Konusunu Oylayın.: ALLAH Teala nın ezeli ilmi ne demek?

5 üzerinden 4.67 | Toplam : 9 kişi
ALLAH Teala nın ezeli ilmi ne demek?
  1. 06.Ocak.2013, 21:06
    1
    Misafir

    ALLAH Teala nın ezeli ilmi ne demek?

  2. 06.Ocak.2013, 22:05
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: ALLAH Teâlâ nın ezelî ilmi ne demek?




    Allahın ilmi nedir nasıl anlamamız gerekiyor?

    Allah el-Âlimdir her şeyi önceden bilir. İlmi bizim ilmimize benzemez, o her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, geleceği de geçmişi de bilir.
    Onun ilmi ezelidir, ne artar ne eksilir, zamanla değişmez. Allahın alim sıfatını, mustafa islamoğlnun esmaül hüsnadan okumanızı öneririm.


  3. 06.Ocak.2013, 22:05
    2
    Hadimul Müslimin



    Allahın ilmi nedir nasıl anlamamız gerekiyor?

    Allah el-Âlimdir her şeyi önceden bilir. İlmi bizim ilmimize benzemez, o her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir, geleceği de geçmişi de bilir.
    Onun ilmi ezelidir, ne artar ne eksilir, zamanla değişmez. Allahın alim sıfatını, mustafa islamoğlnun esmaül hüsnadan okumanızı öneririm.


  4. 03.Ekim.2015, 12:49
    3
    Misafir

    Cevap: ALLAH Teâlâ nın ezelî ilmi ne demek?

    Ezelî ve ebedî ilmi ile olmuş ve olacak herşeyi en iyi bilen O’dur.
    Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadir:
    “Göklerde de yerde de Allah O’dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir, ne kazandığınızı da bilir.” (En’am: 3)
    Dolayısıyla yaptıklarınızdan dolayı sizi sorguya çekecektir. İyiliklerinize karşı sizi mükâfatlandıracak, kötülüklerinize karşı da cezalandıracaktır.
    “Göklerde ve yerde olanları bilir. Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah göğüslerin özünü bilendir.” (Teğâbün: 4)
    Onun içindir ki insan bâtıl düşüncelerden, münafıkça kuruntulardan, kötü işlerden son derece kaçınmalı; kâinatın bütün esrarını bilen Allah-u Teâlâ’nın ilminin ve kudretinin azametini tefekkür ederek rızâ-i Bâri’sine uymayan şeylerden çekinmelidir. Nimetlerini yerinde sarfetmeli, hamdini ve şükrünü yerine getirmeli, huzuruna yüz akiyla gitmeli, küfür ve nifak, isyan ve tugyan ile yüz karasi içinde gidip de ilâhî azaba atilmamalidir.
    “Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara: 152)
    Sizin ebedî saâdet ve selâmetiniz bununla kâimdir.
    “Allah’tan korkun ve iyi bilin ki Allah her şeyi bilendir.” (Bakara: 231)
    O bakımdan siz O’nun nimetlerini unutur, hukukuna saygılı olmaz, hükümlerini gözetmezseniz, düşünemeyeceğiniz her türlü cezanın başınıza geleceğini bilmelisiniz.
    “Eğer siz şükreder, iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir.” (Nisâ: 147)
    Kişi şükür ve imanla cehennemden kurtulur. Aksi halde kendini azaba maruz birakir.
    “Biliniz ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir ve şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Mâide: 98)
    Bunun içindir ki ilâhî hükümlere çok dikkat etmeli, bunları hem yüksek bir haşyet, hem de yüksek bir bağışlama ümidi ile tatbik ve icrâ etmelidir.
    “Şüphesiz ki Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Şüphesiz ki O gögüslerin özünü bilendir.” (Fâtır: 38)
    Allah-u Teâlâ daha ruh verilmeden önce, cenin halinde iken kişinin bütün mukadderatını biliyordu. Çünkü O yazdırıyor, nasıl bilmesin?
    Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
    “Kullarının işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.” (Bakara: 255)
    O’nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli kalan hiçbir şey yoktur. Bir insanın yüz sene ömrü olsa, en son nefesinde söyleyeceği sözden, yapacağı işten haberi vardır. İnsanlar ise bundan habersizdirler.
    “O’nun dilediğinden başka, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara: 255)
    İnsanların bilgisi sınırlıdır, ancak Allah-u Teâlâ’nın dilediği kadar kavrayabilirler. İnsana bilmediğini öğreten O’dur.
    Dolayısıyla Allah-u Teâlâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize sadece kıyamete kadar olacak olan işleri değil, kıyametten sonra olacak işleri de bildirmiş, haber vermişti.


  5. 03.Ekim.2015, 12:49
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Ezelî ve ebedî ilmi ile olmuş ve olacak herşeyi en iyi bilen O’dur.
    Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadir:
    “Göklerde de yerde de Allah O’dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir, ne kazandığınızı da bilir.” (En’am: 3)
    Dolayısıyla yaptıklarınızdan dolayı sizi sorguya çekecektir. İyiliklerinize karşı sizi mükâfatlandıracak, kötülüklerinize karşı da cezalandıracaktır.
    “Göklerde ve yerde olanları bilir. Gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı da bilir. Allah göğüslerin özünü bilendir.” (Teğâbün: 4)
    Onun içindir ki insan bâtıl düşüncelerden, münafıkça kuruntulardan, kötü işlerden son derece kaçınmalı; kâinatın bütün esrarını bilen Allah-u Teâlâ’nın ilminin ve kudretinin azametini tefekkür ederek rızâ-i Bâri’sine uymayan şeylerden çekinmelidir. Nimetlerini yerinde sarfetmeli, hamdini ve şükrünü yerine getirmeli, huzuruna yüz akiyla gitmeli, küfür ve nifak, isyan ve tugyan ile yüz karasi içinde gidip de ilâhî azaba atilmamalidir.
    “Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara: 152)
    Sizin ebedî saâdet ve selâmetiniz bununla kâimdir.
    “Allah’tan korkun ve iyi bilin ki Allah her şeyi bilendir.” (Bakara: 231)
    O bakımdan siz O’nun nimetlerini unutur, hukukuna saygılı olmaz, hükümlerini gözetmezseniz, düşünemeyeceğiniz her türlü cezanın başınıza geleceğini bilmelisiniz.
    “Eğer siz şükreder, iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir.” (Nisâ: 147)
    Kişi şükür ve imanla cehennemden kurtulur. Aksi halde kendini azaba maruz birakir.
    “Biliniz ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir ve şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.” (Mâide: 98)
    Bunun içindir ki ilâhî hükümlere çok dikkat etmeli, bunları hem yüksek bir haşyet, hem de yüksek bir bağışlama ümidi ile tatbik ve icrâ etmelidir.
    “Şüphesiz ki Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Şüphesiz ki O gögüslerin özünü bilendir.” (Fâtır: 38)
    Allah-u Teâlâ daha ruh verilmeden önce, cenin halinde iken kişinin bütün mukadderatını biliyordu. Çünkü O yazdırıyor, nasıl bilmesin?
    Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
    “Kullarının işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.” (Bakara: 255)
    O’nun sonsuz ve sınırsız ilminden gizli kalan hiçbir şey yoktur. Bir insanın yüz sene ömrü olsa, en son nefesinde söyleyeceği sözden, yapacağı işten haberi vardır. İnsanlar ise bundan habersizdirler.
    “O’nun dilediğinden başka, insanlar O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara: 255)
    İnsanların bilgisi sınırlıdır, ancak Allah-u Teâlâ’nın dilediği kadar kavrayabilirler. İnsana bilmediğini öğreten O’dur.
    Dolayısıyla Allah-u Teâlâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize sadece kıyamete kadar olacak olan işleri değil, kıyametten sonra olacak işleri de bildirmiş, haber vermişti.


  6. 23.Mayıs.2016, 11:54
    4
    ebuammara
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2016
    Üye No: 108488
    Mesaj Sayısı: 56
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: ALLAH Teâlâ nın ezelî ilmi ne demek?

    Allah Teâlâ’nın Ezelî İlmi, Olacak Her Şeyi Kuşatmıştır:



    Bil ki: Allah Teâlâ’nın ezelî zatî ilmi, olmuş ve olacak her ha*diseyi kuşatmıştır. O’nun ilmi dışında bir şeyin kalması veya O’nun ilmî dahilinde olmayan bir şeyin gerçekleşmesi muhaldir; çünkü bu ilim değil, cehalet olur ki Allah Teâlâ bu durumdan mü*nezzehtir. Bu konu, ilmin kapsamı meselesi olmaktadır; kader me*selesi değildir. Bu konuda hiçbir İslâmî fırkanın muhalefeti bilin*memektedir. Meşhur (müstefîz) hadislerin delâlet etmiş olduğu, selef-i sâlihin itikat ettiği ve ancak tahkik erbabının sırrını çöze*bildiği, yükümlü kılmakla bağdaşmayacağı ve bu durumda niye amelin isteneceği şeklinde itiraz edilen kader; hadiseleri, henüz vukuundan önce varlık safhasına çıkma zorunluluğuna sokan ka*derdir. Hadiseler işte bu zorunlulukla varlık âlemine çıkar. Ondan kaçmak, kurtulmak mümkün değildir. Bu manada kader, beş kere (ya da yerde) vukubulmuştur:

    1. Âlem, mümkün olan en güzel hal üzere yaratılmıştır:

    Birincisi; ezelde, âlemin mümkün olan en güzel şekil üzere var edilmesinin kararlaştırılmasıdır. Bu yapılırken, maslahata ri*ayet edilmiş ve varlık safhasına çıkma anındaki nisbî hayır tercih edilmiştir. Allah Teâîâ’nın ilmi (ezelde), suretler (yani var olabile*cek ihtimaller) içerisinden tek bir suretin belirlenmesi noktasına ulaşmıştır; artık o surete başkaları katılmaz. Hadiseler, silsile ha*linde ve biribiri üzerine kurulu şekilde, varlık safhasına çıkışları belirlenmiş olarak tertip edilir. Bizzat âleme vücud verilmesinin, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan (Allah Teâlâ) tarafından irade edilmesi dahi, onun varlık safhasına çıkması suretinin, diğer muh*temel durumlara tercihi manasına gelmektedir.

    2. Tüm yaratıkların ölçüleri belirlenmiş ve yazılmıştır:

    ikincisi, ölçülerin belirlenmesidir. Rivayet olunduğuna göre, -ki rivayetlerin manası birdir- yaratılacak olan her şeyin tama*mı, gökler ve yeryüzü henüz yaratılmadan elli bin sene önce yazıl*mıştır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, bütün mahlukâti, ezelî inayeti hase*biyle hayâlu’l-Arş’dâ yarattı ve orada her şeye bir suret verdi. Şe*riatlarda “ez-Zikr” diye tabir edilen (âlem) işte burasıdır. Orada meselâ Muhammed’in (s.a.) sureti, onun insanlara falanca vakitte gönderilmesi, kavmini uyarması, Ebû Leheb’in onu inkâr etmesi ve dünyada kendisini hatalarının kuşatması, sonra âhirette ateşte yanması.., tahakkuk etmiştir. İşte bu suret, hadiselerin yeryüzünde, aynen orada belirlendiği şekil üzere meydana gelmesine bir se*bep olmaktadır. Bu şuna benzemektedir: Meselâ, iki duvar arasına uzatılmış bir sırık üzerinde yürürken ayağımız kayar ve düşeriz. Fakat aynı sırık yerde olsaydı hiç yalpa yapmadan üzerinde yürü*yebilirdik. Birinci durumda düşmemizin sebebi, düşme korkusu*nun (vehim) içimizde yer etmesidir. (Aynen bu örnekte olduğu gibi, âlem-i misalde önceden belirlenmiş suretler de, hadiselerin aynen oradaki mevcut halleriyle varlık safhasına çıkmaları sonucunu do*ğurmaktadır.)

    3. Allah Teâlâ, Hz. Adem’i insanlığın atası olmak üzere yaratmıştır:

    Üçüncüsü şudur: Allah Teâlâ, Hz. Adem’i insanlığın atası ol*mak ve insan türünü kendisiyle başlatmak üzere yaratınca, âlem-i misalde zürriyetinin suretlerini de yarattı; onların mutluluk ve bedbahtlıklarını nûr ve zulmet ile temsil etti, onları, mükellef tu*tuldukları şekil üzere kıldı, onlarda kendi bilgisini ve kendisine teslimiyet duygusunu yarattı. Bu, insan fıtratı içerisine saklanmış bulunan misakın [344] esası olmaktadır; dolayısıyla -her ne kadar olayı unutsalar bile- verdikleri sözden sorumlu tutulmaktadırlar. Zira, yeryüzünde yaratılmış bulunan nefisler, o günde mevcut bu*lunan suretin bir gölgesidir. Bu itibarla o günde insan fıtratı içeri*sine gizlenmiş olan şey, yeryüzünde varlık safhasına çıkarken de gizli olarak mevcut bulunacak; dolayısıyla da sorumlu tutulacak*tır.

    4. Cenine ruh üflenmesi:

    Dördüncüsü, cenine ruh üflenmesi anındadır. Meselâ, çekir*dek belirli bir vakitte toprağa atılsa ve bazı gerekli işlemler yapıl*sa, o çekirdeğin özelliği, ekildiği toprağın, su ve havanın çekirdek üzerindeki etkisi hakkında bilgi sahibi olan bir kimse, o çekirdeğin güzel bitip bitmeyeceğini bilir ve dedikleri çıkar. Ceninin durumu*nu tedvirle görevli melekler de, o günde aynı durumda olurlar ve onlar hakkında, çocuğun ömür ve rızkının nasıl olacağı; onun, melekî yönü hayvani yönüne galip gelen kimseler gibi mi amel edeceği, yoksa bunun tersi mi olacağı; mutluluk ve bahtsızlığının ne hal üzere olacağı.., gibi hususlar açıklık kazanır.

    5. Hadiselerin, henüz meydana gelmeden önce Hazîre-i kuds’ten indirilmesi:

    Beşincisi, hadisenin vukuundan az önce olmaktadır. Hadise önce, Hazîre-i kuds’ten yeryüzüne misali bir şey olarak iner ve bu*nun hükümleri yeryüzünde kendisini gösterir.

    Şahsen ben, bunu defalarca müşahede etmişimdir. Meselâ, birinde bir grup insan aralarında tartışmışlar ve bu yüzden birbir*lerine kin duyar hale gelmişlerdi. Bunun üzerine ben, Allah Teâlâ’ya teveccüh ettim ve misal âleminde nuranî bir nokta gör*düm; Hazîre-i kuds’ten yeryüzüne inmişti. Yavaş yavaş yayılmaya başladı. O yayıldıkça, aralarındaki kin azalmaya yüz tuttu. Öyle ki, biz henüz meclisten dağılmadan, barıştılar ve aralarında düş*manlık kalmadı, herkes eski samimi haline döndü. Bu benim mü*şahede ettiğim, Allah Teâlâ’nın şaşılacak âyetlerinden biriydi.

    Bir defasında da şöyle olmuştu; Çocuklarımdan biri hastaydı ve kalbim onunla meşgul bulunuyordu. Ben bu halde öğle namazı*nı kılıyorken, ölümünün indiğini gördüm. Çocuk, o günün gecesin*de öldü.



    Allah Teâlâ, (Misâl Âleminde) Olayları Yaratır; Sonra Onlardan Dilediğini Geri Siler, Dilediğini de Bırakır:


    Sünnet, açık bir şekilde şunu beyan etmiştir: Allah Teâlâ, ha*diseleri, henüz yeryüzünde vukubulmadan önce (misal âleminde) bir tür yaratır, sonra bu yarattığı şey, bu (süfli) âleme iner ve ilk defasında (orada) yaratıldığı şekil üzere ortaya çıkar. Bu, Allah Teâlâ’nın bir sünnetidir. Sonra Allah Teâlâ, bu âlemde vücud bul*ması açısından dilerse sabit olanı siler; dilerse yok olanı var eder. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur;

    “Allah, dilediğini silip, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır; ana kitap (Ümmü’l-kitâb) O’nun yanındadır.” [345]

    Meselâ, Allah Teâlâ belayı bir tür yaratır ve o, mübtela kıl*mak istediği kimsenin başına iner. Tam bu esnada dua yükselir ve o belayı geri çevirir. Ölümü yaratır, bu esnada iyilik yükselir ve onu geri çevirir. Burada asıl kavranması gereken nokta şurasıdır: Yaratılan ve inen şey, aynen hayatın bekasına nisbetle yemek, iç*mek gibi; ölüme nisbetle zehir içme ve kılıç darbesi gibi âdî (tabiî) sebeplerden biri olmaktadır.

    Arazların surete büründüğü bir âlemin olduğunu, manaların oradan intikal ettiğini, bir şeyin henüz yeryüzünde yaratılmadan önce orada yaratıldığım gösteren pek çok hadis bulunmaktadır.

    Meselâ, rahmin arşa asılı olması, yağmurun düşüşü gibi fit*nelerin inmesi [346], Nil ve Fırat’ın Sidre-i Müntehâ’nın dibinden çı*kar halde yaratılması ve sonra onların yeryüzüne indirilmesi [347], dunirin, malların (en’âm) indirilmesi, Kur’ân’ın dünya semasına toplu bir halde indirilmesi, cennet ve cehennemin, Rasûlullah’ın (s.a.) önü ile mescidin duvarı arasında, elini üzüm salkımına uza*tabilecek, ateşin sıcaklığını hissedecek şekilde temessül etmesi [348], belâ ve duanın birbiriyle mücadele etmesi, Hz. Âdem’in zürriyetinin yaratılması, aklın yaratılması; yönelmesi ve dönmesi [349], Zehrâveyn diye anılan Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerinin sanki iki bölük kuş sürüsü gibi gelmesi, amellerin tartılması, cennetin hoş*lanılmadık, cehennemin de hoşa giden şeylerle kuşatılması [350] ve buna benzer Sünnet hakkında azıcık bilgisi bulunan herkesin bile*bileceği daha pek çok örnek gibi. [351]



    Kader, Sebeplerin Müsebbeblerini Doğurmasını Engellemez:


    Bil ki: Kader, sebeplerin müsebbeblerini doğurmasını engelle*mez. Çünkü kaderin taalluku, toptan ve bir defada müselsel (zin*cirleme) olarak olayların birbiri üzerine tertibi yoluyladır. Rasûlul*lah’ın (s.a.) şu sözü bu manayı ifade etmektedir. Ona rukye [352], ilaçla tedavi ve sığınağa girme hakkında sorduklarında:

    “Bunlar da, Allah’ın kaderi cümlesindendir.” buyurmuş- 12001 tur. [353] Hz. Ömer, Tebûk vadisinde bulunan Serğ köyüne vardığında Şam’da veba salgını olduğunu öğrendi. Bunun üzerine oraya girmek istemedi ve ısrar edenlere karşı verdiği cevapta şöyle dedi:

    “Sen develerinle bir vadiye insen ve vadinin bir yamacı bol otlaklı, diğeri de kurak olsa, şimdi sen, otlakı bol yamacında hayva*nını otlattığın zaman Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?!” Hz. Ömer’in bu sözü [354] de bu manadadır.

    Şimdi gelelim kulların ihtiyarı konusuna. Kullar, işleyecekle*ri fiilleri seçebilirler. Evet, ama kullar için gerçek bir seçim, hiçbir zaman için söz konusu değildir. Çünkü bu seçim, kişinin değil de Allah’ın istediği şeyin olması, fayda vermesi, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında bir saik ve azmin bulunması gibi sebep*lerle malûldür. Bu durumda hangi ve nasıl ihtiyardan bahsedilebi*lir?! Rasûlullah (s.a.) aşağıdaki hadisinde işte bu manaya işaret et*miş olmaktadır:

    “Şüphesiz kalpler, Allah’ın iki parmağı arasındadır; onları dilediği gibi evirip çevirir.” [355]



    [344] Elest bezminde verilen yeminin. (Ç)

    [345] Ra'd: 13/39.

    [346] Buhârî, Medine, 8; Müslim, Fiten, 9.

    [347] Buhârî, Bed'i'1-halk, 6; Müslim, İmân, 264.

    [348] Bkz. Buhârî, Ezan, 91, Küsûf, 9; Müslim, Küsûf, 17.

    [349] İthaf, 1/455.

    [350] Müslim, Cennet, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 22.

    [351] Bu hadislerin bir kısmı daha önce metin olarak "Âlem-i misâl" bahsin*de geçmişti, (Bkz. s. 52 vd). (Ç)

    [352] Bir tür afsunlama. (Ç)

    [353] Hadis şöyle: Rasûlullah'a (s.a.) soruldu:

    "Tedavi olduğumuz ilaçlar, yaptığımız rukyeler (afsunlar), sığındığımız sığmaklar hakkında ne buyurursun? Acaba bunlar, takdir-i ilâhîden bir şeyi geri çevirir mi?" Rasûlullah (s.a.) onlara cevaben:

    "Bunlar, Al*lah'ın kaderi cümlesindendir." buyurdu (Bkz. İbn Mâce, Tıbb, 1). Yani, Allah Teâlâ, sebepleri ve müsebbebleri takdir etmiş ve müsebbeplerin olmasını sebeplere bağlamıştır. Bu durumda, sebeplerin bulunma*sı halinde müsebbeblerin meydana gelmesi de Allah'ın kaderi cümlesin*den olmaktadır. (Ç)

    [354] Hz. Ömer, Şam'a giderken Tebûk vadisinde bulunan Serğ (veya Serağ) köyüne geldiğinde Şam'da veba hastalığı olduğunu öğrenir ve bunun üzerine geri dönülmesini emreder. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ona:

    "Al*lah'ın kaderinden mi kaçmak?!" der. Hz, Ömer, ona verdiği karşılığın sonunda şöyle der:

    "Evet! Allah'ın kaderinden, yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz. Sen develerinle bir vadiye insen ve vadinin bir yamacı bol otlaklı, diğeri de kurak olsa, şimdi sen, otlakı bol yamacında hayvanını otlattığın zaman Allah'ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?!" (Bkz. Muvatta, Medine, 22; Buhâri, Tıbb, 30; Müslim, Selâm, 98.

    [355] Müslim, Kader, 17; İbn Mâce, Dua, 1; Ahmed, 2/168, 3/112.

    Hüccetullahi'l-Baliğa



  7. 23.Mayıs.2016, 11:54
    4
    ebuammara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Allah Teâlâ’nın Ezelî İlmi, Olacak Her Şeyi Kuşatmıştır:



    Bil ki: Allah Teâlâ’nın ezelî zatî ilmi, olmuş ve olacak her ha*diseyi kuşatmıştır. O’nun ilmi dışında bir şeyin kalması veya O’nun ilmî dahilinde olmayan bir şeyin gerçekleşmesi muhaldir; çünkü bu ilim değil, cehalet olur ki Allah Teâlâ bu durumdan mü*nezzehtir. Bu konu, ilmin kapsamı meselesi olmaktadır; kader me*selesi değildir. Bu konuda hiçbir İslâmî fırkanın muhalefeti bilin*memektedir. Meşhur (müstefîz) hadislerin delâlet etmiş olduğu, selef-i sâlihin itikat ettiği ve ancak tahkik erbabının sırrını çöze*bildiği, yükümlü kılmakla bağdaşmayacağı ve bu durumda niye amelin isteneceği şeklinde itiraz edilen kader; hadiseleri, henüz vukuundan önce varlık safhasına çıkma zorunluluğuna sokan ka*derdir. Hadiseler işte bu zorunlulukla varlık âlemine çıkar. Ondan kaçmak, kurtulmak mümkün değildir. Bu manada kader, beş kere (ya da yerde) vukubulmuştur:

    1. Âlem, mümkün olan en güzel hal üzere yaratılmıştır:

    Birincisi; ezelde, âlemin mümkün olan en güzel şekil üzere var edilmesinin kararlaştırılmasıdır. Bu yapılırken, maslahata ri*ayet edilmiş ve varlık safhasına çıkma anındaki nisbî hayır tercih edilmiştir. Allah Teâîâ’nın ilmi (ezelde), suretler (yani var olabile*cek ihtimaller) içerisinden tek bir suretin belirlenmesi noktasına ulaşmıştır; artık o surete başkaları katılmaz. Hadiseler, silsile ha*linde ve biribiri üzerine kurulu şekilde, varlık safhasına çıkışları belirlenmiş olarak tertip edilir. Bizzat âleme vücud verilmesinin, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan (Allah Teâlâ) tarafından irade edilmesi dahi, onun varlık safhasına çıkması suretinin, diğer muh*temel durumlara tercihi manasına gelmektedir.

    2. Tüm yaratıkların ölçüleri belirlenmiş ve yazılmıştır:

    ikincisi, ölçülerin belirlenmesidir. Rivayet olunduğuna göre, -ki rivayetlerin manası birdir- yaratılacak olan her şeyin tama*mı, gökler ve yeryüzü henüz yaratılmadan elli bin sene önce yazıl*mıştır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, bütün mahlukâti, ezelî inayeti hase*biyle hayâlu’l-Arş’dâ yarattı ve orada her şeye bir suret verdi. Şe*riatlarda “ez-Zikr” diye tabir edilen (âlem) işte burasıdır. Orada meselâ Muhammed’in (s.a.) sureti, onun insanlara falanca vakitte gönderilmesi, kavmini uyarması, Ebû Leheb’in onu inkâr etmesi ve dünyada kendisini hatalarının kuşatması, sonra âhirette ateşte yanması.., tahakkuk etmiştir. İşte bu suret, hadiselerin yeryüzünde, aynen orada belirlendiği şekil üzere meydana gelmesine bir se*bep olmaktadır. Bu şuna benzemektedir: Meselâ, iki duvar arasına uzatılmış bir sırık üzerinde yürürken ayağımız kayar ve düşeriz. Fakat aynı sırık yerde olsaydı hiç yalpa yapmadan üzerinde yürü*yebilirdik. Birinci durumda düşmemizin sebebi, düşme korkusu*nun (vehim) içimizde yer etmesidir. (Aynen bu örnekte olduğu gibi, âlem-i misalde önceden belirlenmiş suretler de, hadiselerin aynen oradaki mevcut halleriyle varlık safhasına çıkmaları sonucunu do*ğurmaktadır.)

    3. Allah Teâlâ, Hz. Adem’i insanlığın atası olmak üzere yaratmıştır:

    Üçüncüsü şudur: Allah Teâlâ, Hz. Adem’i insanlığın atası ol*mak ve insan türünü kendisiyle başlatmak üzere yaratınca, âlem-i misalde zürriyetinin suretlerini de yarattı; onların mutluluk ve bedbahtlıklarını nûr ve zulmet ile temsil etti, onları, mükellef tu*tuldukları şekil üzere kıldı, onlarda kendi bilgisini ve kendisine teslimiyet duygusunu yarattı. Bu, insan fıtratı içerisine saklanmış bulunan misakın [344] esası olmaktadır; dolayısıyla -her ne kadar olayı unutsalar bile- verdikleri sözden sorumlu tutulmaktadırlar. Zira, yeryüzünde yaratılmış bulunan nefisler, o günde mevcut bu*lunan suretin bir gölgesidir. Bu itibarla o günde insan fıtratı içeri*sine gizlenmiş olan şey, yeryüzünde varlık safhasına çıkarken de gizli olarak mevcut bulunacak; dolayısıyla da sorumlu tutulacak*tır.

    4. Cenine ruh üflenmesi:

    Dördüncüsü, cenine ruh üflenmesi anındadır. Meselâ, çekir*dek belirli bir vakitte toprağa atılsa ve bazı gerekli işlemler yapıl*sa, o çekirdeğin özelliği, ekildiği toprağın, su ve havanın çekirdek üzerindeki etkisi hakkında bilgi sahibi olan bir kimse, o çekirdeğin güzel bitip bitmeyeceğini bilir ve dedikleri çıkar. Ceninin durumu*nu tedvirle görevli melekler de, o günde aynı durumda olurlar ve onlar hakkında, çocuğun ömür ve rızkının nasıl olacağı; onun, melekî yönü hayvani yönüne galip gelen kimseler gibi mi amel edeceği, yoksa bunun tersi mi olacağı; mutluluk ve bahtsızlığının ne hal üzere olacağı.., gibi hususlar açıklık kazanır.

    5. Hadiselerin, henüz meydana gelmeden önce Hazîre-i kuds’ten indirilmesi:

    Beşincisi, hadisenin vukuundan az önce olmaktadır. Hadise önce, Hazîre-i kuds’ten yeryüzüne misali bir şey olarak iner ve bu*nun hükümleri yeryüzünde kendisini gösterir.

    Şahsen ben, bunu defalarca müşahede etmişimdir. Meselâ, birinde bir grup insan aralarında tartışmışlar ve bu yüzden birbir*lerine kin duyar hale gelmişlerdi. Bunun üzerine ben, Allah Teâlâ’ya teveccüh ettim ve misal âleminde nuranî bir nokta gör*düm; Hazîre-i kuds’ten yeryüzüne inmişti. Yavaş yavaş yayılmaya başladı. O yayıldıkça, aralarındaki kin azalmaya yüz tuttu. Öyle ki, biz henüz meclisten dağılmadan, barıştılar ve aralarında düş*manlık kalmadı, herkes eski samimi haline döndü. Bu benim mü*şahede ettiğim, Allah Teâlâ’nın şaşılacak âyetlerinden biriydi.

    Bir defasında da şöyle olmuştu; Çocuklarımdan biri hastaydı ve kalbim onunla meşgul bulunuyordu. Ben bu halde öğle namazı*nı kılıyorken, ölümünün indiğini gördüm. Çocuk, o günün gecesin*de öldü.



    Allah Teâlâ, (Misâl Âleminde) Olayları Yaratır; Sonra Onlardan Dilediğini Geri Siler, Dilediğini de Bırakır:


    Sünnet, açık bir şekilde şunu beyan etmiştir: Allah Teâlâ, ha*diseleri, henüz yeryüzünde vukubulmadan önce (misal âleminde) bir tür yaratır, sonra bu yarattığı şey, bu (süfli) âleme iner ve ilk defasında (orada) yaratıldığı şekil üzere ortaya çıkar. Bu, Allah Teâlâ’nın bir sünnetidir. Sonra Allah Teâlâ, bu âlemde vücud bul*ması açısından dilerse sabit olanı siler; dilerse yok olanı var eder. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur;

    “Allah, dilediğini silip, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır; ana kitap (Ümmü’l-kitâb) O’nun yanındadır.” [345]

    Meselâ, Allah Teâlâ belayı bir tür yaratır ve o, mübtela kıl*mak istediği kimsenin başına iner. Tam bu esnada dua yükselir ve o belayı geri çevirir. Ölümü yaratır, bu esnada iyilik yükselir ve onu geri çevirir. Burada asıl kavranması gereken nokta şurasıdır: Yaratılan ve inen şey, aynen hayatın bekasına nisbetle yemek, iç*mek gibi; ölüme nisbetle zehir içme ve kılıç darbesi gibi âdî (tabiî) sebeplerden biri olmaktadır.

    Arazların surete büründüğü bir âlemin olduğunu, manaların oradan intikal ettiğini, bir şeyin henüz yeryüzünde yaratılmadan önce orada yaratıldığım gösteren pek çok hadis bulunmaktadır.

    Meselâ, rahmin arşa asılı olması, yağmurun düşüşü gibi fit*nelerin inmesi [346], Nil ve Fırat’ın Sidre-i Müntehâ’nın dibinden çı*kar halde yaratılması ve sonra onların yeryüzüne indirilmesi [347], dunirin, malların (en’âm) indirilmesi, Kur’ân’ın dünya semasına toplu bir halde indirilmesi, cennet ve cehennemin, Rasûlullah’ın (s.a.) önü ile mescidin duvarı arasında, elini üzüm salkımına uza*tabilecek, ateşin sıcaklığını hissedecek şekilde temessül etmesi [348], belâ ve duanın birbiriyle mücadele etmesi, Hz. Âdem’in zürriyetinin yaratılması, aklın yaratılması; yönelmesi ve dönmesi [349], Zehrâveyn diye anılan Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerinin sanki iki bölük kuş sürüsü gibi gelmesi, amellerin tartılması, cennetin hoş*lanılmadık, cehennemin de hoşa giden şeylerle kuşatılması [350] ve buna benzer Sünnet hakkında azıcık bilgisi bulunan herkesin bile*bileceği daha pek çok örnek gibi. [351]



    Kader, Sebeplerin Müsebbeblerini Doğurmasını Engellemez:


    Bil ki: Kader, sebeplerin müsebbeblerini doğurmasını engelle*mez. Çünkü kaderin taalluku, toptan ve bir defada müselsel (zin*cirleme) olarak olayların birbiri üzerine tertibi yoluyladır. Rasûlul*lah’ın (s.a.) şu sözü bu manayı ifade etmektedir. Ona rukye [352], ilaçla tedavi ve sığınağa girme hakkında sorduklarında:

    “Bunlar da, Allah’ın kaderi cümlesindendir.” buyurmuş- 12001 tur. [353] Hz. Ömer, Tebûk vadisinde bulunan Serğ köyüne vardığında Şam’da veba salgını olduğunu öğrendi. Bunun üzerine oraya girmek istemedi ve ısrar edenlere karşı verdiği cevapta şöyle dedi:

    “Sen develerinle bir vadiye insen ve vadinin bir yamacı bol otlaklı, diğeri de kurak olsa, şimdi sen, otlakı bol yamacında hayva*nını otlattığın zaman Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?!” Hz. Ömer’in bu sözü [354] de bu manadadır.

    Şimdi gelelim kulların ihtiyarı konusuna. Kullar, işleyecekle*ri fiilleri seçebilirler. Evet, ama kullar için gerçek bir seçim, hiçbir zaman için söz konusu değildir. Çünkü bu seçim, kişinin değil de Allah’ın istediği şeyin olması, fayda vermesi, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında bir saik ve azmin bulunması gibi sebep*lerle malûldür. Bu durumda hangi ve nasıl ihtiyardan bahsedilebi*lir?! Rasûlullah (s.a.) aşağıdaki hadisinde işte bu manaya işaret et*miş olmaktadır:

    “Şüphesiz kalpler, Allah’ın iki parmağı arasındadır; onları dilediği gibi evirip çevirir.” [355]



    [344] Elest bezminde verilen yeminin. (Ç)

    [345] Ra'd: 13/39.

    [346] Buhârî, Medine, 8; Müslim, Fiten, 9.

    [347] Buhârî, Bed'i'1-halk, 6; Müslim, İmân, 264.

    [348] Bkz. Buhârî, Ezan, 91, Küsûf, 9; Müslim, Küsûf, 17.

    [349] İthaf, 1/455.

    [350] Müslim, Cennet, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 22.

    [351] Bu hadislerin bir kısmı daha önce metin olarak "Âlem-i misâl" bahsin*de geçmişti, (Bkz. s. 52 vd). (Ç)

    [352] Bir tür afsunlama. (Ç)

    [353] Hadis şöyle: Rasûlullah'a (s.a.) soruldu:

    "Tedavi olduğumuz ilaçlar, yaptığımız rukyeler (afsunlar), sığındığımız sığmaklar hakkında ne buyurursun? Acaba bunlar, takdir-i ilâhîden bir şeyi geri çevirir mi?" Rasûlullah (s.a.) onlara cevaben:

    "Bunlar, Al*lah'ın kaderi cümlesindendir." buyurdu (Bkz. İbn Mâce, Tıbb, 1). Yani, Allah Teâlâ, sebepleri ve müsebbebleri takdir etmiş ve müsebbeplerin olmasını sebeplere bağlamıştır. Bu durumda, sebeplerin bulunma*sı halinde müsebbeblerin meydana gelmesi de Allah'ın kaderi cümlesin*den olmaktadır. (Ç)

    [354] Hz. Ömer, Şam'a giderken Tebûk vadisinde bulunan Serğ (veya Serağ) köyüne geldiğinde Şam'da veba hastalığı olduğunu öğrenir ve bunun üzerine geri dönülmesini emreder. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ona:

    "Al*lah'ın kaderinden mi kaçmak?!" der. Hz, Ömer, ona verdiği karşılığın sonunda şöyle der:

    "Evet! Allah'ın kaderinden, yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz. Sen develerinle bir vadiye insen ve vadinin bir yamacı bol otlaklı, diğeri de kurak olsa, şimdi sen, otlakı bol yamacında hayvanını otlattığın zaman Allah'ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?!" (Bkz. Muvatta, Medine, 22; Buhâri, Tıbb, 30; Müslim, Selâm, 98.

    [355] Müslim, Kader, 17; İbn Mâce, Dua, 1; Ahmed, 2/168, 3/112.

    Hüccetullahi'l-Baliğa






+ Yorum Gönder