Konusunu Oylayın.: Allah'ın ezeli ve ebedi oluşunu nasıl anlamak gerekir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Allah'ın ezeli ve ebedi oluşunu nasıl anlamak gerekir?
  1. 06.Ocak.2013, 21:04
    1
    Misafir

    Allah'ın ezeli ve ebedi oluşunu nasıl anlamak gerekir?

  2. 06.Ocak.2013, 22:13
    2
    Yetim
    Hadimul Müslimin

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 31.Ocak.2007
    Üye No: 9
    Mesaj Sayısı: 1,994
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 22
    Bulunduğu yer: Hadimul Müslimin

    Cevap: Allah'ın ezeli ve ebedi oluşunu nasıl anlamak gerekir?




    Cevap 1:

    Allah, denildi mi ezelî ve ebedî olan, bütün sıfatları sonsuz kemalde bulunan Ehad ve Samed bir zat anlaşılır. Böyle bir zat ise yaratılmaktan münezzehtir. Zira yaratılan her şey hadistir (sonradan olmuştur), fanidir (varlığının bir sonu vardır) ve bütün sıfatları sınırlıdır.

    Allah doğmak ve doğrulmak gibi mahluklara ait sıfatlardan uzaktır. Çünkü onun ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Evet o, vardı ve ondan başka hiçbir şey yoktu. Ezelî ve ebedî olan Allah'ın bir başkasının tesiriyle vücuda geldiği nasıl düşünülebilir?

    Allah Ehattir. Zat ve mahiyeti varlıklara benzemekten, mekan ve zamandan, değişip başkalaşmaktan uzak olan tek ve yekta varlık odur. O Samettir. Bütün varlıklar, yaratılmasında ve yaşatılmasında, kısaca her hâl ve keyfiyetlerinde ona muhtaçtırlar, o ise hiçbir şeye muhtaç değildir.

    Allah doğmak ve doğrulmak gibi mahluklara ait sıfatlardan uzaktır. Çünkü onun ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Evet o, vardı ve ondan başka hiçbir şey yoktu. Ezelî ve ebedî olan Allah'ın bir başkasının tesiriyle vücuda geldiği nasıl düşünülebilir?

    Onun eşi, benzeri, dengi yoktur. Ne yaratıcılığında, ne idaresinde, ne terbiye ediciliğinde, ne de hakimiyetinde; ona denk olabilecek hiçbir mevcut düşünülemez. Zerre kadar aklı olan kimse böyle bir zat hakkında, bu çelişkili sorunun sorulamayacağını bilir.

    Evet yaratıcı olan, yaratılan olamaz. Kuvvet ve kudreti sonsuz olan, bir başkasının tesiriyle vücuda gelemez. Başlangıcı olmayan, sonradan olamaz. Kısaca hem yaratıcılığın sonsuz kemal sıfatlarıyla donatılmış, hem de mahluk olmanın gereği olarak sınırsız eksikliklere sahip bir konumda olamaz.

    Bir de konunun devir-teselsül ile ilgili bir yönü vardır ki o da şudur. Art arda bağlı hadiseler zincirinde mutlaka bir ilk halka olmalıdır ki diğer halkalar ona bağlı olsun. Mesela, on beş vagonlu bir trende, her bir vagonu bir önceki vagon çeker. Sonuçta iş, lokomotife dayandığında, 'Lokomotifi kim çekiyor?' diye sorulmaz. Çekme gücü olan fakat çekilmeye ihtiyacı olmayan bir araç olmalı ki -o da lokomotiftir- tren sağlıklı olarak hareket edebilsin.

    Aynı şekilde, bir şekerin nasıl yapıldığını sorsak, bize cevaben, şeker fabrikasında yapıldığı söylenecektir. Şeker fabrikasındaki aletlerin nerede yapıldığını sorduğumuzda onların da tezgahlardı gösterilecektir. Neticede problem bir ilme, bir iradeye dayandırılmazsa, tezgahın da tezgahı sorulacak ve kısır döngüye düşülecektir.

    Bir er, emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkomutan da padişahtan alır. Peki, padişah kimden emir alıyor, diye sorulmaz, zira o emir alan değil emir veren konumundadır. Eğer birinden emir alacak olursa, o da emredilenler sınıfına girer ona emir veren kimse padişah olur.

    Buraya kadar yapılan açıklamalardan açıkça anlaşılıyor ki, bu kainatın varlığı, zatı, isimleri ve sıfatlarıyla ezelî olan bir yaratıcıya dayanmaktadır. Böyle bir zatı kimin yarattığı sormak aklen mümkün değildir.

    Cevap 2:

    - Ezel, önsüz, başlangıcı olmayan, geçmiş zamanın bir ucu olarak tasavvur edilmeyen ve dolayısıyla, bir zaman dilimi olarak mütalaa edilemeyen nev-i şahsına münhasır bir kavramdır. Onu, geçmişle bağlantılı olarak düşündüğümüz için,ister istemez kavram olarak da onu zamanla ilişkili olarak değerlendiririz. Aslında, hiçbir zaman ve mekân ve varlık yokken Allah vardı. O hep vardı.. İşte bu ezeldir. Yani bir varlığın başlangıç noktasının olmaması, onun ezelî olduğu anlamına gelir.

    “Allah vardı, onunla birlikte hiçbir şey yoktu”(Kenzu’l-ummal, h. No: 29850) mealindeki hadisten anlaşılacağı üzere, yer ve göklerin de içinde bulunduğu yaratılmış varlıktan hiç bir eser yokken, Allah vardı. Zaten Ezelî olmanın anlamı da budur.

    - Hadiselerin akışı, Allah’ın ezelî ilminde belli bir sıralamaya tabi değildir. Alimler, kader konusunda bu husus anlatırken, “Kader/Allah’ın ezelî ilmi, sebebe ayrı müsebbebe ayrı olarak taalluk etmez. Bilakis her ikisine birden taalluk eder” diyorlar.

    - Bunu bir misal olarak şöyle açıklayabiliriz:

    Elinizdeki bir ayna düşünün, sağında A, solunda B nesneleri vardır. Aynayı sağa çevirdiğinizde, A nesnesini gösterir fakat B nesnesini göstermez. Şayet onu sola çevirirseniz, bu kez B nesnesini gösterir fakat A nesnesini gösteremez. Çünkü, aynanın görüş sahası, gösterim alanı, sınırlıdır. Bir tarafa döndüğünde diğer tarafı bakış/görüş açısına aşlamaz.

    Şimdi, bir aynanın elinizde değil, tavana asılmış yüksek bir yerde olduğunu düşünün. Bu ayna, sağa-sola çevirme ihtiyacını duymaksızın, bir anda hem sağ taraftaki nesneleri, hem sol taraftaki nesneleri birden gösterir. Çünkü, bu aynanın bulunduğu konumu itibariyle, belli bir tertibe/bir sıralamaya ihtiyaç duymadan geniş perspektifiyle oradaki bütün nesneleri birden görüntüler ve gösterir. İşte bütün varlıklar, olaylar, Allah’ın her şeyi birden kuşatan ezelî ilminde, geçmiş-gelecek zaman dilimlerine göre, parçalar halinde değil, o ilmin kuşatıcı ve ezelî konumuna uygun olarak bir bütün halinde yansımaktadır. Olan, olmakta olan ve olacak olan her şey-güneşin, karşısındaki bütün nesneleri birden aydınlatması gibi- Allah’ın ezelî ilminin güneşi karşısında bir anda toptan yansıma imkânını bulmaktadır.


  3. 06.Ocak.2013, 22:13
    2
    Hadimul Müslimin



    Cevap 1:

    Allah, denildi mi ezelî ve ebedî olan, bütün sıfatları sonsuz kemalde bulunan Ehad ve Samed bir zat anlaşılır. Böyle bir zat ise yaratılmaktan münezzehtir. Zira yaratılan her şey hadistir (sonradan olmuştur), fanidir (varlığının bir sonu vardır) ve bütün sıfatları sınırlıdır.

    Allah doğmak ve doğrulmak gibi mahluklara ait sıfatlardan uzaktır. Çünkü onun ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Evet o, vardı ve ondan başka hiçbir şey yoktu. Ezelî ve ebedî olan Allah'ın bir başkasının tesiriyle vücuda geldiği nasıl düşünülebilir?

    Allah Ehattir. Zat ve mahiyeti varlıklara benzemekten, mekan ve zamandan, değişip başkalaşmaktan uzak olan tek ve yekta varlık odur. O Samettir. Bütün varlıklar, yaratılmasında ve yaşatılmasında, kısaca her hâl ve keyfiyetlerinde ona muhtaçtırlar, o ise hiçbir şeye muhtaç değildir.

    Allah doğmak ve doğrulmak gibi mahluklara ait sıfatlardan uzaktır. Çünkü onun ne başlangıcı, ne de sonu vardır. Evet o, vardı ve ondan başka hiçbir şey yoktu. Ezelî ve ebedî olan Allah'ın bir başkasının tesiriyle vücuda geldiği nasıl düşünülebilir?

    Onun eşi, benzeri, dengi yoktur. Ne yaratıcılığında, ne idaresinde, ne terbiye ediciliğinde, ne de hakimiyetinde; ona denk olabilecek hiçbir mevcut düşünülemez. Zerre kadar aklı olan kimse böyle bir zat hakkında, bu çelişkili sorunun sorulamayacağını bilir.

    Evet yaratıcı olan, yaratılan olamaz. Kuvvet ve kudreti sonsuz olan, bir başkasının tesiriyle vücuda gelemez. Başlangıcı olmayan, sonradan olamaz. Kısaca hem yaratıcılığın sonsuz kemal sıfatlarıyla donatılmış, hem de mahluk olmanın gereği olarak sınırsız eksikliklere sahip bir konumda olamaz.

    Bir de konunun devir-teselsül ile ilgili bir yönü vardır ki o da şudur. Art arda bağlı hadiseler zincirinde mutlaka bir ilk halka olmalıdır ki diğer halkalar ona bağlı olsun. Mesela, on beş vagonlu bir trende, her bir vagonu bir önceki vagon çeker. Sonuçta iş, lokomotife dayandığında, 'Lokomotifi kim çekiyor?' diye sorulmaz. Çekme gücü olan fakat çekilmeye ihtiyacı olmayan bir araç olmalı ki -o da lokomotiftir- tren sağlıklı olarak hareket edebilsin.

    Aynı şekilde, bir şekerin nasıl yapıldığını sorsak, bize cevaben, şeker fabrikasında yapıldığı söylenecektir. Şeker fabrikasındaki aletlerin nerede yapıldığını sorduğumuzda onların da tezgahlardı gösterilecektir. Neticede problem bir ilme, bir iradeye dayandırılmazsa, tezgahın da tezgahı sorulacak ve kısır döngüye düşülecektir.

    Bir er, emri onbaşıdan, o da yüzbaşıdan ve nihayet başkomutan da padişahtan alır. Peki, padişah kimden emir alıyor, diye sorulmaz, zira o emir alan değil emir veren konumundadır. Eğer birinden emir alacak olursa, o da emredilenler sınıfına girer ona emir veren kimse padişah olur.

    Buraya kadar yapılan açıklamalardan açıkça anlaşılıyor ki, bu kainatın varlığı, zatı, isimleri ve sıfatlarıyla ezelî olan bir yaratıcıya dayanmaktadır. Böyle bir zatı kimin yarattığı sormak aklen mümkün değildir.

    Cevap 2:

    - Ezel, önsüz, başlangıcı olmayan, geçmiş zamanın bir ucu olarak tasavvur edilmeyen ve dolayısıyla, bir zaman dilimi olarak mütalaa edilemeyen nev-i şahsına münhasır bir kavramdır. Onu, geçmişle bağlantılı olarak düşündüğümüz için,ister istemez kavram olarak da onu zamanla ilişkili olarak değerlendiririz. Aslında, hiçbir zaman ve mekân ve varlık yokken Allah vardı. O hep vardı.. İşte bu ezeldir. Yani bir varlığın başlangıç noktasının olmaması, onun ezelî olduğu anlamına gelir.

    “Allah vardı, onunla birlikte hiçbir şey yoktu”(Kenzu’l-ummal, h. No: 29850) mealindeki hadisten anlaşılacağı üzere, yer ve göklerin de içinde bulunduğu yaratılmış varlıktan hiç bir eser yokken, Allah vardı. Zaten Ezelî olmanın anlamı da budur.

    - Hadiselerin akışı, Allah’ın ezelî ilminde belli bir sıralamaya tabi değildir. Alimler, kader konusunda bu husus anlatırken, “Kader/Allah’ın ezelî ilmi, sebebe ayrı müsebbebe ayrı olarak taalluk etmez. Bilakis her ikisine birden taalluk eder” diyorlar.

    - Bunu bir misal olarak şöyle açıklayabiliriz:

    Elinizdeki bir ayna düşünün, sağında A, solunda B nesneleri vardır. Aynayı sağa çevirdiğinizde, A nesnesini gösterir fakat B nesnesini göstermez. Şayet onu sola çevirirseniz, bu kez B nesnesini gösterir fakat A nesnesini gösteremez. Çünkü, aynanın görüş sahası, gösterim alanı, sınırlıdır. Bir tarafa döndüğünde diğer tarafı bakış/görüş açısına aşlamaz.

    Şimdi, bir aynanın elinizde değil, tavana asılmış yüksek bir yerde olduğunu düşünün. Bu ayna, sağa-sola çevirme ihtiyacını duymaksızın, bir anda hem sağ taraftaki nesneleri, hem sol taraftaki nesneleri birden gösterir. Çünkü, bu aynanın bulunduğu konumu itibariyle, belli bir tertibe/bir sıralamaya ihtiyaç duymadan geniş perspektifiyle oradaki bütün nesneleri birden görüntüler ve gösterir. İşte bütün varlıklar, olaylar, Allah’ın her şeyi birden kuşatan ezelî ilminde, geçmiş-gelecek zaman dilimlerine göre, parçalar halinde değil, o ilmin kuşatıcı ve ezelî konumuna uygun olarak bir bütün halinde yansımaktadır. Olan, olmakta olan ve olacak olan her şey-güneşin, karşısındaki bütün nesneleri birden aydınlatması gibi- Allah’ın ezelî ilminin güneşi karşısında bir anda toptan yansıma imkânını bulmaktadır.


  4. 13.Mayıs.2016, 19:18
    3
    ebuammara
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 13.Mayıs.2016
    Üye No: 108488
    Mesaj Sayısı: 56
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: Allah'ın ezeli ve ebedi oluşunu nasıl anlamak gerekir?

    40. FIKRA: Allah'ın Kelâmı ve Zaman Hakkında Özel Bilgi :
    Allahû Teâlâ ezelden ebede kadar bir kelâmla söyleyicidir. O kelâm bölünmez ve parçalanmaz. Çünki, sükût ve söylememek Allahû Teâlâ hakkında muhâldir. Şaşılacak ne var ki, orada ezelden ebede kadar denenzamân bir ândır. Çünki, Allahû Teâlâ üzerinden zamân geçmez. Bir ânda, basît bir sözden başka ne vâki' olabilir. İşte o tek bir söz, çeşitli bağlantıları i'tibâriyle, kelâmın bu kadar çok kısımlarına esâs olmaktadır. Meselâ bir işin yapılmasını öngörüyorsa, emir, bir yasağın yapılmamasını gösteriyorsa, nehiy, bir şeyi haber veriyorsa, haber olarak ortaya çıkıyor. Ya'nî demek istiyoruz ki, geçmiş ve geleceğe âit haberler, bir takım kimseleri zora sokuyor ve öncelik ve sonralık ifâde eden sözler, o şeyin önceliğine ve sonralığına delîl gösteriliyor. Hâlbuki burada suâli ve zorluğu gerektirecek bir durum yoktur. Zîrâ geçmiş ve gelecek, delâlet edenin husûsî sıfatlarından olup, o bir ânın yayılmasından [genişlemesinden] hâsıl olmaktadır. Gösterdiği şey [medlûl] mertebesinde, o bir ân kendi hâlinde olup, hiç bir inbisât [yayılma, genişleme] hâli yoktur. Geçmiş ve geleceğin orada yeri yoktur.
    Akıl sâhipleri demişlerdir ki, o bir ânın mâhiyyeti, vücûd-i hâricî [dışarıda bulunma] i'tibâriyle ayrı, vücûd-i zihnî [zihinde bulunma] bakımından başka sıfattır. O hâlde tek bir şeyde ayrı ayrı sıfatlar ve gerekleri, varlığın ve kimliğin değişmesi bakımlarından câiz oluyor da, gerçekte birbirinden ayrı olan dâl [gösterme] ve medlûl [gösterilen, işâret edilen] de niçin olmasın; evleviyyetle câiz olur. Ezelden ebede kadar tek bir ândır sözü, kelime bulunamadığı içindir. Yoksa orada ân demenin de yeri yoktur. Orada ân demek de, zamân demek gibi ağır ve yersiz kalır.
    Şunu da beyân edeyim ki, mümkin [kul] kurb-i ilâhî [Allaha yakınlık] makâmlarında, adımını imkân [mahlûk] dâiresinin dışına atarsa, ezel ve ebedi birleşmiş bulur. Resûl-i Ekrem efendimiz "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" mi'râc gecesi, yükselme makâmlarında Yûnüs Âleyhisselâm'ı balığın karnında, Nûh Âleyhisselâm'ı Tufânda, Cennetlikleri Cennet'te, Cehennemlikleri Cehennem'de gördü. Âshâb-ı Kirâm'ın zenginlerinden Abdürrahmân bin Avf'ı "radıyallahü anh" diğerlerinden, âhiret zamânı ile yarım gün, dünyâ zamânı ile beşyüz sene sonra Cennet'e girerken gördüğünde, geç kalmasının sebebini sormuş ve hesâbının çokluğundan, çektiği sıkıntılarını anlatmıştır. Bütün bunlar hep tek bir ânda görülmüştür. Orada geçmiş ve geleceğin yeri yoktu.
    Bu fakîre de, zamân zamân Habîbullah'ın "aleyhissalâtü ves-selâm" sadakası olarak, bu hâl hâsıl olmaktadır. Bir defasında, meleklerin hazret-i Âdeme "aleyhisselâm" secde ettiklerini ve dahâ başlarını o secdeden kaldırmadıklarını ve illiyyûn meleklerinin ise, bu emirle emrolunmadıklarını, müşâhe ettiklerinde [Allahû Teâlâ'nın tecellîlerinde] kendinden geçmiş, o huzûr ve nûra dalmış olarak, âhiret için söz verilmiş hâllerin o bir ânda keşfolunduğunu gördüm. Bu hâllere şâhit olduğum zamândan beri epey bir vakit geçtiğinden, âhiret hâllerini geniş yazmıyorum. Zîrâ hâfızama tam güvenemiyorum. Fakat şunu bilmek lâzımdır ki, bu hâller, Resûlullah'ın "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" hem bedenine, hem de mübârek rûhlarına olmuştu. Hem gözle, hem de kalple görmüştü. O'na tufeyli olan başkalarına, eğer bu hâller, O'na tâbi' olmanın bereketi olarak verilirse, ya'nî hâlleri görürlerse, rûhları ve kalp gözleri ile görmüş olurlar.

    Beyt :

    Onun kâfilesine bilirim yetişemem,
    Yetişir, o kervânın çıngırağın işitsem.

    Aleyhi ve alâ âlihis-salâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ.

    [İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî , Risâletü'l-Mebde' Ve'l-Meâd]



  5. 13.Mayıs.2016, 19:18
    3
    ebuammara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    40. FIKRA: Allah'ın Kelâmı ve Zaman Hakkında Özel Bilgi :
    Allahû Teâlâ ezelden ebede kadar bir kelâmla söyleyicidir. O kelâm bölünmez ve parçalanmaz. Çünki, sükût ve söylememek Allahû Teâlâ hakkında muhâldir. Şaşılacak ne var ki, orada ezelden ebede kadar denenzamân bir ândır. Çünki, Allahû Teâlâ üzerinden zamân geçmez. Bir ânda, basît bir sözden başka ne vâki' olabilir. İşte o tek bir söz, çeşitli bağlantıları i'tibâriyle, kelâmın bu kadar çok kısımlarına esâs olmaktadır. Meselâ bir işin yapılmasını öngörüyorsa, emir, bir yasağın yapılmamasını gösteriyorsa, nehiy, bir şeyi haber veriyorsa, haber olarak ortaya çıkıyor. Ya'nî demek istiyoruz ki, geçmiş ve geleceğe âit haberler, bir takım kimseleri zora sokuyor ve öncelik ve sonralık ifâde eden sözler, o şeyin önceliğine ve sonralığına delîl gösteriliyor. Hâlbuki burada suâli ve zorluğu gerektirecek bir durum yoktur. Zîrâ geçmiş ve gelecek, delâlet edenin husûsî sıfatlarından olup, o bir ânın yayılmasından [genişlemesinden] hâsıl olmaktadır. Gösterdiği şey [medlûl] mertebesinde, o bir ân kendi hâlinde olup, hiç bir inbisât [yayılma, genişleme] hâli yoktur. Geçmiş ve geleceğin orada yeri yoktur.
    Akıl sâhipleri demişlerdir ki, o bir ânın mâhiyyeti, vücûd-i hâricî [dışarıda bulunma] i'tibâriyle ayrı, vücûd-i zihnî [zihinde bulunma] bakımından başka sıfattır. O hâlde tek bir şeyde ayrı ayrı sıfatlar ve gerekleri, varlığın ve kimliğin değişmesi bakımlarından câiz oluyor da, gerçekte birbirinden ayrı olan dâl [gösterme] ve medlûl [gösterilen, işâret edilen] de niçin olmasın; evleviyyetle câiz olur. Ezelden ebede kadar tek bir ândır sözü, kelime bulunamadığı içindir. Yoksa orada ân demenin de yeri yoktur. Orada ân demek de, zamân demek gibi ağır ve yersiz kalır.
    Şunu da beyân edeyim ki, mümkin [kul] kurb-i ilâhî [Allaha yakınlık] makâmlarında, adımını imkân [mahlûk] dâiresinin dışına atarsa, ezel ve ebedi birleşmiş bulur. Resûl-i Ekrem efendimiz "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" mi'râc gecesi, yükselme makâmlarında Yûnüs Âleyhisselâm'ı balığın karnında, Nûh Âleyhisselâm'ı Tufânda, Cennetlikleri Cennet'te, Cehennemlikleri Cehennem'de gördü. Âshâb-ı Kirâm'ın zenginlerinden Abdürrahmân bin Avf'ı "radıyallahü anh" diğerlerinden, âhiret zamânı ile yarım gün, dünyâ zamânı ile beşyüz sene sonra Cennet'e girerken gördüğünde, geç kalmasının sebebini sormuş ve hesâbının çokluğundan, çektiği sıkıntılarını anlatmıştır. Bütün bunlar hep tek bir ânda görülmüştür. Orada geçmiş ve geleceğin yeri yoktu.
    Bu fakîre de, zamân zamân Habîbullah'ın "aleyhissalâtü ves-selâm" sadakası olarak, bu hâl hâsıl olmaktadır. Bir defasında, meleklerin hazret-i Âdeme "aleyhisselâm" secde ettiklerini ve dahâ başlarını o secdeden kaldırmadıklarını ve illiyyûn meleklerinin ise, bu emirle emrolunmadıklarını, müşâhe ettiklerinde [Allahû Teâlâ'nın tecellîlerinde] kendinden geçmiş, o huzûr ve nûra dalmış olarak, âhiret için söz verilmiş hâllerin o bir ânda keşfolunduğunu gördüm. Bu hâllere şâhit olduğum zamândan beri epey bir vakit geçtiğinden, âhiret hâllerini geniş yazmıyorum. Zîrâ hâfızama tam güvenemiyorum. Fakat şunu bilmek lâzımdır ki, bu hâller, Resûlullah'ın "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" hem bedenine, hem de mübârek rûhlarına olmuştu. Hem gözle, hem de kalple görmüştü. O'na tufeyli olan başkalarına, eğer bu hâller, O'na tâbi' olmanın bereketi olarak verilirse, ya'nî hâlleri görürlerse, rûhları ve kalp gözleri ile görmüş olurlar.

    Beyt :

    Onun kâfilesine bilirim yetişemem,
    Yetişir, o kervânın çıngırağın işitsem.

    Aleyhi ve alâ âlihis-salâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ.

    [İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî , Risâletü'l-Mebde' Ve'l-Meâd]






+ Yorum Gönder