'in eşlerinin,
    diğer bir deyimle mü'minlerin annelerinin ev halkından olduğu bu âyetten
    anlaşılmaktadır. Ayette, "Ey ev halkı" ifadesiyle onlar kastedilmektedir. Çünkü
    âyetin başında "Ey Peygamber'in hanımları" hitâbı vardır (Mevdûdî,
    Tefhîmu'l-Kur'ân terc. İstanbul 1983, IV, 370). Bu terim, bir adamın hanımlarını
    ve çocuklarını kapsamaktadır. İbn Abbâs, Urve b. Zübeyr ve İkrime bu âyetteki
    ehlü'l-beyt lâfzından Hz. Peygâmber (s.â.s)'in hânımlarının kastedildiğini
    söylemişlerdir.

    Hz. Ali ve ailesi de ehl-i beyt'tendir.

    Enes b. Mâlik'in rivâyetine göre: Hz. Peygamber
    (s.a.s), altı ay boyunca Fâtıma'nın kapısının önünden geçtiğinde, sabah namazına
    giderken, "Ey ehl-i beyt namaz, namaz..." demiş ve Ahzâb suresinin otuzüçüncü
    âyetini okumuştur. Ebû Ammâr'ın ve başkalarının rivâyet ettiği hadis de
    şudur:

    ''...Rasûlullah (s.a.s.), beraberinde Ali, Hasan ve
    Hüseyin olduğu halde geldi. Her birinin elini kendi eli içine almıştı. İçeri
    girdi ve Hz. Ali ile Fâtıma'yı önüne oturttu; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i de
    kucağına aldı; sonra elbisesini onların üzerine örterek şu âyet-i kerimeyi
    okudu: 'Ey ehl-i beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak
    ister... ' Sonra devamla, 'Allah'ım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Benim ev
    halkımın temizlenmeye en fazla hakları vardır' diye dua etti." Bu hadis, çeşitli
    muhaddisler (Ahmed b. Hanbel, İbn Cerû et-Taberî, Müslim...) tarafından birçok
    râvîden rivâyet edilen sahih bir hadistir. Hâdislerde, Rasûlullah (s.a.s.)'in
    eşleri Ümmü Seleme veya Hz. Âişe'nin, Hz. Peygâmber'e kendilerinin de ehl-i
    beyt'ten olup olmadıklarını sorduğu, bunun üzerine Rasûlullah'ın ona: ''Sen
    benim için seçilmişsin" buyurduğu nakledilmiştir. Zeyd ibn Erkam, "Rasûlullah
    (s.a.s.)'in hanımları da ev halkındandır. Ancak onun ehli beyti kendisinden
    sonra onlara zekât verilmesi haram kılınmış olan Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs
    aileleridir" demiştir. Mevdûdî, Rasûlullah'ın bir örtü altına alarak ehl-i
    beyt'ine dua ettiğine dâir hadisler Müslim, Tirmizî, İbn Hanbel, İbn Cerir,
    Hâkim, Beyhâki gibi muhaddislerin ve Ebû Said el-Hudrî, Hz. Âişe, Hz. Enes, Hz.
    Ümmü Seleme ve başka birçok râviden bu hadisin nakledildiğine değinerek;
    Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in hanımlarının ev halkından olduğunu açıklıkla beyân
    ettiğini, Hz. Peygamber'in buna ilâveten Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz.
    Hüseyin'i de dahil ettiğini vurgulamaktadır (Mevdûdi, a.g.e. aynı yer).

    Ehl-i beyt, kavram
    olarak ortaya çıkışından beri birtakım ihtilâflı konulara yol açmıştır. Hatta
    siâ'nın doğuşuna ilişkin önemli bir yol ayrımıdır. Hem Sünnî hem Şii kaynakları,
    Gâdir-i Hum hadisi ile Sekâleyn hadisi diye bilinen iki hadis kaydetmektedirler.
    Sekâleyn hadisi Şiî literatüründe önemli bir yer tutmaktadır (Cemal Sofuoğlu,
    Gâdir-i Hum Meselesi, AÜİFD, XXVI, Ankara 1983, 468). Gâdir-i Hum'da Hz.
    Peygâmber'in ''Size iki ağır emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldıkça
    hiçbir zaman sapıtmazsınız..." buyurduğu rivâyet edilmiştir. Nesaî, Gâdir-i Hum
    hadisi ile Sekaleyn hadisini bir arada vererek ikisinin de Gâdir-i Hûm'da
    söylendiğini yazmaktadır (Ayr. bk. Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 36; Ebd Dâvûd,
    Menâsik, 56; Tirmizî, Menâkıb, 32; Nesaî, Hasâis, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 11;
    Menâsik, 84; Hâkim, Müstedrek, III, 109; Ahmed b. Hanbel, II, 114, IV, 367; İbn
    Kesir, el-Bidâye, IV, 414).

    Hadîsin Müslim'deki Zeyd b. Erkam (ö.68/687) rivâyeti
    şöyledir. "Mekke ile Medine arasında Hûm denilen bir su başında bulunurken
    Rasûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı; Allah'a hamd ve sena etti, vaaz
    ve hatırlatmalarda bulundu; sonra, 'Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak
    bir insanım; Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor.
    Ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah'ın kitâbidir;
    onda mutlak hidâyet ve nur vardır. Bundan dolayı sizler Allah'ın kitâbına
    tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız' buyurdu. Böylece Allah'ın kitâbına teşvik
    edip gönülleri ona rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: 'Diğeri de ehl-i
    beyt'imdir. Ben, ehl-i beyt'im hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum'
    (Râsûlullah bu son cümleyi üç kere tekrarlâmıştır). (Müslim, Fedâilü's-Sâhâbe,
    36; Ayrıca bk. Sahîh-i Müslim ve Tercemesi, Terc. M. Sofuoğlu İstanbul 1970,
    VII, 311-314). Zeyd b. Erkâm, ayrıca Hz. Peygamber'in eşlerinin de ehl-i
    beyt'ten olduğunu, asıl ehl-i beyt'ten kasdın Peygamber'den sonra sadaka
    almaları haram olanlar yani Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs aileleri olduğunu
    belirtmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir başka hadisi şöyle nâkledilmiştir:
    "Zekât, Muhammed 'e de Muhammed 'in akrabalarına da gerekmez; o insanların
    kiridir'' (Müslim, Zekât, 167; Ahmed b. Hanbel, V, 166). "Biz ehl-i beyt 'iz
    bize zekât helâl değildir" (Ebû Dâvûd, Zekât, 29; Müslim, Zekât, 161). Ebû
    Hureyre'nin Buhârî'deki rivâyetinde de, "Hasan b. Ali-çocukken- zekât
    hurmalarından bir hurma aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) atması için 'kaka kaka'
    dedi. Sonra 'Sen bilmiyor musun ki biz zekât yemeyiz ' buyurdu" ifadesi vardır
    (Buhâri, Zekât, 57, 60; Cihad, 188; Müslim, Zekât, 161; Ahmed b. Hanbel, I,
    200).

    Müctehidlerin
    Hz. Peygamber'in yakınları ile onlara haram olan zekât konusunda farklı
    görüşleri vardır. Ebû Hanife ile İmam Mâlik onların Hâşimîler olduğunu
    söylerken, İmam Şafii, Hâşimîler ve Muttaliboğulları'dır demektedir. Ebû Yûsuf
    ile İbn Teymiyye, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yakınlarının yabancılardan zekât
    almalarının haram, birbirleri arasında ise câiz olduğunu savunmuşlardır. Yûsuf
    el-Kardâvî günümüzde yaşayan ve Hz. Peygamber soyundan gelenlerin zekât
    alabileceklerini belirtmektedir. İbn Teymiyye ganimetlerden beşte birinden pay
    alamayan ehl-i beyt'in darda kalmamaları için zekât almalarının câiz olduğunu
    söylemiştir. Yûsuf el-Kardâvî buna işaret ederek Âlu Muhammed'in, Hz.
    Peygamber'in yaşadığı dönemdeki yakınları olduğunu vurgularken; Ebu Hanife, İmam
    Muhammed ve bir görüşe göre İmam Mâlik'in de böyle anladıklarını belirtmektedir.
    Yine o, Alu Muhammed'in zekât alamazken nâfile sadaka alabileceklerinin câiz
    kabul edilmesinin, minneti daha fazla olan nâfile sadakayı alırken farz olan
    zekâtı almamanın tutarlı olmadığını söylemektedir. Hz. Peygamber'in yakınlarına
    zekât yasağı koyarken, yakınlarını zekât almaktan menetmek, afif yaşamanın
    örneğini göstermek, kendisini ve ailesini töhmetten kurtarmak istemiştir. Bu
    yasağın kıyâmete kadar devam etmesinde bir hikmet bulunmamaktadır. Üstelik
    ganimet ve fey gelirlerinden de bugün yaşayan yakınlarını mahrum etmenin onları
    yoksulluğa ve fakirliğe mahkum etmek demek olduğunu savunmaktadır (Kardâvî,
    Fıkhü's-Zekât, Beyrut 1969, II, 732-733).

    Gâdir hadîsinin Şiî kaynaklardaki anlatımında Hz.
    Peygamber'in Vedâ Haccı dönüşünde Gâdir-i Hûm'da önemli bir hususu tebliğ etmek
    için konaklayarak ashâbına, "Allah bana; 'Ey Peygamber, Sana indirileni tebliğ
    et; eğer bunu yapmazsan O 'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni
    insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez' (el-Maide, 5/67)
    âyetini indirdi" buyurarak, Cebrâil'in şu emri getirdiğini söylemiştir: "Ali b.
    Ebû Tâlib benim kardeşim, vâsim, halifem ve benden sonra imamdır. Ey insanlar
    Allah onu size velî ve İmam olarak tâyin etti; ona itâat etmeyi herkese farz
    kıldı. Ona muhâlefet eden mel'un, saygı gösteren ise merhamete erecektir.
    Dinleyiniz ve itâat ediniz. Allah mevlâmız Ali ise imamınızdır. İmâmet ondan
    sonra onun soyundan kıyâmete kadar devam edecektir." Ayrıca Ebû Sâd el-Hudrî
    şöyle demiştir: "Mâide sûresinin 67. âyeti Hz,. Ali hakkında nâzil olmuştur''
    (Mecmau'l-Beyân, III, 223; Dairetü'l-Maarifü'l-İslâmiyye eş-Şiâ, 37; Vahidi,
    Esbâbu'n-Nüzûl, 115). Bu ibareler, Şiî kaynaklarda bu şekliyle
    kaydedilmektedir.

    Şiâ
    tefsirinde, sözkonusu âyette Rasûlullah'ın tebliğ etmesi istenen şey Hz. Ali'nin
    hilâfetidir. Hasan el-Basrî'nin (ö.110/728) rivâyetine göre; Cebrâil Hz. Ali'nin
    velâyeti konusunda Hz. Peygamber'e delil olmasını istemiş, o da 'amcasının
    oğlunu korudu' diye düşünmesinler niyetiyle bunu tebliğ etmemiş, âyet bunun
    üzerine inmiştir... Hz. Peygamber daha sonra "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de
    onun mevlâsıdır" buyurmuştur. İbn Teymiyye bu hadisin mevzû olduğunu yahut bu
    rivayetin Şiîler tarafından arzuları ve görüşleri doğrultusunda değiştirildiğini
    kaydetmektedir (bk. İbn Teymiyye, Minhacü's-Sünne, Gâdir-i Hum). Sekaleyn hadisi
    Ehl-i Sünnet'ten otuz dokuz, Şiâ'dan sekseniki rivâyet yoluyla gelmiştir. Bu
    kadar çok rivâyet yoluyla gelmesinin sebebi, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bunu
    birçok yer ve zamanda tekrar tekrar söylemiş olmasıdır. Şiâ, bu hadisten ehl-i
    beyt'in mâsum olduğunu ve Kur'ân'dan ayrılmazlığı anlamını çıkarmış; bunların
    yalnız birine değil her ikisine de tutunmak gerektiğini, çünkü Hz. Peygamber'in
    "iki emanet"ten kasdının bu olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i beyt, kıyâmete kadar
    Kur'ân'ın yanındadır (Muhammed Takiy el-Hakim, Usûlü'l-Fıkhi'l-Mukârin, 167).
    Sünni alimler ise hadisin lâfzını, "Allah'ın Kitabı ve Râsûlullâh'ın sünneti"
    şeklinde açıklamaktadırlar (Bk. İbn Hişâm, es-Sıre, IV, 251; Ebû Dâvud, Menâsik,
    56; İbn Mace, Menasik, 84; Ahmed b. Hanbel, IV, 267; İmâm Mâlik, Kader, 3;
    Buhâri Târih, 375; Askalânî, Tehzib, VII, 327; İbn Abdilberr, el-İstiâb, II,
    473; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, V, 214, İbnü'l-Esir, Üsdü'l-dâbe, 111,
    307).

    Ehl-i beyt'in
    Kerbelâ* katliamından sonra siyasetle ilgisini kesip kendisini tamamen ilme
    vermesine rağmen Emevi ve Abbâsilerin onlar üzerindeki baskısı her zaman
    varolmuştur. Ali Zeynelabidin, oğulları İmam Zeyd ve Muhammed Bâkır (ö.114) Hz.
    Peygamber'den tevârüs ettikleri ilmi sürdürmüşlerdir, Muhammed Bâkır'ın oğlu
    İmam Câfer-i Sâdık (ö.148) ehl-i beyt'in fikri, fıkhı ve ilmî mirasını
    sistemleştirmiş, o, İmam Zeyd'in, Hz. Ali'nin torunlarından
    en-Nefs-üz-Zekiye'nin, İbrahim'in, Abdullah b. el-Hasem'in şahâdetlerini
    görmüştür. Onun zamanında başta Irak olmak üzere İslâm ülkelerinde Ehl-i Beyt
    olduklarını öne süren "Dâî" * ler ortaya çıkmış; bunlar helâli haram kılarak,
    hattâ İmam Câfer'i tanrılaştırarak İslâm'dan sapmışlardır.

    İslâm tarihinde ehl-i
    beyt'in Hz. Ali'den sonra tarihte çeşitli aşamalar geçirdiği ve her bir dönemde
    ayrı ayrı şekil ve kalıplar alarak bugünkü hale ulaştığı bilinen bir husustur.
    İlmin kapısı olan Hz. Ali'ye ashâb arasında sevgi ve hürmet besleyenler, hattâ
    onun halife olacağını savunanlar vardı; ancak onlar mezhep oluşturmamışlardı.
    Ebû Zerr, Mikdât b. el-Esved, Câbir b. Abdullah, Ubey b. Kâb, Ebû'l-Tufeyl,
    Abbas ve çocukları, Ammâr b. Yasir, Ebû Eyyub el-Ensârı bunlar arasındadır. Daha
    sonrâları Hz. Osman zamanında fitneler başlamış, aşın tarafçılık eğilimleri
    belirmiş, Emeviler zamanında ehl-i beyt'e büyük bir zulüm gösterilmesi bütün
    ümmetin Emevilere karşı nefretini doğurmuştur. Irak'ta gelişen Şiîlik,
    aşırılarıyla ve mûtedilleriyle tarihte önemli bir hareket olmuştur.

    Hz. Ali yoluyla gelen
    ehl-i beyt; Hasan, Hüseyin, Muhammed İbn el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer'den
    yayılmıştır. Hz. Ali şehid edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife
    seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde şöyle
    demiştir: "Ey Irak halkı bizim için Allah'tan korkun. Biz sizin emirleriniz ve
    misafirleriniziz. Biz ev halkıyız. Çünkü Allahu Teâlâ bizim hakkımızda, "Ey
    ehlü'l-beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister" diye
    bahsetmiştir."

    Şiâ'ya
    göre mâsum olan ve ehl-i beyt'den gelen on iki İmam şunlardır: Hz. Ali, Hz.
    Hasan Hz. Hüseyin, Ali Zeyne'l-Abidin, Muhammed el-Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musa
    el-Kâzım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali el-Hâdî, Hasan el-Askerî, Muhammed
    el-Mehdi. Ehl-i beyt'in Hz. Ali'den gelen imamlarına tarih boyunca zulmedilmiş,
    bunların birçoğu şehid edilmiştir.

    Hz. Hasan'ın soyundan: Muhammed en-Nefsü'z-Zekiye
    (145/763), İbrahim, Hüseyin b. Ali (169/785), Muhammed b. Tabat (199/814),
    Muhammed b. Süleyman (814), Zeyd b. Musa el-Kâzım ve Ali b. Muhammed, İbrahim b.
    Musa, el-Hasan b. Zeyd (250/864), el-Hüseyin, İsmail b. Yûsuf, Muhammed b. Zeyd,
    Ahmed b. Muhammed, Hasan b. Ali gibi kimseler gelip ehl-i beyt'in liderliğini
    yapmış Emevi ve Abbâsilere karşı kıyam etmişlerdir.

    Hz. Hüseyin'in soyundan
    gelip de ehl-i beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa
    el-Kazım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım,
    el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404) (Mes'ûdî, Murûcü'z-Zeheb) Hz.
    Peygamberin ehl-i beytinden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde
    yaşamaktadırlar. Hz. Hüseyin soyundan gelenlere Seyyid, Hz. Hasan soyundan
    gelenlere Şerif denilmektedir .

    Hz. Peygamber'in ehl-i beyt'inin işleriyle meşgul olan
    görevlilere tarihte Nakîbü'l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü'l-Eşrâf, Peygamber
    hânedânı efrâdının umûmî bir vâsisi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden
    ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara
    hürmet ve ta'zimde bulunulmuştur (Ayrıca bk: Ehl-i Sünnet).



  4. 15.Şubat.2013, 01:36
    2
    Moderatör



    Ehli Beyt Hakkında herşey

    Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ev halkı. Ehl-i Beyt, bir evde yaşayan aile fertleri,
    aile demektir. İslâm fıkıh terminolojisinde bir terim olarak Hz. Peygamber
    (s.a.s)'in hısımlarından kendilerine zekât verilmesi yasaklanan aile fertlerinin
    tamamını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu anlamda ehl-i beyt; Hz. Peygamber
    (s.a.s.) ve ailesi, Ca'fer, Âkil, Abbâs ve aileleridir. Şia'ya göre ise; Hz.
    Peygamber (s.a.s.)'in ailesi, eşleri ve çocuklarıyla Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz.
    Hüseyin'dir (Sahih-i Müslim, II . 751-752; .IV, 1873).

    Rasûlullah (s.a.s.) ile
    ehl-i beyt'e de salât ve selâm getirmek müslümanların bir görevidir (Ahmed b.
    Hanbel, Müsned, VI, 323).

    Ehl-i beyt terimi Kur'ân-ı Kerîm'de Ahzâb sûresindeki
    şu âyette açıklanmıştır: "Ey Peygamber hanımları, evlerinizde oturun; eski
    câhiliyedeki gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın, zekâtı verin;Allah'a ve
    Peygamber'e itâat edin. Ey Peygamber'in ev halkı, Allah sizden kusuru giderip
    sizi tertemiz yapmak ister" (el-Ahzâb, 33/33). Rasûlullah (s.a.s)'in eşlerinin,
    diğer bir deyimle mü'minlerin annelerinin ev halkından olduğu bu âyetten
    anlaşılmaktadır. Ayette, "Ey ev halkı" ifadesiyle onlar kastedilmektedir. Çünkü
    âyetin başında "Ey Peygamber'in hanımları" hitâbı vardır (Mevdûdî,
    Tefhîmu'l-Kur'ân terc. İstanbul 1983, IV, 370). Bu terim, bir adamın hanımlarını
    ve çocuklarını kapsamaktadır. İbn Abbâs, Urve b. Zübeyr ve İkrime bu âyetteki
    ehlü'l-beyt lâfzından Hz. Peygâmber (s.â.s)'in hânımlarının kastedildiğini
    söylemişlerdir.

    Hz. Ali ve ailesi de ehl-i beyt'tendir.

    Enes b. Mâlik'in rivâyetine göre: Hz. Peygamber
    (s.a.s), altı ay boyunca Fâtıma'nın kapısının önünden geçtiğinde, sabah namazına
    giderken, "Ey ehl-i beyt namaz, namaz..." demiş ve Ahzâb suresinin otuzüçüncü
    âyetini okumuştur. Ebû Ammâr'ın ve başkalarının rivâyet ettiği hadis de
    şudur:

    ''...Rasûlullah (s.a.s.), beraberinde Ali, Hasan ve
    Hüseyin olduğu halde geldi. Her birinin elini kendi eli içine almıştı. İçeri
    girdi ve Hz. Ali ile Fâtıma'yı önüne oturttu; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i de
    kucağına aldı; sonra elbisesini onların üzerine örterek şu âyet-i kerimeyi
    okudu: 'Ey ehl-i beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak
    ister... ' Sonra devamla, 'Allah'ım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Benim ev
    halkımın temizlenmeye en fazla hakları vardır' diye dua etti." Bu hadis, çeşitli
    muhaddisler (Ahmed b. Hanbel, İbn Cerû et-Taberî, Müslim...) tarafından birçok
    râvîden rivâyet edilen sahih bir hadistir. Hâdislerde, Rasûlullah (s.a.s.)'in
    eşleri Ümmü Seleme veya Hz. Âişe'nin, Hz. Peygâmber'e kendilerinin de ehl-i
    beyt'ten olup olmadıklarını sorduğu, bunun üzerine Rasûlullah'ın ona: ''Sen
    benim için seçilmişsin" buyurduğu nakledilmiştir. Zeyd ibn Erkam, "Rasûlullah
    (s.a.s.)'in hanımları da ev halkındandır. Ancak onun ehli beyti kendisinden
    sonra onlara zekât verilmesi haram kılınmış olan Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs
    aileleridir" demiştir. Mevdûdî, Rasûlullah'ın bir örtü altına alarak ehl-i
    beyt'ine dua ettiğine dâir hadisler Müslim, Tirmizî, İbn Hanbel, İbn Cerir,
    Hâkim, Beyhâki gibi muhaddislerin ve Ebû Said el-Hudrî, Hz. Âişe, Hz. Enes, Hz.
    Ümmü Seleme ve başka birçok râviden bu hadisin nakledildiğine değinerek;
    Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in hanımlarının ev halkından olduğunu açıklıkla beyân
    ettiğini, Hz. Peygamber'in buna ilâveten Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz.
    Hüseyin'i de dahil ettiğini vurgulamaktadır (Mevdûdi, a.g.e. aynı yer).

    Ehl-i beyt, kavram
    olarak ortaya çıkışından beri birtakım ihtilâflı konulara yol açmıştır. Hatta
    siâ'nın doğuşuna ilişkin önemli bir yol ayrımıdır. Hem Sünnî hem Şii kaynakları,
    Gâdir-i Hum hadisi ile Sekâleyn hadisi diye bilinen iki hadis kaydetmektedirler.
    Sekâleyn hadisi Şiî literatüründe önemli bir yer tutmaktadır (Cemal Sofuoğlu,
    Gâdir-i Hum Meselesi, AÜİFD, XXVI, Ankara 1983, 468). Gâdir-i Hum'da Hz.
    Peygâmber'in ''Size iki ağır emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldıkça
    hiçbir zaman sapıtmazsınız..." buyurduğu rivâyet edilmiştir. Nesaî, Gâdir-i Hum
    hadisi ile Sekaleyn hadisini bir arada vererek ikisinin de Gâdir-i Hûm'da
    söylendiğini yazmaktadır (Ayr. bk. Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 36; Ebd Dâvûd,
    Menâsik, 56; Tirmizî, Menâkıb, 32; Nesaî, Hasâis, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 11;
    Menâsik, 84; Hâkim, Müstedrek, III, 109; Ahmed b. Hanbel, II, 114, IV, 367; İbn
    Kesir, el-Bidâye, IV, 414).

    Hadîsin Müslim'deki Zeyd b. Erkam (ö.68/687) rivâyeti
    şöyledir. "Mekke ile Medine arasında Hûm denilen bir su başında bulunurken
    Rasûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı; Allah'a hamd ve sena etti, vaaz
    ve hatırlatmalarda bulundu; sonra, 'Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak
    bir insanım; Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor.
    Ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah'ın kitâbidir;
    onda mutlak hidâyet ve nur vardır. Bundan dolayı sizler Allah'ın kitâbına
    tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız' buyurdu. Böylece Allah'ın kitâbına teşvik
    edip gönülleri ona rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: 'Diğeri de ehl-i
    beyt'imdir. Ben, ehl-i beyt'im hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum'
    (Râsûlullah bu son cümleyi üç kere tekrarlâmıştır). (Müslim, Fedâilü's-Sâhâbe,
    36; Ayrıca bk. Sahîh-i Müslim ve Tercemesi, Terc. M. Sofuoğlu İstanbul 1970,
    VII, 311-314). Zeyd b. Erkâm, ayrıca Hz. Peygamber'in eşlerinin de ehl-i
    beyt'ten olduğunu, asıl ehl-i beyt'ten kasdın Peygamber'den sonra sadaka
    almaları haram olanlar yani Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs aileleri olduğunu
    belirtmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir başka hadisi şöyle nâkledilmiştir:
    "Zekât, Muhammed 'e de Muhammed 'in akrabalarına da gerekmez; o insanların
    kiridir'' (Müslim, Zekât, 167; Ahmed b. Hanbel, V, 166). "Biz ehl-i beyt 'iz
    bize zekât helâl değildir" (Ebû Dâvûd, Zekât, 29; Müslim, Zekât, 161). Ebû
    Hureyre'nin Buhârî'deki rivâyetinde de, "Hasan b. Ali-çocukken- zekât
    hurmalarından bir hurma aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) atması için 'kaka kaka'
    dedi. Sonra 'Sen bilmiyor musun ki biz zekât yemeyiz ' buyurdu" ifadesi vardır
    (Buhâri, Zekât, 57, 60; Cihad, 188; Müslim, Zekât, 161; Ahmed b. Hanbel, I,
    200).

    Müctehidlerin
    Hz. Peygamber'in yakınları ile onlara haram olan zekât konusunda farklı
    görüşleri vardır. Ebû Hanife ile İmam Mâlik onların Hâşimîler olduğunu
    söylerken, İmam Şafii, Hâşimîler ve Muttaliboğulları'dır demektedir. Ebû Yûsuf
    ile İbn Teymiyye, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yakınlarının yabancılardan zekât
    almalarının haram, birbirleri arasında ise câiz olduğunu savunmuşlardır. Yûsuf
    el-Kardâvî günümüzde yaşayan ve Hz. Peygamber soyundan gelenlerin zekât
    alabileceklerini belirtmektedir. İbn Teymiyye ganimetlerden beşte birinden pay
    alamayan ehl-i beyt'in darda kalmamaları için zekât almalarının câiz olduğunu
    söylemiştir. Yûsuf el-Kardâvî buna işaret ederek Âlu Muhammed'in, Hz.
    Peygamber'in yaşadığı dönemdeki yakınları olduğunu vurgularken; Ebu Hanife, İmam
    Muhammed ve bir görüşe göre İmam Mâlik'in de böyle anladıklarını belirtmektedir.
    Yine o, Alu Muhammed'in zekât alamazken nâfile sadaka alabileceklerinin câiz
    kabul edilmesinin, minneti daha fazla olan nâfile sadakayı alırken farz olan
    zekâtı almamanın tutarlı olmadığını söylemektedir. Hz. Peygamber'in yakınlarına
    zekât yasağı koyarken, yakınlarını zekât almaktan menetmek, afif yaşamanın
    örneğini göstermek, kendisini ve ailesini töhmetten kurtarmak istemiştir. Bu
    yasağın kıyâmete kadar devam etmesinde bir hikmet bulunmamaktadır. Üstelik
    ganimet ve fey gelirlerinden de bugün yaşayan yakınlarını mahrum etmenin onları
    yoksulluğa ve fakirliğe mahkum etmek demek olduğunu savunmaktadır (Kardâvî,
    Fıkhü's-Zekât, Beyrut 1969, II, 732-733).

    Gâdir hadîsinin Şiî kaynaklardaki anlatımında Hz.
    Peygamber'in Vedâ Haccı dönüşünde Gâdir-i Hûm'da önemli bir hususu tebliğ etmek
    için konaklayarak ashâbına, "Allah bana; 'Ey Peygamber, Sana indirileni tebliğ
    et; eğer bunu yapmazsan O 'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni
    insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez' (el-Maide, 5/67)
    âyetini indirdi" buyurarak, Cebrâil'in şu emri getirdiğini söylemiştir: "Ali b.
    Ebû Tâlib benim kardeşim, vâsim, halifem ve benden sonra imamdır. Ey insanlar
    Allah onu size velî ve İmam olarak tâyin etti; ona itâat etmeyi herkese farz
    kıldı. Ona muhâlefet eden mel'un, saygı gösteren ise merhamete erecektir.
    Dinleyiniz ve itâat ediniz. Allah mevlâmız Ali ise imamınızdır. İmâmet ondan
    sonra onun soyundan kıyâmete kadar devam edecektir." Ayrıca Ebû Sâd el-Hudrî
    şöyle demiştir: "Mâide sûresinin 67. âyeti Hz,. Ali hakkında nâzil olmuştur''
    (Mecmau'l-Beyân, III, 223; Dairetü'l-Maarifü'l-İslâmiyye eş-Şiâ, 37; Vahidi,
    Esbâbu'n-Nüzûl, 115). Bu ibareler, Şiî kaynaklarda bu şekliyle
    kaydedilmektedir.

    Şiâ
    tefsirinde, sözkonusu âyette Rasûlullah'ın tebliğ etmesi istenen şey Hz. Ali'nin
    hilâfetidir. Hasan el-Basrî'nin (ö.110/728) rivâyetine göre; Cebrâil Hz. Ali'nin
    velâyeti konusunda Hz. Peygamber'e delil olmasını istemiş, o da 'amcasının
    oğlunu korudu' diye düşünmesinler niyetiyle bunu tebliğ etmemiş, âyet bunun
    üzerine inmiştir... Hz. Peygamber daha sonra "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de
    onun mevlâsıdır" buyurmuştur. İbn Teymiyye bu hadisin mevzû olduğunu yahut bu
    rivayetin Şiîler tarafından arzuları ve görüşleri doğrultusunda değiştirildiğini
    kaydetmektedir (bk. İbn Teymiyye, Minhacü's-Sünne, Gâdir-i Hum). Sekaleyn hadisi
    Ehl-i Sünnet'ten otuz dokuz, Şiâ'dan sekseniki rivâyet yoluyla gelmiştir. Bu
    kadar çok rivâyet yoluyla gelmesinin sebebi, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bunu
    birçok yer ve zamanda tekrar tekrar söylemiş olmasıdır. Şiâ, bu hadisten ehl-i
    beyt'in mâsum olduğunu ve Kur'ân'dan ayrılmazlığı anlamını çıkarmış; bunların
    yalnız birine değil her ikisine de tutunmak gerektiğini, çünkü Hz. Peygamber'in
    "iki emanet"ten kasdının bu olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i beyt, kıyâmete kadar
    Kur'ân'ın yanındadır (Muhammed Takiy el-Hakim, Usûlü'l-Fıkhi'l-Mukârin, 167).
    Sünni alimler ise hadisin lâfzını, "Allah'ın Kitabı ve Râsûlullâh'ın sünneti"
    şeklinde açıklamaktadırlar (Bk. İbn Hişâm, es-Sıre, IV, 251; Ebû Dâvud, Menâsik,
    56; İbn Mace, Menasik, 84; Ahmed b. Hanbel, IV, 267; İmâm Mâlik, Kader, 3;
    Buhâri Târih, 375; Askalânî, Tehzib, VII, 327; İbn Abdilberr, el-İstiâb, II,
    473; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, V, 214, İbnü'l-Esir, Üsdü'l-dâbe, 111,
    307).

    Ehl-i beyt'in
    Kerbelâ* katliamından sonra siyasetle ilgisini kesip kendisini tamamen ilme
    vermesine rağmen Emevi ve Abbâsilerin onlar üzerindeki baskısı her zaman
    varolmuştur. Ali Zeynelabidin, oğulları İmam Zeyd ve Muhammed Bâkır (ö.114) Hz.
    Peygamber'den tevârüs ettikleri ilmi sürdürmüşlerdir, Muhammed Bâkır'ın oğlu
    İmam Câfer-i Sâdık (ö.148) ehl-i beyt'in fikri, fıkhı ve ilmî mirasını
    sistemleştirmiş, o, İmam Zeyd'in, Hz. Ali'nin torunlarından
    en-Nefs-üz-Zekiye'nin, İbrahim'in, Abdullah b. el-Hasem'in şahâdetlerini
    görmüştür. Onun zamanında başta Irak olmak üzere İslâm ülkelerinde Ehl-i Beyt
    olduklarını öne süren "Dâî" * ler ortaya çıkmış; bunlar helâli haram kılarak,
    hattâ İmam Câfer'i tanrılaştırarak İslâm'dan sapmışlardır.

    İslâm tarihinde ehl-i
    beyt'in Hz. Ali'den sonra tarihte çeşitli aşamalar geçirdiği ve her bir dönemde
    ayrı ayrı şekil ve kalıplar alarak bugünkü hale ulaştığı bilinen bir husustur.
    İlmin kapısı olan Hz. Ali'ye ashâb arasında sevgi ve hürmet besleyenler, hattâ
    onun halife olacağını savunanlar vardı; ancak onlar mezhep oluşturmamışlardı.
    Ebû Zerr, Mikdât b. el-Esved, Câbir b. Abdullah, Ubey b. Kâb, Ebû'l-Tufeyl,
    Abbas ve çocukları, Ammâr b. Yasir, Ebû Eyyub el-Ensârı bunlar arasındadır. Daha
    sonrâları Hz. Osman zamanında fitneler başlamış, aşın tarafçılık eğilimleri
    belirmiş, Emeviler zamanında ehl-i beyt'e büyük bir zulüm gösterilmesi bütün
    ümmetin Emevilere karşı nefretini doğurmuştur. Irak'ta gelişen Şiîlik,
    aşırılarıyla ve mûtedilleriyle tarihte önemli bir hareket olmuştur.

    Hz. Ali yoluyla gelen
    ehl-i beyt; Hasan, Hüseyin, Muhammed İbn el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer'den
    yayılmıştır. Hz. Ali şehid edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife
    seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde şöyle
    demiştir: "Ey Irak halkı bizim için Allah'tan korkun. Biz sizin emirleriniz ve
    misafirleriniziz. Biz ev halkıyız. Çünkü Allahu Teâlâ bizim hakkımızda, "Ey
    ehlü'l-beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister" diye
    bahsetmiştir."

    Şiâ'ya
    göre mâsum olan ve ehl-i beyt'den gelen on iki İmam şunlardır: Hz. Ali, Hz.
    Hasan Hz. Hüseyin, Ali Zeyne'l-Abidin, Muhammed el-Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musa
    el-Kâzım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali el-Hâdî, Hasan el-Askerî, Muhammed
    el-Mehdi. Ehl-i beyt'in Hz. Ali'den gelen imamlarına tarih boyunca zulmedilmiş,
    bunların birçoğu şehid edilmiştir.

    Hz. Hasan'ın soyundan: Muhammed en-Nefsü'z-Zekiye
    (145/763), İbrahim, Hüseyin b. Ali (169/785), Muhammed b. Tabat (199/814),
    Muhammed b. Süleyman (814), Zeyd b. Musa el-Kâzım ve Ali b. Muhammed, İbrahim b.
    Musa, el-Hasan b. Zeyd (250/864), el-Hüseyin, İsmail b. Yûsuf, Muhammed b. Zeyd,
    Ahmed b. Muhammed, Hasan b. Ali gibi kimseler gelip ehl-i beyt'in liderliğini
    yapmış Emevi ve Abbâsilere karşı kıyam etmişlerdir.

    Hz. Hüseyin'in soyundan
    gelip de ehl-i beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa
    el-Kazım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım,
    el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404) (Mes'ûdî, Murûcü'z-Zeheb) Hz.
    Peygamberin ehl-i beytinden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde
    yaşamaktadırlar. Hz. Hüseyin soyundan gelenlere Seyyid, Hz. Hasan soyundan
    gelenlere Şerif denilmektedir .

    Hz. Peygamber'in ehl-i beyt'inin işleriyle meşgul olan
    görevlilere tarihte Nakîbü'l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü'l-Eşrâf, Peygamber
    hânedânı efrâdının umûmî bir vâsisi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden
    ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara
    hürmet ve ta'zimde bulunulmuştur (Ayrıca bk: Ehl-i Sünnet).






+ Yorum Gönder