Konusunu Oylayın.: Mutezile Mezhebinin Ortaya Çıkış Tarihi ve Kurucusu

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Mutezile Mezhebinin Ortaya Çıkış Tarihi ve Kurucusu
  1. 08.Ocak.2013, 17:24
    1
    Misafir

    Mutezile Mezhebinin Ortaya Çıkış Tarihi ve Kurucusu






    Mutezile Mezhebinin Ortaya Çıkış Tarihi ve Kurucusu Mumsema Mutezile Mezhebinin Ortaya Çıkış Tarihi ve Kurucusu |


  2. 08.Ocak.2013, 17:24
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 08.Ocak.2013, 19:40
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Mutezile Mezhebinin Ortaya Çıkış Tarihi ve Kurucusu




    Bu mezhep Hicri ikinci yüzyılın başlarında Vasıl bin Ata (80–131) tarafından kuruldu. O dönemlerde büyük günah işleyenlerin dünya ve ahiretteki hükümleri ciddi bir şekilde tartışılıyordu.
    Hariciler büyük günah işleyenlerin kâfir ve müşrik olduklarını ve tövbe etmeden ölmeleri durumunda ebedi azaba duçar olacaklarını söylüyorlardı. Fakat ümmetin çoğu büyük günah işleyenleri fasık biliyorlardı. Hasan Basri ise onların münafık olduklarını söylüyordu.

    Bu ortamda Hasan Basri’nin öğrencilerinden biri olan Va­sıl bin Ata yeni bir düşünce ortaya attı ve dedi ki; iman övgü ismi olup benimsenen bütün güzel sıfatların mecmua­sıdır. Büyük günah işleyenler bu sıfatlardan bazılarına sahip de­ğildir. Fısk da yergi ismi olduğu için fasıkları mümin ola­rak adlandıramayız. Bir taraftan da tevhidi kabul ettiklerin­den bazı iyi sıfatlara sahiptirler. Bundan ötürü müşrik ve kafir değillerdir. Netice itibariyle fısk; küfür ile iman arasındaki orta yol olduğunu ve büyük günah işleyenlerin ne mümin ne de kafir olduklarını söylememiz gerekir. Fakat kıyamet gü­nünde insanlar en fazla iki grupturlar. Bu iki gruptan biri cennet diğeri de cehennem ehlidir. Nitekim Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bir grup cennette bir grup ise ce­hennemdedir.”[1] Cennet müminlerin ve salihlerin mekanıdır. Dolayısıyla eğer fasıklar tövbe etmeden dünyadan giderlerse sürekli olarak cehennemde kalacaklardır. Bu nazariye “Menziletu Beyne’l-Menzileteyn” mahlasıyla meşhur oldu.[2]

    Mutezile İsminin Kaynağı

    Bu fırkaya Mutezile denilmesinin nedeni hakkında şun­lar söylenmiştir; Vasıl bin Ata ve taraftarları bu akidelerini dile getirdikten sonra Hasan Basri’nin ders halkasından ay­rıl­dıkları için bu adla adlandırıldılar. Bu hususta başka bir ne­den de dile getirilmiştir ki bunu burada zikretmenin bir ya­rarı yoktur.[3] Fakat Şeyh Müfid’in dediğine göre itizal ve Mu­tezile lakapları daha önce hiçbir grup veya fert için hiçbir şekilde kullanılmamıştır.[4] Fakat Firaku’l-Şia kitabının yazarı (Hicri üçüncü yüzyıl Şia ulemasından Hasan bin Musa Nubahti) Osman’ın öldürülmesinden sonra Abdullah bin Ömer, Sad bin Ebi Vakkas ve Muhammed bin Museylime Ensari gibi İmam Ali (a.s)’a biat eden ama İmam Ali (a.s)’ın aleyhine veya lehine savaşa girmeyen kimseler için Mutezile lakabının ilk defa kullanıldığını söylemektedir. Ardından da şunları söylemektedir: “Bu grup sonradan ortaya çıkan Mutezililerin selefleri sayılmaktadır.”[5]
    Bu iki görüşü bir araya getirmek istersek şunları söyle­me­miz gerekir; Şeyh Müfid’in kastettiği Mutezile kelami Mu­teziledir ve bunun Vasıl bin Ata’dan öteye geçen bir geçmişi yoktur. Fakat Nubahti’nin kastettiği Mutezile İmam Ali (a.s) döneminde ortaya çıkan siyasi Muteziledir. Nitekim Vasıl bin Ata da Cemel savaşı hakkında iki gruptan birinin hatalı olduğunu söylemekte[6] ve kelami açıdan Mutezili ol­makla beraber siyasi açıdan da Mutezili düşünceyi benim­semekte­dir. Bu yönüyle Nubahti’nin onun ve taraftarlarının hakkın­daki beyanı doğrudur.

    Mutezilenin Düşünsel Yöntemi

    Mutezililer kelami bahisler ve Kur’an ayetlerinin tefsi­rinde akıl ve akli istinbat yönteminden yararlanıyorlardı. Akli is­tidlalleri ile dini metinlerin zahirleri çeliştiği zaman tevile başvuruyor ve böylece akıl ile din arasında bir uyum sağlı­yorlardı. Nitekim Müslüman filozoflar da bu yöntemden isti­fade et­mektedirler. Fakat Mutezililer bu hususta cedel yön­temin­den yararlanırken Müslüman filozoflar burhan yönte­minden ya­rarlanmaktadırlar.
    İkbal Lahori bu hususta şunları söylemektedir: “Hicri ikinci yüzyılın başlarında kelam ilminin meşhur hocaların­dan biri olan Hasan Basri’nin öğrencisi Vasıl bin Ata İslam dünyasının akılcı yöntemi olan Mutezile mezhebini kurdu… Mutezili hekimler dakik cedeli istidlallerle tevhit meselesini gündeme getirdiler. Bu da onları normal Müslümanlardan ayıran en önemli özellik idi…”[7]
    Ahmed Emin de Mutezilenin yöntemini şu sözlerle açık­lamaktadır: “Bunlar diğer insanların yaptıkları gibi müteşabihlere icmali bir şekilde iman etmekle yetinmediler ve cebr, ihtiyar, tecsim ve tenziye gibi bir konu hakkındaki bütün ayetleri –bazen bunlar arasında ihtilafların olduğu da göze çarpıyordu- bir araya getirip aklın hakemliğine başvur­dular. Neticede her konu hakkında görüş sahibi oldular ve görüşlerinin aksine olan ayetleri tevil ettiler. Nihayetinde tevil yöntemi Mutezile kelamını diğer kelami ekollerden ayı­ran en önemli farklılıklardan biri oldu. Bu fırkanın akli yön­temi benimsemesindeki en önemli amil bunların putpe­restler ve diğer dinlerin uleması ile giriştikleri kelami tartış­malar idi. Zira bu insanlar Kur’an ayetlerinden ve hadisler­den de­liller kabul etmiyorlardı. Bu yüzden görüşlerinin her­kesin kabul edebileceği akli delillere dayandırmaları gereki­yordu. Bu insanlar nihayetinde felsefi yöntemi (akli yön­temi) be­nimsediler.”[8]
    Muhakkik Lahici de Mutezilenin yönteminin beyanında şunları söylemektedir: “Bu grup akli düşünceye bir sistem bağışlamış ve zahirleri akıl ile çelişen ayet ve hadisleri akıl kaideleri çerçevesinde tevil etmişlerdir.”[9]
    Mutezililerin akılcı ve tevilci bir yönteme sahip oldukları hususunda hiçbir şüphe yoktur. Kelami eserlerine ve ayet tefsirlerine müracaat edildiğinde bu açıkça müşahede edilir.

    Bağdat ve Basra Mutezilileri

    Mutezili mütekellimler Bağdat ve Basra olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Vasıl bin Ata (ö. 131 h.k) ve Amr bin Ubeyd’in (ö. 143 h.k) de içinde olduğu Basra Mutezilileri, Mutezile mektebinin kurucularıdırlar. Ebu Huzeyl Galaf (ö. 235 h.k), İbrahim bin Nizam (ö. 231 h.k), Muammir bin İbad (ö. 220 h.k), İbadeddin Süleyman (ö. 220 h.k), Hişam bin Amr Futi (ö. 246 h.k), Ebu Ali Cubbayi (ö. 303 h.k), Ebu Haşim Cubbayi (ö. 321 h.k), Kadı Abdulcebar (ö. 415 h.k) ve Ebu Hasan Basri (ö. 436 h.k) Basra Mutezililerinin ta­nınmış çehreleridir.
    Hicri ikinci yüzyılın sonlarında Bağdat’ta Mutezile mek­te­binin başka bir kolunu Beşer bin Mutemir (ö. 210 h.k) oluş­turdu. Semamet bin Eşres (ö. 234 h.k), Cafer bin Mü­beşşir (ö. 234 h.k), Cafer bin Harb (ö. 236 h.k), Ahmed bin Ebi Devad (ö. 240 h.k), Ebu Cafer İskafi (ö. 240 h.k), Ebu Hü­seyin Hayyat (ö. 311 h.k) ve Ebu Kasım Belhi Kâbi (ö. 317 h.k) Bağdat Mutezililerinin tanınmış şahsiyetleridir.[10]
    Bu iki kelami ekolün taraftarları tümel ilkeler ve düşünsel yöntem açısından hemfikirdirler. Fakat bazı kelami konular hakkında farklı düşüncelere sahiptirler. Bağdat Mutezililerinin kelami görüşleri İmamiyenin itikadi ilkeleri ile uyum arz etmektedir. Şeyh Müfid bunlardan bazılarını Makalat adlı eserinde zikretmiş ve el-Muknie adlı eserini de bunun için kaleme almıştır. Söz konusu eserde Bağdat Mutezililerinin Ehlibeyt imamlarının rivayetleri ile uyum içinde olan görüşlerini açıklamıştır.[11]

    Dipnotlar:

    [1] Şura, 7

    [2] Emali, Seyyid Murteza, C. 1, s. 115, Şerh’il-Usul’il-Hamse Kadı Abdulcebbar, s. 138–139, el-Fark Beyne’l-Firak, Abdulkahir Bağdadi, s. 118, el-Milel vel-Nihal, Şehristani, C. 1, s. 48

    [3] Bkz: Milel ve Nihal, Cafer Subhani, C. 3, s. 155–163

    [4] Evailu’l-Makalat, s. 43–44

    [5] Firak’ul-Şia, s. 24

    [6] El-Fark Beyne’l-Firak, s. 119, Şehristani, Vasıl bin Ata’nın Sıffin savaşı hakkında da aynı düşüncelere sahip olduğunu söylemektedir.

    [7] Seyre Felsefe Der İran, s. 44–45

    [8] Zehi’l-İslam, C. 3, s. 15–17

    [9] Gevheru’l-Murad, Vezarete Ferheng ve İrşade İslami Yayınları, s. 46

    [10] Buhus fil-Milel vel-Nahil, C. 3, s. 250–255

    [11] Evaili’l-Makalat, s. 64, dipnotlar kısmı


  4. 08.Ocak.2013, 19:40
    2
    Hadimul Müslimin



    Bu mezhep Hicri ikinci yüzyılın başlarında Vasıl bin Ata (80–131) tarafından kuruldu. O dönemlerde büyük günah işleyenlerin dünya ve ahiretteki hükümleri ciddi bir şekilde tartışılıyordu.
    Hariciler büyük günah işleyenlerin kâfir ve müşrik olduklarını ve tövbe etmeden ölmeleri durumunda ebedi azaba duçar olacaklarını söylüyorlardı. Fakat ümmetin çoğu büyük günah işleyenleri fasık biliyorlardı. Hasan Basri ise onların münafık olduklarını söylüyordu.

    Bu ortamda Hasan Basri’nin öğrencilerinden biri olan Va­sıl bin Ata yeni bir düşünce ortaya attı ve dedi ki; iman övgü ismi olup benimsenen bütün güzel sıfatların mecmua­sıdır. Büyük günah işleyenler bu sıfatlardan bazılarına sahip de­ğildir. Fısk da yergi ismi olduğu için fasıkları mümin ola­rak adlandıramayız. Bir taraftan da tevhidi kabul ettiklerin­den bazı iyi sıfatlara sahiptirler. Bundan ötürü müşrik ve kafir değillerdir. Netice itibariyle fısk; küfür ile iman arasındaki orta yol olduğunu ve büyük günah işleyenlerin ne mümin ne de kafir olduklarını söylememiz gerekir. Fakat kıyamet gü­nünde insanlar en fazla iki grupturlar. Bu iki gruptan biri cennet diğeri de cehennem ehlidir. Nitekim Allah’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bir grup cennette bir grup ise ce­hennemdedir.”[1] Cennet müminlerin ve salihlerin mekanıdır. Dolayısıyla eğer fasıklar tövbe etmeden dünyadan giderlerse sürekli olarak cehennemde kalacaklardır. Bu nazariye “Menziletu Beyne’l-Menzileteyn” mahlasıyla meşhur oldu.[2]

    Mutezile İsminin Kaynağı

    Bu fırkaya Mutezile denilmesinin nedeni hakkında şun­lar söylenmiştir; Vasıl bin Ata ve taraftarları bu akidelerini dile getirdikten sonra Hasan Basri’nin ders halkasından ay­rıl­dıkları için bu adla adlandırıldılar. Bu hususta başka bir ne­den de dile getirilmiştir ki bunu burada zikretmenin bir ya­rarı yoktur.[3] Fakat Şeyh Müfid’in dediğine göre itizal ve Mu­tezile lakapları daha önce hiçbir grup veya fert için hiçbir şekilde kullanılmamıştır.[4] Fakat Firaku’l-Şia kitabının yazarı (Hicri üçüncü yüzyıl Şia ulemasından Hasan bin Musa Nubahti) Osman’ın öldürülmesinden sonra Abdullah bin Ömer, Sad bin Ebi Vakkas ve Muhammed bin Museylime Ensari gibi İmam Ali (a.s)’a biat eden ama İmam Ali (a.s)’ın aleyhine veya lehine savaşa girmeyen kimseler için Mutezile lakabının ilk defa kullanıldığını söylemektedir. Ardından da şunları söylemektedir: “Bu grup sonradan ortaya çıkan Mutezililerin selefleri sayılmaktadır.”[5]
    Bu iki görüşü bir araya getirmek istersek şunları söyle­me­miz gerekir; Şeyh Müfid’in kastettiği Mutezile kelami Mu­teziledir ve bunun Vasıl bin Ata’dan öteye geçen bir geçmişi yoktur. Fakat Nubahti’nin kastettiği Mutezile İmam Ali (a.s) döneminde ortaya çıkan siyasi Muteziledir. Nitekim Vasıl bin Ata da Cemel savaşı hakkında iki gruptan birinin hatalı olduğunu söylemekte[6] ve kelami açıdan Mutezili ol­makla beraber siyasi açıdan da Mutezili düşünceyi benim­semekte­dir. Bu yönüyle Nubahti’nin onun ve taraftarlarının hakkın­daki beyanı doğrudur.

    Mutezilenin Düşünsel Yöntemi

    Mutezililer kelami bahisler ve Kur’an ayetlerinin tefsi­rinde akıl ve akli istinbat yönteminden yararlanıyorlardı. Akli is­tidlalleri ile dini metinlerin zahirleri çeliştiği zaman tevile başvuruyor ve böylece akıl ile din arasında bir uyum sağlı­yorlardı. Nitekim Müslüman filozoflar da bu yöntemden isti­fade et­mektedirler. Fakat Mutezililer bu hususta cedel yön­temin­den yararlanırken Müslüman filozoflar burhan yönte­minden ya­rarlanmaktadırlar.
    İkbal Lahori bu hususta şunları söylemektedir: “Hicri ikinci yüzyılın başlarında kelam ilminin meşhur hocaların­dan biri olan Hasan Basri’nin öğrencisi Vasıl bin Ata İslam dünyasının akılcı yöntemi olan Mutezile mezhebini kurdu… Mutezili hekimler dakik cedeli istidlallerle tevhit meselesini gündeme getirdiler. Bu da onları normal Müslümanlardan ayıran en önemli özellik idi…”[7]
    Ahmed Emin de Mutezilenin yöntemini şu sözlerle açık­lamaktadır: “Bunlar diğer insanların yaptıkları gibi müteşabihlere icmali bir şekilde iman etmekle yetinmediler ve cebr, ihtiyar, tecsim ve tenziye gibi bir konu hakkındaki bütün ayetleri –bazen bunlar arasında ihtilafların olduğu da göze çarpıyordu- bir araya getirip aklın hakemliğine başvur­dular. Neticede her konu hakkında görüş sahibi oldular ve görüşlerinin aksine olan ayetleri tevil ettiler. Nihayetinde tevil yöntemi Mutezile kelamını diğer kelami ekollerden ayı­ran en önemli farklılıklardan biri oldu. Bu fırkanın akli yön­temi benimsemesindeki en önemli amil bunların putpe­restler ve diğer dinlerin uleması ile giriştikleri kelami tartış­malar idi. Zira bu insanlar Kur’an ayetlerinden ve hadisler­den de­liller kabul etmiyorlardı. Bu yüzden görüşlerinin her­kesin kabul edebileceği akli delillere dayandırmaları gereki­yordu. Bu insanlar nihayetinde felsefi yöntemi (akli yön­temi) be­nimsediler.”[8]
    Muhakkik Lahici de Mutezilenin yönteminin beyanında şunları söylemektedir: “Bu grup akli düşünceye bir sistem bağışlamış ve zahirleri akıl ile çelişen ayet ve hadisleri akıl kaideleri çerçevesinde tevil etmişlerdir.”[9]
    Mutezililerin akılcı ve tevilci bir yönteme sahip oldukları hususunda hiçbir şüphe yoktur. Kelami eserlerine ve ayet tefsirlerine müracaat edildiğinde bu açıkça müşahede edilir.

    Bağdat ve Basra Mutezilileri

    Mutezili mütekellimler Bağdat ve Basra olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Vasıl bin Ata (ö. 131 h.k) ve Amr bin Ubeyd’in (ö. 143 h.k) de içinde olduğu Basra Mutezilileri, Mutezile mektebinin kurucularıdırlar. Ebu Huzeyl Galaf (ö. 235 h.k), İbrahim bin Nizam (ö. 231 h.k), Muammir bin İbad (ö. 220 h.k), İbadeddin Süleyman (ö. 220 h.k), Hişam bin Amr Futi (ö. 246 h.k), Ebu Ali Cubbayi (ö. 303 h.k), Ebu Haşim Cubbayi (ö. 321 h.k), Kadı Abdulcebar (ö. 415 h.k) ve Ebu Hasan Basri (ö. 436 h.k) Basra Mutezililerinin ta­nınmış çehreleridir.
    Hicri ikinci yüzyılın sonlarında Bağdat’ta Mutezile mek­te­binin başka bir kolunu Beşer bin Mutemir (ö. 210 h.k) oluş­turdu. Semamet bin Eşres (ö. 234 h.k), Cafer bin Mü­beşşir (ö. 234 h.k), Cafer bin Harb (ö. 236 h.k), Ahmed bin Ebi Devad (ö. 240 h.k), Ebu Cafer İskafi (ö. 240 h.k), Ebu Hü­seyin Hayyat (ö. 311 h.k) ve Ebu Kasım Belhi Kâbi (ö. 317 h.k) Bağdat Mutezililerinin tanınmış şahsiyetleridir.[10]
    Bu iki kelami ekolün taraftarları tümel ilkeler ve düşünsel yöntem açısından hemfikirdirler. Fakat bazı kelami konular hakkında farklı düşüncelere sahiptirler. Bağdat Mutezililerinin kelami görüşleri İmamiyenin itikadi ilkeleri ile uyum arz etmektedir. Şeyh Müfid bunlardan bazılarını Makalat adlı eserinde zikretmiş ve el-Muknie adlı eserini de bunun için kaleme almıştır. Söz konusu eserde Bağdat Mutezililerinin Ehlibeyt imamlarının rivayetleri ile uyum içinde olan görüşlerini açıklamıştır.[11]

    Dipnotlar:

    [1] Şura, 7

    [2] Emali, Seyyid Murteza, C. 1, s. 115, Şerh’il-Usul’il-Hamse Kadı Abdulcebbar, s. 138–139, el-Fark Beyne’l-Firak, Abdulkahir Bağdadi, s. 118, el-Milel vel-Nihal, Şehristani, C. 1, s. 48

    [3] Bkz: Milel ve Nihal, Cafer Subhani, C. 3, s. 155–163

    [4] Evailu’l-Makalat, s. 43–44

    [5] Firak’ul-Şia, s. 24

    [6] El-Fark Beyne’l-Firak, s. 119, Şehristani, Vasıl bin Ata’nın Sıffin savaşı hakkında da aynı düşüncelere sahip olduğunu söylemektedir.

    [7] Seyre Felsefe Der İran, s. 44–45

    [8] Zehi’l-İslam, C. 3, s. 15–17

    [9] Gevheru’l-Murad, Vezarete Ferheng ve İrşade İslami Yayınları, s. 46

    [10] Buhus fil-Milel vel-Nahil, C. 3, s. 250–255

    [11] Evaili’l-Makalat, s. 64, dipnotlar kısmı





+ Yorum Gönder