Konusunu Oylayın.: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?
  1. 06.Ocak.2013, 16:06
    1
    Misafir

    Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?






    Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz? Mumsema Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?


  2. 06.Ocak.2013, 16:08
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,585
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?




    Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?

    Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Doğumu,
    Çocukluğu ve Gençliği

    İnsanlığı hakka ve hakikate sevkedip dünya ve ahiret
    saadetlerini sağlamak üzere Allah Teala tarafından gönderilen peygamberlerin
    sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz (asv), genellikle kabul
    edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu.

    İslam tarihi kaynakları,
    Hz. Peygamber (asv)'in nesebi ta Hz. Adem (as)'e kadar sıralanan Şecere
    tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber (asv)'in yirminci
    göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan'dan sonra verilen
    isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O'nun Hz. İbrahim (as)'in oğlu
    Hz. İsmail (as) soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar
    Rasulullah (asv)'ın şeceresi şöylece sıralanır:

    Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b.
    Haşim b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Galib b. Fihr
    b. Malik b. En-Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar
    b. Me'add b. Adnan.

    Hz. Peygamber (asv)'in doğumundan iki ay kadar önce
    babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'de vefat etmişti.
    Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benü Zühre'nin reisi Vehb b.
    Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye
    vererek emzirme adetine sahip oldukları için Hz. Peygamber (asv), kendi annesi
    Amine tarafından ancak bir kaç kez
    emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmıştı. Daha
    sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevazin kabilesinin kollarından Benü
    Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb,
    uzun süre Hz. Peygamber (asv)'e süt emzirmiştir.

    Mekke eşrafı tarafından
    Mekke'nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı
    görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan
    Mekke'de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve
    belagata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının
    Arapça’nın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belagatıyla arı duru
    konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar
    arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benü Sa'd kabilesi arasında yaklaşık ilk
    iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber (asv), ileride üstleneceği ilahî risalet
    görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu.

    Hz. Peygamber (asv)'in
    kırk yaşından itibaren yürüttüğü İslam'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki,
    aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir.
    İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi layıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve
    sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber (asv), böylelikle
    çocukluğunun ilk yıllarında Mekke'nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından
    uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkanını
    bulmuş oluyordu.

    Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki
    etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhatap olacak bir
    peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının
    uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber
    (asv) henüz çocukluğundan itibaren davet faaliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız
    kendisi, henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye
    sahip olmadığından, bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp,
    Cenab-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murakabe altında tutması şeklinde
    cereyan ediyordu. Peygamber Efendimiz (asv)'in süt annesi Halime'nin yanında
    iken vuku bulan "Göğsünün yarılması"
    (Şerhu's-Sadr veya Şak-ku's-Sadr)
    olayını da yine davete hazırlık
    olarak değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber (asv)'in göğsü, görevli
    iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve
    saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekrar yerine konulmuştur.
    Böylece Hz. Peygamber (asv), ruhen davete hazırlanmış oluyordu.

    Şerhu's-sadr olayından
    sonra süt anne Halime tarafından Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi
    Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed (asv), altı yaşına kadar annesi
    Amine'nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber (asv)'i de yanına
    alarak Medine'deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar
    önce Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir
    misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklaşmadan
    Ebvâ denilen köyde Amine aniden
    rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi.

    Artık hem yetim, hem de
    öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen
    Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük
    bir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı.
    Abdülmuttalib'in temsil ettiği Haşimoğullarının Mekke'deki itibarı ile
    Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlaki faziletleri ve özellikle bir
    zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup
    çıkarmış olması, onun Mekke'de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibar
    ve itaat edilen bir reis haline gelmesini sağlamıştı.

    Abdülmuttalib, Kabe
    duvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare
    meclisi hüviyetini taşıyan Daru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitli
    problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmuttalib'in yanından
    hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Daru'n-Nedve'de yapılan idareye ve çeşitli
    problemlere ait müzakerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o
    yaşlarından itibaren zulmün hakim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan
    problemleri, insanların dinî, idarî, iktisadî, ilmî, içtimaî yönlerden nasıl bir
    bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrak ediyordu.

    Hz. Peygamber (asv)
    sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı
    bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı.
    Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed
    (asv)'in babası Abdullah'la ana baba bir kardeş olan Ebû Talib'e teslim etmişti.
    Artık Hz. Muhammed (asv) sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebû
    Talib'in yanında kalmıştır.

    Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne
    de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tabiîdir ki Hz. Peygamber (asv)'in
    bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz.
    Peygamber (asv)'i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı
    olaylarda Hz. Peygamber (asv)'in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda
    tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli
    olanlarından birisi, Hz. Peygamber (asv)'in Rahib Bahîra ile karşılaşması
    meselesidir. Hz. Peygamber (asv) on iki yaşlarında iken amcası Ebû Talib ile
    birlikte Şam'a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Şam
    yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda
    bulunan Bahîra adlı rahib, İslam kaynaklarına göre Hz. Peygamber (asv)'deki
    özelliklere bakarak O'nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği
    kanaatine varmıştı.

    Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile
    ele alarak islam'ın doğuşunda Hristiyan rühiyatının etkileri olduğunu, Rahib
    Bahîra'nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed (asv)'in bu dinî
    şuuru geliştirerek ileride İslam'ı ortaya attığını iddia ederlerse de,
    İslamiyet'in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan
    teslis inancının asla bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslam'ın Hristiyanlık'da
    mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddianın ne derece
    asılsız gülünç olduğunun en açık delillerindendir.

    Hz. Peygamber (asv), bu
    ilk seferin ardından daha sonraki, yıllarda diğer amcaları ile birlikte Mekke,
    dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan
    insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve adetleri, hal ve vaziyetleri
    hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimiz (asv)'in daha sonraları
    İslam'ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre
    cereyan eden bu olayları da O'nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak
    değerlendirmek gerekir.

    Cenab-ı Hakk'ın kontrol ve murakabesi, müstakbel
    Peygamberi ruhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve
    sapıklığından, kötülük ve ahlaksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir
    ayini ve bayramı olan Büvane'ye
    çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed
    (asv), adet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan
    bir puta tapmak için sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilahi bir
    ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber
    (asv) kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O'na
    putlara tapmak için her harhangi bir ısrarda bulunmadılar.

    Tabiidir ki Peygamber
    Efendimiz (asv) çocukluk yıllarından itibaren hayatı boyunca asla hiç bir puta
    tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların
    etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına
    almaktan hoşlanmadığını belirtmişti.

    Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebu Talib'e yardımcı
    olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık yapan Hz. Muhammed
    (asv), çobanlığı sırasında Mekke'nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hakim olduğu
    havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve
    idrak gücü gelişerek her şeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığı ve
    birliğini, O'na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı
    bir takım sıkıntı ve meşakkatler O'nu ruhen olgunlaştırmıştı.

    Çobanlık yaptığı
    günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke'de
    tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber
    (asv), eğlence yerine gelip oturur oturmaz Cenab-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir
    uyku ile, içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlaksızlıkların yapıldığı bu
    işret alemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir
    eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık bir daha da Hz.
    Peygamber (asv) böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı.

    Hz. Peygamber (asv)
    yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevazin kabilesi arasında Ficar
    Harbi
    vuku buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte olmasına
    rağmen Hz. Peygamber (asv) bu harpte sadece savaş alanının gerisine düşen okları
    toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle cephe gerisinde
    bulunmasına rağmen bu olayın O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta
    gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir.

    Peygamberliğinden sonra
    dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu
    açıkça belirttiği Hılfü'l-Fudul ise hemen bu savaştan sonra
    gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber (asv), cemiyet meselelerini yakînen
    tanımış, cahiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet
    karşısında zalimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü.

    Yirmi beş yaşında bizzat
    kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed (asv)'i Hz. Hatice
    (r.anha) ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed
    (asv)'in amcası Ebû Talib'in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını
    sağladı. Hz. Peygamber (asv)'in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice (r.anha)'den
    altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fatıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de
    babalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek hicret etmişlerdir.
    Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber
    (asv)'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebu'l-Kasım künyesi verilmişti. Bazı
    kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber (asv)'in Tayyib ve Tahir adında iki oğlu daha olduğunu
    zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'ın lakabı olduğunu
    belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı cariye Mariye (r.anha)'dendir. Hz. Peygamber (asv)'in bütün erkek
    çocukları henüz küçük yaşlarda vefat etmişlerdi.

    Hz. Hatice (r.anha) ile
    evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz (asv) ailenin geçimini ticaret yoluyla
    sağlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret
    yapmıştı. Hz. Muhammed (asv), bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru
    sözlülüğü, ahde vefası, adil ve alicenab davranışları, herkes hakkında iyimser
    gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinde tutması, yakınlarına
    ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlakî olgunluk ve ruhî üstünlükleri ile
    derhal temayüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir
    kişi haline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kişi" lakabını
    vermişlerdi.

    Hz.
    Peygamber (asv)'in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kâbe
    tamiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru'l
    Esved'
    in yerine konması meselesinde Mekke sülaleleri arasında çıkan
    ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temayülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun
    edecek bir tarzda ve adil bir şekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da
    artırmıştı.

    Allah'ın
    mukaddes evi Kabe'nin tamiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed
    (asv)'de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple
    O'nda bu yıllardan itibaren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir de buna
    toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlaksızlıklar, din adına icra
    edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed (asv)'in böylesi
    cahilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada
    bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşından
    itibaren Hz. Peygamber (asv), belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca
    Mekke'den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıra
    dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenab-ı Hakk'ın varlığını, birliğini,
    kudret ve azametini, O'nun gücü karşısında mahlukatın aczini ve zayıflığını
    düşünüyor; Rab Teala'nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun
    nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, içtimai, ahlakî vs. yönlerden içerisine
    düştükleri kötü durumları hatırlıyordu. İşte bu uzlet, günleri Hz. Peygamber
    (asv)'i ruhi, ahlakî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlal
    melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de eriştirdi.


  3. 06.Ocak.2013, 16:08
    2
    Moderatör



    Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)'in hayatını ve bazı özelliklerini kısaca özetler misiniz?

    Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Doğumu,
    Çocukluğu ve Gençliği

    İnsanlığı hakka ve hakikate sevkedip dünya ve ahiret
    saadetlerini sağlamak üzere Allah Teala tarafından gönderilen peygamberlerin
    sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz (asv), genellikle kabul
    edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu.

    İslam tarihi kaynakları,
    Hz. Peygamber (asv)'in nesebi ta Hz. Adem (as)'e kadar sıralanan Şecere
    tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber (asv)'in yirminci
    göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan'dan sonra verilen
    isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O'nun Hz. İbrahim (as)'in oğlu
    Hz. İsmail (as) soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar
    Rasulullah (asv)'ın şeceresi şöylece sıralanır:

    Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b.
    Haşim b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Galib b. Fihr
    b. Malik b. En-Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar
    b. Me'add b. Adnan.

    Hz. Peygamber (asv)'in doğumundan iki ay kadar önce
    babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'de vefat etmişti.
    Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benü Zühre'nin reisi Vehb b.
    Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye
    vererek emzirme adetine sahip oldukları için Hz. Peygamber (asv), kendi annesi
    Amine tarafından ancak bir kaç kez
    emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmıştı. Daha
    sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevazin kabilesinin kollarından Benü
    Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb,
    uzun süre Hz. Peygamber (asv)'e süt emzirmiştir.

    Mekke eşrafı tarafından
    Mekke'nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı
    görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan
    Mekke'de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve
    belagata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının
    Arapça’nın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belagatıyla arı duru
    konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar
    arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benü Sa'd kabilesi arasında yaklaşık ilk
    iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber (asv), ileride üstleneceği ilahî risalet
    görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu.

    Hz. Peygamber (asv)'in
    kırk yaşından itibaren yürüttüğü İslam'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki,
    aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir.
    İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi layıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve
    sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber (asv), böylelikle
    çocukluğunun ilk yıllarında Mekke'nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından
    uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkanını
    bulmuş oluyordu.

    Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki
    etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhatap olacak bir
    peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının
    uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber
    (asv) henüz çocukluğundan itibaren davet faaliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız
    kendisi, henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye
    sahip olmadığından, bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp,
    Cenab-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murakabe altında tutması şeklinde
    cereyan ediyordu. Peygamber Efendimiz (asv)'in süt annesi Halime'nin yanında
    iken vuku bulan "Göğsünün yarılması"
    (Şerhu's-Sadr veya Şak-ku's-Sadr)
    olayını da yine davete hazırlık
    olarak değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber (asv)'in göğsü, görevli
    iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve
    saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekrar yerine konulmuştur.
    Böylece Hz. Peygamber (asv), ruhen davete hazırlanmış oluyordu.

    Şerhu's-sadr olayından
    sonra süt anne Halime tarafından Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi
    Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed (asv), altı yaşına kadar annesi
    Amine'nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber (asv)'i de yanına
    alarak Medine'deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar
    önce Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir
    misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklaşmadan
    Ebvâ denilen köyde Amine aniden
    rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi.

    Artık hem yetim, hem de
    öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen
    Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük
    bir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı.
    Abdülmuttalib'in temsil ettiği Haşimoğullarının Mekke'deki itibarı ile
    Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlaki faziletleri ve özellikle bir
    zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup
    çıkarmış olması, onun Mekke'de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibar
    ve itaat edilen bir reis haline gelmesini sağlamıştı.

    Abdülmuttalib, Kabe
    duvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare
    meclisi hüviyetini taşıyan Daru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitli
    problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmuttalib'in yanından
    hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Daru'n-Nedve'de yapılan idareye ve çeşitli
    problemlere ait müzakerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o
    yaşlarından itibaren zulmün hakim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan
    problemleri, insanların dinî, idarî, iktisadî, ilmî, içtimaî yönlerden nasıl bir
    bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrak ediyordu.

    Hz. Peygamber (asv)
    sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı
    bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı.
    Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed
    (asv)'in babası Abdullah'la ana baba bir kardeş olan Ebû Talib'e teslim etmişti.
    Artık Hz. Muhammed (asv) sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebû
    Talib'in yanında kalmıştır.

    Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne
    de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tabiîdir ki Hz. Peygamber (asv)'in
    bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz.
    Peygamber (asv)'i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı
    olaylarda Hz. Peygamber (asv)'in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda
    tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli
    olanlarından birisi, Hz. Peygamber (asv)'in Rahib Bahîra ile karşılaşması
    meselesidir. Hz. Peygamber (asv) on iki yaşlarında iken amcası Ebû Talib ile
    birlikte Şam'a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Şam
    yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda
    bulunan Bahîra adlı rahib, İslam kaynaklarına göre Hz. Peygamber (asv)'deki
    özelliklere bakarak O'nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği
    kanaatine varmıştı.

    Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile
    ele alarak islam'ın doğuşunda Hristiyan rühiyatının etkileri olduğunu, Rahib
    Bahîra'nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed (asv)'in bu dinî
    şuuru geliştirerek ileride İslam'ı ortaya attığını iddia ederlerse de,
    İslamiyet'in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan
    teslis inancının asla bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslam'ın Hristiyanlık'da
    mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddianın ne derece
    asılsız gülünç olduğunun en açık delillerindendir.

    Hz. Peygamber (asv), bu
    ilk seferin ardından daha sonraki, yıllarda diğer amcaları ile birlikte Mekke,
    dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan
    insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve adetleri, hal ve vaziyetleri
    hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimiz (asv)'in daha sonraları
    İslam'ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre
    cereyan eden bu olayları da O'nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak
    değerlendirmek gerekir.

    Cenab-ı Hakk'ın kontrol ve murakabesi, müstakbel
    Peygamberi ruhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve
    sapıklığından, kötülük ve ahlaksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir
    ayini ve bayramı olan Büvane'ye
    çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed
    (asv), adet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan
    bir puta tapmak için sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilahi bir
    ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber
    (asv) kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O'na
    putlara tapmak için her harhangi bir ısrarda bulunmadılar.

    Tabiidir ki Peygamber
    Efendimiz (asv) çocukluk yıllarından itibaren hayatı boyunca asla hiç bir puta
    tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların
    etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına
    almaktan hoşlanmadığını belirtmişti.

    Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebu Talib'e yardımcı
    olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık yapan Hz. Muhammed
    (asv), çobanlığı sırasında Mekke'nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hakim olduğu
    havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve
    idrak gücü gelişerek her şeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığı ve
    birliğini, O'na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı
    bir takım sıkıntı ve meşakkatler O'nu ruhen olgunlaştırmıştı.

    Çobanlık yaptığı
    günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke'de
    tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber
    (asv), eğlence yerine gelip oturur oturmaz Cenab-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir
    uyku ile, içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlaksızlıkların yapıldığı bu
    işret alemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir
    eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık bir daha da Hz.
    Peygamber (asv) böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı.

    Hz. Peygamber (asv)
    yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevazin kabilesi arasında Ficar
    Harbi
    vuku buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte olmasına
    rağmen Hz. Peygamber (asv) bu harpte sadece savaş alanının gerisine düşen okları
    toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle cephe gerisinde
    bulunmasına rağmen bu olayın O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta
    gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir.

    Peygamberliğinden sonra
    dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu
    açıkça belirttiği Hılfü'l-Fudul ise hemen bu savaştan sonra
    gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber (asv), cemiyet meselelerini yakînen
    tanımış, cahiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet
    karşısında zalimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü.

    Yirmi beş yaşında bizzat
    kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed (asv)'i Hz. Hatice
    (r.anha) ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed
    (asv)'in amcası Ebû Talib'in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını
    sağladı. Hz. Peygamber (asv)'in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice (r.anha)'den
    altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fatıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de
    babalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek hicret etmişlerdir.
    Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber
    (asv)'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebu'l-Kasım künyesi verilmişti. Bazı
    kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber (asv)'in Tayyib ve Tahir adında iki oğlu daha olduğunu
    zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'ın lakabı olduğunu
    belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı cariye Mariye (r.anha)'dendir. Hz. Peygamber (asv)'in bütün erkek
    çocukları henüz küçük yaşlarda vefat etmişlerdi.

    Hz. Hatice (r.anha) ile
    evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz (asv) ailenin geçimini ticaret yoluyla
    sağlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret
    yapmıştı. Hz. Muhammed (asv), bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru
    sözlülüğü, ahde vefası, adil ve alicenab davranışları, herkes hakkında iyimser
    gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinde tutması, yakınlarına
    ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlakî olgunluk ve ruhî üstünlükleri ile
    derhal temayüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir
    kişi haline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kişi" lakabını
    vermişlerdi.

    Hz.
    Peygamber (asv)'in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kâbe
    tamiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru'l
    Esved'
    in yerine konması meselesinde Mekke sülaleleri arasında çıkan
    ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temayülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun
    edecek bir tarzda ve adil bir şekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da
    artırmıştı.

    Allah'ın
    mukaddes evi Kabe'nin tamiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed
    (asv)'de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple
    O'nda bu yıllardan itibaren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir de buna
    toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlaksızlıklar, din adına icra
    edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed (asv)'in böylesi
    cahilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada
    bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşından
    itibaren Hz. Peygamber (asv), belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca
    Mekke'den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıra
    dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenab-ı Hakk'ın varlığını, birliğini,
    kudret ve azametini, O'nun gücü karşısında mahlukatın aczini ve zayıflığını
    düşünüyor; Rab Teala'nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun
    nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, içtimai, ahlakî vs. yönlerden içerisine
    düştükleri kötü durumları hatırlıyordu. İşte bu uzlet, günleri Hz. Peygamber
    (asv)'i ruhi, ahlakî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlal
    melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de eriştirdi.





+ Yorum Gönder