Konusunu Oylayın.: Abdulkadir geylani ve kadirilik

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Abdulkadir geylani ve kadirilik
  1. 17.Ocak.2013, 21:14
    1
    Misafir

    Abdulkadir geylani ve kadirilik






    Abdulkadir geylani ve kadirilik Mumsema ABDULKADİR GEYLANİ (k.s) ve KADİRİLİK


  2. 17.Ocak.2013, 21:14
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 24.Ocak.2013, 17:20
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,585
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Abdulkadir geylani ve kadirilik




    Abdulkadir geylani ve kadirilik

    ABDULKÂDİR GEYLÂNî: Hicri.V. Asırda İslâm aleminde karışıklıklar, kavgalar ve çekişmeler hüküm sürüyor, bu karışıklık siyasi dini ve ilmi sahalarda aynı şekilde varlıklarını hissettiriyordu. Bağdat’taki Abbasi halifeleri ile şeklen ona bağlı olan sultanlıklar arasında bitmeyen bir ihtilaf vardı. İslâm mezhebleri arasındaki çekişmeler, sünnî mezhebler arasındaki rekabetler, sonu gelmeyen tartışmalara yol açıyordu. Siyasi sahadaki bunalım ve sıkıntı, fikri anarşi, halkın muhtelif hizip ve zümrelere bölünerek farklı mezhebler halinde dağılmaları, her zümrenin taassuba meyletmesi halk arasında ümitsizliğin ve karamsarlığın yayılmasına, ruhlarının korku ve ızdırapla dolmasına yol açmıştı. 1

    İşte bu dönemde İslâm ümmeti, akîdede imanı, dinin temel esaslarına itimadı, ahlakta istikameti telkin edecek, ilmi ve şahsi nüfuza sahip bir önderi iştiyakla bekliyordu. şüphesiz ki bu önder yeni eserler ile üstünlüğü görülecek, ilmi kabiliyete, sağlam bilgilere sahip, ihlas ve cihad eri birisi olmalı idi. Yüce Allah İslâm ümmetine h.V. asırda, bu aradıkları şahsiyeti bahşetti. Bu kişi İmam-ı Gazali(ö.505/111)’den başkası değildi.2

    Gazzali, kuvvetli kişiliği ve ilmi sahadaki başarılı mücadelesi ile Yunan felsefesinin tesirine, Batınîliğin ilhadına karşı koymuş, İslâm ülamasının problemler karsısındaki tutumuna aktivite kazandırmış, ıslahat ve yenilik tarihinde büyük bir görevi yerine getirmişti.

    Onun sünnî İslâm inancına yeniden hayat kazandırması ve İslâm düşüncesine canlılık getirmesinde en büyük amil hiç şüphesiz ilmî ve tasavvufî şahsiyeti idi.

    Gazzali’nin ıslahat ve yenilikleriyle yeniden hayat bulan İslâm inancı ve toplumu zamanla tekrar bozulmaya yüz tutmuş, ahlakî alanda yeni dini önderlere ihtiyaç duyulmuştu. Çünki İslâm toplumu bu dönemde, ahlakî ve içtimaî alanlarda nifak, cehalet ve gaflet hastalıkları sebebi ile büyük bir bunalım yaşıyordu. Nitekim devlet yönetiminin dalkavuk elemanları, saray yöneticilerinin takipçilerinden oluşan yeni bir menfeat-perest topluluk oluşturmuştu. Toplumu yöneten idareci kadrolar halka zulüm ve baskı yapıyorlardı. Bir tarafta servet sahipleriyle, bu serveti sorumsuzca harcayan azgın bir sınıf, diğer tarafta bir çok bunalımlar içinde sıkıntı elem ve ızdırapla yaşayanlardan meydana gelen başka bir zümre teşekkül etmişti. Hülasa cemiyet gün geçtikçe cahiliyye özelliklerine sahip bir toplum yapısını arzetmeye başlamıştı.3

    İnsanlık, dünyaya taparcasına bağlılığı önleyebilecek, ahiret, inanç ve akidesini diriltip insanları Allah’ın rızasına doğru yönlendirebilecek, yöneticilerine sorumluluklarını hatırlatıp geniş halk kesimlerine tek güç olan Allah’ı bildirebilecek cehalete ve zulme karşı imanı, ruhu yeniden diriltecek bir tebliğciye şiddetle muhtaçtı.4

    İşte İslâm bu insanları yeniden diriltecek tebliğcisine beşinci asrın sonunda Kâdiriyye tarikatın kurucusu ve hemen bütün tarikatlerde başbuğ kabul edilen, tarikatler devri tasavvufun en büyük siması olarak anabileceğimiz Abdülkâdir Geylânî ile kavuşuyordu.

    Hayatı:

    Arapça’da “el-Cîlî”, Farsça’da “Gîlî” veya “Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telafüz edilen nisbesiyle şöhret bulan bu yüce şahsiyetin tam adı, Muhyiddin Ebû Muhammed Abdulkâdir b. Ebî Sâlih Mûsâ Zengîdost el-Geylânî’dir.

    Tarikat ehli katında “imam-ı eimme”, şeriat ehli katında da “mahbub-u sübhanî” ve muhyiddin lakablarıyla meşhur olmuşlardır.5

    470/1077 tarihinde Hazar denizinin güney batısındaki “Gîlân”6 eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu.7

    Geylanî için “Aşk ile doğdu, kemâl ile yaşadı ve kemâl-i aşk ile öldü” diyerek tarih düşürülmüştür ki, ebced hesabına göre “aşk” 470, “kemal” 91, “kemal-i aşk” ise 561’e tekabül etmektedir.8 Buna göre Geylânî 470’de doğmuş 91 senelik bir ömürden sonra 561 tarihinde vefat etmiştir.

    Nesebi ana tarafından Hz.Hüseyin’e, baba tarafından Hz.Hasan’a ulaşmaktadır.9

    Babası Ebû Salih Musâ’nın dindar bir kişi olduğu bilinmekte, ancak hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Devrin tanınmış zâhid ve sufilerinden olan Ebû Abdullah es-Savmaî’nin kızı olan annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fatıma’nın kadın velilerden olduğu kabul edilir.10

    Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülkâdir, annesinin yanında ve dedesinin himayesinde büyüdü.11

    Tasavvuf anlayışı ve Tarikatı:

    Abdülkâdir Geylanî’nin tasavvuf anlayışı, şeriate ve dinin zahirî hükümlerine titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur'an ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar.41 Ona göre bir zahidin hayatında görülebilecek derunî haller dini ölçülerin dışına taşmamalıdır.42

    Müridlerine hep tabi olun bidat yoluna sapmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, sabredin; sızlanmayın, günahtan temizlenin, kirlenmeyin, zikir halkasına toplanın ve mevlanızın kapısından ayrılmayın”43 şeklinde tavsiyelerde bulunurdu.

    O diğer İslâm mutasavvıfları gibi dünya ve ahiret nimetlerini, kul ile Allah arasında bir perde sayar ve mutasavvıfın bu nimetleri değil, fakat Allah’ın Zâtını hedef sayması lazım geldiğini söylerdi.44

    Tarikatının şeriate uygun olduğu İbn Teymiye gibi bir münekkid tarafından bile kabul edilmiştir.45 Nevevî, Suyuti ve İbn Hacer gibi alimler de onu bu konularda takdir edenlerdendir.46

    İbn Arabî tarafından da “kutub” ve “insan-ı kamil” olarak tavsif edilmiştir.47

    Müridleri onu “sultanü’l-evliy┠sayarlar ve ismine “Müşâhidullah”, “Emrullah”, “Fadlullah”, “Emanullah”, “Nurullah”, “Kutbullah”, “Seyfullah”, “Fermanullah”, “Burhanullah”, “Ayetullah”, “Gavsullah” veya “Gavs-ı Âzâm” sıfatlarını eklerler.48

    Hülüsa tasavvuf anlayışı itibariyle Gazzali’nin geliştirmiş olduğu sünnî tasavvufun onun tarafından devam ettirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Müessesevî bir karektere malik bir ocak olarak ortaya çıkan ilk tarikat genel kabüle göre Abdülkâdir Geylânî tarafından kurulan Kâdiriliktir. 49

    Kendisinden sonra gelenlerce, başta İslâm Dünyasında ve diğer ülkelerde yaygınlığı itibariyle ilk üç tarikatten biri olan kâdiriyye50 de zikir usûlü olarak cehrî(aleni ve sesli) zikir esas kabul edilmiştir. Silsilesi Hz.Ali vasıtasıyla Peygamberimize ulaşmaktadır.
    Tarikatın beş esası vardır: Himmeti yüce olmak, haramdan sakınmak, hizmeti güzel yapmak, azimetten ayrılmamak, ruhsatı bırakmak ve nimete saygılı olmak.

    Geylânî’nin yetiştirdiği yüzlerce halife ve binlerce talebesi İslamı geniş coğrafyaya yaydılar. Tarikatı İspanya’ya, ve Gırnata’nın düşüşü üzerine de Fas’tan başlayarak bütün afrikaya yaydılar. Hindistan ve Çin’de İslâm’ın yayılmasında yoğun çaba harcadılar.
    Kadirilik tarikatı Anadolu’ya Eşrefoğlu Rumî, İstanbul’a ise İsmail Rûmî tarafından girmiştir. Bu zatların her ikisi de pir-i sani diye anılmışlardır.51

    İslâm dünyasında en fazla yayılma şansına sahip olan bu tarikat bugün hala canlı bir tasavvufi hayatın öncülüğünü yapmakta ve yoğun bir faaliyet göstermektedir.


  4. 24.Ocak.2013, 17:20
    2
    Moderatör



    Abdulkadir geylani ve kadirilik

    ABDULKÂDİR GEYLÂNî: Hicri.V. Asırda İslâm aleminde karışıklıklar, kavgalar ve çekişmeler hüküm sürüyor, bu karışıklık siyasi dini ve ilmi sahalarda aynı şekilde varlıklarını hissettiriyordu. Bağdat’taki Abbasi halifeleri ile şeklen ona bağlı olan sultanlıklar arasında bitmeyen bir ihtilaf vardı. İslâm mezhebleri arasındaki çekişmeler, sünnî mezhebler arasındaki rekabetler, sonu gelmeyen tartışmalara yol açıyordu. Siyasi sahadaki bunalım ve sıkıntı, fikri anarşi, halkın muhtelif hizip ve zümrelere bölünerek farklı mezhebler halinde dağılmaları, her zümrenin taassuba meyletmesi halk arasında ümitsizliğin ve karamsarlığın yayılmasına, ruhlarının korku ve ızdırapla dolmasına yol açmıştı. 1

    İşte bu dönemde İslâm ümmeti, akîdede imanı, dinin temel esaslarına itimadı, ahlakta istikameti telkin edecek, ilmi ve şahsi nüfuza sahip bir önderi iştiyakla bekliyordu. şüphesiz ki bu önder yeni eserler ile üstünlüğü görülecek, ilmi kabiliyete, sağlam bilgilere sahip, ihlas ve cihad eri birisi olmalı idi. Yüce Allah İslâm ümmetine h.V. asırda, bu aradıkları şahsiyeti bahşetti. Bu kişi İmam-ı Gazali(ö.505/111)’den başkası değildi.2

    Gazzali, kuvvetli kişiliği ve ilmi sahadaki başarılı mücadelesi ile Yunan felsefesinin tesirine, Batınîliğin ilhadına karşı koymuş, İslâm ülamasının problemler karsısındaki tutumuna aktivite kazandırmış, ıslahat ve yenilik tarihinde büyük bir görevi yerine getirmişti.

    Onun sünnî İslâm inancına yeniden hayat kazandırması ve İslâm düşüncesine canlılık getirmesinde en büyük amil hiç şüphesiz ilmî ve tasavvufî şahsiyeti idi.

    Gazzali’nin ıslahat ve yenilikleriyle yeniden hayat bulan İslâm inancı ve toplumu zamanla tekrar bozulmaya yüz tutmuş, ahlakî alanda yeni dini önderlere ihtiyaç duyulmuştu. Çünki İslâm toplumu bu dönemde, ahlakî ve içtimaî alanlarda nifak, cehalet ve gaflet hastalıkları sebebi ile büyük bir bunalım yaşıyordu. Nitekim devlet yönetiminin dalkavuk elemanları, saray yöneticilerinin takipçilerinden oluşan yeni bir menfeat-perest topluluk oluşturmuştu. Toplumu yöneten idareci kadrolar halka zulüm ve baskı yapıyorlardı. Bir tarafta servet sahipleriyle, bu serveti sorumsuzca harcayan azgın bir sınıf, diğer tarafta bir çok bunalımlar içinde sıkıntı elem ve ızdırapla yaşayanlardan meydana gelen başka bir zümre teşekkül etmişti. Hülasa cemiyet gün geçtikçe cahiliyye özelliklerine sahip bir toplum yapısını arzetmeye başlamıştı.3

    İnsanlık, dünyaya taparcasına bağlılığı önleyebilecek, ahiret, inanç ve akidesini diriltip insanları Allah’ın rızasına doğru yönlendirebilecek, yöneticilerine sorumluluklarını hatırlatıp geniş halk kesimlerine tek güç olan Allah’ı bildirebilecek cehalete ve zulme karşı imanı, ruhu yeniden diriltecek bir tebliğciye şiddetle muhtaçtı.4

    İşte İslâm bu insanları yeniden diriltecek tebliğcisine beşinci asrın sonunda Kâdiriyye tarikatın kurucusu ve hemen bütün tarikatlerde başbuğ kabul edilen, tarikatler devri tasavvufun en büyük siması olarak anabileceğimiz Abdülkâdir Geylânî ile kavuşuyordu.

    Hayatı:

    Arapça’da “el-Cîlî”, Farsça’da “Gîlî” veya “Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telafüz edilen nisbesiyle şöhret bulan bu yüce şahsiyetin tam adı, Muhyiddin Ebû Muhammed Abdulkâdir b. Ebî Sâlih Mûsâ Zengîdost el-Geylânî’dir.

    Tarikat ehli katında “imam-ı eimme”, şeriat ehli katında da “mahbub-u sübhanî” ve muhyiddin lakablarıyla meşhur olmuşlardır.5

    470/1077 tarihinde Hazar denizinin güney batısındaki “Gîlân”6 eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu.7

    Geylanî için “Aşk ile doğdu, kemâl ile yaşadı ve kemâl-i aşk ile öldü” diyerek tarih düşürülmüştür ki, ebced hesabına göre “aşk” 470, “kemal” 91, “kemal-i aşk” ise 561’e tekabül etmektedir.8 Buna göre Geylânî 470’de doğmuş 91 senelik bir ömürden sonra 561 tarihinde vefat etmiştir.

    Nesebi ana tarafından Hz.Hüseyin’e, baba tarafından Hz.Hasan’a ulaşmaktadır.9

    Babası Ebû Salih Musâ’nın dindar bir kişi olduğu bilinmekte, ancak hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Devrin tanınmış zâhid ve sufilerinden olan Ebû Abdullah es-Savmaî’nin kızı olan annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fatıma’nın kadın velilerden olduğu kabul edilir.10

    Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülkâdir, annesinin yanında ve dedesinin himayesinde büyüdü.11

    Tasavvuf anlayışı ve Tarikatı:

    Abdülkâdir Geylanî’nin tasavvuf anlayışı, şeriate ve dinin zahirî hükümlerine titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur'an ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar.41 Ona göre bir zahidin hayatında görülebilecek derunî haller dini ölçülerin dışına taşmamalıdır.42

    Müridlerine hep tabi olun bidat yoluna sapmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, sabredin; sızlanmayın, günahtan temizlenin, kirlenmeyin, zikir halkasına toplanın ve mevlanızın kapısından ayrılmayın”43 şeklinde tavsiyelerde bulunurdu.

    O diğer İslâm mutasavvıfları gibi dünya ve ahiret nimetlerini, kul ile Allah arasında bir perde sayar ve mutasavvıfın bu nimetleri değil, fakat Allah’ın Zâtını hedef sayması lazım geldiğini söylerdi.44

    Tarikatının şeriate uygun olduğu İbn Teymiye gibi bir münekkid tarafından bile kabul edilmiştir.45 Nevevî, Suyuti ve İbn Hacer gibi alimler de onu bu konularda takdir edenlerdendir.46

    İbn Arabî tarafından da “kutub” ve “insan-ı kamil” olarak tavsif edilmiştir.47

    Müridleri onu “sultanü’l-evliy┠sayarlar ve ismine “Müşâhidullah”, “Emrullah”, “Fadlullah”, “Emanullah”, “Nurullah”, “Kutbullah”, “Seyfullah”, “Fermanullah”, “Burhanullah”, “Ayetullah”, “Gavsullah” veya “Gavs-ı Âzâm” sıfatlarını eklerler.48

    Hülüsa tasavvuf anlayışı itibariyle Gazzali’nin geliştirmiş olduğu sünnî tasavvufun onun tarafından devam ettirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Müessesevî bir karektere malik bir ocak olarak ortaya çıkan ilk tarikat genel kabüle göre Abdülkâdir Geylânî tarafından kurulan Kâdiriliktir. 49

    Kendisinden sonra gelenlerce, başta İslâm Dünyasında ve diğer ülkelerde yaygınlığı itibariyle ilk üç tarikatten biri olan kâdiriyye50 de zikir usûlü olarak cehrî(aleni ve sesli) zikir esas kabul edilmiştir. Silsilesi Hz.Ali vasıtasıyla Peygamberimize ulaşmaktadır.
    Tarikatın beş esası vardır: Himmeti yüce olmak, haramdan sakınmak, hizmeti güzel yapmak, azimetten ayrılmamak, ruhsatı bırakmak ve nimete saygılı olmak.

    Geylânî’nin yetiştirdiği yüzlerce halife ve binlerce talebesi İslamı geniş coğrafyaya yaydılar. Tarikatı İspanya’ya, ve Gırnata’nın düşüşü üzerine de Fas’tan başlayarak bütün afrikaya yaydılar. Hindistan ve Çin’de İslâm’ın yayılmasında yoğun çaba harcadılar.
    Kadirilik tarikatı Anadolu’ya Eşrefoğlu Rumî, İstanbul’a ise İsmail Rûmî tarafından girmiştir. Bu zatların her ikisi de pir-i sani diye anılmışlardır.51

    İslâm dünyasında en fazla yayılma şansına sahip olan bu tarikat bugün hala canlı bir tasavvufi hayatın öncülüğünü yapmakta ve yoğun bir faaliyet göstermektedir.





+ Yorum Gönder