Konusunu Oylayın.: İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi
  1. 08.Ocak.2013, 17:28
    1
    Misafir

    İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi






    İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi Mumsema İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi


  2. 08.Ocak.2013, 17:28
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 08.Ocak.2013, 17:44
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi




    Bu fırka, Emeviler döneminde ortaya çıkmış, fakat ´Abbasîler dö­neminde uzun bir zaman İslâm düşünce âlemini işgal etmiştir.

    Âlimler, bu mezhebin ilk ortaya çıkış tarihinde ihtilaf etmişler­dir.

    Bazılarına göre bu mezhep Hz. Ali´nin oğlu Hz. Hasan´ın, hila­feti bırakıp, Hz. Muaviye´ye devretmesi üzerine Hz. Ali taraftarların­dan bir gurubun siyaseti bırakarak kendilerini itikadı meselelere ver­meleri sırasında ortaya çıkmıştır.

    Bu hususta Ebu Hüseyin´in el-Taraîfî, «Ehlül ehvai ve el-Bida´» adlı kitabında şunları anlatır. «Bunlar, kendilerine «Mutezile» adı­nı taktılar. Bunun sebebi ise, Hz. Ali´nin oğlu Hz, Hasan´ın, hilafeti Hz. Muaviye´ye bırakması üzerine, birtakım insanların Hz. Hasan, Hz. Muaviye ve bütün insanlardan ayrılıp evlerinden ve camilerden dışarı çıkmamaları ve «Biz, ilim ve ibadetle meşgulüz.» demeleridir.

    Âlimlerin çoğunluğuna göre ise, Mutezile fırkasının başı, Vâsıl b. Ata´dır. Vâsıl b. Ata, Hasan-ı Basri´nin ilmî sohbetlerinde hazır bulunurdu. Bir gün, daha sonra asırlar boyu insanların zihnini meş­gul eden -Büyük günah işleyenin durumu- meselesi ortaya çıktı. Vâ­sıl b. Ata, Hasan-ı Basri´ye muhalefet ederek, «Ben, büyük günah işleyenin, kesinlikle mümin olmadığını, müminlikle kâfirlik arasında bir derecede «Elmenziletu beynel menzileteyn» bulunduğunu söylü­yorum.» dedi. Ve Hasan-ı Basrî´nin meclisinden ayrıldı, camide ken­disine başka bir meclis kurdu.

    Mutezilüere göre, mezhepleri, Vâsıl b. Atadan çok evveldir. On­lar, ehl-i beyt´ten çoklarını kendi mezheplerinin mensubu sayarlar. Hattâ Hasan-ı Basrî´yi bile kendi mezheplerinin mensuplarından bi­ri olarak kabul ederler. Hasan-ı Basrî, kulun fiili hakkında Kaderi-yecilerin sözünü söylüyordu. Bu söz ise, daha ilerde açıklanacağı gi­bi, Mutezüilerin sözüdür. Yine, Hasan-ı Basrî büyük günah işleyen kimse hakkında, Mutezililerin görüşüne yakın birşey söylüyor ve onların görüşünün zıddını söylemiyordu. Çünkü o, büyük günah iş­leyeni münafık sayıyordu. Münafık ise, iman ehlinden sayılmaz. O, ebedî cehennemliklerdendir.

    Murteza, «El-Münye ve el-Emel» adlı kitabında Mutezilileri, ta­baka tabaka zikretmektedir.

    Bize göre, Mutezile mezhebi Vâsıl b. Ata´dan daha önce ortaya çıkmıştır. Ehl-i beytten bir çoğu, Vâsıl b. Ata´nm yolundan gitmiş­lerdir. Meselâ, Vâsıl´m samimi dostu olan Zeyd b. Ali bunlardandır. Vâsıl, bu mezhebe davet edenler içerisinde en belirgin kişi olduğu için, birçokları bunu, mezhebin başı kabul etmişlerdir.

    Bu fırkaya, neden «Mutezile» adı verilmiştir? Bunun cevabı ih­tilaflıdır. Mutezililerin, Hz. Ali (R.A.l´nin ordusunun içinde türedik-lerini, daha sonra da siyasetten ayrıldıklarını ileri sürenlere göre -Mutezile» adı bunların, ortaya çıkış şekillerinden alınmıştır. Mu­tezililerin, Hasan-ı Basri´nin meclisinden ayrıldıklarını ileri süren görüşe göre de «Mutezile» adı yine bunların ortaya çıkış şekillerin­den alınmıştır.

    Bazı misyonerlere göre ise, bunlara «Mutezile» denmesinin se­bebi, bunların takva sahibi, dünyaya önem vermeyen, hayatın zevk­lerini terkeden kişiler olmasıdır. «Mutezile» kelimesi, bu kelimeyle sıfatlan anların, dünyaya önem vermeyen kişiler olduklarını ifade eder.

    Gerçek şudur ki, bu fırkaya mensup olanların hepsi, misyoner­lerin söyledikleri sıfatta değildir. İçlerinden bazı takva sahibi oldu­ğu halde, diğer bazıları, günahkârlıkla suçlanan kişilerdir. Bazıları salih kişi, diğer bazıları ise fâcir idi.

    Merhum Dr. Ahmed Emin «Fecrûl îslâm» adlı kitabında şöyle der: «Bize göre, bu fırkanın «Mutezile» diye adlandırılmasının baş­ka bir sebebi de vardır. Bu sebep, Makrizi´nin «Hıtat» adlı eserini okurken dikkatimizi çekti. Bu sebep şudur: Mutezileliğin ortaya çık­tığı ve daha önceki dönemlerde yaygm bulunan Yahudi fırkalar ara­sında «el-Feruşîm» adlı bir fırka bulunuyordu. Makrizî, bunun, «Mutezüe» mânâsına geldiğini söyler. Bazı âlimler, «Feruşîm» fırkasının, kader meselesi hakkında görüşler ileri sürdüğünü ve bunların, «bü­tün fiillerin Allah Tealâ tarafından yaratılmadığını» iddia ettikle­rini söylemişlerdir. «Mutezile» adının, bu fırkaya, Müslüman olan Yahudiler tarafından, takılması ihtimali uzak değildir. Çünkü, bu, Müslüman olan Yahudiler, Yahudi fırkası «el-Feruşim» ile «Mutezilîler» arasmda büyük bir benzerlik görmüşlerdir.[59]

    Gerçekten, Yahudi Mutezilesi ile İslâm Mutezilesi arasında bü­yük bir benzerlik vardır. Yahudi Mutezilîleri Tevrat´ı felsefecilerin mantığına göre tefsir etmişlerdir. Müslüman Mutezililer ise, Kur´-an-ı Kerîm´de zikredilen Allah´ın sıfatlarını felsefecilerin mantığı­na göre yorumlamaya kalkmışlardır.

    Makrizî, ?Mutezile» diye adlandırdığı «Feruşim» ler hakkında şöyle der: «Tevrat´ta bulunan hükümleri, ataları filozofların izahla­rına göre tefsir [60]ederler.[61]

    Ebu Hasan el-Hayyat, «intişar» adlı kitabında şunları söyler. «Hiçbir kimse şu beş temel prensibi bir arada kabuîlenmedikçe «Mu­tezile» ismine lâyık olamaz. Bu prensipler şunlardır: Tevhid, adalet, vaad, vaid, el-menziletu beynel nıenzileteyn, emr-i bil ma´ruf ve nehy-i anil münker. işte Mutezile, bu prensipleri birlikte kabullenen kimsedir.

    Evet, bu esaslar, Mutezile mezhebinin temel prensiplerinin ta­mamıdır. Bunlardan şaşan veya başka bir yol tutan kimse Mutezilîlerden değildir. Muteziîîler onun günahını yüklenmezler. O da so­rumluluğunu, MuteziHlerin üzerine yıkamaz. Şimdi bu prensipler­den herbirini kısa kısa izah edelim:[62]



    a) Tevhid = Allah´ı Birleme:


    Tevhid, Mutezile mezhebinin cevherini ve "düşüncelerinin esası­nı teşkil eder, İmam Eş´arî «Makalatül îslamiyyîn» adlı kitabında tevhid meselesini izah ederek şöyle der: «Şüphesiz ki Silah Tealâ birdir, tektir. Onun, hiçbir benzeri yoktur. O, herşeyi işiten ve gö­rendir. O ne cisimdir, ne gölge, ne bedendir, ne suret, ne kandır, ne de et. O, bir şahıs değildir. O, ne cevherdir ne ârâz. O´nun ne rengi vardır, ne tadı, ne kokusu vardır, ne de elle tutulabilecek şekli.O ne sıcaktır ne soğuk, ne yaştır ne de kuru. O´nun ne boyu vardır ne eni, ne de derinliği. O, ne toplanır ne dağılır, ne hareket eder ne sakin kalır ne de bölünür. O´nun ne kısımları vardır ne de parça­ları ne organları vardır ne de azaları. O´nun için yön söz konusu değildir. O´nun ne sağı vardır ne solu, ne arkası vardır ne de önü. O´nun ne üstü vardır ne de altı. Hiçbir yer onu kaplayamaz. O´nun için «zaman» diye bir kavram yoktur. O´nun, bir şeye dokunması veya birşeyden uzaklaşması yahut herhangi bir. yere girmesi müm­kün değildir. O, yaratılanların, sonradan yaratıldıklarını gösteren herhangi bir sıfatla sıfatlandırılamaz. O´na, herhangi bir mesafe is­nat edilemez. Ve O, herhangi bir yöne gitmekle sıfatlanamaz. O, sı­nırlanmış bir şey değildir. O, ne babadır ne oğul. Kudretler O´nu kuşatamaz, perdeler kapatamaz. Duygular O´nu algılayamaz. O, in­sanlarla kıyaslanamaz. Hiçbir yönde yaratılanlara benzemez. O´nun için âfetler ve felâketler sözHonusu değildir. O, hatıra gelen ve ha­yal edilen hiçbir şeye benzemez. O, herşeyden önce var olan, sonra­dan icat edilenlerden evvel bulunan, bütün yaratılanlardan evvelce mevcut olandır. O, herşeyi bilendir, herşeye kadir olandır. Diridir ve ilelebed böyle devam edecektir. Gözler O´nu görmez amma, O, gözleri görür. Hayaller dahi O´nu kuşatamaz. O, kulaklarla dinlenemez. O, bir «şey» dir ama, bizim bildiğimiz «şey» lerden değildir.

    Allah Tealâ âlimdir, kadirdir, diridir. Fakat kendisinden başka âlimler, kadirler ve diriler gibi değildir. Kadim olan (başlangıcı bu­lunmayan) ancak O´dur. O´ndan başka kadim yoktur, ilâh, yalnız O´dur. O´ndan başka ilâh yoktur. Mülkünde O´na ortak yoktur. Sal­tanatında veziri, icad ettiklerinde ve yarattıklarında yardımcısı yok­tur. O, yaratılanları geçmiş bir örneğe göre yaratmamıştır. Herhan­gi bir şeyi yaratmak O´na, diğer birşeyi yaratmaktan ne kolaydır ne de zor. O´nun için, menfaat elde etmek sözkonusu değildir. O´na hiçbir zarar dokunamaz. Ö´nun için ne sevinme sözkonus.udur, ne de lezzetler. Acı ve elemler O´na erişemez. O, sona eren bir gaye sa­hibi değildir. O, fâni değildir. O´na, acizlik ve eksiklik ulaşamaz. Ka­dınlara dokunmaktan, eş ve çocuk edinmekten beridir.[63]

    Muteziîîler temel prensip olan tevhid noktasından hareket ede­rek, Allah Tealâ´nın, kıyamet gününde görülmesinin mümkün ol­mayacağını, çünkü Allah´ı görmenin, cisim ve yön icabettirdiğini ile­ri sürmüşlerdir.

    Yine Mutezililer, bu prensibe dayanarak, ´Allah Tealâ´nm sıfat­larının, zâtından ibaret olduğunu, O´ndan başka birşey olmadığını, aksi takdirde «kadim» ligin çoğalmasının sözkonusu olacağını iddia etmişlerdir.

    Yine Mutezililer, tevhid prensibine dayanarak, Kur´an-ı Kerîm´-in, Allah Tealâ´nm yarattığı bir mahluk olduğunu ve Kur´an´m mah­luk olduğunu söylemenin, «kadim» sıfatının çoğalmasını önleyeceği­ni iddia etmişlerdir. Kur´an-ı Kerîm´e «mahluk» demelerinin diğer bir sebebi de, bunlardan çoğunun, Allah Tealâ´nm «kelâm» sıfatının bulunmadığı düşüncesini taşımalarıdır.[64]

    b) Adalet:


    Mes´udî, «Müruc el-Zeheb» adlı kitabında, adaleti, Mutezilîlerin görüşlerine göre açıklayarak şöyle der: «Adalet şu demektir: Allah Tealâ bozgunculuğu sevmez. Kulların fiilini O yaratmaz. Kullar. Al­lah´ın, kendilerine verdiği bir güçle, emredilen veya yasaklanan şe­yi yaparlar. Allah, ancak dilediğini emreder ve ancak, sevmediğini yasaklar. Allah, emrettiği her iyiliğin mükâfatını üzerine almıştır. Yasakladığı her kötülükten ise beridir.[65] Kullarını, güçlerinin yet­mediği hiçbirşeyle sorumlu tutmaz. Onlar için, güçlerinin yetmediği birşeyi dilemez. Herkes, herhangi bir şeyi ancak, Allah´ın kendisine vermiş olduğu güçle alabilir veya bırakabilir. Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah´tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imti­hanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir.»

    Mutezililer bu prensibe dayanarak; «Kul, yaptığı işlerinde ira­de sahibi değildir.» diyen Cebriyecilere cevap vermişlerdir. Çünkü; kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur. Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yok­tur.

    Mutezileler, bu prensibe dayanarak, kulun, işlerini kendisinin yarattığını ileri sürmelerine rağmen, Allah Tealâ´yı acizlikten ten­zih etmeyi ihmal etmemişler ve şunu söylemişlerdir: «Kul, işlerini, Allah´ın ona verdiği ve onda yarattığı bir güçle yapar. Gücü veren´ Allah´dır. Allah´ın,´ kula vermiş olduğu o gücü geri almaya kudreti tamdır. Kula bu gücü vermesinin sebebi, onu tamamen mükellef tutmak içindir.[66]

    c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:


    Mutezililer, vaad ve vaidin, mutlaka gerçekleşeceğine inanırlar. Allah Tealâ´nm vaadettiği sevap ve korkuttuğu ceza, mutlaka ger­çekleşeceği gibi, samimi tevbeyi kabul edeceğine dair olan vaadi de mutlaka gerçekleşecektir. Bu sebeple, iyilikte bulunan iyilikler mükâ­fatlandırılacak, kötülük yapan ise kötülüğün karşılığı olarak, can yakıcı bir azapla cezalandırılacaktır. Tevbesiz büyük günahlar af­fedilmeyeceği gibi, iyi amel işleyen de sevabından mahrum edilme­yecektir.

    Mutezililer, bu prensiplere dayanarak, «inkârla birlikte itaatin bir faydası olmadığı gibi imanla birlikte günahın da bir zararı yok­tur.» diyen Mürcie fırkasına cevap vermişlerdir. Çünkü Mürciecile-rin iddiaları doğru kabul edilecek olursa, Allah Tealâ´nm korkut­ması (vaidi) boşuna olur. «Allah, onların iddialarından münezzeh­tir, çak [67]yücedir.[68]



    d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)


    Şehristanî «el-Milel ve el-Nihal adlı eserinde, günahkâr müslümanın, müminlikle kâfirlik arasındaki bir mertebede bulunduğu meselesini izah ederek şöyle der:

    «Bu mesele şöyle izah edilmiştir: Vâsıl b. Âtâ demiştir ki: «îman, iyi meziyetlerden ibarettir. Bu meziyetlerin birlikte bulunduğu kişi­ye «mümin´» denir. Ve bu isim onu övme mahiyetindedir. Yoldan çı­kan fâsık ise, hayırlı meziyetler kendisinde bulunmadığı için, övü­lecek bir isme lâyık olmaz ve kendisine «mümin» denilemez. Bu kim­seye «kâfir» de denilemez. Çünkü bu kişi, kelime-i şehadet getirmek­te ve daha başka hayırlı ameller de işlemektedir. Bunun bu yaptık­larını inkâr etmek mümkün değildir. Ne var ki böyle bir insan, tev-be etmeden dünyadan ayrılırsa, ebedî olarak cehennemde kalacak­tır. Çünkü âhirette iki fırka insan vardır. Biri cennetlik, diğeri ise cehennemliktir. Fakat böyle bir günahkâr kişinin cehennem ateşi hafifletilir.»

    Mutezilîler, ehl-i kıble olan bir günahkârın, kâfirlikle müminlik arasında bir mertebede bulunduğuna inanmalarına rağmen, böyle bir kişiyi, gayr-i müslimîerden ayırdetmek için buna «müslüman» denilebilir. Bu ad ona, ikram için veya övülmek için takılmaz. Böy­le bir kişiye dünyada müslüman muamelesi yapılır. Çünkü böyle bir kimsenin tevbe etmesi beklenir ve doğru yolu bulması umulur.

    Şii olmasına rağmen, Mutezilüerin ileri gelenlerinden biri ola­rak kabul edilen İbn-i Ebil Hadid bu hususta şunları söyler: «Herne-kadar biz, «büyük günah işleyene mümin ve müslüman denilemez.» diyor.sakta; böyle bir kişiyi ehl-i kitab olan gayr-i müslimîerden ve putperestlerden ayırmak için buna «müslüman» denileceğini kabul ederiz. Büyük günah işleyene «müslüman» adı ancak, bu adın, ken­disine saygı´ için veya kendisini övmek için takıîmadığını ifade eden bir karinenin veya bir kelimenin bulunduğu vakit takılır.»[69]

    ) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)


    Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği temel prensiplerden biri de budur.

    Mutezilîler, fslâm dâvasını yaymak, sapıklara doğru yolu gös­termek, müslümanların dinini bozmak için hakk ile bâtılı birbirine karıştıranların hücumlarını önlemek için, iyiliği emretme ve kötü­lüğe mâni olmanın, bütün müminler için kaçınılmaz bir vazife ol­duğuna inanmışlardır.

    Bu sebeple Mutezilîler, Abbasîler döneminde ortaya çıkarak, ls-lâmî gerçekleri yıkmaya çalışan, Islâmm tutulacak kulplarını te­ker, teker kırmaya girişen zındıklık akımı önünde kendilerini hakkı savunmaya adamışlardır.İlerde açıklayacağımız gibi, Mutezilîleri bu işe, Abbasi haîiflerinden Mehdi koşmuştu.

    Diğer taraftan Mutezilîler, hadis âlimlerine ve fukahaya karşı çıkmış, kendi görüşlerini, bazan deliller ileri sürerek, bazan da zor kullanarak onlara kabul ettirmeye çalışmışlardır. Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olup olmaması konusunda bu noktaya işaret edeceğiz.

    İşte Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği beş temel prensip bun­lardır. Bunların hepsine birlikte iman etmeyen kişi «Mutezile» ismi­ne lâyık değildir.[70]



    B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:


    Mutezilîler, inanç meselelerini isRat için delil getirirken, hakkın­da nass bulunan meseleler hariç, diğer meselelerde aklî hükümlere dayanırlardı. Bunları, şeriata saygı göstermek dışında hiçbirşey, ak­la güvenmekten uzaklaştıramazdı. Her meseleyi önce aklen düşü­nürlerdi. Akim kabul ettiğini kabullenirler, akim kabul etmediğini ise terkederlerdi.

    Mutezilüerin, bu şekilde aklî metoda kapılmalarına sebep şun­lardır.

    a) Mutezililerin, eski medeniyet ve kültürlerin kaynaştığı Irak ve Fars bölgelerinde bulunmaları.

    b) Bunların, Arap soyundan olmayışları. Mutezilüerin çoğun­luğu, Arap asıllı olmayan kimselerdendi.

    c) Mutezilüerin, Yahudi, Hristiyan ve felsefî düşünceleri Arap-çaya nakletmeye çalışan diğer gayr-ı müslimlerle çok sık temasta bulunmaları sebebiyle eski filozofların görüşlerinin bunların arası­na sızmasıdır.

    Mutezilelerin, kayıtsız, şartsız akıllarına güvenmelerinden şu netice doğmuştur: Onlar, birşeyin iyiliği veya kötülüğü hususunda akla dayanarak hüküm verirler ve şöyle derlerdi: «Bütün bilgiler akıl ile elde edilir ve akla göre vaciptir. Nimetler bahşedene şükret­mek, nakli delillerle bildirilmeden önce de gereklidir. İyilik ve kötü­lük, iyi ve kötü şeylerde bulunan birer zâti sıfattır.»[71] (İyi olan bir şeyin iyiliğini ve kötü olan birşeyin kötülüğünü, nakli deliller gel­meden de akıl ile, bizzat kendi durumlarından anlayabiliriz.)

    Mutezilüerin hocalarından biri olan «Cübbai» şöyle der: Allah Tealâ´mn yasakladığı şeyler iki kısımdır.

    aa __ Allah Tealâ´mn yasakladığı fakat, yasaklamayıp emret­mesi de mümkün olan şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafından yasak­landıkları için kötüdürler.

    bb ? Allah Tealâ´mn yasakladığı ve aksini emretmesi olmayan şeyler. Bunların kötülüğü kendiliğindendir. Meselâ, bir kim­se yasaklanan bu şeyin yasak olduğunu bilmese dahi bunun kötü bir şey olduğunu anlayabilir.

    Yine, Allah Tealâ´nm emrettiği şeyler de iki kısımdır.

    cc ? Allah Tealâ´nm, yapılmasını emrettiği, fakat emretmeyip yasaklaması da mümkün olabilen şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafın­dan emredildiîderi için iyidirler.

    dd ? Allah Tealâ´nın emrettiği ve emretmemesi mümkün olma­yan şeyler. Bunların iyiliği, kendiliğindendir.[72] (Emredilmeseler da­hi kişi aklı ile bunların iyi olduğunu bilebilirdi.)

    Mutezilîler, bu görüşe dayanarak, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi olanını yapmasının ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapma­sının onun için gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar, şu ge­rekçeyi ileri sürmüşlerdir. Madem ki eşyanın içinde, kendiliğinden iyi ve kötü olanlar bulunmaktadır, o halde kendiliğinden kötü olan bir şeyin yapılmasını, Allah´ın emretmesi imkânsızdır.

    Yine, kendiliğinden iyi olan bir şeyin yapılmamasını emretmesi imkânsızdır.

    Allah Tealâ, kendiliğinden iyi olan bir şeyi hükümsüz bırakmaz. Yapılmasını emreder. îşte buna; «iyi olanı yapma mecburiyeti» de­nir.

    Mutezilîlerin çoğunluğu bu görüşü kabul etmiş ve şöyle demiş­lerdir. «Allah Tealâ, ancak iyi olan şeyleri yapar. İyi olanı yapmak O´nun üzerine vaciptir. îyi olmayan bir şeyi yapmak ise Allah Te­alâ için imkânsızdır.»[73]



    C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Fel­sefelerden Alması:


    Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler devrinde Arap-İslâm düşüncesine, yavaş yavaş Hint ve Yunan felsefesi girmeye başladı.

    Yunan felsefe akımları müslümanlara Farslar yoluyla geldi. Çünkü îslâmdan önce Fars kültürü, Yunan felsefesinin etkisinde kal­mıştı.

    Yine müslümanlara Yunan felsefesi, Süryaniler kanalıyla inti­kal etti. Çünkü Süryaniler, Yunan felsefesinin mirasçısı olmuşlar ve onu dini kisvelerine büründürmüşlerdi.

    Yunan felsefesi, bizzat Yunanlılar eliyle de müslümanlara inti­kal etmişti. Çünkü, Arap olmayan bazı müslümanlar, Yunancayı çok iyi biliyorlardı.

    Mutezilîler, görüşlerinde bu felsefenin tesiri altmda kalmışlar, delil getirme metodlarının çoğunu bunlardan almışlardır. Yunan felsefesi, Mutezilîlerin delillerinde ve kıyaslarının önermelerinde apaçık görülmüştür.

    Mutezilîleri, Yunan felsefesini incelemeye sevkeden iki sebep vardır:

    a) Mutezilîler, Yunan felsefesinde aklî açlıklarını giderecek ve fikri boşluklarını dolduracak düşünceler bulmuşlar, bunlarla fikrî eğitimler yapmışlar ve kendilerini, delil ileri sürme hususunda güç­lendirmişlerdir.

    b) Filozoflar ve diğerleri, bazı îslâmî prensiplere hücum edin­ce, Mutezilîier bunlara karşı çıkmışlar ve onların tartışma ve mü­nazara usullerini kullanarak cevap vermeye çalışmışlardır. Filozof­lara galip gelmek için, onlardan çok şeyler öğrenmişler ve bu yolla, gerçekten müslüman filozoflar olmuşlardır.[74]




  4. 08.Ocak.2013, 17:44
    2
    Hadimul Müslimin



    Bu fırka, Emeviler döneminde ortaya çıkmış, fakat ´Abbasîler dö­neminde uzun bir zaman İslâm düşünce âlemini işgal etmiştir.

    Âlimler, bu mezhebin ilk ortaya çıkış tarihinde ihtilaf etmişler­dir.

    Bazılarına göre bu mezhep Hz. Ali´nin oğlu Hz. Hasan´ın, hila­feti bırakıp, Hz. Muaviye´ye devretmesi üzerine Hz. Ali taraftarların­dan bir gurubun siyaseti bırakarak kendilerini itikadı meselelere ver­meleri sırasında ortaya çıkmıştır.

    Bu hususta Ebu Hüseyin´in el-Taraîfî, «Ehlül ehvai ve el-Bida´» adlı kitabında şunları anlatır. «Bunlar, kendilerine «Mutezile» adı­nı taktılar. Bunun sebebi ise, Hz. Ali´nin oğlu Hz, Hasan´ın, hilafeti Hz. Muaviye´ye bırakması üzerine, birtakım insanların Hz. Hasan, Hz. Muaviye ve bütün insanlardan ayrılıp evlerinden ve camilerden dışarı çıkmamaları ve «Biz, ilim ve ibadetle meşgulüz.» demeleridir.

    Âlimlerin çoğunluğuna göre ise, Mutezile fırkasının başı, Vâsıl b. Ata´dır. Vâsıl b. Ata, Hasan-ı Basri´nin ilmî sohbetlerinde hazır bulunurdu. Bir gün, daha sonra asırlar boyu insanların zihnini meş­gul eden -Büyük günah işleyenin durumu- meselesi ortaya çıktı. Vâ­sıl b. Ata, Hasan-ı Basri´ye muhalefet ederek, «Ben, büyük günah işleyenin, kesinlikle mümin olmadığını, müminlikle kâfirlik arasında bir derecede «Elmenziletu beynel menzileteyn» bulunduğunu söylü­yorum.» dedi. Ve Hasan-ı Basrî´nin meclisinden ayrıldı, camide ken­disine başka bir meclis kurdu.

    Mutezilüere göre, mezhepleri, Vâsıl b. Atadan çok evveldir. On­lar, ehl-i beyt´ten çoklarını kendi mezheplerinin mensubu sayarlar. Hattâ Hasan-ı Basrî´yi bile kendi mezheplerinin mensuplarından bi­ri olarak kabul ederler. Hasan-ı Basrî, kulun fiili hakkında Kaderi-yecilerin sözünü söylüyordu. Bu söz ise, daha ilerde açıklanacağı gi­bi, Mutezüilerin sözüdür. Yine, Hasan-ı Basrî büyük günah işleyen kimse hakkında, Mutezililerin görüşüne yakın birşey söylüyor ve onların görüşünün zıddını söylemiyordu. Çünkü o, büyük günah iş­leyeni münafık sayıyordu. Münafık ise, iman ehlinden sayılmaz. O, ebedî cehennemliklerdendir.

    Murteza, «El-Münye ve el-Emel» adlı kitabında Mutezilileri, ta­baka tabaka zikretmektedir.

    Bize göre, Mutezile mezhebi Vâsıl b. Ata´dan daha önce ortaya çıkmıştır. Ehl-i beytten bir çoğu, Vâsıl b. Ata´nm yolundan gitmiş­lerdir. Meselâ, Vâsıl´m samimi dostu olan Zeyd b. Ali bunlardandır. Vâsıl, bu mezhebe davet edenler içerisinde en belirgin kişi olduğu için, birçokları bunu, mezhebin başı kabul etmişlerdir.

    Bu fırkaya, neden «Mutezile» adı verilmiştir? Bunun cevabı ih­tilaflıdır. Mutezililerin, Hz. Ali (R.A.l´nin ordusunun içinde türedik-lerini, daha sonra da siyasetten ayrıldıklarını ileri sürenlere göre -Mutezile» adı bunların, ortaya çıkış şekillerinden alınmıştır. Mu­tezililerin, Hasan-ı Basri´nin meclisinden ayrıldıklarını ileri süren görüşe göre de «Mutezile» adı yine bunların ortaya çıkış şekillerin­den alınmıştır.

    Bazı misyonerlere göre ise, bunlara «Mutezile» denmesinin se­bebi, bunların takva sahibi, dünyaya önem vermeyen, hayatın zevk­lerini terkeden kişiler olmasıdır. «Mutezile» kelimesi, bu kelimeyle sıfatlan anların, dünyaya önem vermeyen kişiler olduklarını ifade eder.

    Gerçek şudur ki, bu fırkaya mensup olanların hepsi, misyoner­lerin söyledikleri sıfatta değildir. İçlerinden bazı takva sahibi oldu­ğu halde, diğer bazıları, günahkârlıkla suçlanan kişilerdir. Bazıları salih kişi, diğer bazıları ise fâcir idi.

    Merhum Dr. Ahmed Emin «Fecrûl îslâm» adlı kitabında şöyle der: «Bize göre, bu fırkanın «Mutezile» diye adlandırılmasının baş­ka bir sebebi de vardır. Bu sebep, Makrizi´nin «Hıtat» adlı eserini okurken dikkatimizi çekti. Bu sebep şudur: Mutezileliğin ortaya çık­tığı ve daha önceki dönemlerde yaygm bulunan Yahudi fırkalar ara­sında «el-Feruşîm» adlı bir fırka bulunuyordu. Makrizî, bunun, «Mutezüe» mânâsına geldiğini söyler. Bazı âlimler, «Feruşîm» fırkasının, kader meselesi hakkında görüşler ileri sürdüğünü ve bunların, «bü­tün fiillerin Allah Tealâ tarafından yaratılmadığını» iddia ettikle­rini söylemişlerdir. «Mutezile» adının, bu fırkaya, Müslüman olan Yahudiler tarafından, takılması ihtimali uzak değildir. Çünkü, bu, Müslüman olan Yahudiler, Yahudi fırkası «el-Feruşim» ile «Mutezilîler» arasmda büyük bir benzerlik görmüşlerdir.[59]

    Gerçekten, Yahudi Mutezilesi ile İslâm Mutezilesi arasında bü­yük bir benzerlik vardır. Yahudi Mutezilîleri Tevrat´ı felsefecilerin mantığına göre tefsir etmişlerdir. Müslüman Mutezililer ise, Kur´-an-ı Kerîm´de zikredilen Allah´ın sıfatlarını felsefecilerin mantığı­na göre yorumlamaya kalkmışlardır.

    Makrizî, ?Mutezile» diye adlandırdığı «Feruşim» ler hakkında şöyle der: «Tevrat´ta bulunan hükümleri, ataları filozofların izahla­rına göre tefsir [60]ederler.[61]

    Ebu Hasan el-Hayyat, «intişar» adlı kitabında şunları söyler. «Hiçbir kimse şu beş temel prensibi bir arada kabuîlenmedikçe «Mu­tezile» ismine lâyık olamaz. Bu prensipler şunlardır: Tevhid, adalet, vaad, vaid, el-menziletu beynel nıenzileteyn, emr-i bil ma´ruf ve nehy-i anil münker. işte Mutezile, bu prensipleri birlikte kabullenen kimsedir.

    Evet, bu esaslar, Mutezile mezhebinin temel prensiplerinin ta­mamıdır. Bunlardan şaşan veya başka bir yol tutan kimse Mutezilîlerden değildir. Muteziîîler onun günahını yüklenmezler. O da so­rumluluğunu, MuteziHlerin üzerine yıkamaz. Şimdi bu prensipler­den herbirini kısa kısa izah edelim:[62]



    a) Tevhid = Allah´ı Birleme:


    Tevhid, Mutezile mezhebinin cevherini ve "düşüncelerinin esası­nı teşkil eder, İmam Eş´arî «Makalatül îslamiyyîn» adlı kitabında tevhid meselesini izah ederek şöyle der: «Şüphesiz ki Silah Tealâ birdir, tektir. Onun, hiçbir benzeri yoktur. O, herşeyi işiten ve gö­rendir. O ne cisimdir, ne gölge, ne bedendir, ne suret, ne kandır, ne de et. O, bir şahıs değildir. O, ne cevherdir ne ârâz. O´nun ne rengi vardır, ne tadı, ne kokusu vardır, ne de elle tutulabilecek şekli.O ne sıcaktır ne soğuk, ne yaştır ne de kuru. O´nun ne boyu vardır ne eni, ne de derinliği. O, ne toplanır ne dağılır, ne hareket eder ne sakin kalır ne de bölünür. O´nun ne kısımları vardır ne de parça­ları ne organları vardır ne de azaları. O´nun için yön söz konusu değildir. O´nun ne sağı vardır ne solu, ne arkası vardır ne de önü. O´nun ne üstü vardır ne de altı. Hiçbir yer onu kaplayamaz. O´nun için «zaman» diye bir kavram yoktur. O´nun, bir şeye dokunması veya birşeyden uzaklaşması yahut herhangi bir. yere girmesi müm­kün değildir. O, yaratılanların, sonradan yaratıldıklarını gösteren herhangi bir sıfatla sıfatlandırılamaz. O´na, herhangi bir mesafe is­nat edilemez. Ve O, herhangi bir yöne gitmekle sıfatlanamaz. O, sı­nırlanmış bir şey değildir. O, ne babadır ne oğul. Kudretler O´nu kuşatamaz, perdeler kapatamaz. Duygular O´nu algılayamaz. O, in­sanlarla kıyaslanamaz. Hiçbir yönde yaratılanlara benzemez. O´nun için âfetler ve felâketler sözHonusu değildir. O, hatıra gelen ve ha­yal edilen hiçbir şeye benzemez. O, herşeyden önce var olan, sonra­dan icat edilenlerden evvel bulunan, bütün yaratılanlardan evvelce mevcut olandır. O, herşeyi bilendir, herşeye kadir olandır. Diridir ve ilelebed böyle devam edecektir. Gözler O´nu görmez amma, O, gözleri görür. Hayaller dahi O´nu kuşatamaz. O, kulaklarla dinlenemez. O, bir «şey» dir ama, bizim bildiğimiz «şey» lerden değildir.

    Allah Tealâ âlimdir, kadirdir, diridir. Fakat kendisinden başka âlimler, kadirler ve diriler gibi değildir. Kadim olan (başlangıcı bu­lunmayan) ancak O´dur. O´ndan başka kadim yoktur, ilâh, yalnız O´dur. O´ndan başka ilâh yoktur. Mülkünde O´na ortak yoktur. Sal­tanatında veziri, icad ettiklerinde ve yarattıklarında yardımcısı yok­tur. O, yaratılanları geçmiş bir örneğe göre yaratmamıştır. Herhan­gi bir şeyi yaratmak O´na, diğer birşeyi yaratmaktan ne kolaydır ne de zor. O´nun için, menfaat elde etmek sözkonusu değildir. O´na hiçbir zarar dokunamaz. Ö´nun için ne sevinme sözkonus.udur, ne de lezzetler. Acı ve elemler O´na erişemez. O, sona eren bir gaye sa­hibi değildir. O, fâni değildir. O´na, acizlik ve eksiklik ulaşamaz. Ka­dınlara dokunmaktan, eş ve çocuk edinmekten beridir.[63]

    Muteziîîler temel prensip olan tevhid noktasından hareket ede­rek, Allah Tealâ´nın, kıyamet gününde görülmesinin mümkün ol­mayacağını, çünkü Allah´ı görmenin, cisim ve yön icabettirdiğini ile­ri sürmüşlerdir.

    Yine Mutezililer, bu prensibe dayanarak, ´Allah Tealâ´nm sıfat­larının, zâtından ibaret olduğunu, O´ndan başka birşey olmadığını, aksi takdirde «kadim» ligin çoğalmasının sözkonusu olacağını iddia etmişlerdir.

    Yine Mutezililer, tevhid prensibine dayanarak, Kur´an-ı Kerîm´-in, Allah Tealâ´nm yarattığı bir mahluk olduğunu ve Kur´an´m mah­luk olduğunu söylemenin, «kadim» sıfatının çoğalmasını önleyeceği­ni iddia etmişlerdir. Kur´an-ı Kerîm´e «mahluk» demelerinin diğer bir sebebi de, bunlardan çoğunun, Allah Tealâ´nm «kelâm» sıfatının bulunmadığı düşüncesini taşımalarıdır.[64]

    b) Adalet:


    Mes´udî, «Müruc el-Zeheb» adlı kitabında, adaleti, Mutezilîlerin görüşlerine göre açıklayarak şöyle der: «Adalet şu demektir: Allah Tealâ bozgunculuğu sevmez. Kulların fiilini O yaratmaz. Kullar. Al­lah´ın, kendilerine verdiği bir güçle, emredilen veya yasaklanan şe­yi yaparlar. Allah, ancak dilediğini emreder ve ancak, sevmediğini yasaklar. Allah, emrettiği her iyiliğin mükâfatını üzerine almıştır. Yasakladığı her kötülükten ise beridir.[65] Kullarını, güçlerinin yet­mediği hiçbirşeyle sorumlu tutmaz. Onlar için, güçlerinin yetmediği birşeyi dilemez. Herkes, herhangi bir şeyi ancak, Allah´ın kendisine vermiş olduğu güçle alabilir veya bırakabilir. Kullardaki gücün asıl sahibi kullar değil Allah´tır. Dilerse o gücü yok eder. Yine dilerse, kullarını zorla kendisine itaat ettirir. Ve onları zorla günahlardan uzaklaştırır. Fakat, Allah bunu yapmaz. Çünkü böyle yapmak, imti­hanı kaldırmak ve zorlukları gidermektir.»

    Mutezililer bu prensibe dayanarak; «Kul, yaptığı işlerinde ira­de sahibi değildir.» diyen Cebriyecilere cevap vermişlerdir. Çünkü; kulu, iradesiz olarak yaptığı işlerden dolayı cezalandırmak, zulüm olur. Kula, karşı gelmeye mecbur olduğu bir şeyi emretmenin veya yapmaya mecbur olduğu bir şeyi yasaklamanın hiçbir anlamı yok­tur.

    Mutezileler, bu prensibe dayanarak, kulun, işlerini kendisinin yarattığını ileri sürmelerine rağmen, Allah Tealâ´yı acizlikten ten­zih etmeyi ihmal etmemişler ve şunu söylemişlerdir: «Kul, işlerini, Allah´ın ona verdiği ve onda yarattığı bir güçle yapar. Gücü veren´ Allah´dır. Allah´ın,´ kula vermiş olduğu o gücü geri almaya kudreti tamdır. Kula bu gücü vermesinin sebebi, onu tamamen mükellef tutmak içindir.[66]

    c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:


    Mutezililer, vaad ve vaidin, mutlaka gerçekleşeceğine inanırlar. Allah Tealâ´nm vaadettiği sevap ve korkuttuğu ceza, mutlaka ger­çekleşeceği gibi, samimi tevbeyi kabul edeceğine dair olan vaadi de mutlaka gerçekleşecektir. Bu sebeple, iyilikte bulunan iyilikler mükâ­fatlandırılacak, kötülük yapan ise kötülüğün karşılığı olarak, can yakıcı bir azapla cezalandırılacaktır. Tevbesiz büyük günahlar af­fedilmeyeceği gibi, iyi amel işleyen de sevabından mahrum edilme­yecektir.

    Mutezililer, bu prensiplere dayanarak, «inkârla birlikte itaatin bir faydası olmadığı gibi imanla birlikte günahın da bir zararı yok­tur.» diyen Mürcie fırkasına cevap vermişlerdir. Çünkü Mürciecile-rin iddiaları doğru kabul edilecek olursa, Allah Tealâ´nm korkut­ması (vaidi) boşuna olur. «Allah, onların iddialarından münezzeh­tir, çak [67]yücedir.[68]



    d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)


    Şehristanî «el-Milel ve el-Nihal adlı eserinde, günahkâr müslümanın, müminlikle kâfirlik arasındaki bir mertebede bulunduğu meselesini izah ederek şöyle der:

    «Bu mesele şöyle izah edilmiştir: Vâsıl b. Âtâ demiştir ki: «îman, iyi meziyetlerden ibarettir. Bu meziyetlerin birlikte bulunduğu kişi­ye «mümin´» denir. Ve bu isim onu övme mahiyetindedir. Yoldan çı­kan fâsık ise, hayırlı meziyetler kendisinde bulunmadığı için, övü­lecek bir isme lâyık olmaz ve kendisine «mümin» denilemez. Bu kim­seye «kâfir» de denilemez. Çünkü bu kişi, kelime-i şehadet getirmek­te ve daha başka hayırlı ameller de işlemektedir. Bunun bu yaptık­larını inkâr etmek mümkün değildir. Ne var ki böyle bir insan, tev-be etmeden dünyadan ayrılırsa, ebedî olarak cehennemde kalacak­tır. Çünkü âhirette iki fırka insan vardır. Biri cennetlik, diğeri ise cehennemliktir. Fakat böyle bir günahkâr kişinin cehennem ateşi hafifletilir.»

    Mutezilîler, ehl-i kıble olan bir günahkârın, kâfirlikle müminlik arasında bir mertebede bulunduğuna inanmalarına rağmen, böyle bir kişiyi, gayr-i müslimîerden ayırdetmek için buna «müslüman» denilebilir. Bu ad ona, ikram için veya övülmek için takılmaz. Böy­le bir kişiye dünyada müslüman muamelesi yapılır. Çünkü böyle bir kimsenin tevbe etmesi beklenir ve doğru yolu bulması umulur.

    Şii olmasına rağmen, Mutezilüerin ileri gelenlerinden biri ola­rak kabul edilen İbn-i Ebil Hadid bu hususta şunları söyler: «Herne-kadar biz, «büyük günah işleyene mümin ve müslüman denilemez.» diyor.sakta; böyle bir kişiyi ehl-i kitab olan gayr-i müslimîerden ve putperestlerden ayırmak için buna «müslüman» denileceğini kabul ederiz. Büyük günah işleyene «müslüman» adı ancak, bu adın, ken­disine saygı´ için veya kendisini övmek için takıîmadığını ifade eden bir karinenin veya bir kelimenin bulunduğu vakit takılır.»[69]

    ) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)


    Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği temel prensiplerden biri de budur.

    Mutezilîler, fslâm dâvasını yaymak, sapıklara doğru yolu gös­termek, müslümanların dinini bozmak için hakk ile bâtılı birbirine karıştıranların hücumlarını önlemek için, iyiliği emretme ve kötü­lüğe mâni olmanın, bütün müminler için kaçınılmaz bir vazife ol­duğuna inanmışlardır.

    Bu sebeple Mutezilîler, Abbasîler döneminde ortaya çıkarak, ls-lâmî gerçekleri yıkmaya çalışan, Islâmm tutulacak kulplarını te­ker, teker kırmaya girişen zındıklık akımı önünde kendilerini hakkı savunmaya adamışlardır.İlerde açıklayacağımız gibi, Mutezilîleri bu işe, Abbasi haîiflerinden Mehdi koşmuştu.

    Diğer taraftan Mutezilîler, hadis âlimlerine ve fukahaya karşı çıkmış, kendi görüşlerini, bazan deliller ileri sürerek, bazan da zor kullanarak onlara kabul ettirmeye çalışmışlardır. Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olup olmaması konusunda bu noktaya işaret edeceğiz.

    İşte Mutezilenin, üzerinde ittifak ettiği beş temel prensip bun­lardır. Bunların hepsine birlikte iman etmeyen kişi «Mutezile» ismi­ne lâyık değildir.[70]



    B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:


    Mutezilîler, inanç meselelerini isRat için delil getirirken, hakkın­da nass bulunan meseleler hariç, diğer meselelerde aklî hükümlere dayanırlardı. Bunları, şeriata saygı göstermek dışında hiçbirşey, ak­la güvenmekten uzaklaştıramazdı. Her meseleyi önce aklen düşü­nürlerdi. Akim kabul ettiğini kabullenirler, akim kabul etmediğini ise terkederlerdi.

    Mutezilüerin, bu şekilde aklî metoda kapılmalarına sebep şun­lardır.

    a) Mutezililerin, eski medeniyet ve kültürlerin kaynaştığı Irak ve Fars bölgelerinde bulunmaları.

    b) Bunların, Arap soyundan olmayışları. Mutezilüerin çoğun­luğu, Arap asıllı olmayan kimselerdendi.

    c) Mutezilüerin, Yahudi, Hristiyan ve felsefî düşünceleri Arap-çaya nakletmeye çalışan diğer gayr-ı müslimlerle çok sık temasta bulunmaları sebebiyle eski filozofların görüşlerinin bunların arası­na sızmasıdır.

    Mutezilelerin, kayıtsız, şartsız akıllarına güvenmelerinden şu netice doğmuştur: Onlar, birşeyin iyiliği veya kötülüğü hususunda akla dayanarak hüküm verirler ve şöyle derlerdi: «Bütün bilgiler akıl ile elde edilir ve akla göre vaciptir. Nimetler bahşedene şükret­mek, nakli delillerle bildirilmeden önce de gereklidir. İyilik ve kötü­lük, iyi ve kötü şeylerde bulunan birer zâti sıfattır.»[71] (İyi olan bir şeyin iyiliğini ve kötü olan birşeyin kötülüğünü, nakli deliller gel­meden de akıl ile, bizzat kendi durumlarından anlayabiliriz.)

    Mutezilüerin hocalarından biri olan «Cübbai» şöyle der: Allah Tealâ´mn yasakladığı şeyler iki kısımdır.

    aa __ Allah Tealâ´mn yasakladığı fakat, yasaklamayıp emret­mesi de mümkün olan şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafından yasak­landıkları için kötüdürler.

    bb ? Allah Tealâ´mn yasakladığı ve aksini emretmesi olmayan şeyler. Bunların kötülüğü kendiliğindendir. Meselâ, bir kim­se yasaklanan bu şeyin yasak olduğunu bilmese dahi bunun kötü bir şey olduğunu anlayabilir.

    Yine, Allah Tealâ´nm emrettiği şeyler de iki kısımdır.

    cc ? Allah Tealâ´nm, yapılmasını emrettiği, fakat emretmeyip yasaklaması da mümkün olabilen şeyler. Bunlar, sırf Allah tarafın­dan emredildiîderi için iyidirler.

    dd ? Allah Tealâ´nın emrettiği ve emretmemesi mümkün olma­yan şeyler. Bunların iyiliği, kendiliğindendir.[72] (Emredilmeseler da­hi kişi aklı ile bunların iyi olduğunu bilebilirdi.)

    Mutezilîler, bu görüşe dayanarak, Allah Tealâ´nm, iki şeyden iyi olanını yapmasının ve iyi olan iki şeyden daha iyi olanını yapma­sının onun için gerekli olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar, şu ge­rekçeyi ileri sürmüşlerdir. Madem ki eşyanın içinde, kendiliğinden iyi ve kötü olanlar bulunmaktadır, o halde kendiliğinden kötü olan bir şeyin yapılmasını, Allah´ın emretmesi imkânsızdır.

    Yine, kendiliğinden iyi olan bir şeyin yapılmamasını emretmesi imkânsızdır.

    Allah Tealâ, kendiliğinden iyi olan bir şeyi hükümsüz bırakmaz. Yapılmasını emreder. îşte buna; «iyi olanı yapma mecburiyeti» de­nir.

    Mutezilîlerin çoğunluğu bu görüşü kabul etmiş ve şöyle demiş­lerdir. «Allah Tealâ, ancak iyi olan şeyleri yapar. İyi olanı yapmak O´nun üzerine vaciptir. îyi olmayan bir şeyi yapmak ise Allah Te­alâ için imkânsızdır.»[73]



    C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Fel­sefelerden Alması:


    Emevilerin son dönemlerinde ve Abbasiler devrinde Arap-İslâm düşüncesine, yavaş yavaş Hint ve Yunan felsefesi girmeye başladı.

    Yunan felsefe akımları müslümanlara Farslar yoluyla geldi. Çünkü îslâmdan önce Fars kültürü, Yunan felsefesinin etkisinde kal­mıştı.

    Yine müslümanlara Yunan felsefesi, Süryaniler kanalıyla inti­kal etti. Çünkü Süryaniler, Yunan felsefesinin mirasçısı olmuşlar ve onu dini kisvelerine büründürmüşlerdi.

    Yunan felsefesi, bizzat Yunanlılar eliyle de müslümanlara inti­kal etmişti. Çünkü, Arap olmayan bazı müslümanlar, Yunancayı çok iyi biliyorlardı.

    Mutezilîler, görüşlerinde bu felsefenin tesiri altmda kalmışlar, delil getirme metodlarının çoğunu bunlardan almışlardır. Yunan felsefesi, Mutezilîlerin delillerinde ve kıyaslarının önermelerinde apaçık görülmüştür.

    Mutezilîleri, Yunan felsefesini incelemeye sevkeden iki sebep vardır:

    a) Mutezilîler, Yunan felsefesinde aklî açlıklarını giderecek ve fikri boşluklarını dolduracak düşünceler bulmuşlar, bunlarla fikrî eğitimler yapmışlar ve kendilerini, delil ileri sürme hususunda güç­lendirmişlerdir.

    b) Filozoflar ve diğerleri, bazı îslâmî prensiplere hücum edin­ce, Mutezilîier bunlara karşı çıkmışlar ve onların tartışma ve mü­nazara usullerini kullanarak cevap vermeye çalışmışlardır. Filozof­lara galip gelmek için, onlardan çok şeyler öğrenmişler ve bu yolla, gerçekten müslüman filozoflar olmuşlardır.[74]




  5. 08.Ocak.2013, 17:47
    3
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi

    D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:


    Mecusî, Yahudi, Hristiyan ve diğerlerinden birçok guruplar, İs­lâm dinine girmişlerdir. Bunların kafaları, eski dinlerine ait fikir­lerle doluydu ve bu eski fikirler, damarlarındaki kanlarına kadar iş­lemişti. Diğer yandan bunların bazıları, müslüman olduklarını açı­ğa vuruyor, fakat ya korktuğu ya bir dünya menfaati gözettiği, ya­hut da fitne çıkarmak suretiyle müslümanîan saptırmak istediği için asıl inançlarını gizliyorlardı. Bu tip insanlar müslümanlann arasın­da, onları inançlarında şüpheye düşürecek şeyleri yaymaya giriş­mişlerdi. Bunun neticesi olarak, görünüşte îslâm ismini taşımalarına rağmen aslında Islâmın temelini baltalayan bir takım guruplar or­taya çıkmıştır.

    Mucessîme (Allah´a cisim isnad eden), Allah´ın bazı imamlara hulul ettiğini (girdiğini) iddia eden Rafizîler ve zındıklar bu gurup­lardandır, îşte bu guruplara karşı kendini îslâm. dinini savunmaya adayan, aklî ve nakli delilleri inceleyen yepyeni bir gurup ortaya çıkmıştır. Bu da Mutezile fırkasidir.

    Evet Mutezilîler, kendilerini dini savunmaya adamışlardır. Mu­tezilîlerin birlikte destekledikleri ve zafere ulaşması için el ele ver­dikleri beş temel prensip, kendileriyle muhalifleri arasında geçen şid­detli tartışmaların neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunların, yukarıda izah ettiğimiz şekliyle tevhid inançları, Mücessime ve Müşebbihe fır­kalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır. Adalet prensipleri «Cüheymiye» fırkasına, «vaad» prensipleri «Mürcie» fırkasına, «Elmen-ziletu beynel menzileteyn» prensipleri ise hem «Mürcie» hem de «Ha­riciye» fırkalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır.´

    Abbasi halifesi Mehdi döneminde, ruhların tenasühünü (ölen canlıların ruhlarının yeni doğan diğer canlılara girdiğini) iddia eden «Mukanna´ el-Horasanî» adlı bir kişi ortaya çıkmış, insanlardan, ba­zılarını kandırmış ve Maveraünnehr tarafına doğru gitmişti. Halife Mehdi, bunu bastırabilmek için büyük zorluklarla karşılaşmıştı. Bu sebeple Mehdi, zındıkların ve zındıklığın peşini bırakmamış, devlet kılıcıyla bunların kökünü kurutmak için peşlerini takibetmiştir. Fa­kat kılıç, her görüşü yok etmeye ve her mezhebi öldürmeye kadir ol­madığı için, Mehdi, bu zındıklara cevap vermek, onları delillerle sus­turmak, ortaya attıkları şüpheleri yok etmek ve sapıklıklarını orta­ya çıkarmaları için, Mutezile mezhebine mensup olanları ve benzer­lerini teşvik etmiştir. Onlar da usanmadan, yılmadan bu yolda ça­lışmışlardır.[75]

    E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:


    Daha önce de belirttiğimiz gibi Mutezilîler, Emevîler devrinde ortaya çıkmışlardır. Bunlar, Emeviler tarafından herhangi bir reak­siyonla karşılaşmamışlardır. Çünkü bunlar, Emeviler aleyhinde anar­şi meydana getirmemişler ve onlara karşı savaş açmamışlardır. Zira bunlar, sadece düşünce ile meşgul olan, ilmî deliller peşinde koşan ve meseleleri sıhhatli ölçülerle değerlendiren bir fırka idi. Emeviler, bunlara karşı çıkmamışlarsa da yardım da etmemişlerdir.

    Abbasîler dönemi başlayınca;, inkarcılık ve zındıklık akımları her tarafa yayılmış, Abbasi halifeleri, Mutezilîleri, zındıklar karşı­sında yaîm bir kılıç gibi bulmuşlar, bunları köreltmek istememişler, bilakis kendi yollarında devam etmelerini teşvik etmişlerdir.

    Kendisini, Mutezile âlimlerinden biri olarak sayan Abbasi ha­lifesi Memun, iktidara gelince, Mutezilîlerle sıkı ilişkiler kurdu, on­ları kendisine yaklaştırdı. Vezirlerini ve muhafızlarım bunlardan seçti. Memun, Muteziliîerle fıkıhçılar arasında, bir görüş üzerinde ittifak etmeleri için, karşılıklı münazaralar tertipler´idi. Bu durum, Mehdi´nin ölüm tarihi olan Hicri 218 yılma kadar devam etti. Bu ta­rihte ilmi tartışmalar, tehdit ve işkencelere dönüştü. Bunun sebebi, ve planlayıcısı Memun´un veziri ve kâtibi olan Ahmed b. Ebî Dûad el-Mutezili´dir.

    Şüphesiz ki bu davranış, bir düşüklüktür. Memun gibilerin, ik­tidar dönemlerinde bu hadiselerin meydana gelmesine razı olmama­ları gerekirdi. Bu davranışlarla, fıkıhçılara ve hadis âlimlerine zor­la Mutezilenin görüşü kabul ettirilmek isteniyordu.

    İktidar gücü, belli görüşleri destekleyerek, insanları inançları dışındaki görüşleri kabullenmeye zorlayan bir güç değildir. Dinde zorlamanın haram olduğuna göre, insanları, dine ters düşmeyen gö­rüşlerinden zorla ayırıp özel bir görüşe sevketmek nasıl helâl sayı­labilir?

    Mehdî, fıkıhçılara, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zorla söyletmeye çalışıyordu. Bazı âlimler, Mehdî´nin şerrinden korkarak ve onun cezalarından çekinerek onun arzusuna uygun cevap vermişlerse de; diğer bir kısım âlimler, işkencelere, haksızlıklara ve uzun süren mahkumiyetlere katlanmışlar ve inançlarına ters düşen bir sözü söylememişlerdir.

    Bu fitne, Memun´un vasiyeti üzerine, Abbasi halifeleri Mutasım ve Vâsık dönemleri boyunca devam etmiştir. Ayrıca Vâsık, Mutezi­lenin görüşü olan, kıyamette Allah´ın görülemiyeceği meselesini ka­bullendirmek için de zora başvurmuştur.

    Abbasi halifesi Mütevekkil iktidara gelince bu musibeti ortadan kaldırmış, işleri normal seyrinde yürümeye terketmiş ve görüşleri kendi istikametlerinde yürümeye bırakmıştır. Hatta Mutezilîlere kar­şı çıkmış ve onlara iyi bir gözle bakmamıştır.[76]

    F- Çağdaşlarına Göre Mutezile:


    Fıkıhçılar ve hadis âlimleri Mutezilîlere karşı şiddetli bir sa­vaş açmışlardı. Böylece Mutezilîler iki güçlü hasım arasında kalmış­lardı.

    Bir tarafta Zındıklar, Müşebbihe´ler, Mücessimler ve bunlara benzeyenler, diğer tarafta ise fıkıh ve hadis âlimleri bulunmaktay­dı. İnsan, fıkıh ve hadis âlimlerinin sahalarına baktığı zaman, bun­ların, her fırsatta Mutezilîleri şiddetle eleştirdiklerini görür. îmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel´in Tevhid ilmini ve tevhidçilerin me­toduyla bu ilmi öğreneni kınadıklarını gördüğün zaman, bunların aslında Mutezilîleri ve metodîarım eleştirdiklerini bil. Fakat, fıkıh ve hadis âlimlerinin, Mutezile görüşlerini destekleyen Memun tara­fından kendilerine işkence yapılmasından önce de Mutezilîleri sev­memelerinin sebebi nedir?

    Bana göre, birkaç sebep bir araya gelerek bu düşmanlığı ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    a) Mutezilîler, inanç meselelerini anlama mevzuunda selef-i salihîn´in (önceki ihlas müslümanların) yolundan ayrılmışlardı. Selef-i salihîn´in devamlı olarak okuduğu zikri, Kur´an-ı Kerim idi. Allah Tealâ´mn sıfatlarını ve itikadî meselelerden, iman edilmesi gerekenleri öğrenmek isteyen herkes, Kur´aıı-ı Kerîm´e ve sünnet-i se-niyye´ye başvurur, bunların dışına taşmazlar ve bunlardan başka­sına güvenmezlerdi.

    Evet, inanç meselelerini açık seçik olan Kur´an-ı Kerîm´in âyet­lerinden öğrenirlerdi. Herhangi bir mesele hakkında tereddüte düş­tükleri zaman ise, çok iyi bildikleri, Arap dilinin ifadelerinden anla­maya çalışıyorlardı. Bütün bunlara rağmen birşey anlayamazlara a işi Allah´a havale ederler, mesele hakkında herhangi bir şey konuş­mazlar, fitne ve şüphe tohumlarının saçılmasına razı olmazlardı.

    Bu durum, Arapların mizacına, uygundu. Çünkü Araplar, aslın­da mantık, ve felsefe bilmiyorlardı ve ilim adamı değillerdi. Arap­lar arasında ilim gelişip, özellikle, felsefi bilgiler yayılınca,´ ortaya, Arapların bu durumuna karşı Mutezile fırkası çıktı. Mutezili-ler, herşeyde aklı hakem tayin etmeye başladılar. Onu, araştırmala­rının temeli kabul ettiler. Akıllarının ihtirası onları herşeyin mahi­yetini öğrenmeye şevketti.

    Mutezililerin dinî öğrenimde, başvurdukları bu yeni metod, fıkıhçılar ve hadis âlimlerince dinî tahsilde görmedikleri yepyeni bir metod idi. Bu sebeple fıkıh ve hadis âlimleri, Mutezilîlere karşı, eleş­tiri kılıçlarını çekmişler ve onlar aleyhine kötü sözler yaymaya gi­rişmişlerdir.

    b) Mutezilîler, Zındıklarda, Kafizüerle ve Dualistlerle (iki tan­rı kabul edenlerle) ve benzerleriyle tartışma yapmakla meşgul idiler.

    Tartışma bir çeşit savaşa benzer. Savaşan kişi, karşısında sava­şanın taktiğine göre dayranır, onun silahına göre tedbir alır, onun planlarını ve amacını öğrenmeye çalışır. Bütün bunlar ise, iki düşma-nm, birbirinden etkilenmesine ve birbirlerinin metodlarmı taklit et­melerine sebep olur. İşte bu nedenle, Mutezile fırkasına mensup olan­lara da muhalifleri tarafından bir kısmı düşünceler sızmıştır.

    ´Ancak bu düşünceler, Mutezüüerin, inançlarını değiştirecek ve­ya onları İslâmdan çıkaracak, yahut, İslama saldıranlara karşı mü­cadelelerini zayıflatacak derecede köklü düşünceler değildi. Nyberg´-m «İntişar» adlı kitabını neşrederken yazdığı şu önsöz ne güzeldir: «Bir savaşta büyük bir düşmanla karşılaşan kişi, düşmanı ve savaş şartları iîe bağlı kalır. Savaşın seyrine göre vaziyet alır. Bu kişinin, oturmasında, kalkmasında, hareketinde ve durmasında, düşmanı ta­kip etmesi gerekir. Böyle bir kişi bazan, bizzat düşmanından ve düş-manın taktiklerinden etkilenir. Düşünce sahsaındaki çarpışmalar da böyledir. Genellikle düşüncelerin oluşmasında, düşmanın etkisi taraftarlarm etkisinden daha az değildir. Hatta, Hanbelî mezhebine mensup olan bazı insanlar, arkadaşlarının, kendilerini inkarcılara cevap vermeye adamalarının, bizzat onların da inkâra sapmalarına sebep olduğundan, şikâyetçi olmuşlardır.

    Bu sebeple, Mutezile mezhebine mensup olanların görüşleri için­de acaip bazı görüşlerin de yer almasına şaşmamalıdır. Çünkü bun­lar, düşmanlarıyla yaptıkları tartışmalardan etkilenmişlerdir.

    c) İnanç meselelerini öğrenme hususunda Mutezililerin metodu sırf akılcı bir metoddu. Hernekadar onlar, Kur´an´rn nasslarma´ muhalefet etmemeye çalışıyorlar idiyse de1...

    Mutezililerin görüşü ile Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin zahiri, bir­biriyle çeliştiği takdirde onlar, Kur´an-ı Kerim´i kendi görüşlerine ters düşmeyecek ve zahiri mânâsından da uzaklaşmayacak bir şe­kilde te´vil ederlerdi.

    Bu metodun temelini, akla güven teşkil eder. Halbuki aklın te­mayülleri ve aldanmaları vardır. Bu sebeple Mutezilîler, sırf aklî te­mayüllerine uyarak birçok hatalara ve kötülüklere düşmüşlerdir.

    Meselâ; Mutezililerin. imamlarından olan Cübbaî´nin «Allah, ku­lunun duasını kabul ettiği vakit kuluna itaat etmiş olur.» sözüne srnı-sıkı sarılması bu kabildendir. Cübbaî´nin bu görüşte direnmesinin sebebi şu idi: Bir zaman ona Ebu Hasen el-Eş´ari şu soruyu sormuş­tu : Sana göre, itaat etmek ne demektir?» Cübbaî: Başkasının istek ve iradesine muvafakat etmektir. Kim, başkasının isteğini yerine geti­rirse ona itaat etmiş olur.» dedi. Bunun üzerine Ebuî Hasen: ?Bu prensibe göre, Allah Tealâ´nm, kulunun isteğini yerine getirdiği tak­dirde, ona itaat etmiş olması gerekir. Allah Tealâ´nın kuluna itaat etmesi caiz görüldüğü vakit ise, onun, kuluna boyun eğmesi de caiz görülmüş olur.» «Allah bundan münezzehtir, çok yücedir.»[77]

    Yine Mutezililerin imamlarından olan Ebu el-Huzeyl´in şu söğü bu kabildendir. «Cennet ehli hür iradeye sahip değildir. Çünkü on­lar, hür iradeye sahip olmuş olsalardı, mükellef olmaları icabeder-di. Âhiret ise ceza ve mükâfat yurdudur, yükümlülük yurdu değil­dir.»

    Şüphesiz ki bu söz, gerçeklerden uzak bir akılcılıktır. Çünkü, hür iradeye sahip olmak, her zaman yükümlülüğü gerektirmez. «Hayyat» adındaki âlim, Ebu ei-Huzeyl´in bu görüşten döndüğünü söyler.[78]

    İşte Mutezilîlerin bazılarında görülen bu tip garip düşünceler, halk arasında, bütün Mutezilîlerin görüşü gibi yayılıyor ve aleyhle­rinde- kötü sözler söylenümesine vesile oluyordu.

    d) Mutezilîler, İslâm ümmeti nezdinde büyük mevkileri bulu­nan birçok zatlarla münakaşa ve mücadele etmişler, hasımlariyla tartışmalarında ölçüyü kaçırmışlar, her türlü sözü söylemekten çe­kinmemişlerdir.

    Yine, Mutezilüerin imamlarından sayılan Câhiz´in, fıkıh ve ha­dis âlimleri hakkında söylemiş olduğu şu sözlere bir bakın: «Hadis âlimleri, avam tabakasmdandır. Onlar, taklitçidirler. Delil çıkarma­ya çalışmazlar ve serbestçe hareket edemezler. Taklit ise, akli delil­ler karşısında kendisinden uzak durulan ve Kur´an´da yasaklanan bir husustur.» Câhiz, sözlerinin sonunda şunları söyledi: «Hadisçile-rin «zahitler, âbidler bizdendir» şeklindeki sözlerinin cevabı şudur: ? «Sayıca kendilerinden daha az olan Haricîlerin âbidleri, hadisçi-lerin âbidlerinden daha çoktur. Buna ilaveten, Hariciler iyiniyet sa­hibidirler. Daha hoş, çıkarcılıktan çok uzak, takva yönünden daha samimi, kıyafet bakımından daha mütevazı, yollarında daha karar­lı, dâva uğrunda canlarını ve kanlarını daha fazla feda eden, ken­dilerine daha az mal toplayan ve başkalarını daha az mahrum eden, daha fazla zâhid ve daha çok gayret sarfeden insanlardır.»[79]

    Câhiz´in, haklarında böyle konuştuğu zatlar, bütün halk nezdin­de ve ulemadan birçoklarına göre mevki ve makamları üstün olan kişilerdir.

    İşte bu sebeple, yapılan bu tenkidler, müsîümanlarm çoğunlu­ğunun, Mutezililerden nefret etmelerine sebep olmuştur. Hernekadar mücerred gerçekleri araştırmak isteyen kişiler nzdinde takdir edil­miş olsalarda...

    e) Birçok inkarcılar, Mutezile mezhebinde fitne tohumlarını ve bâtıl görüşlerini yayabilecek ve îslâma vesveselerini sokabilecekleri yuvalar buldular. İnkarcıların gerçek maksatları ortaya çıkınca Mutezüîler, bunları kendilerinden uzaklaştırmalardır.

    Meselâ: İbn-i Ravendi, Ebu İsa el-Verrak, Ahmed b. Hait ve Fadl el-Hadesî bunlardandı. Bu adı geçen kişiler, bir kısım, îslânıî pren­sipleri yıkıcı görüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları, müs­îümanlarm inancını bozmak için Yahudiler tarafından kiralanmak­la suçlanmışlardır.

    Mutezilîler, hernekadar, kötülükleri ortaya çıkan bu tip insan­lardan daha sonraları uzaklaşmışlarsa da, daha önce bunların, Mute­zilüerin arasında bulunmaları, kendilerini bulaştırdıkları murdar­lıkların, Mutezilîlere de sıçramasına sebep olmuşlardır. Hernekadar. Mutezilîlerin hocaları, kendilerinin, bu gibi insanlardan uzak olduk­larına dair yeminler etmişlerse de, yine de suçlamalar, Mutezilîlerin üzerinde kalmıştır. Çünkü, akla, suçsuzluktan daha önce suçluluk gelir.

    f) Abbasilerden, Mutezililere arka çıkan, onlara yardım eden, onların mezheplerini benimseyen ve onların görüşlerine taassup de­recesinde bağlı olanlar çıkmıştır. Bu gibi insanlar halkı Mutezilîliği kabullenmeye zorlamışlar, fıkıh ve hadis âlimlerine işkence yapmış­lar, onların başına çeşitli musibetler getirmişlerdir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, fıkıh ve hadis âlimleri, bu işkence ve musibet­lere sabretmişlerdir.

    Fıkıh ve hadis âlimlerinin, içine düştükleri bela ve musibetler, halkın onlara acımasına ve Mutezilîlere kızmasına vesile olmuştur. Böylece, takva sahibi bu zatların çektikleri elem ve izdıraplar, Mutezilîlerin itibarını düşürmüş ve günahları Mutezilîlerin boynunda kalmıştır.

    Mutezilîlerin içinde, risaleler yazarak bu gibi işkence ve eziyet­lerin, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılmasını destekleyen kişilerin de bulunması, durumu iyice kötüleştirmiştir. Câhiz´in, halife tarafın­dan, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılan işkenceyi savunur mahiyette söylediği şu sözü bu kabildendir: «Biz, ancak, hakkında çokça delil gösterdiğimiz kişinin, kâfirliğine hükmederiz. Ve biz, ancak, itham altında bulunanları imtihan ederiz. Sanıkları ortaya çıkarmak, te­cessüs (kusur aramak) değildir. Yine, sanıkları sorguya çekmek, giz­lilikleri teşhir etmek değildir. Eğer, her suçu ortaya çıkarmak bir teş­hir ve her sorguya çekmekte bir «tecessüs» sayılsaydı, hâkimler, in­sanların gizliliklerini en çok ifşa eden ve onların kusurlarını bulma­ya en çok çalışan kimseler olurlardı.

    Zorbalığa dayanan görüşlerin, yıkılmaya mahkum olduğu, bir gerçektir. Çünkü kaba kuvvet kördür, ahmaktır. Doğruluktan sap­mak, serserice hareket etmek kaba kuvvetin şânmdandır. Kaba kuv­vete dayanan her görüş, neticede mağlup olur. Çünkü insanlar, ka­ba kuvvete dayanan görüşün gerçekliği hususunda şüpheye düşer­ler. Zira, gerçekten, sağlam delillere dayalı, güçlü bir görüş, hiçbir zaman kaba kuvvete ihtiyaç hissetmez.»[80]




  6. 08.Ocak.2013, 17:47
    3
    Hadimul Müslimin
    D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:


    Mecusî, Yahudi, Hristiyan ve diğerlerinden birçok guruplar, İs­lâm dinine girmişlerdir. Bunların kafaları, eski dinlerine ait fikir­lerle doluydu ve bu eski fikirler, damarlarındaki kanlarına kadar iş­lemişti. Diğer yandan bunların bazıları, müslüman olduklarını açı­ğa vuruyor, fakat ya korktuğu ya bir dünya menfaati gözettiği, ya­hut da fitne çıkarmak suretiyle müslümanîan saptırmak istediği için asıl inançlarını gizliyorlardı. Bu tip insanlar müslümanlann arasın­da, onları inançlarında şüpheye düşürecek şeyleri yaymaya giriş­mişlerdi. Bunun neticesi olarak, görünüşte îslâm ismini taşımalarına rağmen aslında Islâmın temelini baltalayan bir takım guruplar or­taya çıkmıştır.

    Mucessîme (Allah´a cisim isnad eden), Allah´ın bazı imamlara hulul ettiğini (girdiğini) iddia eden Rafizîler ve zındıklar bu gurup­lardandır, îşte bu guruplara karşı kendini îslâm. dinini savunmaya adayan, aklî ve nakli delilleri inceleyen yepyeni bir gurup ortaya çıkmıştır. Bu da Mutezile fırkasidir.

    Evet Mutezilîler, kendilerini dini savunmaya adamışlardır. Mu­tezilîlerin birlikte destekledikleri ve zafere ulaşması için el ele ver­dikleri beş temel prensip, kendileriyle muhalifleri arasında geçen şid­detli tartışmaların neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunların, yukarıda izah ettiğimiz şekliyle tevhid inançları, Mücessime ve Müşebbihe fır­kalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır. Adalet prensipleri «Cüheymiye» fırkasına, «vaad» prensipleri «Mürcie» fırkasına, «Elmen-ziletu beynel menzileteyn» prensipleri ise hem «Mürcie» hem de «Ha­riciye» fırkalarına cevap vermek için ortaya çıkmıştır.´

    Abbasi halifesi Mehdi döneminde, ruhların tenasühünü (ölen canlıların ruhlarının yeni doğan diğer canlılara girdiğini) iddia eden «Mukanna´ el-Horasanî» adlı bir kişi ortaya çıkmış, insanlardan, ba­zılarını kandırmış ve Maveraünnehr tarafına doğru gitmişti. Halife Mehdi, bunu bastırabilmek için büyük zorluklarla karşılaşmıştı. Bu sebeple Mehdi, zındıkların ve zındıklığın peşini bırakmamış, devlet kılıcıyla bunların kökünü kurutmak için peşlerini takibetmiştir. Fa­kat kılıç, her görüşü yok etmeye ve her mezhebi öldürmeye kadir ol­madığı için, Mehdi, bu zındıklara cevap vermek, onları delillerle sus­turmak, ortaya attıkları şüpheleri yok etmek ve sapıklıklarını orta­ya çıkarmaları için, Mutezile mezhebine mensup olanları ve benzer­lerini teşvik etmiştir. Onlar da usanmadan, yılmadan bu yolda ça­lışmışlardır.[75]

    E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:


    Daha önce de belirttiğimiz gibi Mutezilîler, Emevîler devrinde ortaya çıkmışlardır. Bunlar, Emeviler tarafından herhangi bir reak­siyonla karşılaşmamışlardır. Çünkü bunlar, Emeviler aleyhinde anar­şi meydana getirmemişler ve onlara karşı savaş açmamışlardır. Zira bunlar, sadece düşünce ile meşgul olan, ilmî deliller peşinde koşan ve meseleleri sıhhatli ölçülerle değerlendiren bir fırka idi. Emeviler, bunlara karşı çıkmamışlarsa da yardım da etmemişlerdir.

    Abbasîler dönemi başlayınca;, inkarcılık ve zındıklık akımları her tarafa yayılmış, Abbasi halifeleri, Mutezilîleri, zındıklar karşı­sında yaîm bir kılıç gibi bulmuşlar, bunları köreltmek istememişler, bilakis kendi yollarında devam etmelerini teşvik etmişlerdir.

    Kendisini, Mutezile âlimlerinden biri olarak sayan Abbasi ha­lifesi Memun, iktidara gelince, Mutezilîlerle sıkı ilişkiler kurdu, on­ları kendisine yaklaştırdı. Vezirlerini ve muhafızlarım bunlardan seçti. Memun, Muteziliîerle fıkıhçılar arasında, bir görüş üzerinde ittifak etmeleri için, karşılıklı münazaralar tertipler´idi. Bu durum, Mehdi´nin ölüm tarihi olan Hicri 218 yılma kadar devam etti. Bu ta­rihte ilmi tartışmalar, tehdit ve işkencelere dönüştü. Bunun sebebi, ve planlayıcısı Memun´un veziri ve kâtibi olan Ahmed b. Ebî Dûad el-Mutezili´dir.

    Şüphesiz ki bu davranış, bir düşüklüktür. Memun gibilerin, ik­tidar dönemlerinde bu hadiselerin meydana gelmesine razı olmama­ları gerekirdi. Bu davranışlarla, fıkıhçılara ve hadis âlimlerine zor­la Mutezilenin görüşü kabul ettirilmek isteniyordu.

    İktidar gücü, belli görüşleri destekleyerek, insanları inançları dışındaki görüşleri kabullenmeye zorlayan bir güç değildir. Dinde zorlamanın haram olduğuna göre, insanları, dine ters düşmeyen gö­rüşlerinden zorla ayırıp özel bir görüşe sevketmek nasıl helâl sayı­labilir?

    Mehdî, fıkıhçılara, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zorla söyletmeye çalışıyordu. Bazı âlimler, Mehdî´nin şerrinden korkarak ve onun cezalarından çekinerek onun arzusuna uygun cevap vermişlerse de; diğer bir kısım âlimler, işkencelere, haksızlıklara ve uzun süren mahkumiyetlere katlanmışlar ve inançlarına ters düşen bir sözü söylememişlerdir.

    Bu fitne, Memun´un vasiyeti üzerine, Abbasi halifeleri Mutasım ve Vâsık dönemleri boyunca devam etmiştir. Ayrıca Vâsık, Mutezi­lenin görüşü olan, kıyamette Allah´ın görülemiyeceği meselesini ka­bullendirmek için de zora başvurmuştur.

    Abbasi halifesi Mütevekkil iktidara gelince bu musibeti ortadan kaldırmış, işleri normal seyrinde yürümeye terketmiş ve görüşleri kendi istikametlerinde yürümeye bırakmıştır. Hatta Mutezilîlere kar­şı çıkmış ve onlara iyi bir gözle bakmamıştır.[76]

    F- Çağdaşlarına Göre Mutezile:


    Fıkıhçılar ve hadis âlimleri Mutezilîlere karşı şiddetli bir sa­vaş açmışlardı. Böylece Mutezilîler iki güçlü hasım arasında kalmış­lardı.

    Bir tarafta Zındıklar, Müşebbihe´ler, Mücessimler ve bunlara benzeyenler, diğer tarafta ise fıkıh ve hadis âlimleri bulunmaktay­dı. İnsan, fıkıh ve hadis âlimlerinin sahalarına baktığı zaman, bun­ların, her fırsatta Mutezilîleri şiddetle eleştirdiklerini görür. îmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel´in Tevhid ilmini ve tevhidçilerin me­toduyla bu ilmi öğreneni kınadıklarını gördüğün zaman, bunların aslında Mutezilîleri ve metodîarım eleştirdiklerini bil. Fakat, fıkıh ve hadis âlimlerinin, Mutezile görüşlerini destekleyen Memun tara­fından kendilerine işkence yapılmasından önce de Mutezilîleri sev­memelerinin sebebi nedir?

    Bana göre, birkaç sebep bir araya gelerek bu düşmanlığı ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    a) Mutezilîler, inanç meselelerini anlama mevzuunda selef-i salihîn´in (önceki ihlas müslümanların) yolundan ayrılmışlardı. Selef-i salihîn´in devamlı olarak okuduğu zikri, Kur´an-ı Kerim idi. Allah Tealâ´mn sıfatlarını ve itikadî meselelerden, iman edilmesi gerekenleri öğrenmek isteyen herkes, Kur´aıı-ı Kerîm´e ve sünnet-i se-niyye´ye başvurur, bunların dışına taşmazlar ve bunlardan başka­sına güvenmezlerdi.

    Evet, inanç meselelerini açık seçik olan Kur´an-ı Kerîm´in âyet­lerinden öğrenirlerdi. Herhangi bir mesele hakkında tereddüte düş­tükleri zaman ise, çok iyi bildikleri, Arap dilinin ifadelerinden anla­maya çalışıyorlardı. Bütün bunlara rağmen birşey anlayamazlara a işi Allah´a havale ederler, mesele hakkında herhangi bir şey konuş­mazlar, fitne ve şüphe tohumlarının saçılmasına razı olmazlardı.

    Bu durum, Arapların mizacına, uygundu. Çünkü Araplar, aslın­da mantık, ve felsefe bilmiyorlardı ve ilim adamı değillerdi. Arap­lar arasında ilim gelişip, özellikle, felsefi bilgiler yayılınca,´ ortaya, Arapların bu durumuna karşı Mutezile fırkası çıktı. Mutezili-ler, herşeyde aklı hakem tayin etmeye başladılar. Onu, araştırmala­rının temeli kabul ettiler. Akıllarının ihtirası onları herşeyin mahi­yetini öğrenmeye şevketti.

    Mutezililerin dinî öğrenimde, başvurdukları bu yeni metod, fıkıhçılar ve hadis âlimlerince dinî tahsilde görmedikleri yepyeni bir metod idi. Bu sebeple fıkıh ve hadis âlimleri, Mutezilîlere karşı, eleş­tiri kılıçlarını çekmişler ve onlar aleyhine kötü sözler yaymaya gi­rişmişlerdir.

    b) Mutezilîler, Zındıklarda, Kafizüerle ve Dualistlerle (iki tan­rı kabul edenlerle) ve benzerleriyle tartışma yapmakla meşgul idiler.

    Tartışma bir çeşit savaşa benzer. Savaşan kişi, karşısında sava­şanın taktiğine göre dayranır, onun silahına göre tedbir alır, onun planlarını ve amacını öğrenmeye çalışır. Bütün bunlar ise, iki düşma-nm, birbirinden etkilenmesine ve birbirlerinin metodlarmı taklit et­melerine sebep olur. İşte bu nedenle, Mutezile fırkasına mensup olan­lara da muhalifleri tarafından bir kısmı düşünceler sızmıştır.

    ´Ancak bu düşünceler, Mutezüüerin, inançlarını değiştirecek ve­ya onları İslâmdan çıkaracak, yahut, İslama saldıranlara karşı mü­cadelelerini zayıflatacak derecede köklü düşünceler değildi. Nyberg´-m «İntişar» adlı kitabını neşrederken yazdığı şu önsöz ne güzeldir: «Bir savaşta büyük bir düşmanla karşılaşan kişi, düşmanı ve savaş şartları iîe bağlı kalır. Savaşın seyrine göre vaziyet alır. Bu kişinin, oturmasında, kalkmasında, hareketinde ve durmasında, düşmanı ta­kip etmesi gerekir. Böyle bir kişi bazan, bizzat düşmanından ve düş-manın taktiklerinden etkilenir. Düşünce sahsaındaki çarpışmalar da böyledir. Genellikle düşüncelerin oluşmasında, düşmanın etkisi taraftarlarm etkisinden daha az değildir. Hatta, Hanbelî mezhebine mensup olan bazı insanlar, arkadaşlarının, kendilerini inkarcılara cevap vermeye adamalarının, bizzat onların da inkâra sapmalarına sebep olduğundan, şikâyetçi olmuşlardır.

    Bu sebeple, Mutezile mezhebine mensup olanların görüşleri için­de acaip bazı görüşlerin de yer almasına şaşmamalıdır. Çünkü bun­lar, düşmanlarıyla yaptıkları tartışmalardan etkilenmişlerdir.

    c) İnanç meselelerini öğrenme hususunda Mutezililerin metodu sırf akılcı bir metoddu. Hernekadar onlar, Kur´an´rn nasslarma´ muhalefet etmemeye çalışıyorlar idiyse de1...

    Mutezililerin görüşü ile Kur´an-ı Kerim´in âyetlerinin zahiri, bir­biriyle çeliştiği takdirde onlar, Kur´an-ı Kerim´i kendi görüşlerine ters düşmeyecek ve zahiri mânâsından da uzaklaşmayacak bir şe­kilde te´vil ederlerdi.

    Bu metodun temelini, akla güven teşkil eder. Halbuki aklın te­mayülleri ve aldanmaları vardır. Bu sebeple Mutezilîler, sırf aklî te­mayüllerine uyarak birçok hatalara ve kötülüklere düşmüşlerdir.

    Meselâ; Mutezililerin. imamlarından olan Cübbaî´nin «Allah, ku­lunun duasını kabul ettiği vakit kuluna itaat etmiş olur.» sözüne srnı-sıkı sarılması bu kabildendir. Cübbaî´nin bu görüşte direnmesinin sebebi şu idi: Bir zaman ona Ebu Hasen el-Eş´ari şu soruyu sormuş­tu : Sana göre, itaat etmek ne demektir?» Cübbaî: Başkasının istek ve iradesine muvafakat etmektir. Kim, başkasının isteğini yerine geti­rirse ona itaat etmiş olur.» dedi. Bunun üzerine Ebuî Hasen: ?Bu prensibe göre, Allah Tealâ´nm, kulunun isteğini yerine getirdiği tak­dirde, ona itaat etmiş olması gerekir. Allah Tealâ´nın kuluna itaat etmesi caiz görüldüğü vakit ise, onun, kuluna boyun eğmesi de caiz görülmüş olur.» «Allah bundan münezzehtir, çok yücedir.»[77]

    Yine Mutezililerin imamlarından olan Ebu el-Huzeyl´in şu söğü bu kabildendir. «Cennet ehli hür iradeye sahip değildir. Çünkü on­lar, hür iradeye sahip olmuş olsalardı, mükellef olmaları icabeder-di. Âhiret ise ceza ve mükâfat yurdudur, yükümlülük yurdu değil­dir.»

    Şüphesiz ki bu söz, gerçeklerden uzak bir akılcılıktır. Çünkü, hür iradeye sahip olmak, her zaman yükümlülüğü gerektirmez. «Hayyat» adındaki âlim, Ebu ei-Huzeyl´in bu görüşten döndüğünü söyler.[78]

    İşte Mutezilîlerin bazılarında görülen bu tip garip düşünceler, halk arasında, bütün Mutezilîlerin görüşü gibi yayılıyor ve aleyhle­rinde- kötü sözler söylenümesine vesile oluyordu.

    d) Mutezilîler, İslâm ümmeti nezdinde büyük mevkileri bulu­nan birçok zatlarla münakaşa ve mücadele etmişler, hasımlariyla tartışmalarında ölçüyü kaçırmışlar, her türlü sözü söylemekten çe­kinmemişlerdir.

    Yine, Mutezilüerin imamlarından sayılan Câhiz´in, fıkıh ve ha­dis âlimleri hakkında söylemiş olduğu şu sözlere bir bakın: «Hadis âlimleri, avam tabakasmdandır. Onlar, taklitçidirler. Delil çıkarma­ya çalışmazlar ve serbestçe hareket edemezler. Taklit ise, akli delil­ler karşısında kendisinden uzak durulan ve Kur´an´da yasaklanan bir husustur.» Câhiz, sözlerinin sonunda şunları söyledi: «Hadisçile-rin «zahitler, âbidler bizdendir» şeklindeki sözlerinin cevabı şudur: ? «Sayıca kendilerinden daha az olan Haricîlerin âbidleri, hadisçi-lerin âbidlerinden daha çoktur. Buna ilaveten, Hariciler iyiniyet sa­hibidirler. Daha hoş, çıkarcılıktan çok uzak, takva yönünden daha samimi, kıyafet bakımından daha mütevazı, yollarında daha karar­lı, dâva uğrunda canlarını ve kanlarını daha fazla feda eden, ken­dilerine daha az mal toplayan ve başkalarını daha az mahrum eden, daha fazla zâhid ve daha çok gayret sarfeden insanlardır.»[79]

    Câhiz´in, haklarında böyle konuştuğu zatlar, bütün halk nezdin­de ve ulemadan birçoklarına göre mevki ve makamları üstün olan kişilerdir.

    İşte bu sebeple, yapılan bu tenkidler, müsîümanlarm çoğunlu­ğunun, Mutezililerden nefret etmelerine sebep olmuştur. Hernekadar mücerred gerçekleri araştırmak isteyen kişiler nzdinde takdir edil­miş olsalarda...

    e) Birçok inkarcılar, Mutezile mezhebinde fitne tohumlarını ve bâtıl görüşlerini yayabilecek ve îslâma vesveselerini sokabilecekleri yuvalar buldular. İnkarcıların gerçek maksatları ortaya çıkınca Mutezüîler, bunları kendilerinden uzaklaştırmalardır.

    Meselâ: İbn-i Ravendi, Ebu İsa el-Verrak, Ahmed b. Hait ve Fadl el-Hadesî bunlardandı. Bu adı geçen kişiler, bir kısım, îslânıî pren­sipleri yıkıcı görüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan bazıları, müs­îümanlarm inancını bozmak için Yahudiler tarafından kiralanmak­la suçlanmışlardır.

    Mutezilîler, hernekadar, kötülükleri ortaya çıkan bu tip insan­lardan daha sonraları uzaklaşmışlarsa da, daha önce bunların, Mute­zilüerin arasında bulunmaları, kendilerini bulaştırdıkları murdar­lıkların, Mutezilîlere de sıçramasına sebep olmuşlardır. Hernekadar. Mutezilîlerin hocaları, kendilerinin, bu gibi insanlardan uzak olduk­larına dair yeminler etmişlerse de, yine de suçlamalar, Mutezilîlerin üzerinde kalmıştır. Çünkü, akla, suçsuzluktan daha önce suçluluk gelir.

    f) Abbasilerden, Mutezililere arka çıkan, onlara yardım eden, onların mezheplerini benimseyen ve onların görüşlerine taassup de­recesinde bağlı olanlar çıkmıştır. Bu gibi insanlar halkı Mutezilîliği kabullenmeye zorlamışlar, fıkıh ve hadis âlimlerine işkence yapmış­lar, onların başına çeşitli musibetler getirmişlerdir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, fıkıh ve hadis âlimleri, bu işkence ve musibet­lere sabretmişlerdir.

    Fıkıh ve hadis âlimlerinin, içine düştükleri bela ve musibetler, halkın onlara acımasına ve Mutezilîlere kızmasına vesile olmuştur. Böylece, takva sahibi bu zatların çektikleri elem ve izdıraplar, Mutezilîlerin itibarını düşürmüş ve günahları Mutezilîlerin boynunda kalmıştır.

    Mutezilîlerin içinde, risaleler yazarak bu gibi işkence ve eziyet­lerin, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılmasını destekleyen kişilerin de bulunması, durumu iyice kötüleştirmiştir. Câhiz´in, halife tarafın­dan, fıkıh ve hadis âlimlerine yapılan işkenceyi savunur mahiyette söylediği şu sözü bu kabildendir: «Biz, ancak, hakkında çokça delil gösterdiğimiz kişinin, kâfirliğine hükmederiz. Ve biz, ancak, itham altında bulunanları imtihan ederiz. Sanıkları ortaya çıkarmak, te­cessüs (kusur aramak) değildir. Yine, sanıkları sorguya çekmek, giz­lilikleri teşhir etmek değildir. Eğer, her suçu ortaya çıkarmak bir teş­hir ve her sorguya çekmekte bir «tecessüs» sayılsaydı, hâkimler, in­sanların gizliliklerini en çok ifşa eden ve onların kusurlarını bulma­ya en çok çalışan kimseler olurlardı.

    Zorbalığa dayanan görüşlerin, yıkılmaya mahkum olduğu, bir gerçektir. Çünkü kaba kuvvet kördür, ahmaktır. Doğruluktan sap­mak, serserice hareket etmek kaba kuvvetin şânmdandır. Kaba kuv­vete dayanan her görüş, neticede mağlup olur. Çünkü insanlar, ka­ba kuvvete dayanan görüşün gerçekliği hususunda şüpheye düşer­ler. Zira, gerçekten, sağlam delillere dayalı, güçlü bir görüş, hiçbir zaman kaba kuvvete ihtiyaç hissetmez.»[80]




  7. 08.Ocak.2013, 17:51
    4
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi

    G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri:


    Câhiz´in sözlerinden de anlaşıldığı gibi mutezilîler, fıkıh âlimle­rini tenkid etmişler. Ahmed b. Hanbel gibi bir zatı dinî yönden itham etmişlerdir. Tabii olarak bu ithamlara karşılık ithamlarla ce­vap verilmiştir.

    Mutezilîlerin, fıkıh ve hadis âlimlerini suçlamaları, A.bbasilerin, bunları destekledikleri dönemlerde meydana gelmişti. Elbetteki suç­lamalara cevap aynı dönemde meydana gelecekti, işte bu sebeple, fıkıh ve hadis âlimleri, mutezile fırkasına mensup olan insanları di­nen suç sayılan her şey ile itham etmişlerdir. Öyle ki, îmam Ebu Ha-nife´nin talebesi, îmam Ebu Yusuf, mutezilüeri zındıklıkla itham et­miş, îmam Malik ve îmam Şafii, bunların şahitliklerinin kabul edil-miTjecefine dair fetvalar vermiş ve Ebu Hanife´nin talebesi, Muham-med b. Hasen eî-Şeybanî, mutezilı bir kişinin arkasında namaz kı­lanın, namazım iade etmesinin gerekli olduğuna fetva vermiştir. Mu­tezilîler hakkındaki kötü sözler, bu büyük imamlara mensup olan in­sanlara da sirayet etmiş, dolayısıyle bunlar mutezilîleri fâsıklıkla tdoğru yoldan ayrılmakla), haram işlemekle suçlamışlardır.

    Şurası bir gerçektir ki, hararetli tartışmalara kadar giden anlaş­mazlıklar, elbetteki birtakım çamur atmalara ve haksız suçlamalara yol açacaktır.

    Mutezile fırkasına yöneltilen suçlamalardan birçoğu tarafsız bir görüşten kaynaklanmıyor, bilakis tarafgirlikten ve görüşîerdeki ta­assuptan kaynaklanıyordu. Her taassup, idrak kapılarından birisi­ni mutlaka kapatır.

    Şüphesiz ki mutezilîler, hatalı olsunlar veya olmasınlar, ortaya koymuş oldukları tutumlarıyla, dinin çerçevesinden çıkmış değiller­dir. Mutezüîlere, insanları davet ettikleri doğru şeylerden ve îslâmı savunmalarından dolayı sevap vardır. îslamı savunma huşunda mu­tezilîlerin, öncülük yapmaları sebebiyle üstünlükleri vardır.

    Vâsıl b. Ata´ya, tâbi olanlar, çeşitli İslâm beldelerine dağılmış­lar, oralarda bulunan, neva ve hevesine uymuş kişilere karşı müca­dele vermişlerdir. Vâsıl´m arkadaşı Amr b. Ubeyd, zındıklara karşı savaş açmış, ehl-i hak ile dost ve ehl-i heva ve heves ile düşmandı. Amr, şair Beşşar b. Burde´nin arkadaşı idi. Beşşar´ın zındık olduğu­nu anlayınca, arkadaşı olması, onu Bağdat´tan sürdürmesine engel olmadı. Beşşar, sürgünden sonra Bağdat´a ancak, Amr´in vefatından sonra Ebu Cafer el-Mansur devrinde dönebilmiş tir.

    Amr, müttakî bir kişiydi. Câhiz, bunun hakkında biraz da taas­suba kaçarak şöyle demiştir: «Amr´m ibadeti, bütün fıkıh ve hadis âlimi âbidlerin ibadetlerine denktir.»

    Mutezililerin devam eden her kuşağında, kendilerini ibadete ve­ren ve takva sahibi olan bir gurup bulunmuştur. Mutezilîlerden ba­zılarının müttakî oluşu, aşırı ihtiyacına rağmen devletten herhangi bir mal almamalarına sebep olmuştur.

    î&nltaıldığma göre, ´Abbasî halifesi Vâsık, veziri Ahmet b. Du-ad´a şunu sormuştur: «Niçin, başkalarını hâkim tayin ettiğin gibi, arkadaşlarım mutezilileri hakim tayin etmiyorsun?» Duad ise şu ce­vabı vermiştir: «Ey müminlerin emiri, senin arkadaşlram bundan kaçmıyorlar. Meselâ: Cafer b. Bişr... Kendisine onbin dirhem gönder­dim kabul etmedi. Daha sonra bizzat ben gittim, yanma girmek için izin istedim, bana izin vermedi. îzinsiz olarak içeri girdim. Kılıcını yüzüme dayadı ve «İşte şimdi seni öldürmek bana helâl oldu.» dedi. Bunun üzerine oradan uzaklaştım. Böylelerini nasıl hâkim tayin edeyim?»

    Ne gariptir ki bu Cafer´e bazı arkadaşları iki "dirhem vermiş o da kabul etmiştir. Bunun üzerine Cafer´e «Nasıl oluyor da onbin dir­hemi reddediyor ve iki dirhemi kabul ediyorsun?» diye sorulunca, şu cevabı vermiştir. «Bu onbin dirheme, tarafgir yaltakçılar benden da­ha çok lâyıktır. Ben ise bu iki dirheme daha çok lâyıkım. Çünkü bu iki dirheme benim ihtiyacım var. Ve Allah Tealâ bunları bana di­lenmeden gönderdi.»

    Şüphesiz ki bu davranış, iffetli ve onurlıs bir şahsiyetin "davra­nışıdır. Bu onurlu kişi, devletin malmm helâl olmayan yollardan top­landığı kanaatinde olduğu için, şüphe etmiş ve onu reddetmiştir. Di­ğer taraftan helâl ve temiz olan iki dirhemi kabul etmiştir.[81]

    H- Mutezilenin Münazaraları:


    İlm-i kelâm, mutezile fırkasına mensup olanların, gerek mecusî, dualist, heva ve hevesine uyan sapıklarla gerekse, fıkıh ve hadis âîimleriyle ve İmam Eş´arî, İmam Matüridî ile yaptıkları tartışma­lardan doğmuştur.

    Mutezilîler, ilm-i kelamda dairenin merkezini, değirmen çarkı­nın milini teşkil etmektedirler. Bunlar, tartışmalarıyla îslâmî düşün­ceyi iki asra yakm bir zaman meşgul etmişler ve tartışma meclisle­rinde halifelere, vezirler ve âlimler bulunmuş, görüşler birbiriyle çarpişmiş, İslâmî düşünce Fars veya Yunan yahut Hint felsefeleriyle do­natılmaya çalışılmıştır.

    Mutezilîler, münakaşalarında belirli özellikleriyle seçilmişler, kendilerine Özel bir renk veren hususiyete bürünmüşler ve kendile­rine mahsus özel bir anlayış ortaya koymuşlardır. Hernekadar hü­küm çıkarma yolları ve hüküm çıkarmak için kullandıklara mukad­dimeleri, diğer islâm cemaatlerinin mukaddime ve metodlanna mu­halif idiyse de bunların anlayışları genellikle dinin davet ettiği pren­siplere ters düşmemekteydi.

    Mutezilenin, araştırma ve tartışmalardaki en belirgin özellikle­ri şunlardır.

    a) Başkalarını taklitten kaçınmaları, incelemeden, delilleri de­ğerlendirmeden ve işleri ölçüp-tartmadan başkalarına kayıtsız şart­sız tâbi olmamaları.

    Mutezilîler, görüş sahiplerinin şahıslarına değil görüşlere saygı gösterirlerdi. Söyleyene değil, söylenen hak söze ihtiram ederlerdi. Bu sebeple mutezilîler birbirlerini dahi taklit etmemişlerdir.

    Mutyezilenin devamlı uyduğu kural şu idi. «Her mümin, dinin te­mel meselelerinde yapacağı içtihadı ne gerektiriyorsa onu yapmakla mükelleftir.»

    Belki de mutezilîlerin, şu guruplara bölünmelerinin sebebi bu­dur.

    Vasiliye: Bunlar, mutezile mezhebinin en önde gelen adamı olan Vâsıl b. Ata´nm görüşlerini tercih edenlerdir.

    Huzeyliye: Bunlar, Hicrî ikinci yüzyılda mutezilîlerin hocalı­ğını yapan Ebul Huzeyl el-Allâf m taraftarlarıdır.

    Nazzâmiye: Bunlar, Ebul Huzeyl el-Allah?ım talebesi olan İb­rahim b. Seyyar el-Nazzam´a tâbi olanlardır.

    Hâitiye: Bunlar, Ahmed b. Hait´in taraftarlarıdır.

    Bîşriyye: Bunlar, Bişr b. el-Mu´temir´in taraftarlarıdır.

    Muammeriye: Bunlar, Muammer b. Ubbad el-Selemî´ye tâbi olanlardır.

    Mizdariye: Bunlar, «Ebu Musa» diye adlandırılan ve «Mizdar» diye lakap takılan İsa b. Subeyh´in taraftarlarıdır.

    Sumâmiye: Bunlar, Sumame b. Eşres el-Numeyrî´nin tarfatarlarıdır.

    Hişamiye: Bunlar, Hişam b. Ömer el-Fûtî´nin taraftarlarıdır.

    Cahiziye: Bunlar, meşhur edip, Câhiz´in taraftarlarıdır. Câhiz, edipliğiyle birlikte mutezile mezhebine mensup olan âlim bir ki­şiydi.

    Hayyâtiye: Bunlar, Ebul Hüseyin el-Hayyat´ın taraftarlarıdır.

    Cübbaîye: Bunlar, Ebul Hasen el-Eş´arî´nin hocası ve Hicrî üçün­cü yüzyılda mutezilîlerin hocası olan Ebu Ali el-Cubbaî´nin taraftar­larıdır.

    Behşemîye: Bunlar da, Cübbâîye fırkasının hocası olan Cübbâî´nin oğlu Ebu Haşini Abdüsselam´a tâbi olanlardır.

    b) Mutezilîlerin özelliklerinden biri de, itikadı meseleleri ispat hususunda akla dayanmalarıdır. Mutezilîler, Kur´an-ı Kerîm´in yolundan sapmamak için imdadı Kur´an´dan almışlardır. Fakat bunların pek fazla hadis bilgileri yok­tu. Çünkü bunlar, inanç meselelerinde hadislere dayanmıyor ve on­ları delil olarak kullanmıyorlardı.

    Mutezilîlerin akla dayanmaları, onları, devirlerinde Arapçaya tercüme edilen aklî ilimleri tahsile sevketmiştir. Bunlar, bu ilimleri incelemişler ve bunlardan, düşmanlarıyla çarpışabilecek ve delil çı­karabilecek kadar nasiplerini almışlardır. Bu sebeple birçok filozof­luk taslayanlar, bunlara katılmışlardır. Çünkü bu gibi insanlar, mu­tezilîlerin görüşlerini kendilerine uygun bulmuşlardır. Zira mutezilîlerin görüşleri, kendilerini ihata eden dini ruhu ve onlara hakim olan Allah´ı tenzil etme düşüncesi yanında, insan aklının açlığını do­yuran felsefî görüşleri de kapsamaktaydı. Bu sebeple, mutezile fır­kasına mensup olan kişiler arasında birçok seçkin yazarlar, büyük âlimler ve akıllı filozoflar bulunmuştur.

    c) Mutezilîler, güzel konuşma ve meseleleri iyi izah etme özel­likleriyle de seçilmişlerdir.

    Mutezilîlerin arasında çok güzel hatipler ve münazara usulleri­ni iyi bilen tartışmacılar mevcuttu. Bunlar, devamlı mücadele yap­tıkları için nasıl tartışma yapılacağanı çok iyi biliyorlardı. Yine bun­lar, düşmanın nasıl mağlup edilebileceğini öğrendikleri için müca­dele usullerini çok iyi biliyorlardı.

    îşte mutezilenin lideri olan Vâsıl b. Ata büyük bir hatip, karşı­sındakinin ne düşündüğünü sezebilen, hazırcevap ve hazırlıksız ko­nuşabilen bir kimse idi.

    îşte, mutezilenin hocalarından biri olan İbrahim b. Seyyar el-Nezzam. Bu zat zeki, çok güzel konuşan, konuşması tesirli, edip ve şair bir kimse idi.

    Yine mutezilîlerden biri olan Ebu Osman Emr el-Câhiz hakkın­da, Sabit b. Kurra el-Saibî şunları söyler. «Ebu Osman el-Câhiz, müslümanlarm hatibi, ilm-i kelamcıların hocası, eskilerin ve bütün ha­tiplerin efendisi, konuştuğu zaman belagatıyla meşhur hatiplerden «Sahban» a benzer, münazaraya giriştiğinde ise, meşhur münazaracı «Nazzam» gibidir. Arap dilinin ve edebiyatın üstadıdır. Kitapları, gül bahçeleri, izah ettiği meseleler, çeşitli meyvelerdir. Onunla tar­tışmaya giren herkes, daha önce onu görmek zorunda kalırdı. Ona sataşan herkes ise sonunda ona boyun eğerdi.»[82]

    I- Mutezilenin tartıştığı hasımları:


    Mutezile fırkası;

    a) Mecusî, dualist, cebriye ve bidatçılarla.

    b) Fıkıh ve hadis âlimleriyle.

    c) Eş´arî ve Matüridi´lerle.

    Mücadele ve münazaralarda bulunmuşlardır.

    Şimdi, mutezil´lerin, sırasıyla, heva ve heveslerine uyanlarla, bi-. datçılarla, kâfirlerle mücadele ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olup ol­madığı hususunda da fıkıh ve hadis âlimleriyle geçen tartışmaları­nı anlatmaya çalışalım. Eş´arî ve Matüridılerle olan münakaşalarını ise, bu mezheplerin bahsine bırakalım.

    a) Mutezilenin, şehevanî arzularına uyanlarla ve kâfirlerle yaptıkları münakaşalar:

    Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Emevüer döneminin sonların­da ve Abbasilerin ilk zamanlarında. Zındıklar çoğalmış, müslümanların araşma, kalblerinde Farslarm ve başkalarının dinlerinden ka­lıntılar taşıyanlar sızmış, bu kişiler, müslümanlara karşı kin besle­miş, bazan yüzlerinden maskeyi kaldırmışlar, bazan da îslâm kisve­sine bürünerek, hiçkimse farkına varıp tedbir almadan zehirlerini saçmak için, kendilerine ait bâtıl inançları aşılamışlardır.

    Evet, zındıklardan birçoğu sinsice faaliyet gösterenlerdi, İslâm için en büyük tehlikeyi bunlar meydana getiriyordu. Çünkü bazı in­sanlar bunlara aldanıyorlardı.

    Mutezile fırkası bunların karşısına dikildi, zındıkların, İslâma karşı saldırıya geçtiklerini kabul ettikleri her alanda onlarla çarpış­tılar.

    Daha sonra mutezüîler, kendilerini gizlemeyen, dualist ve dehrî-lerle karşı karşıya gelmişlerdir. Mutezilenin lideri Vâsıl, arkadaşla­rını, zındıklarla savaşmaları için çeşitli şehirlere göndermiştir. Vâ­sıl, bizzat kendisi de îsiâmı savunmaya girişmiştir. Yazmış olduğu eserlerden biri de «Elf Mesele» (Bin Mesele) adlı kitaptır. Bu kitabı,

    Hristiyanlıkla Mecusîlik birleştirilerek ortaya çıkartılan, Fars mez­hebi «Manikeizm» e[83] cevap olarak yazmıştır. Vâsıl b. Ata´dan son­ra gelen talebeleri de aynı yolu takip etmişlerdir.

    Mutezililerin tartışma metodları güçlü, delilleri sağlam, konuş­maları fasih ve açık, kendileri ise, tahsil ettikleri ilimlerden ve yap­tıkları tartışmalardan elde ettikleri büyük bir ikna gücüne sahipti­ler. Öyle ki, müslüman olmayan bazı hasımları bunlarla yaptıkları tartışmalardan sonra müslüman oluyorlardı.

    Mutezile tarihini yazan yazar şöyle der: «Ebu Huzey el-Allâf va­sıtasıyla üçbinden fazla Mecûsî müslüman olmuştur. Çünkü Allâf, tartışmada çok mahir ve güçlüydü. İnsanları davet ettiği şey, kuv­vetli, insanların kendisini davet ettikleri şey ise zayıftı.»

    «İntişar» adlı kitapta, bu tartışmaların bir kısmı nakledilmekte­dir. Bunlardan biri de, bir «Manikeizm» mezhebine mensup olanla bir Mutezilî arasında geçtiği söylenen şu tartışmadır:

    Manikeistler, doğru söylemenin yalan söylemeye zıt olduğunu, doğru söylemenin iyi olduğunu ve «Nur» dan geldiğini, yalan söyle­menin ise kötü olduğunu ve «Karanlık» tan geldiğini iddia etmişler­dir. Bu sebeple Ebul Huzeyl´in talebesi İbrahim Nazzâm şunları sor­muştur :

    Nazzâm ? Söyleyin bakalım, bir insan tutar bir yalan söylerse bu durumda yalancı kimdir?

    Manikeistler ? Yalancı olan «karanlık» tır.

    Nazzâm ? Şayet yalan söyleyen kişi, daha sonra yalan söyledi­ğine pişman olur da «Ben yalan söyledim. Kötü bir şey yaptım.» der­se bu takdirde «yalan söyledim.» diyen kimdir?

    Manikeistler ? (Bunun üzerine birbirlerine girmişler, ne söy­leyeceklerini bilememişlerdir.)

    Nazzâm ? Eğer, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım» sö­zünü «Nur» un söylediğini zannediyorsanız «Nur» yalancı olmuş olur. Çünkü yalan söyleme onun tarafından meydana gelmedi ve onun ağzından çıkmadı. Buna ilâveten yalan söylemek bir kötülüktür. Bu takdirde,?Nur» tarafından bir kötülük meydana getirilmiş olur. Bu da sizin iddialarınızı yıkar. Eğer siz, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım.» diyenin »karanlık» olduğunu kabul ediyorsanız, karan­lığın doğru söylemiş olduğu ortaya çıkar. Doğru söylemek bir iyi­liktir. Bu takdirde karanlıktan hem doğru söz hem de yalan söz mey­dana gelmiş olur ki bu da sizin inancınıza göre birbirine zıt olan ha­yır ve şerrin birîeşmesidir.»

    Bu tartışmadan anlaşılmaktadır ki, büyük bir araştırma, -zındık­ları takip, söz konusudur. Ve mutezüîlerle tartışanların bütün yol­ları kesilmektedir.

    Şerh el-Uyûn adlı eserin sahibi, adı geçen bu Nazzâm ile, her şeyde şüphe eden ve varlıkların bir gerçeği olduğunu inkâr eden so­fist Salih b. Abdülkuddus´un arasında geçen diğer bir muhavereyi anlatır.

    Adı geçen. Salih´in bir çocuğu ölmüştü. Ebul Huzeyl el-Allâf, so­fist arkadaşına gitti. Yanında, henüz küçük bir çocuk olan ve yanın­dan ayrılmayan Nazzâm bulunuyordu. Ebul Huzeyl, sofist arkada­şının ölen çocuğuna yanıp yakıldığını görünce ona şunları söyledi: «Sana göre insanlar, bitkiler gibiyse, oğluna acımana bir sebep göremiyorum.» Burada Huzeyl şunu demek istiyordu: (Sofistlere göre insanlar ve bitkilerin varlıkları bir gerçeğe dayanmaz. İnsanın de­ğerlendirmesine tâbidir. Çünkü salih insanın ( gerçek mahiyetinde şüphe etmekteydi.) Bunun üzerine Salih şu cevabı verdi: «Ey Ebul Huzeyl, oğlum «Şükuk» adlı kitabı okumadığı için ona acıyorum.» Ebul Huzeyl: «Şükuk» kitabı nedir?» dedi. Salih, «Benim telif ettiğim bir kitaptır. Onu okuyan, var plan şeyler hakkında şüpheye düşer, neticede ona, bunlar yokmuş kanaati gelir. Olmayan şeyler hakkın­da da şüphe eder. Neticede ona, o şeylerin var oldukları kanaati ge­lir.» dedi. Bunun üzerine Nazzâm müdahale ederek şunları söyledi: «Sen de oğlunun ölmesinden,şüphe et. Ölmüş olsa dahi onu ölmemiş kabul et. Yine sen, oğlunun bu kitabı okuduğunda şüphe et. Herne-kadar onu okumadıysa da sen, onu okuduğu kanaatine var.»

    Bu son hadise ve benzerleri, Mutezile fırkasına mensup olanla­rın ufuklarının geniş olduğunu, gönüllerinin dar olmadığını, dolayı­sıyla, kendileriyle mücadele eden gayr-i müslimlerle veya sapıklık­larını düzeltmek istedikleri sapıklarla dahi iyi ilişkiler kurmayı bil­mişlerdir. Bu, âlimlerin davranış şeklidir. Âlimlerin gönlü, inanç ba­kımından kendilerine muhalif olanlara bile açıktır. Tâ ki Allah Tealâ onları hidayete erdirsin.

    Biz, Mutezililerîe, zındık ve mürtedler arasında geçen bazı tar­tışmaları anlatmadan geçemiyeceğiz.

    aa) Abbasi halifesi Memun´un, Horasanlı bir mürtedleması.

    Memun, Mutezilîlerden sayılır. Bu sebeple o Mutezilelerden bah­sederken «arkadaşlarımız» tabirini kullanırdı. Bu nedenle Memun´­un, bu tartışması, Mutezile üslubuyla cereyan etmiştir.

    Mehdi döneminde Horasanda bir kişi dinden çıkmış, bu kişi Ha­life Memun´a gönderilmiş ve aralarında şu tartışma geçmiştir:

    Memun ? Seni, haklı olarak öldürmekten ise, yine seni haklı olarak sağ bırakmayı daha çok isterim. Seni itham altına sokmak­tan ise, senin beraatine karar vererek serbest bırakmam benim için daha hoştur. Sen daha önce Hristiyan iken, sonra müslüman oldun. Sen orada daha fazla imkâna sahip olan ve çok yaşayan biriydin. Fa­kat sen, alışıp ısındığın şeyi yadırgadın, daha sonra bize sırt çevire­rek kaçtın. Söyle bakalım, seni, daha önce sevdiğin ve ısındığın şey­lerden nefret ettiren ve onları yadırgamana sebep olan şey nedir? Eğer, bizde hastalığının ilacım bulursan, kendini onunla tedavi etmiş olursun. Hasta doktorlar dahi istişareye muhtaçtır. Şayet şifa bula-mazsan, ilaçlar derdine çare olamazsa, kendine karşı mazur sayılır­sın. Artık kendi kendini kınamazsın. Eğer seni öldürürsek, şeriatın hükmüyle öldürürüz. Yahut da sen, meseleyi yeniden gözden geçirir ve sağlam bir karara varırsın. Ve böylece içtihadında, elinden gele­ni yaptığını, meseleyi ciddiyetle ele almada herhangi bir ihmalde bulunmadığım bilmiş olursun.

    Mürted ? Beni nefret ettiren şey, aranızda gördüğüm çokça ih­tilaflardır.

    Memun ? Bizde iki türlü ihtilaf mevcuttur. Birincisi, ezan hak­kında, cenaze namazında alman tekbirler hakkında, teşehhüd hak­kında, bayram namazları hakkında ve bayramdan önce, farz na­mazlarının arkasından getirilen tekbirler hakkında ve fetva şekilleri hakkında ve benzeri mcselelerdeki ihtilaflar.

    Aslında bunlar ihtilaf değil, alternatifler arasından birini seç­mek, dar kalıplardan kurtulup meseleleri genişletmek ve zorlukları hafifletmektir. Meselâ: Ezanda ve kamette «Hayye alessalah» «Hay-ye alelfelah» cümlelerini ikişer defa söyleyen kimse günah işlemiş ol­madığı gibi, sadece ezanda iki defa söyleyip kamette bir defa söyle­yen kimse de günahkâr değildir. Bunlar birbirlerini ayıplamazlar ve kınamazlar. Bunu sen de gözünle görmekte ve bizzat şahit olmak­tasın.

    İkinci ihtilafımız ise, bize indirilen Kur´an-ı Kerîm´in ve bize bil­dirilen hadis-i şeriflerin aslında tam bir ittifak içinde bulunmakla birlikte, Kur´an´ımızın beylerinin ve Peygamberimiz (S.Â.V.)´in ha­dislerinin izahlarında ettiğimiz ihtilaflardır.

    Eğer seni bu tip ihtilaflar nefret ettirdi de, ondan dolayı bu ki­tabı inkâra kalkıştıysan, şunu iyi bilmelisin ki, bu takdirde, Tevrat ve İncil´in lafızlarının indirilmesinde ittifak edildiği gibi,onlarda bulu­nan lafızların tevilinde de ittifak edilmesi, Yahudi ve Hristiyanlar arasında, lafızların tevili hususunda hiçbir ihtilafın bulunmaması gerekirdi. Ve yine senin, sadece lafızlarının tevili bulunmayan bir dile başvurman gerekirdi. Eğer, Allah Tealâ, kitaplarının, peygam­berlerinin sözlerinin ve peygamberlerin vârisleri olan âlimlerin söz­lerini tevile muhtaç olmayacak şekilde yaratmak isteseydi, elbette-ki yapardı.

    Fakat bizlere, çaba harcamayı lüzumlu kılmayan bir din ve dün­ya verilmemiştir. Eğer durum böyle olsaydı zorluklar, mükellefiyet­ler ortadan kalkar, yarışmalar, rekabetler bulunmaz ve insanların birbirlerinden üstün olması sözkonusu olmazdı. Allah, dünyayı böy­le bir esas üzerine kurmamıştır.

    Mürted ? Şahadet ederim ki, Allah birdir, O´nun ne bir benze­ri, ne de bir çocuğu vardır. Isa Mesih O´nun kuludur. Muhammed hak­tır ve sen de gerçekten müminlerin emirisin.




  8. 08.Ocak.2013, 17:51
    4
    Hadimul Müslimin
    G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri:


    Câhiz´in sözlerinden de anlaşıldığı gibi mutezilîler, fıkıh âlimle­rini tenkid etmişler. Ahmed b. Hanbel gibi bir zatı dinî yönden itham etmişlerdir. Tabii olarak bu ithamlara karşılık ithamlarla ce­vap verilmiştir.

    Mutezilîlerin, fıkıh ve hadis âlimlerini suçlamaları, A.bbasilerin, bunları destekledikleri dönemlerde meydana gelmişti. Elbetteki suç­lamalara cevap aynı dönemde meydana gelecekti, işte bu sebeple, fıkıh ve hadis âlimleri, mutezile fırkasına mensup olan insanları di­nen suç sayılan her şey ile itham etmişlerdir. Öyle ki, îmam Ebu Ha-nife´nin talebesi, îmam Ebu Yusuf, mutezilüeri zındıklıkla itham et­miş, îmam Malik ve îmam Şafii, bunların şahitliklerinin kabul edil-miTjecefine dair fetvalar vermiş ve Ebu Hanife´nin talebesi, Muham-med b. Hasen eî-Şeybanî, mutezilı bir kişinin arkasında namaz kı­lanın, namazım iade etmesinin gerekli olduğuna fetva vermiştir. Mu­tezilîler hakkındaki kötü sözler, bu büyük imamlara mensup olan in­sanlara da sirayet etmiş, dolayısıyle bunlar mutezilîleri fâsıklıkla tdoğru yoldan ayrılmakla), haram işlemekle suçlamışlardır.

    Şurası bir gerçektir ki, hararetli tartışmalara kadar giden anlaş­mazlıklar, elbetteki birtakım çamur atmalara ve haksız suçlamalara yol açacaktır.

    Mutezile fırkasına yöneltilen suçlamalardan birçoğu tarafsız bir görüşten kaynaklanmıyor, bilakis tarafgirlikten ve görüşîerdeki ta­assuptan kaynaklanıyordu. Her taassup, idrak kapılarından birisi­ni mutlaka kapatır.

    Şüphesiz ki mutezilîler, hatalı olsunlar veya olmasınlar, ortaya koymuş oldukları tutumlarıyla, dinin çerçevesinden çıkmış değiller­dir. Mutezüîlere, insanları davet ettikleri doğru şeylerden ve îslâmı savunmalarından dolayı sevap vardır. îslamı savunma huşunda mu­tezilîlerin, öncülük yapmaları sebebiyle üstünlükleri vardır.

    Vâsıl b. Ata´ya, tâbi olanlar, çeşitli İslâm beldelerine dağılmış­lar, oralarda bulunan, neva ve hevesine uymuş kişilere karşı müca­dele vermişlerdir. Vâsıl´m arkadaşı Amr b. Ubeyd, zındıklara karşı savaş açmış, ehl-i hak ile dost ve ehl-i heva ve heves ile düşmandı. Amr, şair Beşşar b. Burde´nin arkadaşı idi. Beşşar´ın zındık olduğu­nu anlayınca, arkadaşı olması, onu Bağdat´tan sürdürmesine engel olmadı. Beşşar, sürgünden sonra Bağdat´a ancak, Amr´in vefatından sonra Ebu Cafer el-Mansur devrinde dönebilmiş tir.

    Amr, müttakî bir kişiydi. Câhiz, bunun hakkında biraz da taas­suba kaçarak şöyle demiştir: «Amr´m ibadeti, bütün fıkıh ve hadis âlimi âbidlerin ibadetlerine denktir.»

    Mutezililerin devam eden her kuşağında, kendilerini ibadete ve­ren ve takva sahibi olan bir gurup bulunmuştur. Mutezilîlerden ba­zılarının müttakî oluşu, aşırı ihtiyacına rağmen devletten herhangi bir mal almamalarına sebep olmuştur.

    î&nltaıldığma göre, ´Abbasî halifesi Vâsık, veziri Ahmet b. Du-ad´a şunu sormuştur: «Niçin, başkalarını hâkim tayin ettiğin gibi, arkadaşlarım mutezilileri hakim tayin etmiyorsun?» Duad ise şu ce­vabı vermiştir: «Ey müminlerin emiri, senin arkadaşlram bundan kaçmıyorlar. Meselâ: Cafer b. Bişr... Kendisine onbin dirhem gönder­dim kabul etmedi. Daha sonra bizzat ben gittim, yanma girmek için izin istedim, bana izin vermedi. îzinsiz olarak içeri girdim. Kılıcını yüzüme dayadı ve «İşte şimdi seni öldürmek bana helâl oldu.» dedi. Bunun üzerine oradan uzaklaştım. Böylelerini nasıl hâkim tayin edeyim?»

    Ne gariptir ki bu Cafer´e bazı arkadaşları iki "dirhem vermiş o da kabul etmiştir. Bunun üzerine Cafer´e «Nasıl oluyor da onbin dir­hemi reddediyor ve iki dirhemi kabul ediyorsun?» diye sorulunca, şu cevabı vermiştir. «Bu onbin dirheme, tarafgir yaltakçılar benden da­ha çok lâyıktır. Ben ise bu iki dirheme daha çok lâyıkım. Çünkü bu iki dirheme benim ihtiyacım var. Ve Allah Tealâ bunları bana di­lenmeden gönderdi.»

    Şüphesiz ki bu davranış, iffetli ve onurlıs bir şahsiyetin "davra­nışıdır. Bu onurlu kişi, devletin malmm helâl olmayan yollardan top­landığı kanaatinde olduğu için, şüphe etmiş ve onu reddetmiştir. Di­ğer taraftan helâl ve temiz olan iki dirhemi kabul etmiştir.[81]

    H- Mutezilenin Münazaraları:


    İlm-i kelâm, mutezile fırkasına mensup olanların, gerek mecusî, dualist, heva ve hevesine uyan sapıklarla gerekse, fıkıh ve hadis âîimleriyle ve İmam Eş´arî, İmam Matüridî ile yaptıkları tartışma­lardan doğmuştur.

    Mutezilîler, ilm-i kelamda dairenin merkezini, değirmen çarkı­nın milini teşkil etmektedirler. Bunlar, tartışmalarıyla îslâmî düşün­ceyi iki asra yakm bir zaman meşgul etmişler ve tartışma meclisle­rinde halifelere, vezirler ve âlimler bulunmuş, görüşler birbiriyle çarpişmiş, İslâmî düşünce Fars veya Yunan yahut Hint felsefeleriyle do­natılmaya çalışılmıştır.

    Mutezilîler, münakaşalarında belirli özellikleriyle seçilmişler, kendilerine Özel bir renk veren hususiyete bürünmüşler ve kendile­rine mahsus özel bir anlayış ortaya koymuşlardır. Hernekadar hü­küm çıkarma yolları ve hüküm çıkarmak için kullandıklara mukad­dimeleri, diğer islâm cemaatlerinin mukaddime ve metodlanna mu­halif idiyse de bunların anlayışları genellikle dinin davet ettiği pren­siplere ters düşmemekteydi.

    Mutezilenin, araştırma ve tartışmalardaki en belirgin özellikle­ri şunlardır.

    a) Başkalarını taklitten kaçınmaları, incelemeden, delilleri de­ğerlendirmeden ve işleri ölçüp-tartmadan başkalarına kayıtsız şart­sız tâbi olmamaları.

    Mutezilîler, görüş sahiplerinin şahıslarına değil görüşlere saygı gösterirlerdi. Söyleyene değil, söylenen hak söze ihtiram ederlerdi. Bu sebeple mutezilîler birbirlerini dahi taklit etmemişlerdir.

    Mutyezilenin devamlı uyduğu kural şu idi. «Her mümin, dinin te­mel meselelerinde yapacağı içtihadı ne gerektiriyorsa onu yapmakla mükelleftir.»

    Belki de mutezilîlerin, şu guruplara bölünmelerinin sebebi bu­dur.

    Vasiliye: Bunlar, mutezile mezhebinin en önde gelen adamı olan Vâsıl b. Ata´nm görüşlerini tercih edenlerdir.

    Huzeyliye: Bunlar, Hicrî ikinci yüzyılda mutezilîlerin hocalı­ğını yapan Ebul Huzeyl el-Allâf m taraftarlarıdır.

    Nazzâmiye: Bunlar, Ebul Huzeyl el-Allah?ım talebesi olan İb­rahim b. Seyyar el-Nazzam´a tâbi olanlardır.

    Hâitiye: Bunlar, Ahmed b. Hait´in taraftarlarıdır.

    Bîşriyye: Bunlar, Bişr b. el-Mu´temir´in taraftarlarıdır.

    Muammeriye: Bunlar, Muammer b. Ubbad el-Selemî´ye tâbi olanlardır.

    Mizdariye: Bunlar, «Ebu Musa» diye adlandırılan ve «Mizdar» diye lakap takılan İsa b. Subeyh´in taraftarlarıdır.

    Sumâmiye: Bunlar, Sumame b. Eşres el-Numeyrî´nin tarfatarlarıdır.

    Hişamiye: Bunlar, Hişam b. Ömer el-Fûtî´nin taraftarlarıdır.

    Cahiziye: Bunlar, meşhur edip, Câhiz´in taraftarlarıdır. Câhiz, edipliğiyle birlikte mutezile mezhebine mensup olan âlim bir ki­şiydi.

    Hayyâtiye: Bunlar, Ebul Hüseyin el-Hayyat´ın taraftarlarıdır.

    Cübbaîye: Bunlar, Ebul Hasen el-Eş´arî´nin hocası ve Hicrî üçün­cü yüzyılda mutezilîlerin hocası olan Ebu Ali el-Cubbaî´nin taraftar­larıdır.

    Behşemîye: Bunlar da, Cübbâîye fırkasının hocası olan Cübbâî´nin oğlu Ebu Haşini Abdüsselam´a tâbi olanlardır.

    b) Mutezilîlerin özelliklerinden biri de, itikadı meseleleri ispat hususunda akla dayanmalarıdır. Mutezilîler, Kur´an-ı Kerîm´in yolundan sapmamak için imdadı Kur´an´dan almışlardır. Fakat bunların pek fazla hadis bilgileri yok­tu. Çünkü bunlar, inanç meselelerinde hadislere dayanmıyor ve on­ları delil olarak kullanmıyorlardı.

    Mutezilîlerin akla dayanmaları, onları, devirlerinde Arapçaya tercüme edilen aklî ilimleri tahsile sevketmiştir. Bunlar, bu ilimleri incelemişler ve bunlardan, düşmanlarıyla çarpışabilecek ve delil çı­karabilecek kadar nasiplerini almışlardır. Bu sebeple birçok filozof­luk taslayanlar, bunlara katılmışlardır. Çünkü bu gibi insanlar, mu­tezilîlerin görüşlerini kendilerine uygun bulmuşlardır. Zira mutezilîlerin görüşleri, kendilerini ihata eden dini ruhu ve onlara hakim olan Allah´ı tenzil etme düşüncesi yanında, insan aklının açlığını do­yuran felsefî görüşleri de kapsamaktaydı. Bu sebeple, mutezile fır­kasına mensup olan kişiler arasında birçok seçkin yazarlar, büyük âlimler ve akıllı filozoflar bulunmuştur.

    c) Mutezilîler, güzel konuşma ve meseleleri iyi izah etme özel­likleriyle de seçilmişlerdir.

    Mutezilîlerin arasında çok güzel hatipler ve münazara usulleri­ni iyi bilen tartışmacılar mevcuttu. Bunlar, devamlı mücadele yap­tıkları için nasıl tartışma yapılacağanı çok iyi biliyorlardı. Yine bun­lar, düşmanın nasıl mağlup edilebileceğini öğrendikleri için müca­dele usullerini çok iyi biliyorlardı.

    îşte mutezilenin lideri olan Vâsıl b. Ata büyük bir hatip, karşı­sındakinin ne düşündüğünü sezebilen, hazırcevap ve hazırlıksız ko­nuşabilen bir kimse idi.

    îşte, mutezilenin hocalarından biri olan İbrahim b. Seyyar el-Nezzam. Bu zat zeki, çok güzel konuşan, konuşması tesirli, edip ve şair bir kimse idi.

    Yine mutezilîlerden biri olan Ebu Osman Emr el-Câhiz hakkın­da, Sabit b. Kurra el-Saibî şunları söyler. «Ebu Osman el-Câhiz, müslümanlarm hatibi, ilm-i kelamcıların hocası, eskilerin ve bütün ha­tiplerin efendisi, konuştuğu zaman belagatıyla meşhur hatiplerden «Sahban» a benzer, münazaraya giriştiğinde ise, meşhur münazaracı «Nazzam» gibidir. Arap dilinin ve edebiyatın üstadıdır. Kitapları, gül bahçeleri, izah ettiği meseleler, çeşitli meyvelerdir. Onunla tar­tışmaya giren herkes, daha önce onu görmek zorunda kalırdı. Ona sataşan herkes ise sonunda ona boyun eğerdi.»[82]

    I- Mutezilenin tartıştığı hasımları:


    Mutezile fırkası;

    a) Mecusî, dualist, cebriye ve bidatçılarla.

    b) Fıkıh ve hadis âlimleriyle.

    c) Eş´arî ve Matüridi´lerle.

    Mücadele ve münazaralarda bulunmuşlardır.

    Şimdi, mutezil´lerin, sırasıyla, heva ve heveslerine uyanlarla, bi-. datçılarla, kâfirlerle mücadele ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olup ol­madığı hususunda da fıkıh ve hadis âlimleriyle geçen tartışmaları­nı anlatmaya çalışalım. Eş´arî ve Matüridılerle olan münakaşalarını ise, bu mezheplerin bahsine bırakalım.

    a) Mutezilenin, şehevanî arzularına uyanlarla ve kâfirlerle yaptıkları münakaşalar:

    Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Emevüer döneminin sonların­da ve Abbasilerin ilk zamanlarında. Zındıklar çoğalmış, müslümanların araşma, kalblerinde Farslarm ve başkalarının dinlerinden ka­lıntılar taşıyanlar sızmış, bu kişiler, müslümanlara karşı kin besle­miş, bazan yüzlerinden maskeyi kaldırmışlar, bazan da îslâm kisve­sine bürünerek, hiçkimse farkına varıp tedbir almadan zehirlerini saçmak için, kendilerine ait bâtıl inançları aşılamışlardır.

    Evet, zındıklardan birçoğu sinsice faaliyet gösterenlerdi, İslâm için en büyük tehlikeyi bunlar meydana getiriyordu. Çünkü bazı in­sanlar bunlara aldanıyorlardı.

    Mutezile fırkası bunların karşısına dikildi, zındıkların, İslâma karşı saldırıya geçtiklerini kabul ettikleri her alanda onlarla çarpış­tılar.

    Daha sonra mutezüîler, kendilerini gizlemeyen, dualist ve dehrî-lerle karşı karşıya gelmişlerdir. Mutezilenin lideri Vâsıl, arkadaşla­rını, zındıklarla savaşmaları için çeşitli şehirlere göndermiştir. Vâ­sıl, bizzat kendisi de îsiâmı savunmaya girişmiştir. Yazmış olduğu eserlerden biri de «Elf Mesele» (Bin Mesele) adlı kitaptır. Bu kitabı,

    Hristiyanlıkla Mecusîlik birleştirilerek ortaya çıkartılan, Fars mez­hebi «Manikeizm» e[83] cevap olarak yazmıştır. Vâsıl b. Ata´dan son­ra gelen talebeleri de aynı yolu takip etmişlerdir.

    Mutezililerin tartışma metodları güçlü, delilleri sağlam, konuş­maları fasih ve açık, kendileri ise, tahsil ettikleri ilimlerden ve yap­tıkları tartışmalardan elde ettikleri büyük bir ikna gücüne sahipti­ler. Öyle ki, müslüman olmayan bazı hasımları bunlarla yaptıkları tartışmalardan sonra müslüman oluyorlardı.

    Mutezile tarihini yazan yazar şöyle der: «Ebu Huzey el-Allâf va­sıtasıyla üçbinden fazla Mecûsî müslüman olmuştur. Çünkü Allâf, tartışmada çok mahir ve güçlüydü. İnsanları davet ettiği şey, kuv­vetli, insanların kendisini davet ettikleri şey ise zayıftı.»

    «İntişar» adlı kitapta, bu tartışmaların bir kısmı nakledilmekte­dir. Bunlardan biri de, bir «Manikeizm» mezhebine mensup olanla bir Mutezilî arasında geçtiği söylenen şu tartışmadır:

    Manikeistler, doğru söylemenin yalan söylemeye zıt olduğunu, doğru söylemenin iyi olduğunu ve «Nur» dan geldiğini, yalan söyle­menin ise kötü olduğunu ve «Karanlık» tan geldiğini iddia etmişler­dir. Bu sebeple Ebul Huzeyl´in talebesi İbrahim Nazzâm şunları sor­muştur :

    Nazzâm ? Söyleyin bakalım, bir insan tutar bir yalan söylerse bu durumda yalancı kimdir?

    Manikeistler ? Yalancı olan «karanlık» tır.

    Nazzâm ? Şayet yalan söyleyen kişi, daha sonra yalan söyledi­ğine pişman olur da «Ben yalan söyledim. Kötü bir şey yaptım.» der­se bu takdirde «yalan söyledim.» diyen kimdir?

    Manikeistler ? (Bunun üzerine birbirlerine girmişler, ne söy­leyeceklerini bilememişlerdir.)

    Nazzâm ? Eğer, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım» sö­zünü «Nur» un söylediğini zannediyorsanız «Nur» yalancı olmuş olur. Çünkü yalan söyleme onun tarafından meydana gelmedi ve onun ağzından çıkmadı. Buna ilâveten yalan söylemek bir kötülüktür. Bu takdirde,?Nur» tarafından bir kötülük meydana getirilmiş olur. Bu da sizin iddialarınızı yıkar. Eğer siz, «Ben yalan söyledim, kötü bir iş yaptım.» diyenin »karanlık» olduğunu kabul ediyorsanız, karan­lığın doğru söylemiş olduğu ortaya çıkar. Doğru söylemek bir iyi­liktir. Bu takdirde karanlıktan hem doğru söz hem de yalan söz mey­dana gelmiş olur ki bu da sizin inancınıza göre birbirine zıt olan ha­yır ve şerrin birîeşmesidir.»

    Bu tartışmadan anlaşılmaktadır ki, büyük bir araştırma, -zındık­ları takip, söz konusudur. Ve mutezüîlerle tartışanların bütün yol­ları kesilmektedir.

    Şerh el-Uyûn adlı eserin sahibi, adı geçen bu Nazzâm ile, her şeyde şüphe eden ve varlıkların bir gerçeği olduğunu inkâr eden so­fist Salih b. Abdülkuddus´un arasında geçen diğer bir muhavereyi anlatır.

    Adı geçen. Salih´in bir çocuğu ölmüştü. Ebul Huzeyl el-Allâf, so­fist arkadaşına gitti. Yanında, henüz küçük bir çocuk olan ve yanın­dan ayrılmayan Nazzâm bulunuyordu. Ebul Huzeyl, sofist arkada­şının ölen çocuğuna yanıp yakıldığını görünce ona şunları söyledi: «Sana göre insanlar, bitkiler gibiyse, oğluna acımana bir sebep göremiyorum.» Burada Huzeyl şunu demek istiyordu: (Sofistlere göre insanlar ve bitkilerin varlıkları bir gerçeğe dayanmaz. İnsanın de­ğerlendirmesine tâbidir. Çünkü salih insanın ( gerçek mahiyetinde şüphe etmekteydi.) Bunun üzerine Salih şu cevabı verdi: «Ey Ebul Huzeyl, oğlum «Şükuk» adlı kitabı okumadığı için ona acıyorum.» Ebul Huzeyl: «Şükuk» kitabı nedir?» dedi. Salih, «Benim telif ettiğim bir kitaptır. Onu okuyan, var plan şeyler hakkında şüpheye düşer, neticede ona, bunlar yokmuş kanaati gelir. Olmayan şeyler hakkın­da da şüphe eder. Neticede ona, o şeylerin var oldukları kanaati ge­lir.» dedi. Bunun üzerine Nazzâm müdahale ederek şunları söyledi: «Sen de oğlunun ölmesinden,şüphe et. Ölmüş olsa dahi onu ölmemiş kabul et. Yine sen, oğlunun bu kitabı okuduğunda şüphe et. Herne-kadar onu okumadıysa da sen, onu okuduğu kanaatine var.»

    Bu son hadise ve benzerleri, Mutezile fırkasına mensup olanla­rın ufuklarının geniş olduğunu, gönüllerinin dar olmadığını, dolayı­sıyla, kendileriyle mücadele eden gayr-i müslimlerle veya sapıklık­larını düzeltmek istedikleri sapıklarla dahi iyi ilişkiler kurmayı bil­mişlerdir. Bu, âlimlerin davranış şeklidir. Âlimlerin gönlü, inanç ba­kımından kendilerine muhalif olanlara bile açıktır. Tâ ki Allah Tealâ onları hidayete erdirsin.

    Biz, Mutezililerîe, zındık ve mürtedler arasında geçen bazı tar­tışmaları anlatmadan geçemiyeceğiz.

    aa) Abbasi halifesi Memun´un, Horasanlı bir mürtedleması.

    Memun, Mutezilîlerden sayılır. Bu sebeple o Mutezilelerden bah­sederken «arkadaşlarımız» tabirini kullanırdı. Bu nedenle Memun´­un, bu tartışması, Mutezile üslubuyla cereyan etmiştir.

    Mehdi döneminde Horasanda bir kişi dinden çıkmış, bu kişi Ha­life Memun´a gönderilmiş ve aralarında şu tartışma geçmiştir:

    Memun ? Seni, haklı olarak öldürmekten ise, yine seni haklı olarak sağ bırakmayı daha çok isterim. Seni itham altına sokmak­tan ise, senin beraatine karar vererek serbest bırakmam benim için daha hoştur. Sen daha önce Hristiyan iken, sonra müslüman oldun. Sen orada daha fazla imkâna sahip olan ve çok yaşayan biriydin. Fa­kat sen, alışıp ısındığın şeyi yadırgadın, daha sonra bize sırt çevire­rek kaçtın. Söyle bakalım, seni, daha önce sevdiğin ve ısındığın şey­lerden nefret ettiren ve onları yadırgamana sebep olan şey nedir? Eğer, bizde hastalığının ilacım bulursan, kendini onunla tedavi etmiş olursun. Hasta doktorlar dahi istişareye muhtaçtır. Şayet şifa bula-mazsan, ilaçlar derdine çare olamazsa, kendine karşı mazur sayılır­sın. Artık kendi kendini kınamazsın. Eğer seni öldürürsek, şeriatın hükmüyle öldürürüz. Yahut da sen, meseleyi yeniden gözden geçirir ve sağlam bir karara varırsın. Ve böylece içtihadında, elinden gele­ni yaptığını, meseleyi ciddiyetle ele almada herhangi bir ihmalde bulunmadığım bilmiş olursun.

    Mürted ? Beni nefret ettiren şey, aranızda gördüğüm çokça ih­tilaflardır.

    Memun ? Bizde iki türlü ihtilaf mevcuttur. Birincisi, ezan hak­kında, cenaze namazında alman tekbirler hakkında, teşehhüd hak­kında, bayram namazları hakkında ve bayramdan önce, farz na­mazlarının arkasından getirilen tekbirler hakkında ve fetva şekilleri hakkında ve benzeri mcselelerdeki ihtilaflar.

    Aslında bunlar ihtilaf değil, alternatifler arasından birini seç­mek, dar kalıplardan kurtulup meseleleri genişletmek ve zorlukları hafifletmektir. Meselâ: Ezanda ve kamette «Hayye alessalah» «Hay-ye alelfelah» cümlelerini ikişer defa söyleyen kimse günah işlemiş ol­madığı gibi, sadece ezanda iki defa söyleyip kamette bir defa söyle­yen kimse de günahkâr değildir. Bunlar birbirlerini ayıplamazlar ve kınamazlar. Bunu sen de gözünle görmekte ve bizzat şahit olmak­tasın.

    İkinci ihtilafımız ise, bize indirilen Kur´an-ı Kerîm´in ve bize bil­dirilen hadis-i şeriflerin aslında tam bir ittifak içinde bulunmakla birlikte, Kur´an´ımızın beylerinin ve Peygamberimiz (S.Â.V.)´in ha­dislerinin izahlarında ettiğimiz ihtilaflardır.

    Eğer seni bu tip ihtilaflar nefret ettirdi de, ondan dolayı bu ki­tabı inkâra kalkıştıysan, şunu iyi bilmelisin ki, bu takdirde, Tevrat ve İncil´in lafızlarının indirilmesinde ittifak edildiği gibi,onlarda bulu­nan lafızların tevilinde de ittifak edilmesi, Yahudi ve Hristiyanlar arasında, lafızların tevili hususunda hiçbir ihtilafın bulunmaması gerekirdi. Ve yine senin, sadece lafızlarının tevili bulunmayan bir dile başvurman gerekirdi. Eğer, Allah Tealâ, kitaplarının, peygam­berlerinin sözlerinin ve peygamberlerin vârisleri olan âlimlerin söz­lerini tevile muhtaç olmayacak şekilde yaratmak isteseydi, elbette-ki yapardı.

    Fakat bizlere, çaba harcamayı lüzumlu kılmayan bir din ve dün­ya verilmemiştir. Eğer durum böyle olsaydı zorluklar, mükellefiyet­ler ortadan kalkar, yarışmalar, rekabetler bulunmaz ve insanların birbirlerinden üstün olması sözkonusu olmazdı. Allah, dünyayı böy­le bir esas üzerine kurmamıştır.

    Mürted ? Şahadet ederim ki, Allah birdir, O´nun ne bir benze­ri, ne de bir çocuğu vardır. Isa Mesih O´nun kuludur. Muhammed hak­tır ve sen de gerçekten müminlerin emirisin.




  9. 08.Ocak.2013, 17:55
    5
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi

    bb) Afşin b. Kâvs´m muhakemesi.

    Bu muhakemeyi, İbn-i Cerir el-Taberî´nin tarihinde anlatıldığı şekliyle anlatıyoruz. Bu muhakeme, İslâm düşmanlarının, İslama karşı taşıdıkları kötü niyetleri tasvir ediyor. Bu muhakemeyi Mutezillierin yürüttüğünü beyan ediyor ve devlet idaresinde ?büyük ida­reci» mertebesine ulaşan bir kişinin kâfirliğini nasıl gizlediğini, devranışlarıyla sezdirdiği halde diliyle ikrar etmediğini ortaya koyuyor.

    Bu muhakemeyi anlatmaya başlamadan evvel, doğuda İslâm memleketlerinde Fars iktidarını isteyen İranlılarla, îsiâm devleti içinde eski dinlerini ihya etmeye çalışan putperestler arasında ya­yılan zındıklıktan biraz bahsedelim:

    İslâmm, kökünün söküp attığı devletlerin kalıntılarından mey­dana gelen güçler, ısMının nurunu söndürmek için harekete geçmiş­ler, fakat eski hakimiyetlerini kuvvet kullanarak, tekrar elde ede­medikleri için müslürnanların kalbinde İslâmm gücünü zayıflatma­ya, eski dinleri tekrar ihya ederek mu? Umanların arasında yayma­ya, çalışmışlardır.

    Farslar, Hristiyanhkla Mecusiliği, hatta bii loşun Hint felsefesi­nin de karışımı oları «Manikeizm» mezhebini yaymaya çalınmışlardır. Yine bunlar, Mecusiliği yeniden organize eden ve güç kullanma­yı tavsiye eden Zerdüştlüğü yaymaya çalışmışlardır.

    Yine Farslar, Deysan ve Markiyun adlı kişilerin fikirlerini yay­maya çalışmışlar ve malların, kadınların ortak olması lâzım gel­diğini, herhangi bir şeyin kimseye özel olarak tahsis edilemiyeceğini iddia eden «Müzdek» in görüşlerine davet etmişlerdir. Böylece Fars­lar, İranda yayılmak suretiyle orayı tahrip eden bu mezhep vasıta­sıyla İslâm devletini de tahrip etmek istemişlerdir.


    Halife Mcnvn devrinde «Babek el-Hurreml» adlı bir kişi orta­ya çıkmış, Manikeizm´i yaymaya çalışmıştır. Memun, Babek´e karşı kılıçla, düşüncelerine karşı ise, fikrî tartışmalarla, mücadele etmiş­tir. Bu tartışmaları bizzat Memun yaptığı gibi, gerek devlet idaresin­de nüfuzları bulunan, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad ve Ah-med b. Ebî Duad gibi Mutezilîlerin ileri gelenleriyle, gerekse devlet idaresinde nüfuzu bulunmayan, Bişr el-Mutemir, Cafer b. Mübeşşir, Câhiz ve benzerleriyle yardımîaşmıştır.

    Memun, kardeşi Mutasım´a, kendisinden sonra Babek el-Hurremi´ye uyanlarla savaşmasını vasiyet etmiştir. Mutasını da kardeşinin vasiyetini yerine getirmiş, en ileri gelen komutanlarından biri olan Afşin´i Babek´in üzerine göndermiş, Afşin, Babek ile savaşmış ve onu öldürmüştür.

    Fakat ne gariptir ki, Babek´i öldüren Afşin de mümin değildi. Müslüman görünüyor, kendisinin ve Semerk antlıların çoğunluğunun, îslâmdan önceki dini olan putperestlik inancını taşıyordu. Afşin, Ba­bek´e karşı yaptığı savaşta zafere ulaştıktan sonra, kendisi de muha­keme edilmiştir.

    Afşin´i, tartışma hususunda mütehassıs olan, delilleri ortaya koy­mada ve güçlü, deliller bulmakta usta olan Mutezililerden iki kişi mu­hakeme etmiştir. Şimdi, Taberi tarihinin zikrettiği şekliyle bu mu­hakemeyi görelim.

    Afşin huzura getirildi. O zamana kadar ağır bir mahkum mua­melesi gönnüyordu. Muhakeme salonuna, yaptıklarından dolayı Af­şin´i kınamaları için ileri gelen bazı kişiler de getirilmiş, mevki sa­hiplerinden hiçbiri unutulmamıştı.

    "Afşin´le, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad münazara yap­mıştı. Taberistan âmiri Mazyar, Mubez, Sefed krallarından biri olan Merzuban b. Türkeş ve Sefed halkından iki kişi, Afşin´in muhake­mesinde hazır bulunanlardandı.

    Abdülmelik, Sefed halkından olan ve üzerlerindeki elbiseleri es­ki ve yırtık olan o iki kişiyi çağırdı ve onlara «Size ne oldu?» diye sordu. Bunun üzerine o iki kişi sırtlarını, açtılar ve etlerinin dayak­tan çürümüş olduğunu ve sadece kemiklerinin kaldığını gösterdiler. Abdülmelik Afşin´e «Bunları tanıyor musun?» diye sordu. Afşin «Evet tanıyorum. Şu imam, şu da müezzindir. Bunlar, «Eşrusene» denilen yerde bir mescit yapmışlar. Bunun üzerine, ben de onlara bi­ner değnek vurdum. Çünkü Sefed kralı ile aramızda, herkesi, dinin­de serbest bırakacağımıza dair bir anlaşma vardı. Bunlar ise «Eşru­sene» halkının putlarının bulunduğu bir binaya zorla girmişler ve putları çıkararak orayı mescit yapmışlardır. Bu nedenle ben de on­ların herbirerine biner sopa vurdum. Bu cezayı, tecavüzde bulunma­ları ve halkın anlaşmasını ihlal ettiklerinden dolayı verdim.

    Muhammed b. Abdülmelik ? İçinde, Allah´ı inkâr ifadeleri bu­lunan, altın, mücevherat ve kumaşlarla süslediğin yanındaki şu ki­tap nedir?

    Afşin ? Bu, babamdan bana miras kalan bîr kitaptır. İçinde Farslara ait edebiyat, hem de senin anlattığın inkâr meseleleri bu­lunmaktadır. Ben bu kitaptaki edebiyata ait bölümlerden faydala­nıyor, diğer kısımlarıyla ilgilenmiyorum. Ben bu kitabı bu şekilde süslü olarak miras buldum. İhtiyacım olmadığı için de onun süsle­melerini bozup almadım, olduğu gibi bıraktım. Bu kitap, senin evin­de bulunan Müzdek´in kitabına ve Kelile ve Dinine kitaplarına ben­zemektedir. Bunun, insanı dinden çıkaracağını sanmıyordum.» Daha sonra Mubez ileri çıkarak şunları söyledi: Mubez ? Bu adam, boğulan hayvanları yiyor ve beni de yeme­ye zorluyordu. Boğulan hayvanların etinin, kesilen hayvanların etin­den daha tatlı olduğunu iddia ediyordu. Bu adam ayrıca, her şarşamba günü siyah bir koyun öldürür, onu kılıcıyla iki parçaya böler, parçalarının arasından yürüyerek geçer, dalıa sonra onun etini yerdi.

    Bu adam birgün bana şunları söyledi: «Ben bu milletin içine girdim ve sevmediğim herşeyi yapmak zui unda kaldım. Bunların yü­zünden zeytinyağı yedim, deveye bindim ve takunya giydim. Fakat, bu ana kadar benden hiçbir tüy düşmedi. (Yani avret mahalli ve di­ğer yerlerin pis kıllarını hiç temizlemedim.)»

    Afşin ? Söyler misiniz bana? Bunları anlatan kişi, dinen, ken­disine güvenilen bir kimse midir? (O anda Mubez, henüz müslüman olmamıştı. Halife Mütevekkil döneminde Islama girdi.)

    Orada bulunanlar «Hayır» dediler. Bunun üzerine:

    Afşin ? Kendisine güvenmediğiniz ve adaletli kabul etmediği­niz bir kişinin şahitliğini kabul etmenizin anlamı nedir? dedi ve sonra Mubez´e yönelerek, ona şunları söyledi. Benim evimle senin edi­nin arasında, herhangi bir kapı veya pencere mi var da, ordan beni gözetliyor ve yaptıklarımı biliyorsun?

    Mubez ? Hayır.

    Afşin ? (Mubez´e yaklaşarak) Ben seni evime alıp sırlarımı sana açıklayıp, Farsçaya ve Farslara karşı sevgim olduğunu anlatı­yor muydum? (Neden şimdi benim aleyhimde bulunuyorsun?)

    Mubez ? Evet.

    Afşin ? Eğer, sana gizli olarak anlattığım sırlarımdan birini açıklarsan, o takdirde sen, dinine güvenilmeyen, sözünde durmayan biri olursun.

    Bunun üzerine Mubez geri çekildi. Merzuban b. Türkeş ileri geç­ti. Orada bulunanlar Afşin´e: Bunu tanıyor musun? dediler. Afşin de: Hayır, dedi. Bunun üzerine Merzuban?a: Peki, sen bunu tanı­yor musun? dediler. O da: Evet bu Afşin´dir, dedi. Sonra oradakiler Afşin´e; Bu, Merzuban´dır. dediler.

    Merzuban ? (Afşin´e) Ey yalancı! Sen, nasıl kendini savunu­yor ve birtakım hilelere başvuruyorsun?

    Afşin ? Ne diyorsun sen ey uzun sakallı?

    Merzuban ? Memleketinin halkı sana yazdıkları yazılarda na­sıl hitap ediyorlar?

    Afşin ? Babama ve dedeme hitap ettikleri şekilde yazıyorlar.

    Merzuban ? O halde nasıl yazdıklarını söylesene.

    Afşin ? Hayır söyleyemem.

    Merzuban ? Onlar sana Eşrusene diliyle şöyle şöyle yazmıyor­lar mıydı?

    Afşin? Evet.

    Merzuban ? Bunlarm mânâsı; «Kul olan filan oğlu falandan İlaha...» demek değil midir?

    Afşin ? Evet, öyledir.

    Muhammed b. "Abdüîmelik ? Hiç. müslümanlar. böyle bir sö­zün kendilerine söylenilmesine katlanabilirler mi? ?Ben, sizin en yü­ce Rabbinîzim.»[84] diyen Firavundan ne farkın ka,ldı?

    Afşin ? Bu, dedeme, babama ve îslâma girmeden önce halkın bana karşı bir davranış şekliydi. Bana itaatten ayrılmamaları için kendimi onlardan aşağı düşürmek istemedim.

    Bunun üzerine orada hazır bulunanlardan, İshak b. İbrahim b. Mus´ab, Afşin´e şunları söyledi: Hz. Haydar, sen, Firavunun iddia et­tiği şeyleri iddia ettiğin halde, nasıl olur da Allah´a yemin edersin, biz de sana inanırız, yeminini kabul edebiliriz ve sana müslürnan muamelesi yaparız?

    Daha sonra Taberistaıı âmiri Mazyar ileri geçti. Orada bulunan­lar Afşin´e: Bunu tanıyor musun? dediler. Afşin: Hayır, dedi. Bu de­fa Mazyar´a: Sen bunu tanıyor musun? diye sordular. Mazyar: Evet tanıyorum. Bu, Afşin´dir, dedi. Orada bulunanlar Afşin´e «Bu, Mazyar´dır.» dediler. Afşin : «Şimdi onu tanıdım» dedi. «Hiç onunla yazıştm mı?» diye sordular. Afşin: «Hayır» dedi. Mazyar´a dönerek: «Bu sana herhangi bir şey yazdı mı?» dediler.

    Mazyar: «Evet, bunun kardeşi Haşin, benim kardeşim Kûhiyar´a şunları yazdı. «Şüphesiz ki bu aydınlık dine benimle senin baban­dan ve Babek´den başkası yardım etmiyordu. Babek, ahmaklığından, kendi kendini öldürttü. Öldürülmesine engel olmak için elimden ge­len herşeyi yaptım. Fakat ahmaklığı, onu, düştüğü sonuca sürükle­di. Eğer sen bu İşe karşı çıkarsan, insanların, senin üzerine salacak­ları, benden başka herhangi bir kimse yoktur. Benimle beraber ise, süvariler ve cengaverler bulunmaktadır. Şayet seninle birleşirsem, bizimle, Araplar, Mağripliler ve Türklerden başka savaşacak kimse yoktur.

    Bir Arap bir köpek gibidir. Önüne bir parça ekmek at, sonra ba­şım demir topuzla Su sinek Mağripliler ise, başları yenecek kim­selerdir. Şeytanın çocukları Türklere gelince, bir saat içerisinde ok­ları biter. Sonra süvariler onlara bir hamle yapar ve köklerini ku­rutur. Böylece din, Parsların dini olur.»

    Bunun üzerine Afşin şöyle söyledi.

    Afşin ? Bu adamın, kendi kardeşi ile benim kardeşime isnad ettiği olayla´benim uzak ve yakından hiçbir alâkam yoktur. Kaldı ki, ben bu mektubu, onu kendime çekmek ve güvendirmek için yaz­mış olsaydım, kötü bir şey yapmış olmazdım. Çünkü, halifeye güç ile yardım ettiğim gibi, taktik ve hile ile de yardım etmem çok yerin­dedir. Bu yolla onun kafasını koparır, halifeye getirirdim. Ve büyük bir mükâfat elde ederdim. Nitekim, halifenin nezdinde, Abdullah b. Tâhir böyle bir mükâfat kazanmıştır.

    Bundan sonra Mazyar geri çekildi. Afşin´in Merzuban b. Türkeş´e söyledikleri ve İshale b. İbrahim´in de konuştukları bitince İbn-i Ebi Duad Afşin´i azarladı. Bunun üzerine Afşin Ebu Duad´a şunları söyledi: «Ey Ebu Abdullah! Sen, öyle bir adamsın ki, boyun bağım açıyorsun, onu tekrar boynuna bağîaymcaya kadar bir topluluğu imha ediyorsun.

    İbn-i Ebi Duad. (Afşin´e) Sen sünnet oldun mu?

    Afşin ? Hayır.

    İbn-i Ebu Duad ? Bunu yapmana engel neydi? Halbuki kişinin Müslümanlığı bununla tamamlanır.

    Afşin ? İslâm dininde takıyye yapmak yok mudur?[85]

    İbn-i Ebu Duad ? Evet vardır.

    Afşin ? Korktum ki, vücudumdaki bu organın ucunu kesersem

    ölürüm.

    İbn-i Ebu Duad ? Sen, savaşlarda oklar atıyor ve kılıç sallıyor­sun. Bu durum seni harpten geri bırakmıyor da, küçük bir deri par­çasını koparmaktan mı çekiniyorsun?

    Afşin ? Savaş, beni zorlayan bir zaruret halidir. Ortaya çıktı­ğı zaman ona katlanırım. Bu mesele ise, kendi kendime yapacağım birşeydir. Ayrıca, sünnet yaptırırsam canımın güvenlik içinde ola­cağına güvenemiyorum. Sünne´t olmamanın, kişiyi İslâmdan çıkara­cağını da şimdiye kadar bilmiyordum. .

    İbn-i Ebu Duad ? "Artık Afşin´in chırumu anlaşılmıştır, dedi ve hapsedilmesini emretti.[86]

    İşte bu, Afşin´in muhakemesi ve tartışmalarıdır. Bu muhakeme, Mutezile ´mezhebine mensup olanların, sapıklık ve zındıklıkla itham edilenlerin karşısına nasıl dikildiklerini gösteriyor. Ve cereyan etti­ği çağın durumunu tasvir ediyor. Öyle ki, bazı topluluklar, kendile­rini İslâm´a girmiş gibi göstermişler ve içlerinde başka bir din giz­lemişlerdir.

    Eğer Afşin´e yöneltilen ithamlar doğruysa bu, kalpleri bozuk olanların komutanlık mertebesine kadar ulaştıklarını göstermekte­dir. Ve bu muhakeme bizleri, Afşin hakkında şu üç neticeye vardır­maktadır.

    1 ? Şu bir gerçektir ki, Afşin´in kalbine iman girmemiştir. O, savaşçı ve gözü pek bir askerdi. Allah´a iman etmediği gibi, putlara da iman etmiyordu. Onun tek amacı devlet kademelerinde en yük­sek mertebelere ulaşmaktı. İşte bu sebepledir ki Afşin, Babek el-Hur-remî ile savaşma teklifini hiç tereddüt etmeden kabul etmiş ve onu yok etmiştir. Böylece, halife nezdinde itibar kazanmak istemiştir.

    2 ? Afşin´in Babek el-Hurremfye karşı takındığı tavır, Babek´in galip gelmesini arzu edenleri kızdırmış ve onların Afşin´i ihbar et­melerine ve ele vermelerine sebep olmuştur. Muhakemede hazır bulunan bütün şahitlerin, putperest oluşları bizleri bu neticeye vardır mıştır. Zira insanın hatırına şöyle bir soru gelmektedir: Niçin görü­nüşte müslüman olan Afşin´in aleyhine şahitlik etmek için, dinleri İslama ters olan kişiler seçilmiştir?

    3 ? Muhakemeden çıkardığımız üçüncü sonuç ta şudur. Afşin´­in Araplara karşı büyük bir kini vardı. Ve çok sert, çok merhamet­siz ve çok zorba bir adamdı. Eğer böyle olmasaydı, imama? ve müez­zine, ancak iman ve insanlıktan nasibi olmayan bir kişinin yapabi­leceği bu ağır işkenceyi yapmazdı.

    b) Mutezilenin, fıkıh ve hadis âlimleriyle münakaşaları. (Kor´an´ın mahluk olup olmadığı meselesinde)

    Kur´an-ı Kerîm´in mahlûk (yaratılmış) olup olmaması meselesi Mutezilenin tarihi ile paralel yürür. Mutezilîler her anlatıldığında hatıra bu mesele gelir. Çünkü, Abbasiler döneminde bu meseleyi on­lar ortaya atmışlar ve Abbasî halifesi bunların görüşüne dayanarak fıkıh ve hadis âlimlerini, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu söy­lemeye zorlamış ve bu âlimlerin bir kısmının başına birçok musibet­ler, gelmiştir.

    Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, üç Abbasi ha­lifesi; Memun, Mu´tasım ve Vâsık dönemlerinde bütün insanların zi­hinlerini meşgul etmiş ve düşüncelerin çarpışmasına, inanç hürriye­tinin yok edilmesine sebep olmuştur.

    Yine bu mesele yüzünden, bu konu hakkında görüş beyan et­mekten çekinenler ve dinî nassîarm sınırlarını aşmak istemeyenler, büyük işkenceler görmüşlerdir. Bunların hiçbir günahı yoktu. îşkence görmelerinin tek sebebi, çeşitli düşünce akımları ve fikrî yanılgı­lar içinde doğru yoldan sapacaklarından korkarak, kendilerini Allah Tealâ´nın kitabına ve Resulullah´m sünnetine vermeleri idi.

    Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, yukarıda an­latılan üç halifenin dönemlerinden daha önce mevcuttur. Kur´an´m mahluk olduğunu Ca´d b. Dirhem söylemişti. Ve bu sözünden dolayı onu, Küfe valisi, Halid b. Abdullah el-Kasrî Öldürmüştü.

    Yine bu sözü Cehm b. Safvan da söylemişti. Bu adam, Cebriye mezhebini anlatırken izah ettiğimiz gibi, Allah´ın «Kelâm» sıfatını inkâr ediyordu. Cebriyecilerin inançlarına göre, «Kelâm» sıfatının inkâr edilişinin sebebi, Allah´ı, yaratılanlara benzetmekten uzaklaş­tırmaktır, îşte aynı bu nedenle Kur´an-ı Kerîm´in, Allah tarafından yaratıldığı ve «Kadim» olmadığı meselesi ortaya çıkmıştır.

    Daha sonra Mutezilîler ortaya çıktılar. Kur´an-ı Kerim´de zikre­dilen Allah Tealâ´nm «Sıfat-ı subutiyesini» bütünüyle reddettiler. Kur´an-i Kerim´de zikredilen «Sıfat-ı subutiyelerin» bizzat, Allah´ın zatının isimleri olduğunu ve Allah´ın sıfatları olmadığını iddia etti­ler. Bu sıfatlar, «Hayat», «İlim», «Semi», «Basar», «İrade», «Kudret»,. «Kelam» ve «Tekvin» sıfatlandır,

    Mutezilîler, ´Allah Tealâ´nm «Kelâm» sıfatını da inkâr ettikleri için, Allah´ın konuştuğunu kesinlikle reddettiler,

    «Allah Musa ile konuştu.»[87] âyetinde beyan edildiği gibi, Kur´-an-ı Kerimde Allah´a konuşmayı isnad eden âyeti şöyle yorumlamış­lardır : «Allah Tealâ herşeyi yarattığı gibi, konuşmayı da ağacın için­de yarattı ve ağaç konuştu.»

    Mutezilîler, «Kelâm» Allah Tealâ tarafından yaratılmıştır. «Kur1-an, Allah´ın mahlukudur» sözlerini bu esasa dayandırmışlar ve Ab­basiler döneminde Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı mesele­sinde yoğun bir tartışmaya girişmişlerdir. Bir kısım fıkıh âlimleri de bunlara katılmıştır. Meselâ: «Bîşr b. Gayyas el-Mureysî» Mısır fuka-hası arasında büyük bir mevkii bulunmasına rağmen, Kur´an-ı Ke­rîm´in «mahluk» olduğunu söylemiştir. Bu zatın hocası ve İmam Ebu Hanife´nin talebesi olan İmam Ebu Yusuf, Bişr´e, bu iddiasından vaz­geçmesini telkin etmiş, fakat Bişr vazgeçmemiştir ve Ebu Yusuf onu bu yüzden meclisinden kovmuştur.

    Kur´an´ın mahluk olup olmadığı hakkındaki tartışmalar, Harun er-Reşid döneminde başlamıştır. Harun er-Reşid, inanç mevzuların­da -tartışmayı ve felsefelerin görüşleri ışığı altında münakaşa yapma­yı teşvik eden bir zat değildi. Bilakis onun, inanç meselelerinde tar­tışanları hapsettiği, Mutezilîlerin de bunlardan olduğu rivayet edil­mektedir. Bu sebeple Harun er-Reşid, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki konuşmaları teşvik etmemiştir. Kendisine, Bişr b. Gayyas el-Mureysî´nin, Kur´an-ı Kerim hakkındaki sözleri ulaşın­ca şunları söylemiştir: «Eğer, "Allah onu benim elime düşürürse ye­min olsun ki onu öldürürüm.» Bu yüzden Bişr, Harun er-Reşid döne­mi boyunca gizlenmiştir.

    İktidara Memun gelince, Muteziîiler çevresine toplanmış, Mcmun en önemli adamlarını bunlardan seçmiş ve onlara en büyük ikram­larda bulunmuştur. Öyle ki, Memun´un yanına, Mutezile mezhebin­den olan Ebu Hişam el-Futî gelince Memun onu takdir ettiğinden ye­rinden kımıldayarak ayağa kalkmaya dahi yeltenirmiş. Halbuki Meraun başka hiçbir kimseye böyle davranmazmış. Bunun sebebi, Me­mun´un, Mutezile imamlarından olan Ebul Huzeyl el-Allaf in, «Din­ler ve mezhepler tarihinde» talebelerinden oluşudur. Memun bu ta­lebeliği ile ve halifeliği boyunca ilimle meşgul olmasıyla Mutezileden sayılmıştır.



  10. 08.Ocak.2013, 17:55
    5
    Hadimul Müslimin
    bb) Afşin b. Kâvs´m muhakemesi.

    Bu muhakemeyi, İbn-i Cerir el-Taberî´nin tarihinde anlatıldığı şekliyle anlatıyoruz. Bu muhakeme, İslâm düşmanlarının, İslama karşı taşıdıkları kötü niyetleri tasvir ediyor. Bu muhakemeyi Mutezillierin yürüttüğünü beyan ediyor ve devlet idaresinde ?büyük ida­reci» mertebesine ulaşan bir kişinin kâfirliğini nasıl gizlediğini, devranışlarıyla sezdirdiği halde diliyle ikrar etmediğini ortaya koyuyor.

    Bu muhakemeyi anlatmaya başlamadan evvel, doğuda İslâm memleketlerinde Fars iktidarını isteyen İranlılarla, îsiâm devleti içinde eski dinlerini ihya etmeye çalışan putperestler arasında ya­yılan zındıklıktan biraz bahsedelim:

    İslâmm, kökünün söküp attığı devletlerin kalıntılarından mey­dana gelen güçler, ısMının nurunu söndürmek için harekete geçmiş­ler, fakat eski hakimiyetlerini kuvvet kullanarak, tekrar elde ede­medikleri için müslürnanların kalbinde İslâmm gücünü zayıflatma­ya, eski dinleri tekrar ihya ederek mu? Umanların arasında yayma­ya, çalışmışlardır.

    Farslar, Hristiyanhkla Mecusiliği, hatta bii loşun Hint felsefesi­nin de karışımı oları «Manikeizm» mezhebini yaymaya çalınmışlardır. Yine bunlar, Mecusiliği yeniden organize eden ve güç kullanma­yı tavsiye eden Zerdüştlüğü yaymaya çalışmışlardır.

    Yine Farslar, Deysan ve Markiyun adlı kişilerin fikirlerini yay­maya çalışmışlar ve malların, kadınların ortak olması lâzım gel­diğini, herhangi bir şeyin kimseye özel olarak tahsis edilemiyeceğini iddia eden «Müzdek» in görüşlerine davet etmişlerdir. Böylece Fars­lar, İranda yayılmak suretiyle orayı tahrip eden bu mezhep vasıta­sıyla İslâm devletini de tahrip etmek istemişlerdir.


    Halife Mcnvn devrinde «Babek el-Hurreml» adlı bir kişi orta­ya çıkmış, Manikeizm´i yaymaya çalışmıştır. Memun, Babek´e karşı kılıçla, düşüncelerine karşı ise, fikrî tartışmalarla, mücadele etmiş­tir. Bu tartışmaları bizzat Memun yaptığı gibi, gerek devlet idaresin­de nüfuzları bulunan, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad ve Ah-med b. Ebî Duad gibi Mutezilîlerin ileri gelenleriyle, gerekse devlet idaresinde nüfuzu bulunmayan, Bişr el-Mutemir, Cafer b. Mübeşşir, Câhiz ve benzerleriyle yardımîaşmıştır.

    Memun, kardeşi Mutasım´a, kendisinden sonra Babek el-Hurremi´ye uyanlarla savaşmasını vasiyet etmiştir. Mutasını da kardeşinin vasiyetini yerine getirmiş, en ileri gelen komutanlarından biri olan Afşin´i Babek´in üzerine göndermiş, Afşin, Babek ile savaşmış ve onu öldürmüştür.

    Fakat ne gariptir ki, Babek´i öldüren Afşin de mümin değildi. Müslüman görünüyor, kendisinin ve Semerk antlıların çoğunluğunun, îslâmdan önceki dini olan putperestlik inancını taşıyordu. Afşin, Ba­bek´e karşı yaptığı savaşta zafere ulaştıktan sonra, kendisi de muha­keme edilmiştir.

    Afşin´i, tartışma hususunda mütehassıs olan, delilleri ortaya koy­mada ve güçlü, deliller bulmakta usta olan Mutezililerden iki kişi mu­hakeme etmiştir. Şimdi, Taberi tarihinin zikrettiği şekliyle bu mu­hakemeyi görelim.

    Afşin huzura getirildi. O zamana kadar ağır bir mahkum mua­melesi gönnüyordu. Muhakeme salonuna, yaptıklarından dolayı Af­şin´i kınamaları için ileri gelen bazı kişiler de getirilmiş, mevki sa­hiplerinden hiçbiri unutulmamıştı.

    "Afşin´le, Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyad münazara yap­mıştı. Taberistan âmiri Mazyar, Mubez, Sefed krallarından biri olan Merzuban b. Türkeş ve Sefed halkından iki kişi, Afşin´in muhake­mesinde hazır bulunanlardandı.

    Abdülmelik, Sefed halkından olan ve üzerlerindeki elbiseleri es­ki ve yırtık olan o iki kişiyi çağırdı ve onlara «Size ne oldu?» diye sordu. Bunun üzerine o iki kişi sırtlarını, açtılar ve etlerinin dayak­tan çürümüş olduğunu ve sadece kemiklerinin kaldığını gösterdiler. Abdülmelik Afşin´e «Bunları tanıyor musun?» diye sordu. Afşin «Evet tanıyorum. Şu imam, şu da müezzindir. Bunlar, «Eşrusene» denilen yerde bir mescit yapmışlar. Bunun üzerine, ben de onlara bi­ner değnek vurdum. Çünkü Sefed kralı ile aramızda, herkesi, dinin­de serbest bırakacağımıza dair bir anlaşma vardı. Bunlar ise «Eşru­sene» halkının putlarının bulunduğu bir binaya zorla girmişler ve putları çıkararak orayı mescit yapmışlardır. Bu nedenle ben de on­ların herbirerine biner sopa vurdum. Bu cezayı, tecavüzde bulunma­ları ve halkın anlaşmasını ihlal ettiklerinden dolayı verdim.

    Muhammed b. Abdülmelik ? İçinde, Allah´ı inkâr ifadeleri bu­lunan, altın, mücevherat ve kumaşlarla süslediğin yanındaki şu ki­tap nedir?

    Afşin ? Bu, babamdan bana miras kalan bîr kitaptır. İçinde Farslara ait edebiyat, hem de senin anlattığın inkâr meseleleri bu­lunmaktadır. Ben bu kitaptaki edebiyata ait bölümlerden faydala­nıyor, diğer kısımlarıyla ilgilenmiyorum. Ben bu kitabı bu şekilde süslü olarak miras buldum. İhtiyacım olmadığı için de onun süsle­melerini bozup almadım, olduğu gibi bıraktım. Bu kitap, senin evin­de bulunan Müzdek´in kitabına ve Kelile ve Dinine kitaplarına ben­zemektedir. Bunun, insanı dinden çıkaracağını sanmıyordum.» Daha sonra Mubez ileri çıkarak şunları söyledi: Mubez ? Bu adam, boğulan hayvanları yiyor ve beni de yeme­ye zorluyordu. Boğulan hayvanların etinin, kesilen hayvanların etin­den daha tatlı olduğunu iddia ediyordu. Bu adam ayrıca, her şarşamba günü siyah bir koyun öldürür, onu kılıcıyla iki parçaya böler, parçalarının arasından yürüyerek geçer, dalıa sonra onun etini yerdi.

    Bu adam birgün bana şunları söyledi: «Ben bu milletin içine girdim ve sevmediğim herşeyi yapmak zui unda kaldım. Bunların yü­zünden zeytinyağı yedim, deveye bindim ve takunya giydim. Fakat, bu ana kadar benden hiçbir tüy düşmedi. (Yani avret mahalli ve di­ğer yerlerin pis kıllarını hiç temizlemedim.)»

    Afşin ? Söyler misiniz bana? Bunları anlatan kişi, dinen, ken­disine güvenilen bir kimse midir? (O anda Mubez, henüz müslüman olmamıştı. Halife Mütevekkil döneminde Islama girdi.)

    Orada bulunanlar «Hayır» dediler. Bunun üzerine:

    Afşin ? Kendisine güvenmediğiniz ve adaletli kabul etmediği­niz bir kişinin şahitliğini kabul etmenizin anlamı nedir? dedi ve sonra Mubez´e yönelerek, ona şunları söyledi. Benim evimle senin edi­nin arasında, herhangi bir kapı veya pencere mi var da, ordan beni gözetliyor ve yaptıklarımı biliyorsun?

    Mubez ? Hayır.

    Afşin ? (Mubez´e yaklaşarak) Ben seni evime alıp sırlarımı sana açıklayıp, Farsçaya ve Farslara karşı sevgim olduğunu anlatı­yor muydum? (Neden şimdi benim aleyhimde bulunuyorsun?)

    Mubez ? Evet.

    Afşin ? Eğer, sana gizli olarak anlattığım sırlarımdan birini açıklarsan, o takdirde sen, dinine güvenilmeyen, sözünde durmayan biri olursun.

    Bunun üzerine Mubez geri çekildi. Merzuban b. Türkeş ileri geç­ti. Orada bulunanlar Afşin´e: Bunu tanıyor musun? dediler. Afşin de: Hayır, dedi. Bunun üzerine Merzuban?a: Peki, sen bunu tanı­yor musun? dediler. O da: Evet bu Afşin´dir, dedi. Sonra oradakiler Afşin´e; Bu, Merzuban´dır. dediler.

    Merzuban ? (Afşin´e) Ey yalancı! Sen, nasıl kendini savunu­yor ve birtakım hilelere başvuruyorsun?

    Afşin ? Ne diyorsun sen ey uzun sakallı?

    Merzuban ? Memleketinin halkı sana yazdıkları yazılarda na­sıl hitap ediyorlar?

    Afşin ? Babama ve dedeme hitap ettikleri şekilde yazıyorlar.

    Merzuban ? O halde nasıl yazdıklarını söylesene.

    Afşin ? Hayır söyleyemem.

    Merzuban ? Onlar sana Eşrusene diliyle şöyle şöyle yazmıyor­lar mıydı?

    Afşin? Evet.

    Merzuban ? Bunlarm mânâsı; «Kul olan filan oğlu falandan İlaha...» demek değil midir?

    Afşin ? Evet, öyledir.

    Muhammed b. "Abdüîmelik ? Hiç. müslümanlar. böyle bir sö­zün kendilerine söylenilmesine katlanabilirler mi? ?Ben, sizin en yü­ce Rabbinîzim.»[84] diyen Firavundan ne farkın ka,ldı?

    Afşin ? Bu, dedeme, babama ve îslâma girmeden önce halkın bana karşı bir davranış şekliydi. Bana itaatten ayrılmamaları için kendimi onlardan aşağı düşürmek istemedim.

    Bunun üzerine orada hazır bulunanlardan, İshak b. İbrahim b. Mus´ab, Afşin´e şunları söyledi: Hz. Haydar, sen, Firavunun iddia et­tiği şeyleri iddia ettiğin halde, nasıl olur da Allah´a yemin edersin, biz de sana inanırız, yeminini kabul edebiliriz ve sana müslürnan muamelesi yaparız?

    Daha sonra Taberistaıı âmiri Mazyar ileri geçti. Orada bulunan­lar Afşin´e: Bunu tanıyor musun? dediler. Afşin: Hayır, dedi. Bu de­fa Mazyar´a: Sen bunu tanıyor musun? diye sordular. Mazyar: Evet tanıyorum. Bu, Afşin´dir, dedi. Orada bulunanlar Afşin´e «Bu, Mazyar´dır.» dediler. Afşin : «Şimdi onu tanıdım» dedi. «Hiç onunla yazıştm mı?» diye sordular. Afşin: «Hayır» dedi. Mazyar´a dönerek: «Bu sana herhangi bir şey yazdı mı?» dediler.

    Mazyar: «Evet, bunun kardeşi Haşin, benim kardeşim Kûhiyar´a şunları yazdı. «Şüphesiz ki bu aydınlık dine benimle senin baban­dan ve Babek´den başkası yardım etmiyordu. Babek, ahmaklığından, kendi kendini öldürttü. Öldürülmesine engel olmak için elimden ge­len herşeyi yaptım. Fakat ahmaklığı, onu, düştüğü sonuca sürükle­di. Eğer sen bu İşe karşı çıkarsan, insanların, senin üzerine salacak­ları, benden başka herhangi bir kimse yoktur. Benimle beraber ise, süvariler ve cengaverler bulunmaktadır. Şayet seninle birleşirsem, bizimle, Araplar, Mağripliler ve Türklerden başka savaşacak kimse yoktur.

    Bir Arap bir köpek gibidir. Önüne bir parça ekmek at, sonra ba­şım demir topuzla Su sinek Mağripliler ise, başları yenecek kim­selerdir. Şeytanın çocukları Türklere gelince, bir saat içerisinde ok­ları biter. Sonra süvariler onlara bir hamle yapar ve köklerini ku­rutur. Böylece din, Parsların dini olur.»

    Bunun üzerine Afşin şöyle söyledi.

    Afşin ? Bu adamın, kendi kardeşi ile benim kardeşime isnad ettiği olayla´benim uzak ve yakından hiçbir alâkam yoktur. Kaldı ki, ben bu mektubu, onu kendime çekmek ve güvendirmek için yaz­mış olsaydım, kötü bir şey yapmış olmazdım. Çünkü, halifeye güç ile yardım ettiğim gibi, taktik ve hile ile de yardım etmem çok yerin­dedir. Bu yolla onun kafasını koparır, halifeye getirirdim. Ve büyük bir mükâfat elde ederdim. Nitekim, halifenin nezdinde, Abdullah b. Tâhir böyle bir mükâfat kazanmıştır.

    Bundan sonra Mazyar geri çekildi. Afşin´in Merzuban b. Türkeş´e söyledikleri ve İshale b. İbrahim´in de konuştukları bitince İbn-i Ebi Duad Afşin´i azarladı. Bunun üzerine Afşin Ebu Duad´a şunları söyledi: «Ey Ebu Abdullah! Sen, öyle bir adamsın ki, boyun bağım açıyorsun, onu tekrar boynuna bağîaymcaya kadar bir topluluğu imha ediyorsun.

    İbn-i Ebi Duad. (Afşin´e) Sen sünnet oldun mu?

    Afşin ? Hayır.

    İbn-i Ebu Duad ? Bunu yapmana engel neydi? Halbuki kişinin Müslümanlığı bununla tamamlanır.

    Afşin ? İslâm dininde takıyye yapmak yok mudur?[85]

    İbn-i Ebu Duad ? Evet vardır.

    Afşin ? Korktum ki, vücudumdaki bu organın ucunu kesersem

    ölürüm.

    İbn-i Ebu Duad ? Sen, savaşlarda oklar atıyor ve kılıç sallıyor­sun. Bu durum seni harpten geri bırakmıyor da, küçük bir deri par­çasını koparmaktan mı çekiniyorsun?

    Afşin ? Savaş, beni zorlayan bir zaruret halidir. Ortaya çıktı­ğı zaman ona katlanırım. Bu mesele ise, kendi kendime yapacağım birşeydir. Ayrıca, sünnet yaptırırsam canımın güvenlik içinde ola­cağına güvenemiyorum. Sünne´t olmamanın, kişiyi İslâmdan çıkara­cağını da şimdiye kadar bilmiyordum. .

    İbn-i Ebu Duad ? "Artık Afşin´in chırumu anlaşılmıştır, dedi ve hapsedilmesini emretti.[86]

    İşte bu, Afşin´in muhakemesi ve tartışmalarıdır. Bu muhakeme, Mutezile ´mezhebine mensup olanların, sapıklık ve zındıklıkla itham edilenlerin karşısına nasıl dikildiklerini gösteriyor. Ve cereyan etti­ği çağın durumunu tasvir ediyor. Öyle ki, bazı topluluklar, kendile­rini İslâm´a girmiş gibi göstermişler ve içlerinde başka bir din giz­lemişlerdir.

    Eğer Afşin´e yöneltilen ithamlar doğruysa bu, kalpleri bozuk olanların komutanlık mertebesine kadar ulaştıklarını göstermekte­dir. Ve bu muhakeme bizleri, Afşin hakkında şu üç neticeye vardır­maktadır.

    1 ? Şu bir gerçektir ki, Afşin´in kalbine iman girmemiştir. O, savaşçı ve gözü pek bir askerdi. Allah´a iman etmediği gibi, putlara da iman etmiyordu. Onun tek amacı devlet kademelerinde en yük­sek mertebelere ulaşmaktı. İşte bu sebepledir ki Afşin, Babek el-Hur-remî ile savaşma teklifini hiç tereddüt etmeden kabul etmiş ve onu yok etmiştir. Böylece, halife nezdinde itibar kazanmak istemiştir.

    2 ? Afşin´in Babek el-Hurremfye karşı takındığı tavır, Babek´in galip gelmesini arzu edenleri kızdırmış ve onların Afşin´i ihbar et­melerine ve ele vermelerine sebep olmuştur. Muhakemede hazır bulunan bütün şahitlerin, putperest oluşları bizleri bu neticeye vardır mıştır. Zira insanın hatırına şöyle bir soru gelmektedir: Niçin görü­nüşte müslüman olan Afşin´in aleyhine şahitlik etmek için, dinleri İslama ters olan kişiler seçilmiştir?

    3 ? Muhakemeden çıkardığımız üçüncü sonuç ta şudur. Afşin´­in Araplara karşı büyük bir kini vardı. Ve çok sert, çok merhamet­siz ve çok zorba bir adamdı. Eğer böyle olmasaydı, imama? ve müez­zine, ancak iman ve insanlıktan nasibi olmayan bir kişinin yapabi­leceği bu ağır işkenceyi yapmazdı.

    b) Mutezilenin, fıkıh ve hadis âlimleriyle münakaşaları. (Kor´an´ın mahluk olup olmadığı meselesinde)

    Kur´an-ı Kerîm´in mahlûk (yaratılmış) olup olmaması meselesi Mutezilenin tarihi ile paralel yürür. Mutezilîler her anlatıldığında hatıra bu mesele gelir. Çünkü, Abbasiler döneminde bu meseleyi on­lar ortaya atmışlar ve Abbasî halifesi bunların görüşüne dayanarak fıkıh ve hadis âlimlerini, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu söy­lemeye zorlamış ve bu âlimlerin bir kısmının başına birçok musibet­ler, gelmiştir.

    Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, üç Abbasi ha­lifesi; Memun, Mu´tasım ve Vâsık dönemlerinde bütün insanların zi­hinlerini meşgul etmiş ve düşüncelerin çarpışmasına, inanç hürriye­tinin yok edilmesine sebep olmuştur.

    Yine bu mesele yüzünden, bu konu hakkında görüş beyan et­mekten çekinenler ve dinî nassîarm sınırlarını aşmak istemeyenler, büyük işkenceler görmüşlerdir. Bunların hiçbir günahı yoktu. îşkence görmelerinin tek sebebi, çeşitli düşünce akımları ve fikrî yanılgı­lar içinde doğru yoldan sapacaklarından korkarak, kendilerini Allah Tealâ´nın kitabına ve Resulullah´m sünnetine vermeleri idi.

    Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı meselesi, yukarıda an­latılan üç halifenin dönemlerinden daha önce mevcuttur. Kur´an´m mahluk olduğunu Ca´d b. Dirhem söylemişti. Ve bu sözünden dolayı onu, Küfe valisi, Halid b. Abdullah el-Kasrî Öldürmüştü.

    Yine bu sözü Cehm b. Safvan da söylemişti. Bu adam, Cebriye mezhebini anlatırken izah ettiğimiz gibi, Allah´ın «Kelâm» sıfatını inkâr ediyordu. Cebriyecilerin inançlarına göre, «Kelâm» sıfatının inkâr edilişinin sebebi, Allah´ı, yaratılanlara benzetmekten uzaklaş­tırmaktır, îşte aynı bu nedenle Kur´an-ı Kerîm´in, Allah tarafından yaratıldığı ve «Kadim» olmadığı meselesi ortaya çıkmıştır.

    Daha sonra Mutezilîler ortaya çıktılar. Kur´an-ı Kerim´de zikre­dilen Allah Tealâ´nm «Sıfat-ı subutiyesini» bütünüyle reddettiler. Kur´an-i Kerim´de zikredilen «Sıfat-ı subutiyelerin» bizzat, Allah´ın zatının isimleri olduğunu ve Allah´ın sıfatları olmadığını iddia etti­ler. Bu sıfatlar, «Hayat», «İlim», «Semi», «Basar», «İrade», «Kudret»,. «Kelam» ve «Tekvin» sıfatlandır,

    Mutezilîler, ´Allah Tealâ´nm «Kelâm» sıfatını da inkâr ettikleri için, Allah´ın konuştuğunu kesinlikle reddettiler,

    «Allah Musa ile konuştu.»[87] âyetinde beyan edildiği gibi, Kur´-an-ı Kerimde Allah´a konuşmayı isnad eden âyeti şöyle yorumlamış­lardır : «Allah Tealâ herşeyi yarattığı gibi, konuşmayı da ağacın için­de yarattı ve ağaç konuştu.»

    Mutezilîler, «Kelâm» Allah Tealâ tarafından yaratılmıştır. «Kur1-an, Allah´ın mahlukudur» sözlerini bu esasa dayandırmışlar ve Ab­basiler döneminde Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı mesele­sinde yoğun bir tartışmaya girişmişlerdir. Bir kısım fıkıh âlimleri de bunlara katılmıştır. Meselâ: «Bîşr b. Gayyas el-Mureysî» Mısır fuka-hası arasında büyük bir mevkii bulunmasına rağmen, Kur´an-ı Ke­rîm´in «mahluk» olduğunu söylemiştir. Bu zatın hocası ve İmam Ebu Hanife´nin talebesi olan İmam Ebu Yusuf, Bişr´e, bu iddiasından vaz­geçmesini telkin etmiş, fakat Bişr vazgeçmemiştir ve Ebu Yusuf onu bu yüzden meclisinden kovmuştur.

    Kur´an´ın mahluk olup olmadığı hakkındaki tartışmalar, Harun er-Reşid döneminde başlamıştır. Harun er-Reşid, inanç mevzuların­da -tartışmayı ve felsefelerin görüşleri ışığı altında münakaşa yapma­yı teşvik eden bir zat değildi. Bilakis onun, inanç meselelerinde tar­tışanları hapsettiği, Mutezilîlerin de bunlardan olduğu rivayet edil­mektedir. Bu sebeple Harun er-Reşid, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki konuşmaları teşvik etmemiştir. Kendisine, Bişr b. Gayyas el-Mureysî´nin, Kur´an-ı Kerim hakkındaki sözleri ulaşın­ca şunları söylemiştir: «Eğer, "Allah onu benim elime düşürürse ye­min olsun ki onu öldürürüm.» Bu yüzden Bişr, Harun er-Reşid döne­mi boyunca gizlenmiştir.

    İktidara Memun gelince, Muteziîiler çevresine toplanmış, Mcmun en önemli adamlarını bunlardan seçmiş ve onlara en büyük ikram­larda bulunmuştur. Öyle ki, Memun´un yanına, Mutezile mezhebin­den olan Ebu Hişam el-Futî gelince Memun onu takdir ettiğinden ye­rinden kımıldayarak ayağa kalkmaya dahi yeltenirmiş. Halbuki Meraun başka hiçbir kimseye böyle davranmazmış. Bunun sebebi, Me­mun´un, Mutezile imamlarından olan Ebul Huzeyl el-Allaf in, «Din­ler ve mezhepler tarihinde» talebelerinden oluşudur. Memun bu ta­lebeliği ile ve halifeliği boyunca ilimle meşgul olmasıyla Mutezileden sayılmıştır.



  11. 08.Ocak.2013, 17:58
    6
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi

    Memun, dinler ve mezhepler tarihi mevzularında münazara meclisleri tertip ederdi. Bu yarışmanın gözde adamları ve bu saha­nın ileri gelenleri Mutezililerdi. Çünkü bunlar, akli ilimleri çokça okumuşlardı. Mutezilîler, Memun´un yanında itibar gördüklerini an­ladılar. Memun´un özellikle ileri gelen adamlarını bunlardan seçme­si ve Ahmed b. Ebî Duad´ı en yakın adamlarından yapmsaı, Mutezilîîere daha fazla güç kazandırdı. Hatta Memun, vefatı esnasında, kardeşi Mu´tasım´a Ahmed b. Ebî Duad´ı tavsiye ederek ona şunları söyledi: «Ebu Abdullah Ahmed b. Ebî Duad» senden ayrılmasın. Onunla her işinde istişare et. Çünkü o, bu işe lâyık bir kimsedir.»

    Memun ile Muteziliier arasındaki bu fikri beraberlik ve Memun´­un özel ve umumî işlerinde bunları kendisine yaklaştırması Mutezililerin, Memun´a, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu açıkça ilan

    ettirmelerine sebep olmuştur.

    Memun ileri ikiyüzoniki tarihinde Kur´an-ı Kerim´in mahluk ol­duğunu ilân etmiş, bu hususta meclisinde bulunanlarla tartışmalar yapmış ve delillerini öne sürmüştür. Bununla beraber Memun, in­sanları, inanç ve görüşlerinde serbest bırakmış ve onları benimse­medikleri bir görüşe, tartışmak istemedikleri bir düşünceye zorlamamıştır. Ne yazık ki Memun ölüm yılı olan Hicrî ikiyüz onsekiz ta­rihinde, Mutezililerin teşvikleri sonunda, insanları zorla Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğu inancını benimsemeye zorlamış hatta bu hususta kuvvete başvurmuştur.

    Memun bu girişimine, «Rakka» Iö şehrinde bulunduğu bir sıra­da, Bağdattaki yardımcısı îshak b. İbrahim´e mektuplar göndererek, fıkıh ve hadis âlimlerini imtihana çektirip, Kur´an-ı Kerim´in mah­luk olduğunu zorla söyletmekle başlamıştır.

    Memun, evvelâ devlette vazifeli olanları veya idarecilerle, ida­ri emirleri uygulayanlarla ilişkileri bulunanları meselâ; mahkeme­lerde şahitlik edenleri zorlamakla başladı. Memun´un, Îshak b. İbra­him´e gönderdiği birinci mektubun son bölümünde şunlar anlatıl­maktadır. «Çevrende bulunan kadıları topla, müminlerin emirinin mektubunu onlara oku. Önce onları imtihan et. Kur´an-ı Ka´in mahluk olduğu ve sonradan yaratıldığı hususundaki inançları. or­taya çıkar ve onlara deki: Müminlerin emin dinine, Allah´ı birleme­deki samimiyetine ve kesin inancına güvenmediği kimselerle, yaptı­ğı işlerde yardımlaş a m ayacak ve halkının işlerini emanet ettiği bu gibi kimselere artık güvenmeyecektir. Onlar bu inancı kabullenir, müminlerin emirinin görüşüne katılır ve hidayet ve kurtuluş yolun­da bulunurlarsa onlara emret, insanlara şahitlik için kendilerine ge­len şahitleri çok iyi tedkik edip, Kur´an hakkındaki bilgilerini sor­sunlar ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, sonradan meydana getirildiğini kabul etmeyen ve bu görüşü benimsemeyenin şahitliği­ni kabul etmesinler ve bunların şahitlik ettikleri hadiselerin altına imza atmasınlar. Müminlerin emirine, tayin ettiğin hakimlerden gelen bu husustaki bilgileri ve onlara bu hususta emirler verdiğini yaz. Sonra işi bizzat sen yürüt. Peşlerini takip et ki, Allah Tealâ´nm gönderdiği hükümler, dinde basiret sahibi olanların ve Allah´ı birle­mede ihlaslı olanların şahitlikleriyle tatbik edilmiş olsun.»[88]

    Bu mektuptan anlaşılıyor ki Memun, bu sözü söylemeyeni dev­let vazifesinden mahrum etme, şahit ise şahitliğini kabul etmeme cezasmdan başka bir ceza ile cezalandırmam aktadır.

    Memun, ikinci mektubunda, devlet idaresinde görevi bulunan ve bunlarla münasebeti olanlara ilaveten, fıkıh ve hadis âlimlerinin, fetva, eğitim ve irşad makamında bulunan herkesin sorguya çekil­mesini, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki cevap­larının, kendisine gönderilmesini emretmiştir. İshak İbn-i İbrahim, bunları sorguya çektikten sonra cevaplarını Memun´a gönderiyordu. Çoğunluk, bu mesele hakkında kesin karar vermemeyi ve susmayı tercih ediyordu.

    Memun yazdığı üçüncü mektupta ise, sert davranmıştır. Kur?an-ı Kerim´in mahluk olup olmadığı hakkında çekimser kalanları küçümsüyor, onları tenkid ediyor ve haklarında alcı sözler söylüyor­du. Memun, bununla da yetinmedi, Kur´an-ı Kerim´in mahluk oldu­ğunu söylemeyeni ere ağır cezalar koydu.

    Üçüncü mektupta şunlar anlatılmaktadır: «Mektubunda» emirel müminine adlarım yazdığın ve emirel mümininin bu mektubunda sana zikrettiği, yahutta zikretmek istemediği kişilerden, ´Allah´a or­tak koşmaktan vazgeçmeyenleri, ellerini kollarını bağlayarak emirel mümininin ordusuna gönder. Bunlarla birlikte, kendilerini yollarda koruyacak ve emirel mümininin ordusuna varıncaya kadar onlara bekçilik edecek muhafızlar gönder. Muhafızlar bunları güvenilir el­lere teslim etsinler. Böylece müminlerin emiri bunlara nasihatta bu­lunsun. Şayet, düşüncelerinden vazgeçmez ve tevbe etmezlerse, in­şallah bunların hepsini kılıçtan geçirecektir. Kuvvet ancak Allah´ın­dır.»[89]

    1. Bu mektuptan da anlaşılıyor ki Memun, devlet vazifelerinden mahrum etme cezasını ağırlaştırarak, idam tehditleri savurmaktadır.

      İshak b. İbrahim, düşünmeden derhal Memun´un emrini uygu­lamaya başladı. Fıkıh ve hadis âlimlerini, müftüleri topladı, onlan, kendilerinden istediğini ikrar etmez, söylemek istediğini söylemezlerse, ağır bir cezaya çarptıracağını, çekinmeden Memun´un reva gör­düğü hükmü yerine getireceğini ve ağır cezalar vereceğini anlattı. Bunun üzerine âlimler, onun istediği gibi konuştular ve o mezhebi kabullendiklerini ilân ettiler.

      ´Ancak, Allah Tealâ, dört kişinin kalplerini pekiştirdi ve onlara cesaret verdi. Haklarında, Allah Tealâ´nm emir ve hükümlerine da­yandılar, cesaretle sözlerinde ısrar ettiler. Bunlar, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, el Kavariri ve Seccade idi. Bu zatlar iplerle bağ­landılar ve zincirlere vuruldular. îlk geceyi zincirlere bağlı olarak geçirdiler. Ertesi sabah Seccade Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul etti. Onun zincirlerini çözdüler ve serbest bıraktılar. Diğerle­ri ise aynı durumlarında devam ettiler.

      İkinci gün .aynı sorular tekrar soruldu. Kavarîri´nin iradesi za­yıfladı. Kur´an´m mahluk olduğunu kabul etti. Bunun üzerine onun da zincirleri çözüldü. Geriye iki kişi kaldı. Onların üçüncüsü ise, Al­lah idi. Bu iki zat, Tarsusta Memun´un huzuruna çıkmak üzere, zin­cirlerle bağlı olarak gönderildiler. Muhammed b. Nuh, yolda şehid oldu. İshak b. Ahmed, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul edenlerin serbestçe Memun´un huzuruna çıkmalarım istedi. Bunlar, Tarsusa gidip Memun´un huzuruna çıkacaklarına dair kefiller bırak­tılar. Yolda giderlerken Memun´un ölüm haberini duydular. Fakat, (Allah onu affetsin) Memun, dünyayı kardeşi´Mutasım´a bir vasiyet bırakmadan terketmedi. Vasiyetinde kardeşine, Kur´an-ı Kerim hak­kındaki görüşlerine sımsıkı sarılmasını, insanları zorla buna davet etmesini tenbih etti.

      Memun, kafasını şartlandıran bu düşüncenin, uyulması gereken bir dinî hüküm olduğunu, buna davet edilmeyip, insanlar bunu kabule zorlanmadıkça, sorumluluğundan kurtul un amayacak bir dinî vecibe olduğunu zannediyordu.

      Vasiyetinde şunlar vardı. «Ey Ebu İshak, bana yaklaş, dilediğin gibi öğütte bulun. Kur´an-ı Kerîm´in mahluk oluşu meselesinde kar­deşinin yolunu tut.»

      İşte bu vasiyet sebebiyle Memun´un ölümünden sonra fitne fe­sat bitmemiş, bilakis daha da genişlemiş, fitnenin doğurmuş olduğu kargaşa ve sızlanmalar artmış ve bu mesele, takva sahibi, âlim, fı­kıh ve hadis bilginleri ve fetva makamında bulunanlar için dönüp dolaşan bir bela haline geldi.

      Ahmed İbn-i Hanbel, bu belanın içinde kalmaya devam etti. Vü­cudu kamçılarla yara bere içinde bırakıldı. Buna rağmen bu zat, mu­sibetlere göğüs gerdi, hiçbir zaman inancından taviz vermedi. Onsekiz ay hapiste kaldı, Boyun eğmeyeceğinden ve isteklerini kabul et­meyeceğinden ümitlerini kestiler. Nihayet onu serbest bıraktılar.

      Ahmed İbn-i Hanbel tekrar fetva makamına ve hadis hocalığı­na döndü. Mutasım ölünceye kadar aynı vazifeye devam etti.

      Vâsık iktidara gelince, aynen bu hususta babasının izinde yü­rüdü. Görüşüne katılmayanlara büyük işkencelerde bulundu. Fakat Vâsık, İmam Ahmed´e daha fazla işkence yapmayı uygun bulmadı, onu sürgün etti. Fetva vermesine mâni oldu ve ona şunları söyledi. «Kimseyle görüşmeyeceksin. Benim bulunduğum şehirde kalmaya­caksın.» Bundan sonra İmam Ahmed, gizli olarak yaşadı. Namaza dahi çıkamıyorüu. Nihayet, bu haldeyken vefat etti.

      Vâsık dönemindeki zulüme, sadece İmam Ahmed uğramamış, başkaları da bundan kurtulamamışlardır. Diğer şehirlerde bulunan âlimler, Bağdat´a gönderiliyor, bu meselede sorguya çekiliyor ve kalblerinde sakladıkları inançlarını açıklamaya zorlanıyorlardı. Bun­lardan biri de îmam Şafii´nin arkadaşı, Mısırlı fıkıh âlimi, Yusuf b. Yah el-Buveytî idi. Bu zat, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu söy­lemeye davet edildi. Fakat o, bunu söylemeyince, zincire vuruldu ve. mükâfatını Rabbmdan bekleyerek, zincirler arasında ruhunu Hakk´a teslim etti.


    Yine bu alimlerden biri de Naîm b. Hammad idi. Bu zat, eli kolu bağlı olarak Vâsık´in zindanlarında can verdi.

    Yine, bu âlimlerden biri de Ahmed b. Nasr el-Huzaî idi. Vâsık, bu zatı, kendi görüşlerini benimsemediği için öldürdü ve astı.

    Mutezilelerden olan Sümame b. Eşres´in, Ahmed´i, Vâsık´a şikâ­yet ettiği ve Vasık´m da, sonunda Ahmed´i öldürdüğüne pişman ol­duğu ve Sümame´ye ve onun öldürülmesine teşvik eden herkese si­temde bulunduğu rivayet edilmektedir.

    Âlimler, Hakkın sesini boğan bu kör fitnede, merhamet sadasını susturan bu şiddetli bela içinde yıllarca yaşadılar. Bu meseleye dalmamak büyük bir suç sayılıyor, herhangi bir müslüman bu husus­ta mazur görülmüyor, bir mümin, geçmişteki iyiliklerinden veya gü­zel ahlâkından yahut güzel davranışlarından ve insanların, kendisi­ne karşı saygı duymasından dolayı dahi affedilmiyordu. Musibetler gittikçe arttı, fitne fesat devam etti. öyle ki, insanlar bu durumdan iyice usandı. Hattâ bu.düşünceyi savunanlar bile bu işten bıktılar. Bir takım insanlar yanında bu mesele artık alay konusu edilir oldu.

    Komikliği ile meşhur Ubade adında bir kişinin, birgün, halife Vâsık´m huzuruna gelerek onunla şunları konuştuğu anlatılır:

    Ubade ? Kur´an-ı Kerîm hususunda Allah, sana büyük bir mü­kâfat versin. C3u deyim, Ârapçada «Başın sağ olsun» demektir.)

    Vâsık ? Vay senin haline! Hiç, Kur´an-ı Kerim ölür mü?

    Ubade ? Ey müminlerin emiri! Her mahluk (yaratılan) ölme­ye mahkumdur. Vallahi ey emir! Kur´an-ı Kerim öldükten sonra in-´ sanlara teravihi kim kıldıracak?

    Vâsık ? (gülerek) Allah, kahretsin seni, yeter sus!

    Muhammed Kemaleddin el-Demirî «Hayatül hayvan» adlı kita­bında şunları anlatır: «Vâsık, hayatının sonlarına doğru, Kuran-ı Kerim´in mahluk olduğu görüşüne katılmayanlara işkence yapmak­tan vazgeçmiştir. Bunun" sebebi ise; birgün işkence görenlerden ihti­yar bir hoca, Vâsık´m huzuruna çıktı ve, muhakemeyi yürüten Ah-med b. Ebî Duad´a şunları söyledi: «Sen, Resulullah (S.A.V.)´in, Hz. Ebubekir´in, Hz. Ömer´in, Hz. Osman´ın ve Hz. Ali´nin davet etmedik­leri bir şeye insanları davet ediyorsun. Sen ya ´Onlar bunu biliyor­lardı» yahut ta «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı» demek zorunda­sın. Eğer «Onlar bunu biliyorlardı, fakat söylemeyip sustular» der­sen bana da, sana da, onların yaptıkları .gibi susmak gerekir. Şayet dersen ki, «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı, fakat ben bildim.» Ey ahmak oğlu ahmak! Peygamber (S.A.V.)´in ve Hulefa-i Raşidi´nin bilmediği bir şeyi sen mi bileceksin?» Vâsık bu sözleri işitince ye­rinden fırladı ve ihtiyarın bu sözlerini tekrarlamaya başladı... İh­tiyarı affetti. Ve oğlu Muhtedî´nin de anlattığı gibi, ısrarla sürdürdü­ğü bu davranışından vazgeçti.[90]


    Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası:


    Bu mesele hakkındaki ihtilafta bir taraf Mutezililer, diğer tar ise fıkıh ve hadis âlimleriydi. İhtilafın şiddetli dalgaları bizlere, "bizzat mevzuu ve mevzudaki ihtilaf noktasını unutturmam aladır.

    Belki de İmam Ahmed´in görüşü, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşüyle birleşmekte ve onların görüşünü de bize yansıtmaktadır.Bu nedenle, İmam Ahmed´in görüşünü izah etmek, fıkıh ve hadiselilerinin görüşünü izah etmek demek olacaktır.

    İmam Ahmed´in görüşünü ve Mutezilüerin, katı tutumlarım ina girişmeden önce şunu iyi bilmeliyiz ki, İmam Ahmed b. Hanbc in de içlerinde bulunduğu, görüşlerine itibar edilen âlimler;

    a) Kur´an-ı Kerîm´i okumanın hâıdis olduğu (sonradan yaı tıldığı), onun harflerini telaffuz etmenin (söylemenin) hadis olc ğu hakkında ittifak etmişlerdir.

    b) Kur´an-ı Kerîm´de, yazılarla şekillendirilmiş harflerin hâı olduğunda hiçbir şüphe olmadığı hususunda da ittifak etmişlere Bu âlimler, Kur´an-ı Kerîm´c iki açıdan bakılacağını söylemişlere

    a) Bu noktadan hareket edilirse, Kur´an-ı Kerim´in kaynağı bakış açısı Kur´an-ı Kerim´in kaynağının, Allah Teaîâ olduğunu, Allah Tealâ´nın konuşma sıfatının bulunduğu ve Kur´an-ı Kerim onun kelamı olduğu ortaya çıkar.

    b) Kur´an-ı Kerim´deki harflere ve harflerden meydana ge kelimelere, kelime ve cümlelerden anlaşılan mânâlara bakış açısı? İşte, ihtilafın esas noktası bu son iki bakış açısıdır.

    Birinci bakış açısı bakımından Mutezililer, Allah Tealâ´nın, nuşma sıfatının olmadığını, çünkü böyle bir sıfatın, ancak yar landa bulunabileceğini iddia etmişler, Kur´an-ı Kerîm´de Allah Telâ´ya «konuşma» isnad edilen her âyeti, «Allah Tealâ konuşmayı, nuşulân yerde yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir. Meselâ; Allah´ım, Hz Musa ile konuşmasını, «Allah Tealâ, konuşmayı ağe yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir.

    Mutczili olmayan fıkıh ve hadis âlimleri ise, Allah Tealâ´j «Konuşma» sıfatının bulunduğunu, bu sebeple,. Kur´an-ı Kerim Allah kelâmı olduğu, dolayısıyle Kur´an´m, diğer yaratılanlar , mahluk olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.

    İkinci bakış açısına göre ise ki bu da Kur´an-ı Kerîm´de oku harflere ve harflerden anlaşılan manalara bakış açışıydı. Mutezililer kendilerine has metodlarla hareket ederek, okunan harflerin ve anlaşılan mânâların, Allah tarafından yaratılan şeyler olduğunu söy­lemişlerdir.

    îmanı Ahmed ve ehl-i sünnetten onun görüşünü benimseyenler, Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâlarının, Allah Tealâ tarafından yara­tılan bir mahluk olmadığını, çünkü bunlar, Allah Tealâ´nın kelâmı­nın bir dış görüntüsü olduğunu söylemişlerdir.

    O halde Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâları «Kadim» (başlangı­cı olmayan) mıdır? Bu soru hakkında İmam Ahmed, daha önceleri, herhangi bir cevap vermiyor, susmayı tehcih ediyormuş. Daha son­ra ise, açıkça görüşünü beyan ederek şunları söylediği rivayet edil­miştir. «Kim, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zannederse, o ki­şi «Cehmiye» (Cebriye) mezhebindendir. Kim de «mahluk değildir» derse o da bidatçı (dinde olmayanı dinden gösteren) dir.» Evet, İmam Ahmed, bu meseleye girişmenin, bidat olduğu görüşündedir. Fakat, fitne ve fesat her tarafa yayılınca, açıkça görüşünü belirtmiş, Kur´­an-ı Kerim´in lafız ve mânâlarının «mahluk» olmadığını söylemiştir, İmam Ahmed, Mütevekkil adlı halifeye yazdığı mektupta bu görü­şünü açıklamıştır. Mektupta şunlar zikredilmektedir:

    «Birçokları, geçmişlerimizden «Kur´an-ı Kerim´in Allah kelâmı ol­duğunu ve mahluk olmadığını» söylediklerini rivayet etmişlerdir. Ben de bu görüşe katılıyorum. Bu mesele hakkında, Allah Tealâ´nm kitabında, Resulullah (S.A.V.)´in sünnetinde, Sahabe-i Kiram´ım ve tâbiin´in sözlerinde mevcut olan görüşlerden başka hiçbirşey söyle­mek istemiyorum. Çünkü bu konuda konuşmak, hoş bir şey değil­dir.»

    Bunlardan, şu neticeye varılır; İmam Ahmed uzun bir süre sus­tuktan sonra görüşünü ortaya koyarak, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olmadığını söylemiştir. Bununla beraber îmam Ahmed, hiçbir za­man Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğunu söylememiştir. Bu husus­ta susmayı tercih etmiştir. Zira bu mesele, ilm-i kelamın özünü teş­kil eden meselelerden biridir. İmam Alııncd ise, kelâmcı değildir.

    Bu izah ve incelemelerle, Mutezilîlerin görüşlerine ters düşen ve Mutezilîlerin, karşısında savaştıkları görüşü beyan ettik. Mutezi­lîlerin, kendi görüşlerini ve çizdikleri planlarını izah etmiş olduk. Kısaca Mutezililer, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu, sonradan meydana .getirildiğini ve kadim olmadığını söylemişlerdir.

    Görüldüğü gibi bunîar, iki ayrı görüştür. Her görüş sahibinin, kendisine göre bir yöntemi vardır. Bunlardan herhangi biri, diğeri­ni kâfirlikle itham etmemiştir. Ancak, burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: Niçin Muteziliîer, iktidar ellerine geçince, tartışma usulü­nü bırakıp tehdit ve işkence metoduna başvurmuşlardır? Halbuki onlar, münazaracı ve münakaşacı bir topluluktur. Memun, Mutasim ve Vâsık halifeleri bir yana bırakalım. Çünkü bunlar icraatta bulunan kişilerdi. Asıl görüş ise Mutezile´nindi. Hatta bu hususta yazılan yazı ve vasiyetlerin hepsi Ahmed b. Duad´m eliyle kaleme alınmıştı. Belki de Ahmet, Memun´un ölüm hastahğmdaki zayıf du­rumunu istismar etmiş, yazabildiği şeyleri yazmış ve onun namına emirler vermiştir. Bunu, akla yakm gösterecek bir delil de şudur: İşkenceler ve işkenceyi emreden mektupların hepsi, Memun´un, Bağ dat´ın dışında bulunduğu´ ve hasta olduğu zamanlarda ortaya çık­mıştır. Bu sebeple, yukarıda sorulan soruya muhatap olarak Mute-zilîleri kabul etmek zorundayız. Onların bu hususta mazur sayılıp sayılamayacaklarını araştırmak lâzımdır. Ancak, hiçbir zaman onların özürleri, işkence ve zulümlerini haklı gösteremez. Zira bu iş­kence ve zulümler, Ahmed İbn-i Hanbel gibi takva sahibi zatlara as­la reva görülemez.



  12. 08.Ocak.2013, 17:58
    6
    Hadimul Müslimin
    Memun, dinler ve mezhepler tarihi mevzularında münazara meclisleri tertip ederdi. Bu yarışmanın gözde adamları ve bu saha­nın ileri gelenleri Mutezililerdi. Çünkü bunlar, akli ilimleri çokça okumuşlardı. Mutezilîler, Memun´un yanında itibar gördüklerini an­ladılar. Memun´un özellikle ileri gelen adamlarını bunlardan seçme­si ve Ahmed b. Ebî Duad´ı en yakın adamlarından yapmsaı, Mutezilîîere daha fazla güç kazandırdı. Hatta Memun, vefatı esnasında, kardeşi Mu´tasım´a Ahmed b. Ebî Duad´ı tavsiye ederek ona şunları söyledi: «Ebu Abdullah Ahmed b. Ebî Duad» senden ayrılmasın. Onunla her işinde istişare et. Çünkü o, bu işe lâyık bir kimsedir.»

    Memun ile Muteziliier arasındaki bu fikri beraberlik ve Memun´­un özel ve umumî işlerinde bunları kendisine yaklaştırması Mutezililerin, Memun´a, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu açıkça ilan

    ettirmelerine sebep olmuştur.

    Memun ileri ikiyüzoniki tarihinde Kur´an-ı Kerim´in mahluk ol­duğunu ilân etmiş, bu hususta meclisinde bulunanlarla tartışmalar yapmış ve delillerini öne sürmüştür. Bununla beraber Memun, in­sanları, inanç ve görüşlerinde serbest bırakmış ve onları benimse­medikleri bir görüşe, tartışmak istemedikleri bir düşünceye zorlamamıştır. Ne yazık ki Memun ölüm yılı olan Hicrî ikiyüz onsekiz ta­rihinde, Mutezililerin teşvikleri sonunda, insanları zorla Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğu inancını benimsemeye zorlamış hatta bu hususta kuvvete başvurmuştur.

    Memun bu girişimine, «Rakka» Iö şehrinde bulunduğu bir sıra­da, Bağdattaki yardımcısı îshak b. İbrahim´e mektuplar göndererek, fıkıh ve hadis âlimlerini imtihana çektirip, Kur´an-ı Kerim´in mah­luk olduğunu zorla söyletmekle başlamıştır.

    Memun, evvelâ devlette vazifeli olanları veya idarecilerle, ida­ri emirleri uygulayanlarla ilişkileri bulunanları meselâ; mahkeme­lerde şahitlik edenleri zorlamakla başladı. Memun´un, Îshak b. İbra­him´e gönderdiği birinci mektubun son bölümünde şunlar anlatıl­maktadır. «Çevrende bulunan kadıları topla, müminlerin emirinin mektubunu onlara oku. Önce onları imtihan et. Kur´an-ı Ka´in mahluk olduğu ve sonradan yaratıldığı hususundaki inançları. or­taya çıkar ve onlara deki: Müminlerin emin dinine, Allah´ı birleme­deki samimiyetine ve kesin inancına güvenmediği kimselerle, yaptı­ğı işlerde yardımlaş a m ayacak ve halkının işlerini emanet ettiği bu gibi kimselere artık güvenmeyecektir. Onlar bu inancı kabullenir, müminlerin emirinin görüşüne katılır ve hidayet ve kurtuluş yolun­da bulunurlarsa onlara emret, insanlara şahitlik için kendilerine ge­len şahitleri çok iyi tedkik edip, Kur´an hakkındaki bilgilerini sor­sunlar ve Kur´an-ı Kerim´in mahluk olduğunu, sonradan meydana getirildiğini kabul etmeyen ve bu görüşü benimsemeyenin şahitliği­ni kabul etmesinler ve bunların şahitlik ettikleri hadiselerin altına imza atmasınlar. Müminlerin emirine, tayin ettiğin hakimlerden gelen bu husustaki bilgileri ve onlara bu hususta emirler verdiğini yaz. Sonra işi bizzat sen yürüt. Peşlerini takip et ki, Allah Tealâ´nm gönderdiği hükümler, dinde basiret sahibi olanların ve Allah´ı birle­mede ihlaslı olanların şahitlikleriyle tatbik edilmiş olsun.»[88]

    Bu mektuptan anlaşılıyor ki Memun, bu sözü söylemeyeni dev­let vazifesinden mahrum etme, şahit ise şahitliğini kabul etmeme cezasmdan başka bir ceza ile cezalandırmam aktadır.

    Memun, ikinci mektubunda, devlet idaresinde görevi bulunan ve bunlarla münasebeti olanlara ilaveten, fıkıh ve hadis âlimlerinin, fetva, eğitim ve irşad makamında bulunan herkesin sorguya çekil­mesini, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olup olmadığı hakkındaki cevap­larının, kendisine gönderilmesini emretmiştir. İshak İbn-i İbrahim, bunları sorguya çektikten sonra cevaplarını Memun´a gönderiyordu. Çoğunluk, bu mesele hakkında kesin karar vermemeyi ve susmayı tercih ediyordu.

    Memun yazdığı üçüncü mektupta ise, sert davranmıştır. Kur?an-ı Kerim´in mahluk olup olmadığı hakkında çekimser kalanları küçümsüyor, onları tenkid ediyor ve haklarında alcı sözler söylüyor­du. Memun, bununla da yetinmedi, Kur´an-ı Kerim´in mahluk oldu­ğunu söylemeyeni ere ağır cezalar koydu.

    Üçüncü mektupta şunlar anlatılmaktadır: «Mektubunda» emirel müminine adlarım yazdığın ve emirel mümininin bu mektubunda sana zikrettiği, yahutta zikretmek istemediği kişilerden, ´Allah´a or­tak koşmaktan vazgeçmeyenleri, ellerini kollarını bağlayarak emirel mümininin ordusuna gönder. Bunlarla birlikte, kendilerini yollarda koruyacak ve emirel mümininin ordusuna varıncaya kadar onlara bekçilik edecek muhafızlar gönder. Muhafızlar bunları güvenilir el­lere teslim etsinler. Böylece müminlerin emiri bunlara nasihatta bu­lunsun. Şayet, düşüncelerinden vazgeçmez ve tevbe etmezlerse, in­şallah bunların hepsini kılıçtan geçirecektir. Kuvvet ancak Allah´ın­dır.»[89]

    1. Bu mektuptan da anlaşılıyor ki Memun, devlet vazifelerinden mahrum etme cezasını ağırlaştırarak, idam tehditleri savurmaktadır.

      İshak b. İbrahim, düşünmeden derhal Memun´un emrini uygu­lamaya başladı. Fıkıh ve hadis âlimlerini, müftüleri topladı, onlan, kendilerinden istediğini ikrar etmez, söylemek istediğini söylemezlerse, ağır bir cezaya çarptıracağını, çekinmeden Memun´un reva gör­düğü hükmü yerine getireceğini ve ağır cezalar vereceğini anlattı. Bunun üzerine âlimler, onun istediği gibi konuştular ve o mezhebi kabullendiklerini ilân ettiler.

      ´Ancak, Allah Tealâ, dört kişinin kalplerini pekiştirdi ve onlara cesaret verdi. Haklarında, Allah Tealâ´nm emir ve hükümlerine da­yandılar, cesaretle sözlerinde ısrar ettiler. Bunlar, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Nuh, el Kavariri ve Seccade idi. Bu zatlar iplerle bağ­landılar ve zincirlere vuruldular. îlk geceyi zincirlere bağlı olarak geçirdiler. Ertesi sabah Seccade Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul etti. Onun zincirlerini çözdüler ve serbest bıraktılar. Diğerle­ri ise aynı durumlarında devam ettiler.

      İkinci gün .aynı sorular tekrar soruldu. Kavarîri´nin iradesi za­yıfladı. Kur´an´m mahluk olduğunu kabul etti. Bunun üzerine onun da zincirleri çözüldü. Geriye iki kişi kaldı. Onların üçüncüsü ise, Al­lah idi. Bu iki zat, Tarsusta Memun´un huzuruna çıkmak üzere, zin­cirlerle bağlı olarak gönderildiler. Muhammed b. Nuh, yolda şehid oldu. İshak b. Ahmed, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu kabul edenlerin serbestçe Memun´un huzuruna çıkmalarım istedi. Bunlar, Tarsusa gidip Memun´un huzuruna çıkacaklarına dair kefiller bırak­tılar. Yolda giderlerken Memun´un ölüm haberini duydular. Fakat, (Allah onu affetsin) Memun, dünyayı kardeşi´Mutasım´a bir vasiyet bırakmadan terketmedi. Vasiyetinde kardeşine, Kur´an-ı Kerim hak­kındaki görüşlerine sımsıkı sarılmasını, insanları zorla buna davet etmesini tenbih etti.

      Memun, kafasını şartlandıran bu düşüncenin, uyulması gereken bir dinî hüküm olduğunu, buna davet edilmeyip, insanlar bunu kabule zorlanmadıkça, sorumluluğundan kurtul un amayacak bir dinî vecibe olduğunu zannediyordu.

      Vasiyetinde şunlar vardı. «Ey Ebu İshak, bana yaklaş, dilediğin gibi öğütte bulun. Kur´an-ı Kerîm´in mahluk oluşu meselesinde kar­deşinin yolunu tut.»

      İşte bu vasiyet sebebiyle Memun´un ölümünden sonra fitne fe­sat bitmemiş, bilakis daha da genişlemiş, fitnenin doğurmuş olduğu kargaşa ve sızlanmalar artmış ve bu mesele, takva sahibi, âlim, fı­kıh ve hadis bilginleri ve fetva makamında bulunanlar için dönüp dolaşan bir bela haline geldi.

      Ahmed İbn-i Hanbel, bu belanın içinde kalmaya devam etti. Vü­cudu kamçılarla yara bere içinde bırakıldı. Buna rağmen bu zat, mu­sibetlere göğüs gerdi, hiçbir zaman inancından taviz vermedi. Onsekiz ay hapiste kaldı, Boyun eğmeyeceğinden ve isteklerini kabul et­meyeceğinden ümitlerini kestiler. Nihayet onu serbest bıraktılar.

      Ahmed İbn-i Hanbel tekrar fetva makamına ve hadis hocalığı­na döndü. Mutasım ölünceye kadar aynı vazifeye devam etti.

      Vâsık iktidara gelince, aynen bu hususta babasının izinde yü­rüdü. Görüşüne katılmayanlara büyük işkencelerde bulundu. Fakat Vâsık, İmam Ahmed´e daha fazla işkence yapmayı uygun bulmadı, onu sürgün etti. Fetva vermesine mâni oldu ve ona şunları söyledi. «Kimseyle görüşmeyeceksin. Benim bulunduğum şehirde kalmaya­caksın.» Bundan sonra İmam Ahmed, gizli olarak yaşadı. Namaza dahi çıkamıyorüu. Nihayet, bu haldeyken vefat etti.

      Vâsık dönemindeki zulüme, sadece İmam Ahmed uğramamış, başkaları da bundan kurtulamamışlardır. Diğer şehirlerde bulunan âlimler, Bağdat´a gönderiliyor, bu meselede sorguya çekiliyor ve kalblerinde sakladıkları inançlarını açıklamaya zorlanıyorlardı. Bun­lardan biri de îmam Şafii´nin arkadaşı, Mısırlı fıkıh âlimi, Yusuf b. Yah el-Buveytî idi. Bu zat, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu söy­lemeye davet edildi. Fakat o, bunu söylemeyince, zincire vuruldu ve. mükâfatını Rabbmdan bekleyerek, zincirler arasında ruhunu Hakk´a teslim etti.


    Yine bu alimlerden biri de Naîm b. Hammad idi. Bu zat, eli kolu bağlı olarak Vâsık´in zindanlarında can verdi.

    Yine, bu âlimlerden biri de Ahmed b. Nasr el-Huzaî idi. Vâsık, bu zatı, kendi görüşlerini benimsemediği için öldürdü ve astı.

    Mutezilelerden olan Sümame b. Eşres´in, Ahmed´i, Vâsık´a şikâ­yet ettiği ve Vasık´m da, sonunda Ahmed´i öldürdüğüne pişman ol­duğu ve Sümame´ye ve onun öldürülmesine teşvik eden herkese si­temde bulunduğu rivayet edilmektedir.

    Âlimler, Hakkın sesini boğan bu kör fitnede, merhamet sadasını susturan bu şiddetli bela içinde yıllarca yaşadılar. Bu meseleye dalmamak büyük bir suç sayılıyor, herhangi bir müslüman bu husus­ta mazur görülmüyor, bir mümin, geçmişteki iyiliklerinden veya gü­zel ahlâkından yahut güzel davranışlarından ve insanların, kendisi­ne karşı saygı duymasından dolayı dahi affedilmiyordu. Musibetler gittikçe arttı, fitne fesat devam etti. öyle ki, insanlar bu durumdan iyice usandı. Hattâ bu.düşünceyi savunanlar bile bu işten bıktılar. Bir takım insanlar yanında bu mesele artık alay konusu edilir oldu.

    Komikliği ile meşhur Ubade adında bir kişinin, birgün, halife Vâsık´m huzuruna gelerek onunla şunları konuştuğu anlatılır:

    Ubade ? Kur´an-ı Kerîm hususunda Allah, sana büyük bir mü­kâfat versin. C3u deyim, Ârapçada «Başın sağ olsun» demektir.)

    Vâsık ? Vay senin haline! Hiç, Kur´an-ı Kerim ölür mü?

    Ubade ? Ey müminlerin emiri! Her mahluk (yaratılan) ölme­ye mahkumdur. Vallahi ey emir! Kur´an-ı Kerim öldükten sonra in-´ sanlara teravihi kim kıldıracak?

    Vâsık ? (gülerek) Allah, kahretsin seni, yeter sus!

    Muhammed Kemaleddin el-Demirî «Hayatül hayvan» adlı kita­bında şunları anlatır: «Vâsık, hayatının sonlarına doğru, Kuran-ı Kerim´in mahluk olduğu görüşüne katılmayanlara işkence yapmak­tan vazgeçmiştir. Bunun" sebebi ise; birgün işkence görenlerden ihti­yar bir hoca, Vâsık´m huzuruna çıktı ve, muhakemeyi yürüten Ah-med b. Ebî Duad´a şunları söyledi: «Sen, Resulullah (S.A.V.)´in, Hz. Ebubekir´in, Hz. Ömer´in, Hz. Osman´ın ve Hz. Ali´nin davet etmedik­leri bir şeye insanları davet ediyorsun. Sen ya ´Onlar bunu biliyor­lardı» yahut ta «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı» demek zorunda­sın. Eğer «Onlar bunu biliyorlardı, fakat söylemeyip sustular» der­sen bana da, sana da, onların yaptıkları .gibi susmak gerekir. Şayet dersen ki, «Onlar bu meseleyi bilmiyorlardı, fakat ben bildim.» Ey ahmak oğlu ahmak! Peygamber (S.A.V.)´in ve Hulefa-i Raşidi´nin bilmediği bir şeyi sen mi bileceksin?» Vâsık bu sözleri işitince ye­rinden fırladı ve ihtiyarın bu sözlerini tekrarlamaya başladı... İh­tiyarı affetti. Ve oğlu Muhtedî´nin de anlattığı gibi, ısrarla sürdürdü­ğü bu davranışından vazgeçti.[90]


    Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası:


    Bu mesele hakkındaki ihtilafta bir taraf Mutezililer, diğer tar ise fıkıh ve hadis âlimleriydi. İhtilafın şiddetli dalgaları bizlere, "bizzat mevzuu ve mevzudaki ihtilaf noktasını unutturmam aladır.

    Belki de İmam Ahmed´in görüşü, fıkıh ve hadis âlimlerinin görüşüyle birleşmekte ve onların görüşünü de bize yansıtmaktadır.Bu nedenle, İmam Ahmed´in görüşünü izah etmek, fıkıh ve hadiselilerinin görüşünü izah etmek demek olacaktır.

    İmam Ahmed´in görüşünü ve Mutezilüerin, katı tutumlarım ina girişmeden önce şunu iyi bilmeliyiz ki, İmam Ahmed b. Hanbc in de içlerinde bulunduğu, görüşlerine itibar edilen âlimler;

    a) Kur´an-ı Kerîm´i okumanın hâıdis olduğu (sonradan yaı tıldığı), onun harflerini telaffuz etmenin (söylemenin) hadis olc ğu hakkında ittifak etmişlerdir.

    b) Kur´an-ı Kerîm´de, yazılarla şekillendirilmiş harflerin hâı olduğunda hiçbir şüphe olmadığı hususunda da ittifak etmişlere Bu âlimler, Kur´an-ı Kerîm´c iki açıdan bakılacağını söylemişlere

    a) Bu noktadan hareket edilirse, Kur´an-ı Kerim´in kaynağı bakış açısı Kur´an-ı Kerim´in kaynağının, Allah Teaîâ olduğunu, Allah Tealâ´nın konuşma sıfatının bulunduğu ve Kur´an-ı Kerim onun kelamı olduğu ortaya çıkar.

    b) Kur´an-ı Kerim´deki harflere ve harflerden meydana ge kelimelere, kelime ve cümlelerden anlaşılan mânâlara bakış açısı? İşte, ihtilafın esas noktası bu son iki bakış açısıdır.

    Birinci bakış açısı bakımından Mutezililer, Allah Tealâ´nın, nuşma sıfatının olmadığını, çünkü böyle bir sıfatın, ancak yar landa bulunabileceğini iddia etmişler, Kur´an-ı Kerîm´de Allah Telâ´ya «konuşma» isnad edilen her âyeti, «Allah Tealâ konuşmayı, nuşulân yerde yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir. Meselâ; Allah´ım, Hz Musa ile konuşmasını, «Allah Tealâ, konuşmayı ağe yarattı.» şeklinde te´vil etmişlerdir.

    Mutczili olmayan fıkıh ve hadis âlimleri ise, Allah Tealâ´j «Konuşma» sıfatının bulunduğunu, bu sebeple,. Kur´an-ı Kerim Allah kelâmı olduğu, dolayısıyle Kur´an´m, diğer yaratılanlar , mahluk olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.

    İkinci bakış açısına göre ise ki bu da Kur´an-ı Kerîm´de oku harflere ve harflerden anlaşılan manalara bakış açışıydı. Mutezililer kendilerine has metodlarla hareket ederek, okunan harflerin ve anlaşılan mânâların, Allah tarafından yaratılan şeyler olduğunu söy­lemişlerdir.

    îmanı Ahmed ve ehl-i sünnetten onun görüşünü benimseyenler, Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâlarının, Allah Tealâ tarafından yara­tılan bir mahluk olmadığını, çünkü bunlar, Allah Tealâ´nın kelâmı­nın bir dış görüntüsü olduğunu söylemişlerdir.

    O halde Kur´an-ı Kerîm´in harf ve mânâları «Kadim» (başlangı­cı olmayan) mıdır? Bu soru hakkında İmam Ahmed, daha önceleri, herhangi bir cevap vermiyor, susmayı tehcih ediyormuş. Daha son­ra ise, açıkça görüşünü beyan ederek şunları söylediği rivayet edil­miştir. «Kim, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olduğunu zannederse, o ki­şi «Cehmiye» (Cebriye) mezhebindendir. Kim de «mahluk değildir» derse o da bidatçı (dinde olmayanı dinden gösteren) dir.» Evet, İmam Ahmed, bu meseleye girişmenin, bidat olduğu görüşündedir. Fakat, fitne ve fesat her tarafa yayılınca, açıkça görüşünü belirtmiş, Kur´­an-ı Kerim´in lafız ve mânâlarının «mahluk» olmadığını söylemiştir, İmam Ahmed, Mütevekkil adlı halifeye yazdığı mektupta bu görü­şünü açıklamıştır. Mektupta şunlar zikredilmektedir:

    «Birçokları, geçmişlerimizden «Kur´an-ı Kerim´in Allah kelâmı ol­duğunu ve mahluk olmadığını» söylediklerini rivayet etmişlerdir. Ben de bu görüşe katılıyorum. Bu mesele hakkında, Allah Tealâ´nm kitabında, Resulullah (S.A.V.)´in sünnetinde, Sahabe-i Kiram´ım ve tâbiin´in sözlerinde mevcut olan görüşlerden başka hiçbirşey söyle­mek istemiyorum. Çünkü bu konuda konuşmak, hoş bir şey değil­dir.»

    Bunlardan, şu neticeye varılır; İmam Ahmed uzun bir süre sus­tuktan sonra görüşünü ortaya koyarak, Kur´an-ı Kerîm´in mahluk olmadığını söylemiştir. Bununla beraber îmam Ahmed, hiçbir za­man Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğunu söylememiştir. Bu husus­ta susmayı tercih etmiştir. Zira bu mesele, ilm-i kelamın özünü teş­kil eden meselelerden biridir. İmam Alııncd ise, kelâmcı değildir.

    Bu izah ve incelemelerle, Mutezilîlerin görüşlerine ters düşen ve Mutezilîlerin, karşısında savaştıkları görüşü beyan ettik. Mutezi­lîlerin, kendi görüşlerini ve çizdikleri planlarını izah etmiş olduk. Kısaca Mutezililer, Kur´an-ı Kerîm´in «mahluk» olduğunu, sonradan meydana .getirildiğini ve kadim olmadığını söylemişlerdir.

    Görüldüğü gibi bunîar, iki ayrı görüştür. Her görüş sahibinin, kendisine göre bir yöntemi vardır. Bunlardan herhangi biri, diğeri­ni kâfirlikle itham etmemiştir. Ancak, burada hatıra şöyle bir soru gelebilir: Niçin Muteziliîer, iktidar ellerine geçince, tartışma usulü­nü bırakıp tehdit ve işkence metoduna başvurmuşlardır? Halbuki onlar, münazaracı ve münakaşacı bir topluluktur. Memun, Mutasim ve Vâsık halifeleri bir yana bırakalım. Çünkü bunlar icraatta bulunan kişilerdi. Asıl görüş ise Mutezile´nindi. Hatta bu hususta yazılan yazı ve vasiyetlerin hepsi Ahmed b. Duad´m eliyle kaleme alınmıştı. Belki de Ahmet, Memun´un ölüm hastahğmdaki zayıf du­rumunu istismar etmiş, yazabildiği şeyleri yazmış ve onun namına emirler vermiştir. Bunu, akla yakm gösterecek bir delil de şudur: İşkenceler ve işkenceyi emreden mektupların hepsi, Memun´un, Bağ dat´ın dışında bulunduğu´ ve hasta olduğu zamanlarda ortaya çık­mıştır. Bu sebeple, yukarıda sorulan soruya muhatap olarak Mute-zilîleri kabul etmek zorundayız. Onların bu hususta mazur sayılıp sayılamayacaklarını araştırmak lâzımdır. Ancak, hiçbir zaman onların özürleri, işkence ve zulümlerini haklı gösteremez. Zira bu iş­kence ve zulümler, Ahmed İbn-i Hanbel gibi takva sahibi zatlara as­la reva görülemez.



  13. 08.Ocak.2013, 18:00
    7
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: İtikadi Mezhepler - Mutezille Mezhebi

    Mutezililerin günahlarını hafifletebilecek veya onlara yöneltilen tenkidleri giderebilecek tek özür, şu husus gösterilebilir: Ehl-i sün­net vel cemaatin «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir, o Allah´ın kela­mıdır.» sözü, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu görüşüne yol aç­maktadır. Bu da Hristiyan] arın, müslümanlan şüpheye düşürmek ve îsa-eMsilvin ilâh olduğuna yahut ilah gibi «Kadim» olduğuna müslünıanları inandırmak için bir delil edinmelerine sebep oluyor­du. Evet, Hristiyaniar, bu gibi düşüncelerim müslümanlarm arasın­da yayıyorlardı. «Turasil Îslâm?adlı kitapta, Halife Hişam b. Abdülmelik dönemine kadar Emevilerin hizmetinde bulunan «Yuhan-na el-Dımîşkî» hakkında şunlar anlatılır: «Bu zat, bazı Hristiyanlara, müslümanlarm itikadlanm bozmak için Hristiyanlara, rnüslümanlarla mücadele edecekleri bazı hususları Hristiyanlara öğreti­yor ve şunları söylüyordu: «Eğer bir Arap (Müslüman) sana Isa-Mesih hakkında ne dersin?» diye sorarsa ona şu cevabı ver: «O, Al-lah´m^kelimesidir.» Sonra; «Hristiyan olan kimse, müslümana şunu sormalıdır: «Kur´an-ı Kerîm´de Isa-Mesih nasıl isimlendiriliyor?» Bu sorudan sonra, müslüman cevap verinceye kadar, Hristiyan hiçbir­şey konuşmasın. Çünkü Müslüman, şunları söylemeye mecburdur: «Mesih, Meryem oğîu isa´dır. Allâh´m peygamberi ve kelimesidir. Allah onu Meryem´e ilka etmiştir. Ve o, Allah´dan bir ruhtur.» Bu­nun üzerine Hristiyan, Allah´ın kelimesi ve ruhunun, mahluk olup olmadığını sormalıdır. Şayet müslüman «Mahluktur» derse Hristi­yan ona şu cevabı vermelidir. «Allah Tealâ varken, «kelime? ve «ruh» yok muydu?» Evet, sen, bunları söyleyecek olsan Arap (müslüman) ister istemez mağlup olacaktır. Çünkü, müslümanlarm görüşüne gö­re böyle bir sözü söyleyen zındıktır.»

    Evet, müslümanlarca arasında bu gibi sözler yayılıyordu. Bun­lar, gayr-i müslimlerle ve zındıklarla mücadele eden Mutezilîlerin gözünden kaçmıyordu. Bu sebeple onlar, biliyorlardı ki, «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir» denilmesi, onun, «Kadim» olduğu inancına götürüyor. Bu da Hris uyanlara, tartışabilecekleri deliller temin edi­yordu. Bunun için, bu gibi sözler söylenilmem eliydi ki, müslümanlar aleyhine delil olmasın ve İslama saldırmak isteyenler için bir gedik meydana getirmesin. Bununla beraber Mutezilîler, kendi görüşleri­nin, şüphe götürmeyen bir gerçek olduğuna inanıyorlardı. Hadis âlimlerinin görüşlerini benimseyenlerin sözleri, İsa-Mesih hakkın­daki Hristiyanlann sözlerine benziyor ve «kadim» lerin birden çok olmasına yol açıyor ve insanların okudukları Kur´an-ı Kerim´in, Al­lah Tealâ gibi «kadim» sayılmasına sebep oluyor zannediyorlardı.

    Mutezilîlerin görüşlerinin bir kısmını yansıtan bu bakış açıları İslama karşı titiz davranmalarından pek uzak değildir. Onları bu davranışa iten sebep, saf bir imandır.

    Ahmed İbn-i Hanbel ve onun arkadaşları olan fıkıh ve hadis âlimleri, dinleri için ihtiyatlı davrandıkları gibi, Mutezilîler de din­leri için ihtiyatlı davranmaya ve İslama kem gözle bakan herkesin önüne set çekmeye çalışıyorlardı. Böylece dinden çıkmış olmuyor­lardı.

    Evet, bu meseleye hiç dalmasalar daha iyi olurdu. Fakat, İslâm için hayır dilemeyenler, bu meseleyi her tarafa yaydılar. Böylece her müslümanm îslâmı savunması, gerçeği olduğu gibi anlatması ve in­sanları ona davet etmesi gerekirdi.

    Mutezilîler, Memun adına gönderilmiş mektuplarda bunu açık­ça beyan ediyorlardı. Ve «Kur´an-ı Kerîm kadimdir.» diyenlerin, Hristiyanîam, İsa aleyhisselam hakkında iddiada bulundukları gibi bir iddia içinde bulunduklarına dair deliller ileri sürüyorlardı. Bu mek­tupların birinde şu ifadeler bulunmaktadır. «Kur´an-i Kerim´in Ka­dim olduğunu söyleyenler, bu sözleriyle, Meryem oğlu İsa hakkında Hristiyanlann «O, mahluk değildir. Çünkü o, Allah´ın kelimesidir.» iddialarına benzemektedirler.»

    Bu sözlerden, Mutezüîîerm, Hristiyanlann, Kur´an-ı Kerîm´deki «İsa, Allah´ın kelamıdır» âyet-i kerimesinden kendilerine delil çıkar­maya çaîıştıklannı gözden kaçırmadıklan anlaşılmaktadır. Belki de Muteziliîerin hatırına, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncenin veya Allah Teaîâ´nm kelamı olması itibariyle «Kur´an-ı Kerim mahluk değildir.» sözünün, dolaylı yolla, Kur´an´ın «Kadim» olduğu­nu ifade eden iddianın, bir Hristiyan düşüncesi olduğu ve müslümanlar araşma yayılan bozuk düşüncelerden biri olduğu gelmiştir. Bu düşünce, Kur´an-ı Kerim´in takdis etmesi hasebiyle, müslüman toplu­luklar arasında da kabul görmüştür.

    Biz, Hristiyanların, müslümanlarm, Allah´ın kelamının «Kadim» veya Hadis» olduğu hakkında tartışmadan kaçınma düşüncelerini müslümanları susturmak için istismar ettiklerini görmüştük. Hz. İsa´nın «Kadim» olduğu tartışılmak istenilmemiştir. Çünkü Hristiyanlara göre Hz. İsa´nın uluhiyet makamı vardır. Mutezilîlerden bi­ri olan Câhiz, «Hris ti yanlar» adlı risalesinde şunları ifade eder. «İs­lama kem gözle bakanlar, fıkıh ve hadis âlimlerinin sözüyle, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığı iddiasından hoşlanırlar. Ve bu iddia­nın, hadis âlimlerinin peşinden giden avam tabakası arasında kabul görmesini dilerler.»

    Yuhanna el-Dımışkı gibilerin, İslama sokuşturmak istedikleri meselelerin, ehl-i sünnete yapılan işkence ile bir alâkası olmadığını kabul etsek bile, yazılan mektuplarda Kur´an-ı Kerim mahluk de­ğildir.» sözünün, Hristiyanlann iddialarına benzediği düşüncesini açıkça görürüz. Mutezilîler, «Kur´an-ı Kerîm kadimdir» sözünün, ila­hın birden çok olduğu iddiasına yol açtığını açıkça söylemişlerdir. Çünkü Hristiyanlar, aynen bu yolu tutmuşlar, evvela, Îsa-Mesih´in «Kadim» olduğunu iddia etmişler, sonra ona tapmışlar, daha sonra da onu ilah edinmişlerdir.

    Mutezililer, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncesi avam tabakası arasında yayılınca ve İslâm ümmetinin çoğu bunu kabul edince, nasıl ki sonradan gelen Hz. İsa´ya tapmışlarsa, müslümanların, geriden gelecek nesillerinin de Kur´an-ı Kerim´e tapabileceklerinden korkmuşlardır. Özellikle Mutezilîler, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığını söyleyen hadis ve fıkıh âlimlerine, halkın büyük bir gü­ven duyduğunu görmeleri ve bu güvenin, korktukları şeye sürükle­yeceğine kuvvetle ihtimal vermeleri, onları daha da telaşa düşür­müştür.

    Bize göre, Mutezilîlere yöneltilen tenkidleri tamamen bertaraf bilir. Fakat zulüm ve işkenceler, Mutezilîlerin ve onlarla beraber, etmese de onların yaptıkları işleri, hafifletecek gerekçe bunlar ola­naksızlıkların günahlarını yüklenenlerin isteklerini gerçekleştirdi mi? Bilakis bu davranışlar, işkence görenlerin yücelmesine, düşün­celerinin yayılmasına ve insanların, işkence ânında dahi söylemeye­cekleri aşırı sözleri söylemelerine sebep olmuştur. Ahmed îbn-i Han-bei, Kur"an-ı Kerîm´deki okuduğumuz harf ve kelimelerin «Kadim» olmadığını söylüyordu. İmam Ahmed ve onun arkasından gidenler, bu sözü söylemeken de imtina ettiler.

    Evet, daha sonra mesele titizlikle incelendi. Sonra gelen ulema tarafından tetkik edildi. îslâm düşünürlerinden birçoğu, Mutezilenin görüşünü benimsedi. Fakat bu, baskı ve işkence ile olmamıştı. Bila­kis, âlimlerin münazaraları ve Mutezilîlerin yayınladıkları risaleler­le gerçekleşmişti. Eğer iş, baştan serbest bırakılacak olsaydı, Mute­zilenin düşüncesi daha, fazla yayılma şansı bulabilecekti ve tarihleri bu gibi´ işkencelerle kirlenmiş olmayacaktı.

    Bu anlatılanlar, Mutezüîlerin düşüncelerinden, görüşlerinden, araştırmalarından ve tartışmalarından bazı örneklerdir. Bunlardan açıkça üç netice meydana çıkmaktadır.

    1 ? Mutezilüer, gerçekten, İslâm filozofları sayılırlar. Çünkü bunlar, İslâm inancını akli yönden incelemişler ve îsîâmi gerçekle­re de bağlı kalmışlardır. îslâmm gölgesinden dışarı çıkmamışlardır. Bunlar, Kur´an-ı Kerîm´in, itikada ait âyetlerini, felsefî bir yorumla anlamaya ve bu âyetlerin ifade ettiği gerçeklere nüfuz etmeye çalış­mışlar, hiçbir zaman şeriattan sıyrılmamışlar ve onun nasslarından kopmanuş lardır.

    2 ? Mutezilüer, îslâmm emrettiği, «iyiliği emretme ve kötülü­ğe mâni olma» vazifesini yapmışlar, zındıkların, dinden çıkanların, kâfirlerin hile ve tuzaklarını başlarına geçirmişlerdir. Abbasî dev­letinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan «Zındıklık» akımının önünde durmaları için, bu gibi insanların varlığı gerekliydi, İşte b une-denîe Abbasi devletinin ilk halifeleri, bunları teşvik etmişlerdir. Ha­run er-Reşid, daha önceleri bunları takib etmiş ve bazılarını hap-setmişse de, daha sonra bunları serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Çünkü o, Mutezilîlerin, «Sumniye» ve benzeri putperestler ile tartı­şabileceklerini anlamıştır.

    3 ? Mutezilîlerin, bir takım garip düşünceleri ve davranışları mevcuttur. Bu gibi haller, nassîardan aynlmasa dahi, akla geniş hür­riyet veren kişilerde görülen şeylerdir. .[91]



  14. 08.Ocak.2013, 18:00
    7
    Hadimul Müslimin
    Mutezililerin günahlarını hafifletebilecek veya onlara yöneltilen tenkidleri giderebilecek tek özür, şu husus gösterilebilir: Ehl-i sün­net vel cemaatin «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir, o Allah´ın kela­mıdır.» sözü, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu görüşüne yol aç­maktadır. Bu da Hristiyan] arın, müslümanlan şüpheye düşürmek ve îsa-eMsilvin ilâh olduğuna yahut ilah gibi «Kadim» olduğuna müslünıanları inandırmak için bir delil edinmelerine sebep oluyor­du. Evet, Hristiyaniar, bu gibi düşüncelerim müslümanlarm arasın­da yayıyorlardı. «Turasil Îslâm?adlı kitapta, Halife Hişam b. Abdülmelik dönemine kadar Emevilerin hizmetinde bulunan «Yuhan-na el-Dımîşkî» hakkında şunlar anlatılır: «Bu zat, bazı Hristiyanlara, müslümanlarm itikadlanm bozmak için Hristiyanlara, rnüslümanlarla mücadele edecekleri bazı hususları Hristiyanlara öğreti­yor ve şunları söylüyordu: «Eğer bir Arap (Müslüman) sana Isa-Mesih hakkında ne dersin?» diye sorarsa ona şu cevabı ver: «O, Al-lah´m^kelimesidir.» Sonra; «Hristiyan olan kimse, müslümana şunu sormalıdır: «Kur´an-ı Kerîm´de Isa-Mesih nasıl isimlendiriliyor?» Bu sorudan sonra, müslüman cevap verinceye kadar, Hristiyan hiçbir­şey konuşmasın. Çünkü Müslüman, şunları söylemeye mecburdur: «Mesih, Meryem oğîu isa´dır. Allâh´m peygamberi ve kelimesidir. Allah onu Meryem´e ilka etmiştir. Ve o, Allah´dan bir ruhtur.» Bu­nun üzerine Hristiyan, Allah´ın kelimesi ve ruhunun, mahluk olup olmadığını sormalıdır. Şayet müslüman «Mahluktur» derse Hristi­yan ona şu cevabı vermelidir. «Allah Tealâ varken, «kelime? ve «ruh» yok muydu?» Evet, sen, bunları söyleyecek olsan Arap (müslüman) ister istemez mağlup olacaktır. Çünkü, müslümanlarm görüşüne gö­re böyle bir sözü söyleyen zındıktır.»

    Evet, müslümanlarca arasında bu gibi sözler yayılıyordu. Bun­lar, gayr-i müslimlerle ve zındıklarla mücadele eden Mutezilîlerin gözünden kaçmıyordu. Bu sebeple onlar, biliyorlardı ki, «Kur´an-ı Kerîm mahluk değildir» denilmesi, onun, «Kadim» olduğu inancına götürüyor. Bu da Hris uyanlara, tartışabilecekleri deliller temin edi­yordu. Bunun için, bu gibi sözler söylenilmem eliydi ki, müslümanlar aleyhine delil olmasın ve İslama saldırmak isteyenler için bir gedik meydana getirmesin. Bununla beraber Mutezilîler, kendi görüşleri­nin, şüphe götürmeyen bir gerçek olduğuna inanıyorlardı. Hadis âlimlerinin görüşlerini benimseyenlerin sözleri, İsa-Mesih hakkın­daki Hristiyanlann sözlerine benziyor ve «kadim» lerin birden çok olmasına yol açıyor ve insanların okudukları Kur´an-ı Kerim´in, Al­lah Tealâ gibi «kadim» sayılmasına sebep oluyor zannediyorlardı.

    Mutezilîlerin görüşlerinin bir kısmını yansıtan bu bakış açıları İslama karşı titiz davranmalarından pek uzak değildir. Onları bu davranışa iten sebep, saf bir imandır.

    Ahmed İbn-i Hanbel ve onun arkadaşları olan fıkıh ve hadis âlimleri, dinleri için ihtiyatlı davrandıkları gibi, Mutezilîler de din­leri için ihtiyatlı davranmaya ve İslama kem gözle bakan herkesin önüne set çekmeye çalışıyorlardı. Böylece dinden çıkmış olmuyor­lardı.

    Evet, bu meseleye hiç dalmasalar daha iyi olurdu. Fakat, İslâm için hayır dilemeyenler, bu meseleyi her tarafa yaydılar. Böylece her müslümanm îslâmı savunması, gerçeği olduğu gibi anlatması ve in­sanları ona davet etmesi gerekirdi.

    Mutezilîler, Memun adına gönderilmiş mektuplarda bunu açık­ça beyan ediyorlardı. Ve «Kur´an-ı Kerîm kadimdir.» diyenlerin, Hristiyanîam, İsa aleyhisselam hakkında iddiada bulundukları gibi bir iddia içinde bulunduklarına dair deliller ileri sürüyorlardı. Bu mek­tupların birinde şu ifadeler bulunmaktadır. «Kur´an-i Kerim´in Ka­dim olduğunu söyleyenler, bu sözleriyle, Meryem oğlu İsa hakkında Hristiyanlann «O, mahluk değildir. Çünkü o, Allah´ın kelimesidir.» iddialarına benzemektedirler.»

    Bu sözlerden, Mutezüîîerm, Hristiyanlann, Kur´an-ı Kerîm´deki «İsa, Allah´ın kelamıdır» âyet-i kerimesinden kendilerine delil çıkar­maya çaîıştıklannı gözden kaçırmadıklan anlaşılmaktadır. Belki de Muteziliîerin hatırına, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncenin veya Allah Teaîâ´nm kelamı olması itibariyle «Kur´an-ı Kerim mahluk değildir.» sözünün, dolaylı yolla, Kur´an´ın «Kadim» olduğu­nu ifade eden iddianın, bir Hristiyan düşüncesi olduğu ve müslümanlar araşma yayılan bozuk düşüncelerden biri olduğu gelmiştir. Bu düşünce, Kur´an-ı Kerim´in takdis etmesi hasebiyle, müslüman toplu­luklar arasında da kabul görmüştür.

    Biz, Hristiyanların, müslümanlarm, Allah´ın kelamının «Kadim» veya Hadis» olduğu hakkında tartışmadan kaçınma düşüncelerini müslümanları susturmak için istismar ettiklerini görmüştük. Hz. İsa´nın «Kadim» olduğu tartışılmak istenilmemiştir. Çünkü Hristiyanlara göre Hz. İsa´nın uluhiyet makamı vardır. Mutezilîlerden bi­ri olan Câhiz, «Hris ti yanlar» adlı risalesinde şunları ifade eder. «İs­lama kem gözle bakanlar, fıkıh ve hadis âlimlerinin sözüyle, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığı iddiasından hoşlanırlar. Ve bu iddia­nın, hadis âlimlerinin peşinden giden avam tabakası arasında kabul görmesini dilerler.»

    Yuhanna el-Dımışkı gibilerin, İslama sokuşturmak istedikleri meselelerin, ehl-i sünnete yapılan işkence ile bir alâkası olmadığını kabul etsek bile, yazılan mektuplarda Kur´an-ı Kerim mahluk de­ğildir.» sözünün, Hristiyanlann iddialarına benzediği düşüncesini açıkça görürüz. Mutezilîler, «Kur´an-ı Kerîm kadimdir» sözünün, ila­hın birden çok olduğu iddiasına yol açtığını açıkça söylemişlerdir. Çünkü Hristiyanlar, aynen bu yolu tutmuşlar, evvela, Îsa-Mesih´in «Kadim» olduğunu iddia etmişler, sonra ona tapmışlar, daha sonra da onu ilah edinmişlerdir.

    Mutezililer, Kur´an-ı Kerim´in «Kadim» olduğu düşüncesi avam tabakası arasında yayılınca ve İslâm ümmetinin çoğu bunu kabul edince, nasıl ki sonradan gelen Hz. İsa´ya tapmışlarsa, müslümanların, geriden gelecek nesillerinin de Kur´an-ı Kerim´e tapabileceklerinden korkmuşlardır. Özellikle Mutezilîler, Kur´an-ı Kerim´in mahluk olmadığını söyleyen hadis ve fıkıh âlimlerine, halkın büyük bir gü­ven duyduğunu görmeleri ve bu güvenin, korktukları şeye sürükle­yeceğine kuvvetle ihtimal vermeleri, onları daha da telaşa düşür­müştür.

    Bize göre, Mutezilîlere yöneltilen tenkidleri tamamen bertaraf bilir. Fakat zulüm ve işkenceler, Mutezilîlerin ve onlarla beraber, etmese de onların yaptıkları işleri, hafifletecek gerekçe bunlar ola­naksızlıkların günahlarını yüklenenlerin isteklerini gerçekleştirdi mi? Bilakis bu davranışlar, işkence görenlerin yücelmesine, düşün­celerinin yayılmasına ve insanların, işkence ânında dahi söylemeye­cekleri aşırı sözleri söylemelerine sebep olmuştur. Ahmed îbn-i Han-bei, Kur"an-ı Kerîm´deki okuduğumuz harf ve kelimelerin «Kadim» olmadığını söylüyordu. İmam Ahmed ve onun arkasından gidenler, bu sözü söylemeken de imtina ettiler.

    Evet, daha sonra mesele titizlikle incelendi. Sonra gelen ulema tarafından tetkik edildi. îslâm düşünürlerinden birçoğu, Mutezilenin görüşünü benimsedi. Fakat bu, baskı ve işkence ile olmamıştı. Bila­kis, âlimlerin münazaraları ve Mutezilîlerin yayınladıkları risaleler­le gerçekleşmişti. Eğer iş, baştan serbest bırakılacak olsaydı, Mute­zilenin düşüncesi daha, fazla yayılma şansı bulabilecekti ve tarihleri bu gibi´ işkencelerle kirlenmiş olmayacaktı.

    Bu anlatılanlar, Mutezüîlerin düşüncelerinden, görüşlerinden, araştırmalarından ve tartışmalarından bazı örneklerdir. Bunlardan açıkça üç netice meydana çıkmaktadır.

    1 ? Mutezilüer, gerçekten, İslâm filozofları sayılırlar. Çünkü bunlar, İslâm inancını akli yönden incelemişler ve îsîâmi gerçekle­re de bağlı kalmışlardır. îslâmm gölgesinden dışarı çıkmamışlardır. Bunlar, Kur´an-ı Kerîm´in, itikada ait âyetlerini, felsefî bir yorumla anlamaya ve bu âyetlerin ifade ettiği gerçeklere nüfuz etmeye çalış­mışlar, hiçbir zaman şeriattan sıyrılmamışlar ve onun nasslarından kopmanuş lardır.

    2 ? Mutezilüer, îslâmm emrettiği, «iyiliği emretme ve kötülü­ğe mâni olma» vazifesini yapmışlar, zındıkların, dinden çıkanların, kâfirlerin hile ve tuzaklarını başlarına geçirmişlerdir. Abbasî dev­letinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan «Zındıklık» akımının önünde durmaları için, bu gibi insanların varlığı gerekliydi, İşte b une-denîe Abbasi devletinin ilk halifeleri, bunları teşvik etmişlerdir. Ha­run er-Reşid, daha önceleri bunları takib etmiş ve bazılarını hap-setmişse de, daha sonra bunları serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Çünkü o, Mutezilîlerin, «Sumniye» ve benzeri putperestler ile tartı­şabileceklerini anlamıştır.

    3 ? Mutezilîlerin, bir takım garip düşünceleri ve davranışları mevcuttur. Bu gibi haller, nassîardan aynlmasa dahi, akla geniş hür­riyet veren kişilerde görülen şeylerdir. .[91]






+ Yorum Gönder