Konusunu Oylayın.: Enaniyyet nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Enaniyyet nedir?
  1. 18.Ocak.2013, 19:39
    1
    Misafir

    Enaniyyet nedir?

  2. 19.Ocak.2013, 02:06
    2
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: Enaniyyet nedir?




    Soru : Enaniyet yapmak ne demektir? Enaniyetli olmak, küfür ve şirk olabilir mi? Enaniyet kötüyse, insana benlik duygusu neden verilmiştir? Enaniyetli insanlara karşı tavrımız ne olmalıdır?


    Değerli kardeşimiz;

    Cevap 1:

    Enaniyet, Allah’ın insana ihsan ve ikram eseri olarak verdiği nimetleri sahiplenip kendine mal etmesi ve kendinden bilmesidir. Yani enaniyetli bir kişi, üzerinde parlayan kabiliyet ve nimetleri Allah’tan değil de kendinden biliyor. Mevhum ve itibari olan sahiplenme duygusunu hakiki bir şekle çevirerek, her şeye ene ile sahiplenmek istiyor. Benim gözüm, benim kulağım, benim sesim, benim gücüm, benim aklım diye diye işi hakiki benliğe götürüyor. Yani artık bu nimetleri kendinin kabul etmeye başlıyor. Tehlikeli olan da bu durumdur.

    Bir kimse, üzerindeki nimet ve kabiliyetlerin Allah’ın bir inayet ve ikramı olduğunu bilse ve sahiplenme duygusunun itibari bir kıyaslama vasıtası olduğunun bilincinde olsa ve bu şekli ile kendine güvense, bir sakınca olmadığı gibi, Allah’ın verdiği nimetlerin farkında olmak anlamına gelir.

    İnsan, enaniyete dayandığında yaptığı işlerde İlâhi kudreti nazara almayıp “Ben yaptım, ben ettim” şeklinde gururlanır.

    Bu asır, adeta enaniyet asrıdır, “Ehl-i delalet, ene’ye binmiş, dalalet vadilerinde koşmakta” birbirlerinin enaniyetini okşamakta, eneler şişmekte, kalınlaşmakta, kabarmaktadır.

    Halbuki, insanın gerçek büyüklüğü, enaniyetten sıyrılmakla mümkündür. Kur’an-ı Kerim, bütün iyiliklerin Allah’tan, bütün kötülüklerin nefisten olduğunu bildirir. (bk. Nisa, 4/79) İnsanın nefsi ise, bu ilahi hükmün aksine meyleder. Ortada bir başarı varsa kendinden bilir, başarısızlığı kadere yükler.

    Kamil insanlar, “enaniyetsiz büyüklük” içindedirler. Büyüktürler, fakat büyüklenmezler. Bütün kemâlâtın, güzelliklerin Allah’tan geldiğini, bütün noksan ve çirkinliklerin kendilerinden kaynaklandığını itiraf ederler.

    Her ay memurlara maaşlarını dağıtan bir mutemedin gurura hakkı olmadığı gibi, fakirlere yardım eden bir zenginin de gurura hakkı yoktur.

    İnsanın ene (ben) merkezli bir hayattan kurtulması, yüce ideallerle mümkündür. “Her işinde Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözetmek, imanın bütün gönüllere hakim olmasını istemek, ülkesinin maddî-manevî zirvelere çıkmasına çalışmak” gibi idealler, insanı eneye esir olmaktan, onun emrine girip etrafında dönmekten kurtarır. Böyle yüce ideallerden mahrum yaşayanlar ise, “ben” merkezli bir hayat yaşamaktan kurtulamazlar.

    Cevap 2:

    Ene, farazi ve vehmi benlik ve sahiplik duygusudur. Yani; hakikatte olmadığı halde, var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur. Mesela; insanın ailesine benim ailem demesi, evine benim evim demesi, vücut ve azalarına benim vücudum ve benim azalarım demesi buna örnek olarak verilebilir. İşte buradaki “benim” ifadesi enedir.

    Halbuki hakikat noktasından; ne aile ne ev ne vücut ve ne de azalar, insanın değildir. Hepsinin gerçek sahibi; Allah’tır. Allah, insana bu sahiplenme duygusunu mutlak isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani insandaki cüzi ilim, cüzi kudret, cüzi irade, cüzi sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın bir isim ve sıfatına açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencere ile, Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar. Mesela; şöyle der: Ben şu küçük hanemin sahibiyim, Allah ise bütün kainat hanesinin sahibi ve Rabbidir, ben cüzi kudretimle şu evi yaptım, Allah ise sonsuz kudreti ile kainat evini yapıp yarattı, ben cüzi ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir, her şeye muttalidir...

    Bunu anladıktan sonra kendisine verilenlerin de Allah’ın isimlerini ve sıfatlarının tecellileri olduğunu bilir ve onları da Allah’a verir. Böylece insan sahip olduğu bu cüzi ve farazi hatlar ile kıyas yaparak, Allah'ın sonsuz isim ve sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapmayacağı için, Allah’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti.

    Burada izah ve tarif edilen ene ve benlik hissinin yüzü, insana terakki veren, insana marifet kapılarını açan ve insanı nihayetsiz makamlara çıkaran müspet ve hayır yüzüdür. İnsan bu farazi ene duygusunu bu cihetle kullandığı zaman, kulluğun temelini ve özünü yakalamış oluyor. İnsanın manevi cephesi, Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımak üzere tasarlanmıştır; insana düşen ise bu tasarımı bu yönde sarf etmesidir.

    Ene ve benlik hissinin bir de menfi ve şer yönü ve yüzü vardır. Şayet insana verilen ene ve benlik hissi, küfür ve inkar tarlasında yeşerip beslenir ise; bu kez durum aksine işler. Yani ene ve benlik hissi, Allah’ı tanımak ve bilmek aracı iken, tam tersine inkar ve meydan okuma aracı haline dönüşür. Ene ve benlik hissi farazi ve hayali bir hat iken, inkar ve küfür penceresi sayesinde, hakiki ve külli durumuna geçer. İnsan cüzi ilim, irade ve kudretin, Allah tarafından verilmeyip kendisinin bir malı ve mülkü olduğuna inanmaya başlar. İnkar ve felsefenin derinleşmesi ile bu duygular cüzilikten çıkar, külli haline gelir. İnsan o zaman, “Ben de İlahım” demeye kadar işi götürür.

    Yani ene ve benlik öyle bir histir ki, hayırda istihdam edersen aziz ve yüksek bir kul yapar, şerde ve küfürde istihdam edersen, Uluhiyet davasına kadar gider.

    Kafir nasıl küfür gözlüğü ile baktığı zaman, kainatta Allah’ın rububiyet ve uluhiyetini göremiyor ve inkar ediyor, ya tabiat yaptı diyor, ya da her bir sebebe uluhiyetlik veriyor. Aynı şekilde kafir, mikro kainat olan ene ve benlik hissine baktığı zaman, ene ve benlik hissinin farazi ve hayali olduğunu ve insana Allah’ın mutlak sıfatlarını tanımak ve tartmak için verilen cüzi bir emanet olarak verildiğini göremiyor ve bu duygulara hakikat ve külliyet payesini veriyor. Bu da insanı bir nevi İlahlaştırmak ve Rableştirmek anlamına geliyor.

    Cevap 3:

    Ene hastalığını genel hatları ile dört dereceye ayırabiliriz.

    Enenin birinci derecesi, kişilerin emsallerine olan enaniyeti ki, bu kalbi bir hastalıktır. Ve ene ağacının tohum halidir. Bu halde iken başı tevhit, ibadet, takva ve zikir ile ezilmez ise, terakki ve tekamül ile gelişir, en sonunda insanı yutacak bir şekle dönüşür.

    Enenin ikinci derecesi, alim ve evliyalara karşı olan enaniyet ki, bu manevi bir sapkınlık ve dalalettir; ama küfür değildir. Bu ene ağacının fidanlaşma sürecidir. Bundan sonraki süreçler küfür hattına yaklaşmaktır. Çoğu bencil ve nefsi ile mağrur dalalet önderleri ve liderleri bu sürecin mahsulleridir. Mutezile imamları gibi...

    Enenin üçüncü derecesi ve aşaması peygamberlere karşı olan enaniyettir ki bu küfür olan bir enaniyettir. Çekirdek olan enenin ağaç kıvamına yaklaşmış şeklidir. Ebucehil'in Peygamber Efendimiz (asv)'e olan enaniyeti buna örnek olarak verilebilir.

    Enenin dördüncü ve en son ve en dehşetli derecesi ise Allah’a karşı olan enaniyettir. Firavun'un enaniyeti buna örnek teşkil eder. Bu merhalede artık ene ağaç şekline gelip insanı yutmuş ve bütün aza ve cihazları ene şekline dönüşmüştür. İnsan bu merhalede kendini İlah olarak görüyor. Kendince her şeye rububiyet veriyor.

    Cevap 4:

    İnsan, fıtraten nihayetsiz aciz ve fakirdir. Bu nihayetsiz acizlik ve fakirlik boşluğunu ancak nihayetsiz bir kudret ve zenginlik doldurabilir ki, bu sıfatlar da ancak ve ancak Allah’ta vardır. Öyle ise insan benlik ve gurur davasını bırakıp, Allah’a aczi ve fakrı ile sığınmalı; onun sonsuz kudret ve zenginliğine iltica etmelidir ki, ibadetin özü ve hakikati de bundan ibarettir.

    Allah, insanı bu dünyaya ibadet ve kulluk için göndermiştir. Yoksa benlik ve gurur yapsın, kasıntı ile ben şunu yaptım, ben şöyleyim, ben böyleyim demek için insan yaratılmamıştır. İnsanın hakikati ile her şeyin dizgininin ve terbiyesinin Allah’ın kudret elinde olduğunu anlaması ve buna tam bir acziyet ile teslim olması, ancak iman ve ibadet ile mümkündür. Bunun dışındaki inanç ve ideolojiler bu kıvamı yakalayamaz. Tam aksine bu inanç ve ideolojiler insanı kendini beğenmiş ve acz ve fakrını unutmuş bencil bir firavun şekline dönüştürüyor.

    İnsanın Allah’a yaklaşmakta ve onu razı etmekteki en önemli donanımı, fıtratındaki nihayetsiz acizlik ve fakirliğidir. İnsan bu nihayetsiz acizliği ile nihayetsiz kudrete köprü atar, yine nihayetsiz fakrı ile de nihayetsiz zenginlik ile irtibat kurar. O zaman o nihayetsiz kudret ve zenginlik, insanın nihayetsiz acizlik ve fakirliğine tam bir merhem ve tam bir ilaç olur. Nasıl bebeğin çaresiz ve zayıf hali anne ve babasını ona hizmetçi yapıyor ise, aynı şekilde insan da nihayetsiz acizliği ve fakirliği ile Allah’ın nihayetsiz kudret ve zenginliğini kendine cezp ediyor ve onun nazarında nazlı bir bebek gibi oluyor.

    İşte insan kibir ve benlik davası yerine bu acz ve fakr kanalını işletse, her şey ona itaatkar olur.

    Cevap 5:

    Aynada yansıyan ışık, aynanın kendi malı değil, güneşin malıdır. İnsanın benliği de bir ayna gibidir, bu benlikte görünen cüzi ilim, irade, kudret, sahiplik gibi hissiyatlar Allah’ın isimlerinden yansıyan tecellilerdir.

    İşte nefis de bir ayna hükmünde iken, kendini fail ve muktedir biliyor, zillet ve alçaklığına bakmadan Allah’a meydan okuyor. İnsan bu anlamda fanidir, yok hükmündedir.

    İnsan, kul ve ayna olduğunun bilincine vardığı zaman, Allah katında vardır ve rızasına kavuşmuştur; kulluğu ve aynalığı bırakıp Allah karşısında varlık ve serbestlik iddia ederse, yokluk ve fena içindedir. Yani varlıkta yokluk, yoklukta da varlık vardır. İnsan benliği ile "ben varım" derse yoktur, "ben yokum" derse yani üzerindeki nimet ve ikramların kendinden değil Allah’tan olduğunu bilirse, vardır demektir. Böyle olunca Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarını arkasına ve yardımına almış oluyor.

    Cevap 6:

    Her şahısta ve her vaziyette enâniyet olabilir. Gençlikte, sanatta, ilimde, ibâdette, fizikte, mülkte, makamda, servette ve sâire gibi her yerde ve her şeyde enaniyet mümkündür. Enaniyetin veriliş sebebi ise; Allah’ı tanımak ve bilmekte bir mikyas ve ölçü aleti olmasındandır. Enaniyet, bu hikmete binâen verildiğinden, tamamen yok edilmesi mümkün olmadığı gibi, doğru da değildir. Ancak veriliş hikmetine göre, kanalize edilir ve yönlendirilebilir. Hele gençlikte, enaniyet daha güçlü olup, daha da ön plana çıkar. Bu vaziyetteki insanları terbiye etmek ve kalplerini kırmadan, onurlarını rencide etmeden faydalı olabilmek için şunlara dikkat etmemiz çok önemlidir:

    1. Ehil olmak. Yani; nasıl, neyi ve ne şekilde vereceğimizi iyi bilmek.

    2. Muhâtabımızın terbiyesine; ihlas, samimiyet ve lütufla gayret göstermek.

    3. Yanlış davranışların temeline inmek ve mânevi hastalığı keşfetmek.

    4. Acele etmeden, bazı gelişmeleri zamana bırakmak.

    5. Her doğruyu, her yerde söyleme ve uygulama hatasına düşmemek.

    6. Muhâtabımıza iltifatla yaklaşıp hürmetle muâmele etmek.

    7. Nasihati, eğer zarar vermeyecekse yapmak.

    8. En önemlisi de; kendimiz güzel bir örnek olarak, ifâde ettiklerimizin bizlerce yaşanması, “Din muâmelattır.” esâsına göre, sadece dilimzile değil, halimizle de örnek olmak.

    Asrımız; nefsin ön plana çıktığı ve enâniyetin hâkim olduğu zaman itibariyle, hizmet ifâ edenlerin daha dikkatli ve itinalı olmasını icap ettirmektedir. Bizler muhataplarımıza azâmi derecede şefkâtle yaklaşıp, hikmetle onları kurtarmanın yollarını aramalıyız. Bir ibadet anlayışı içinde, vazifemizi hakkıyla yerine getirerek, kırıcı olmadan muhataplarımızda da memnuniyet verici hallerin oluşmasına vesile olabiliriz.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet


  3. 19.Ocak.2013, 02:06
    2
    Devamlı Üye



    Soru : Enaniyet yapmak ne demektir? Enaniyetli olmak, küfür ve şirk olabilir mi? Enaniyet kötüyse, insana benlik duygusu neden verilmiştir? Enaniyetli insanlara karşı tavrımız ne olmalıdır?


    Değerli kardeşimiz;

    Cevap 1:

    Enaniyet, Allah’ın insana ihsan ve ikram eseri olarak verdiği nimetleri sahiplenip kendine mal etmesi ve kendinden bilmesidir. Yani enaniyetli bir kişi, üzerinde parlayan kabiliyet ve nimetleri Allah’tan değil de kendinden biliyor. Mevhum ve itibari olan sahiplenme duygusunu hakiki bir şekle çevirerek, her şeye ene ile sahiplenmek istiyor. Benim gözüm, benim kulağım, benim sesim, benim gücüm, benim aklım diye diye işi hakiki benliğe götürüyor. Yani artık bu nimetleri kendinin kabul etmeye başlıyor. Tehlikeli olan da bu durumdur.

    Bir kimse, üzerindeki nimet ve kabiliyetlerin Allah’ın bir inayet ve ikramı olduğunu bilse ve sahiplenme duygusunun itibari bir kıyaslama vasıtası olduğunun bilincinde olsa ve bu şekli ile kendine güvense, bir sakınca olmadığı gibi, Allah’ın verdiği nimetlerin farkında olmak anlamına gelir.

    İnsan, enaniyete dayandığında yaptığı işlerde İlâhi kudreti nazara almayıp “Ben yaptım, ben ettim” şeklinde gururlanır.

    Bu asır, adeta enaniyet asrıdır, “Ehl-i delalet, ene’ye binmiş, dalalet vadilerinde koşmakta” birbirlerinin enaniyetini okşamakta, eneler şişmekte, kalınlaşmakta, kabarmaktadır.

    Halbuki, insanın gerçek büyüklüğü, enaniyetten sıyrılmakla mümkündür. Kur’an-ı Kerim, bütün iyiliklerin Allah’tan, bütün kötülüklerin nefisten olduğunu bildirir. (bk. Nisa, 4/79) İnsanın nefsi ise, bu ilahi hükmün aksine meyleder. Ortada bir başarı varsa kendinden bilir, başarısızlığı kadere yükler.

    Kamil insanlar, “enaniyetsiz büyüklük” içindedirler. Büyüktürler, fakat büyüklenmezler. Bütün kemâlâtın, güzelliklerin Allah’tan geldiğini, bütün noksan ve çirkinliklerin kendilerinden kaynaklandığını itiraf ederler.

    Her ay memurlara maaşlarını dağıtan bir mutemedin gurura hakkı olmadığı gibi, fakirlere yardım eden bir zenginin de gurura hakkı yoktur.

    İnsanın ene (ben) merkezli bir hayattan kurtulması, yüce ideallerle mümkündür. “Her işinde Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözetmek, imanın bütün gönüllere hakim olmasını istemek, ülkesinin maddî-manevî zirvelere çıkmasına çalışmak” gibi idealler, insanı eneye esir olmaktan, onun emrine girip etrafında dönmekten kurtarır. Böyle yüce ideallerden mahrum yaşayanlar ise, “ben” merkezli bir hayat yaşamaktan kurtulamazlar.

    Cevap 2:

    Ene, farazi ve vehmi benlik ve sahiplik duygusudur. Yani; hakikatte olmadığı halde, var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur. Mesela; insanın ailesine benim ailem demesi, evine benim evim demesi, vücut ve azalarına benim vücudum ve benim azalarım demesi buna örnek olarak verilebilir. İşte buradaki “benim” ifadesi enedir.

    Halbuki hakikat noktasından; ne aile ne ev ne vücut ve ne de azalar, insanın değildir. Hepsinin gerçek sahibi; Allah’tır. Allah, insana bu sahiplenme duygusunu mutlak isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani insandaki cüzi ilim, cüzi kudret, cüzi irade, cüzi sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın bir isim ve sıfatına açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencere ile, Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar. Mesela; şöyle der: Ben şu küçük hanemin sahibiyim, Allah ise bütün kainat hanesinin sahibi ve Rabbidir, ben cüzi kudretimle şu evi yaptım, Allah ise sonsuz kudreti ile kainat evini yapıp yarattı, ben cüzi ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir, her şeye muttalidir...

    Bunu anladıktan sonra kendisine verilenlerin de Allah’ın isimlerini ve sıfatlarının tecellileri olduğunu bilir ve onları da Allah’a verir. Böylece insan sahip olduğu bu cüzi ve farazi hatlar ile kıyas yaparak, Allah'ın sonsuz isim ve sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapmayacağı için, Allah’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti.

    Burada izah ve tarif edilen ene ve benlik hissinin yüzü, insana terakki veren, insana marifet kapılarını açan ve insanı nihayetsiz makamlara çıkaran müspet ve hayır yüzüdür. İnsan bu farazi ene duygusunu bu cihetle kullandığı zaman, kulluğun temelini ve özünü yakalamış oluyor. İnsanın manevi cephesi, Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımak üzere tasarlanmıştır; insana düşen ise bu tasarımı bu yönde sarf etmesidir.

    Ene ve benlik hissinin bir de menfi ve şer yönü ve yüzü vardır. Şayet insana verilen ene ve benlik hissi, küfür ve inkar tarlasında yeşerip beslenir ise; bu kez durum aksine işler. Yani ene ve benlik hissi, Allah’ı tanımak ve bilmek aracı iken, tam tersine inkar ve meydan okuma aracı haline dönüşür. Ene ve benlik hissi farazi ve hayali bir hat iken, inkar ve küfür penceresi sayesinde, hakiki ve külli durumuna geçer. İnsan cüzi ilim, irade ve kudretin, Allah tarafından verilmeyip kendisinin bir malı ve mülkü olduğuna inanmaya başlar. İnkar ve felsefenin derinleşmesi ile bu duygular cüzilikten çıkar, külli haline gelir. İnsan o zaman, “Ben de İlahım” demeye kadar işi götürür.

    Yani ene ve benlik öyle bir histir ki, hayırda istihdam edersen aziz ve yüksek bir kul yapar, şerde ve küfürde istihdam edersen, Uluhiyet davasına kadar gider.

    Kafir nasıl küfür gözlüğü ile baktığı zaman, kainatta Allah’ın rububiyet ve uluhiyetini göremiyor ve inkar ediyor, ya tabiat yaptı diyor, ya da her bir sebebe uluhiyetlik veriyor. Aynı şekilde kafir, mikro kainat olan ene ve benlik hissine baktığı zaman, ene ve benlik hissinin farazi ve hayali olduğunu ve insana Allah’ın mutlak sıfatlarını tanımak ve tartmak için verilen cüzi bir emanet olarak verildiğini göremiyor ve bu duygulara hakikat ve külliyet payesini veriyor. Bu da insanı bir nevi İlahlaştırmak ve Rableştirmek anlamına geliyor.

    Cevap 3:

    Ene hastalığını genel hatları ile dört dereceye ayırabiliriz.

    Enenin birinci derecesi, kişilerin emsallerine olan enaniyeti ki, bu kalbi bir hastalıktır. Ve ene ağacının tohum halidir. Bu halde iken başı tevhit, ibadet, takva ve zikir ile ezilmez ise, terakki ve tekamül ile gelişir, en sonunda insanı yutacak bir şekle dönüşür.

    Enenin ikinci derecesi, alim ve evliyalara karşı olan enaniyet ki, bu manevi bir sapkınlık ve dalalettir; ama küfür değildir. Bu ene ağacının fidanlaşma sürecidir. Bundan sonraki süreçler küfür hattına yaklaşmaktır. Çoğu bencil ve nefsi ile mağrur dalalet önderleri ve liderleri bu sürecin mahsulleridir. Mutezile imamları gibi...

    Enenin üçüncü derecesi ve aşaması peygamberlere karşı olan enaniyettir ki bu küfür olan bir enaniyettir. Çekirdek olan enenin ağaç kıvamına yaklaşmış şeklidir. Ebucehil'in Peygamber Efendimiz (asv)'e olan enaniyeti buna örnek olarak verilebilir.

    Enenin dördüncü ve en son ve en dehşetli derecesi ise Allah’a karşı olan enaniyettir. Firavun'un enaniyeti buna örnek teşkil eder. Bu merhalede artık ene ağaç şekline gelip insanı yutmuş ve bütün aza ve cihazları ene şekline dönüşmüştür. İnsan bu merhalede kendini İlah olarak görüyor. Kendince her şeye rububiyet veriyor.

    Cevap 4:

    İnsan, fıtraten nihayetsiz aciz ve fakirdir. Bu nihayetsiz acizlik ve fakirlik boşluğunu ancak nihayetsiz bir kudret ve zenginlik doldurabilir ki, bu sıfatlar da ancak ve ancak Allah’ta vardır. Öyle ise insan benlik ve gurur davasını bırakıp, Allah’a aczi ve fakrı ile sığınmalı; onun sonsuz kudret ve zenginliğine iltica etmelidir ki, ibadetin özü ve hakikati de bundan ibarettir.

    Allah, insanı bu dünyaya ibadet ve kulluk için göndermiştir. Yoksa benlik ve gurur yapsın, kasıntı ile ben şunu yaptım, ben şöyleyim, ben böyleyim demek için insan yaratılmamıştır. İnsanın hakikati ile her şeyin dizgininin ve terbiyesinin Allah’ın kudret elinde olduğunu anlaması ve buna tam bir acziyet ile teslim olması, ancak iman ve ibadet ile mümkündür. Bunun dışındaki inanç ve ideolojiler bu kıvamı yakalayamaz. Tam aksine bu inanç ve ideolojiler insanı kendini beğenmiş ve acz ve fakrını unutmuş bencil bir firavun şekline dönüştürüyor.

    İnsanın Allah’a yaklaşmakta ve onu razı etmekteki en önemli donanımı, fıtratındaki nihayetsiz acizlik ve fakirliğidir. İnsan bu nihayetsiz acizliği ile nihayetsiz kudrete köprü atar, yine nihayetsiz fakrı ile de nihayetsiz zenginlik ile irtibat kurar. O zaman o nihayetsiz kudret ve zenginlik, insanın nihayetsiz acizlik ve fakirliğine tam bir merhem ve tam bir ilaç olur. Nasıl bebeğin çaresiz ve zayıf hali anne ve babasını ona hizmetçi yapıyor ise, aynı şekilde insan da nihayetsiz acizliği ve fakirliği ile Allah’ın nihayetsiz kudret ve zenginliğini kendine cezp ediyor ve onun nazarında nazlı bir bebek gibi oluyor.

    İşte insan kibir ve benlik davası yerine bu acz ve fakr kanalını işletse, her şey ona itaatkar olur.

    Cevap 5:

    Aynada yansıyan ışık, aynanın kendi malı değil, güneşin malıdır. İnsanın benliği de bir ayna gibidir, bu benlikte görünen cüzi ilim, irade, kudret, sahiplik gibi hissiyatlar Allah’ın isimlerinden yansıyan tecellilerdir.

    İşte nefis de bir ayna hükmünde iken, kendini fail ve muktedir biliyor, zillet ve alçaklığına bakmadan Allah’a meydan okuyor. İnsan bu anlamda fanidir, yok hükmündedir.

    İnsan, kul ve ayna olduğunun bilincine vardığı zaman, Allah katında vardır ve rızasına kavuşmuştur; kulluğu ve aynalığı bırakıp Allah karşısında varlık ve serbestlik iddia ederse, yokluk ve fena içindedir. Yani varlıkta yokluk, yoklukta da varlık vardır. İnsan benliği ile "ben varım" derse yoktur, "ben yokum" derse yani üzerindeki nimet ve ikramların kendinden değil Allah’tan olduğunu bilirse, vardır demektir. Böyle olunca Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarını arkasına ve yardımına almış oluyor.

    Cevap 6:

    Her şahısta ve her vaziyette enâniyet olabilir. Gençlikte, sanatta, ilimde, ibâdette, fizikte, mülkte, makamda, servette ve sâire gibi her yerde ve her şeyde enaniyet mümkündür. Enaniyetin veriliş sebebi ise; Allah’ı tanımak ve bilmekte bir mikyas ve ölçü aleti olmasındandır. Enaniyet, bu hikmete binâen verildiğinden, tamamen yok edilmesi mümkün olmadığı gibi, doğru da değildir. Ancak veriliş hikmetine göre, kanalize edilir ve yönlendirilebilir. Hele gençlikte, enaniyet daha güçlü olup, daha da ön plana çıkar. Bu vaziyetteki insanları terbiye etmek ve kalplerini kırmadan, onurlarını rencide etmeden faydalı olabilmek için şunlara dikkat etmemiz çok önemlidir:

    1. Ehil olmak. Yani; nasıl, neyi ve ne şekilde vereceğimizi iyi bilmek.

    2. Muhâtabımızın terbiyesine; ihlas, samimiyet ve lütufla gayret göstermek.

    3. Yanlış davranışların temeline inmek ve mânevi hastalığı keşfetmek.

    4. Acele etmeden, bazı gelişmeleri zamana bırakmak.

    5. Her doğruyu, her yerde söyleme ve uygulama hatasına düşmemek.

    6. Muhâtabımıza iltifatla yaklaşıp hürmetle muâmele etmek.

    7. Nasihati, eğer zarar vermeyecekse yapmak.

    8. En önemlisi de; kendimiz güzel bir örnek olarak, ifâde ettiklerimizin bizlerce yaşanması, “Din muâmelattır.” esâsına göre, sadece dilimzile değil, halimizle de örnek olmak.

    Asrımız; nefsin ön plana çıktığı ve enâniyetin hâkim olduğu zaman itibariyle, hizmet ifâ edenlerin daha dikkatli ve itinalı olmasını icap ettirmektedir. Bizler muhataplarımıza azâmi derecede şefkâtle yaklaşıp, hikmetle onları kurtarmanın yollarını aramalıyız. Bir ibadet anlayışı içinde, vazifemizi hakkıyla yerine getirerek, kırıcı olmadan muhataplarımızda da memnuniyet verici hallerin oluşmasına vesile olabiliriz.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder