Konusunu Oylayın.: Allah geleceği biliyorsa neden hala yaşıyoruz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Allah geleceği biliyorsa neden hala yaşıyoruz?
  1. 06.Ocak.2013, 17:25
    1
    Misafir

    Allah geleceği biliyorsa neden hala yaşıyoruz?

  2. 06.Ocak.2013, 17:29
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Allah geleceği biliyorsa neden hala yaşıyoruz?




    Allah madem geleceği biliyor neden hayat daha devam ediyor?

    Allah her şeyi kemaliyle bilendir. Ama bu bilmesi bizi yönlendirmesi anlamına
    gelmemektedir. Çünkü O’nun ilmi ezelidir. Yani geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı
    aynı anda müşahede eder. Ve herkes vicdanen bilir ki, istediğim şeyi yaparım,
    konuşurum istemediğim şeyi yapmam. Bu kaideye göre Allah bizim ne yaptığımızı
    bilir. Ama biz de yaptığımız şeyin irademizle olduğunu vicdanen ve alken
    biliriz.

    Bir film
    senaryosu tasarlayalım: dedektif, soygun planı hazırlayan üç adamı gizlice
    dinliyor. Zamanı gelince, soyulacak yere gidiyor. Maksadı suçüstü yakalamak.
    Fakat soyguna başlarken, adamlar planı değiştiriyorlar. Biri vazgeçiyor, ikisi
    başka türlü hareket ediyorlar. Eğer bir başkasının bilmesi soyguncuların
    hareketlerini engelleseydi, planın değişmemesi gerekirdi. Polisin önceden
    bilmesi olaya hiç tesir etmedi.

    Plan değişmese yine etmeyecekti. Çünkü onlar, bu işi
    polis öyle biliyor diye yapmayacaklardı. Zaten polisin neler bildiğini de
    bilmiyorlardı.

    Eğer
    planı uygulasalar, yakalansalar ve polis, yaptıklarını önceden bildiğini
    söyleseydi, “sen böyle bildiğin için, biz bu suçu işledik. Gerçek suçlu sensin.
    Biz masumuz” mu diyeceklerdi?
    Günah işleyip de
    suçu kadere, yani “o işi önceden bilen ilahi ilme” yüklemek isteyen günahkarın
    bunlardan ne farkı var?

    “kaderimden kaçamam, yazılan başa gelir, olacak denen
    olur. Öyleyse günahımdan dolayı niçin suçlu sayılıyorum?” diye düşünenler hiç de
    az değil.

    Bu
    mantığın, mesuliyetten kurtulmak isteyen bir suçluya ait olduğu gün gibi ortada.
    İşte formül: suçu kadere yükle ve rahatla! Adil bir hakem olan vicdanın, bu
    düşünüş biçimiyle huzura kavuşacağını sanmıyorum. Çünkü, yapıp ettiklerimizin
    dikkatli bir şahididir o. Şüphesiz bir “kader kanunu” vardır ve hükmünü yürütür,
    ama “irade” de bir kanundur. Her günahı isteyip dileyerek işlediğimizi nasıl
    unutabiliriz? Alınyazımızı okuyamıyoruz, kaderde olanı bilmiyoruz. Bizim
    bildiğimiz, önümüzde biri iyi, diğeri kötü iki yol bulunduğu. Asla inkar
    edemeyeceğimiz irademizle birinden gidiyoruz. Giderken de nefsimizden başka bir
    zorlayıcı olmadığını pekala hissediyoruz. Önce değil, ancak her şey olup
    bittikten sonra öğreniyoruz alın yazımızı.

    Şu misalin meselemize ışık tutacağına inanıyorum.
    Harika bir kameraman düşünelim. Diyelim ki, bu adam, bizim gelecekteki on günlük
    hayatımızı gizlice filme aldı. Yani o, on günlük yaşantımızı önceden bildi. Biz
    de film olayını öğrendik, ama bantta neler olduğunu bilmiyoruz. Onbirinci gün
    filmi bize gösterdi. İşlediğimiz hataları, günahları ve suçları seyrettik.
    Kameramana, “sen bizim on günlük geleceğimizi bilmesen, görüntülemesen, biz bu
    suçları işlemezdik” diyebiliriz miyiz?

    Teşbihte hata olmasın, Allah da, bizim ömrümüz boyunca
    yapacaklarımızı “ezeli kamerasıyla “levh-i mahfuz” denilen bir banda alıyor.
    Fakat biz o filmde neler bulunduğunu asla bilmiyoruz. Bu tespit hareketimize,
    niçin tesir etsin! Gerçek bu olunca, mesuliyet elbette bizimdir. Hür irademizle
    kötüyü seçip, günah işlediğimiz için suçlanıyoruz, başka şey için değil.
    “kaderimde yazılıysa suçum ne?” Demeye hiç hakkımız yok. İsteyerek suç işlemek
    “suç” değilse, suç ne peki?

    Bize düşen, günahımıza tövbe etmek, affı için
    yalvarmak ve güzel ameller işleyip cezadan kurtulmaya çalışmak. Suçu kadere
    yüklemeye çalışmakla ancak kendimizi aldatabiliriz. Allah'ı, asla.

    Dünya sahnesinde oyuncu
    muyuz?

    Tiyatroda,
    oyunla ilgili sahne düzeni, rol dağıtımı, işlenen konu, gelişen olaylar, giyilen
    kostümler, kısacası her unsur, insana, perde arkasındaki rejisörü hatırlatır.
    Bütün oluşların arkasında o vardır.

    Hayat da gerçek bir oyuna benziyor. Yeryüzü sahnesine
    kendimiz gelmiyoruz, gönderiliyoruz. Benzer yönlerimiz yanında, farklı
    özelliklerimiz de var. Rollerimiz dağıtılmış.

    Fakat önemli bir noktada tiyatro oyuncularından
    ayrılıyoruz. Biz, rolümüzü, belli sınırları aşmamak kaydıyla, istediğimiz gibi
    oynayabiliyoruz. Senaryonun nasıl bir yol izlediğini bilmediğimiz için,
    gelecekteki olayları dileğimize göre yönlendirebiliyoruz.

    Bununla beraber, şu
    dünya sahnesini kuran, oyuncuları yaratan, ihtiyaçlarını temin eden, olacakları
    düzenleyen bir zatın varlığını anlayabiliyoruz.

    O zat, olayların akışını
    planlarken, bizim tercihlerimize de önem veriyor. İrademize bağlı işlerimizden
    dolayı bir mesuliyet yükleniyoruz.
    Bir gün
    gelecek, oyun bitecek, sahne kapanacak ve biz de hür irademizle işlediğimiz
    fiillerimizden dolayı hesaba çekileceğiz
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet



  3. 06.Ocak.2013, 17:29
    2
    Moderatör



    Allah madem geleceği biliyor neden hayat daha devam ediyor?

    Allah her şeyi kemaliyle bilendir. Ama bu bilmesi bizi yönlendirmesi anlamına
    gelmemektedir. Çünkü O’nun ilmi ezelidir. Yani geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı
    aynı anda müşahede eder. Ve herkes vicdanen bilir ki, istediğim şeyi yaparım,
    konuşurum istemediğim şeyi yapmam. Bu kaideye göre Allah bizim ne yaptığımızı
    bilir. Ama biz de yaptığımız şeyin irademizle olduğunu vicdanen ve alken
    biliriz.

    Bir film
    senaryosu tasarlayalım: dedektif, soygun planı hazırlayan üç adamı gizlice
    dinliyor. Zamanı gelince, soyulacak yere gidiyor. Maksadı suçüstü yakalamak.
    Fakat soyguna başlarken, adamlar planı değiştiriyorlar. Biri vazgeçiyor, ikisi
    başka türlü hareket ediyorlar. Eğer bir başkasının bilmesi soyguncuların
    hareketlerini engelleseydi, planın değişmemesi gerekirdi. Polisin önceden
    bilmesi olaya hiç tesir etmedi.

    Plan değişmese yine etmeyecekti. Çünkü onlar, bu işi
    polis öyle biliyor diye yapmayacaklardı. Zaten polisin neler bildiğini de
    bilmiyorlardı.

    Eğer
    planı uygulasalar, yakalansalar ve polis, yaptıklarını önceden bildiğini
    söyleseydi, “sen böyle bildiğin için, biz bu suçu işledik. Gerçek suçlu sensin.
    Biz masumuz” mu diyeceklerdi?
    Günah işleyip de
    suçu kadere, yani “o işi önceden bilen ilahi ilme” yüklemek isteyen günahkarın
    bunlardan ne farkı var?

    “kaderimden kaçamam, yazılan başa gelir, olacak denen
    olur. Öyleyse günahımdan dolayı niçin suçlu sayılıyorum?” diye düşünenler hiç de
    az değil.

    Bu
    mantığın, mesuliyetten kurtulmak isteyen bir suçluya ait olduğu gün gibi ortada.
    İşte formül: suçu kadere yükle ve rahatla! Adil bir hakem olan vicdanın, bu
    düşünüş biçimiyle huzura kavuşacağını sanmıyorum. Çünkü, yapıp ettiklerimizin
    dikkatli bir şahididir o. Şüphesiz bir “kader kanunu” vardır ve hükmünü yürütür,
    ama “irade” de bir kanundur. Her günahı isteyip dileyerek işlediğimizi nasıl
    unutabiliriz? Alınyazımızı okuyamıyoruz, kaderde olanı bilmiyoruz. Bizim
    bildiğimiz, önümüzde biri iyi, diğeri kötü iki yol bulunduğu. Asla inkar
    edemeyeceğimiz irademizle birinden gidiyoruz. Giderken de nefsimizden başka bir
    zorlayıcı olmadığını pekala hissediyoruz. Önce değil, ancak her şey olup
    bittikten sonra öğreniyoruz alın yazımızı.

    Şu misalin meselemize ışık tutacağına inanıyorum.
    Harika bir kameraman düşünelim. Diyelim ki, bu adam, bizim gelecekteki on günlük
    hayatımızı gizlice filme aldı. Yani o, on günlük yaşantımızı önceden bildi. Biz
    de film olayını öğrendik, ama bantta neler olduğunu bilmiyoruz. Onbirinci gün
    filmi bize gösterdi. İşlediğimiz hataları, günahları ve suçları seyrettik.
    Kameramana, “sen bizim on günlük geleceğimizi bilmesen, görüntülemesen, biz bu
    suçları işlemezdik” diyebiliriz miyiz?

    Teşbihte hata olmasın, Allah da, bizim ömrümüz boyunca
    yapacaklarımızı “ezeli kamerasıyla “levh-i mahfuz” denilen bir banda alıyor.
    Fakat biz o filmde neler bulunduğunu asla bilmiyoruz. Bu tespit hareketimize,
    niçin tesir etsin! Gerçek bu olunca, mesuliyet elbette bizimdir. Hür irademizle
    kötüyü seçip, günah işlediğimiz için suçlanıyoruz, başka şey için değil.
    “kaderimde yazılıysa suçum ne?” Demeye hiç hakkımız yok. İsteyerek suç işlemek
    “suç” değilse, suç ne peki?

    Bize düşen, günahımıza tövbe etmek, affı için
    yalvarmak ve güzel ameller işleyip cezadan kurtulmaya çalışmak. Suçu kadere
    yüklemeye çalışmakla ancak kendimizi aldatabiliriz. Allah'ı, asla.

    Dünya sahnesinde oyuncu
    muyuz?

    Tiyatroda,
    oyunla ilgili sahne düzeni, rol dağıtımı, işlenen konu, gelişen olaylar, giyilen
    kostümler, kısacası her unsur, insana, perde arkasındaki rejisörü hatırlatır.
    Bütün oluşların arkasında o vardır.

    Hayat da gerçek bir oyuna benziyor. Yeryüzü sahnesine
    kendimiz gelmiyoruz, gönderiliyoruz. Benzer yönlerimiz yanında, farklı
    özelliklerimiz de var. Rollerimiz dağıtılmış.

    Fakat önemli bir noktada tiyatro oyuncularından
    ayrılıyoruz. Biz, rolümüzü, belli sınırları aşmamak kaydıyla, istediğimiz gibi
    oynayabiliyoruz. Senaryonun nasıl bir yol izlediğini bilmediğimiz için,
    gelecekteki olayları dileğimize göre yönlendirebiliyoruz.

    Bununla beraber, şu
    dünya sahnesini kuran, oyuncuları yaratan, ihtiyaçlarını temin eden, olacakları
    düzenleyen bir zatın varlığını anlayabiliyoruz.

    O zat, olayların akışını
    planlarken, bizim tercihlerimize de önem veriyor. İrademize bağlı işlerimizden
    dolayı bir mesuliyet yükleniyoruz.
    Bir gün
    gelecek, oyun bitecek, sahne kapanacak ve biz de hür irademizle işlediğimiz
    fiillerimizden dolayı hesaba çekileceğiz
    Selam ve dua ile...
    Sorularla İslamiyet






+ Yorum Gönder