Konusunu Oylayın.: İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati
  1. 29.Aralık.2012, 22:12
    1
    Misafir

    İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati






    İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati Mumsema İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati


  2. 29.Aralık.2012, 22:12
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 29.Aralık.2012, 22:24
    2
    mumsema
    Administrator

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 19.Ocak.2007
    Üye No: 1
    Mesaj Sayısı: 10,075
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati




    İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati

    İslam büyüklerinden İmam-ı Şarani hazretleri “Mîzân-ül-kübr┠kitabında buyuruyor ki: Din kardeşim iyi düşün! Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı kerîmde icmâlen bildirilenleri, ya’nî kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı kerîm kapalı kalırdı. Resûlullahın vârisleri olan mezheb imâmlarımız hadîs-i şerîflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı.

    Böylece, her asırda gelen âlimler, Resûlullaha tâbi’ olarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Nahl sûresinin kırkdördüncü âyetinde meâlen, “İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edesin” buyuruldu. Beyân etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka kelimelerle ve başka sûretle anlatmak demektir.

    Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklıyabilselerdi ve Kur’ân-ı kerîmden ahkâm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları teblîg et derdi. Beyân etmesini emir etmezdi. Şeyh-ül-islâm Zekeriyyâ buyurdu ki, “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı kerîmde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasaydı ve mezheb imâmları kapalı olarak bildirilenleri açıklamasalardı, bunları hiçbirimiz anlıyamazdık.

    Meselâ Resulullah, abdest nasıl alacağımızı hadîs-i şerîfleri ile bize bildirmeseydi, nasıl abdest alacağımızı Kur’ân-ı kerîmden çıkaramazdık. Namazların kaç rek’at oldukları ve orucun, haccın, zekâtın hükmleri ve keyfiyyetleri ve nisâb mikdârları ve şartları ve farzları ve sünnetleri, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılamazdı. Kur’ân-ı kerîmde mücmel olarak bildirilen hükmlerin hepsi böyledir. Ya’nî, bunlar hadîs-i şerîflerle bildirilmeseydi, hiçbirini anlayamazdık.

    Din âlimleri ile mücâdele etmek, nifâk alâmetidir. Çünkü âlimlerin delîllerini ibtâl etmek, red etmek için uğraşmakdır. Nisâ sûresinin 65. âyetinde meâlen, “Onların îmân etmiş olmaları için, aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hakem yapmaları ve vereceğin hükme râzı olmaları, teslîm olmaları lâzımdır” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, Resûlullahın hükmünden, islâmiyyetin emrinden sıkıntı duyanlarda îmân olmadığına alâmetdir.

    Hadîs-i şerîfte, “Resûlün yanında nizâ’, cidâl yapmayınız!” buyurdu. Onun dîninin âlimleri ile nizâ’, cidâl yapmak, onların doğru olan ictihâdlarının çürük olduklarını göstermeğe kalkışmak, Onunla cidâl etmek demektir. Çünkü, âlimler, Resûlullahın vârisleridir.

    Resûlullahın getirdiklerinin hepsine, hikmetlerini, delîllerini anlamasak bile, îmân ve tasdîk etmemiz lâzım olduğu gibi, mezheb imâmlarımızdan gelen bilgilere de, delîllerini anlamasak bile, islâmiyyete muhâlif olmadıkları için îmân ve tasdîk etmemiz lâzımdır.

    Peygamberlerin hepsinin “aleyhimüssalâtü vesselâm” dinleri amelde ihtilâflı, hattâ birbirlerine zıd hükmleri bulunduğu hâlde, hepsine îmân ve tasdîk etmemiz lâzımdır. Böyle olduğunu âlimlerimiz sözbirliği ile bildirmişlerdir. Mezhebler de, bunun gibidir.

    Müctehid olmıyanların, mezhebler arasında ayrılıklar bulunduğunu gördükleri hâlde, hepsine îmân ve tasdîk etmeleri lâzımdır. Müctehid olmıyan birinin, bir mezhebi hatâlı görmesi, o mezhebin hatâlı olduğunu göstermez. O kimsenin hatâlı olduğunu, anlayışının kıt olduğunu gösterir.

    İmâm-ı Şâfi’î, teslim olmak, îmânın yarısıdır buyurdu. Rebî’ hazretleri bunu işitince, hayır, îmânın hepsidir dedi. İmâm-ı Şâfi’î, bu sözü kabûl eyledi. Yine imâm-ı Şâfi’î “Îmânı kâmil olan, üsûl bilgilerinde söz yapmaz. Ya’nî, niye böyledir, öyle değildir demez” buyurdu. Üsûl bilgileri nedir? dediklerinde, Kitâb ve Sünnet ve İcmâ-i ümmetdir, buyurdu. İmâm-ı Şâfi’î hazretlerinin bu sözü gösteriyor ki, Rabbimizden ve Peygamberimizden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gelen haberlerin hepsine inandık demeliyiz. İslâm âlimlerinin bildirdikleri de bunun gibidir. Ya’nî imâmlarımızın sözlerine, söz etmeden ve cidâl etmeden inanırız demelidir

    İmâm-ı ibni Abd-il Berr bunun için “İmâmlarımızdan hiçbirinin, talebesine belli bir mezhebi iltizâm etmelerini, ya’nî taklîd etmelerini emrettikleri işitilmemiştir. Diledikleri mezhebin fetvâlarına uymalarını söylemişlerdir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, ümmetinden birinin belli bir mezhebi iltizâm etmesini emir buyurduğu, sahîh veyâ zayıf hiçbir hadîs-i şerîfde bildirilmemişdir” dedi.

    Allahü teâlânın kalblerini kararttığı ve mühürlediği bu kötü din adamlarına “Bid’at ehli” yanî mezhebsiz din adamı denir. Bunlar, i’tikâdları ve amelleri, Kur’ân-ı kerîme ve Hadîs-i şerîflere ve icmâ’ı ümmete uymıyan kimselerdir. Bunlar doğru yoldan sapmış olup, Müslümanları da felâkete sürüklemektedirler.

    Bunlara uyanlar, Cehenneme gideceklerdir. Selef-i sâlihîn zamanında ve sonra gelen din adamları arasında böyle bozuk olanlar çok vardı. Müslümanlar arasında bunların bulunması, insanın bir uzvunun kangren olmasına benzer. Bu yarayı yok etmedikce, sağlam kısmlar da felâketden kurtulamaz. Bunlar, bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan hastalar gibidir. Bunlara yaklaşanlar zarâr görür. Bunların zarârına yakalanmamak için yanlarına yaklaşmamak lâzımdır.

    İmâm-ı Kurâfî buyuruyor ki, “Eshâb-ı kirâm, sözbirliği ile bildirdiler ki, hazret-i Ebû Bekrden ve hazret-i Ömerden fetvâ alıp da, bunları taklîd eden bir kimse, başka işlerini başka Sahâbîlere de sorar ve öğrendiği ile amel ederdi. Huccet, delîl soran olmazdı. Ya’nî, Tâbi’înden yeni îmân etmiş olanların, Eshâb-ı kirâmdan yalnız birinin mezhebini taklîd etmesi mümkin değildi.

    Çünkü, Eshâb-ı kirâmın mezhebleri tedvîn edilmiş, büyük mezheb olarak kitâblara geçmiş değildi. Her zaman aynı Sahâbînin yanında bulunup da, herşeyi ona sorup, işitdiklerini yapmak da, pek az kimseye nasîb oldu. Rast geldikleri sahâbîye sorup, öğrenip, yapmak mecbûriyyeti vardı. Zarûret olunca, her mezhebe uyulur. Tâbi’în, delîllerini hiç aramazlardı.

    Şimdi ise yeni îmân edenlerin, aynı mezhebdeki âlimlerden huccet, delîl aramadan sorup öğrenerek amel etmeleri, aynı mezhebde olan âlimleri bulamazlarsa, her âlimden sormaları, sonra bir mezhebi öğrenip, bu mezhebi taklîd etmeleri lâzım olduğunu âlimler sözbirliği ile bildirmişlerdir.
    (okumadan alıntı )


  4. 29.Aralık.2012, 22:24
    2
    Administrator



    İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati

    İslam büyüklerinden İmam-ı Şarani hazretleri “Mîzân-ül-kübr┠kitabında buyuruyor ki: Din kardeşim iyi düşün! Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı kerîmde icmâlen bildirilenleri, ya’nî kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı kerîm kapalı kalırdı. Resûlullahın vârisleri olan mezheb imâmlarımız hadîs-i şerîflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı.

    Böylece, her asırda gelen âlimler, Resûlullaha tâbi’ olarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Nahl sûresinin kırkdördüncü âyetinde meâlen, “İnsanlara indirdiğimi onlara beyân edesin” buyuruldu. Beyân etmek, Allahü teâlâdan gelen âyetleri, başka kelimelerle ve başka sûretle anlatmak demektir.

    Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyân edebilselerdi ve kapalı olanları açıklıyabilselerdi ve Kur’ân-ı kerîmden ahkâm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları teblîg et derdi. Beyân etmesini emir etmezdi. Şeyh-ül-islâm Zekeriyyâ buyurdu ki, “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı kerîmde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasaydı ve mezheb imâmları kapalı olarak bildirilenleri açıklamasalardı, bunları hiçbirimiz anlıyamazdık.

    Meselâ Resulullah, abdest nasıl alacağımızı hadîs-i şerîfleri ile bize bildirmeseydi, nasıl abdest alacağımızı Kur’ân-ı kerîmden çıkaramazdık. Namazların kaç rek’at oldukları ve orucun, haccın, zekâtın hükmleri ve keyfiyyetleri ve nisâb mikdârları ve şartları ve farzları ve sünnetleri, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılamazdı. Kur’ân-ı kerîmde mücmel olarak bildirilen hükmlerin hepsi böyledir. Ya’nî, bunlar hadîs-i şerîflerle bildirilmeseydi, hiçbirini anlayamazdık.

    Din âlimleri ile mücâdele etmek, nifâk alâmetidir. Çünkü âlimlerin delîllerini ibtâl etmek, red etmek için uğraşmakdır. Nisâ sûresinin 65. âyetinde meâlen, “Onların îmân etmiş olmaları için, aralarındaki anlaşmazlıklarda, seni hakem yapmaları ve vereceğin hükme râzı olmaları, teslîm olmaları lâzımdır” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, Resûlullahın hükmünden, islâmiyyetin emrinden sıkıntı duyanlarda îmân olmadığına alâmetdir.

    Hadîs-i şerîfte, “Resûlün yanında nizâ’, cidâl yapmayınız!” buyurdu. Onun dîninin âlimleri ile nizâ’, cidâl yapmak, onların doğru olan ictihâdlarının çürük olduklarını göstermeğe kalkışmak, Onunla cidâl etmek demektir. Çünkü, âlimler, Resûlullahın vârisleridir.

    Resûlullahın getirdiklerinin hepsine, hikmetlerini, delîllerini anlamasak bile, îmân ve tasdîk etmemiz lâzım olduğu gibi, mezheb imâmlarımızdan gelen bilgilere de, delîllerini anlamasak bile, islâmiyyete muhâlif olmadıkları için îmân ve tasdîk etmemiz lâzımdır.

    Peygamberlerin hepsinin “aleyhimüssalâtü vesselâm” dinleri amelde ihtilâflı, hattâ birbirlerine zıd hükmleri bulunduğu hâlde, hepsine îmân ve tasdîk etmemiz lâzımdır. Böyle olduğunu âlimlerimiz sözbirliği ile bildirmişlerdir. Mezhebler de, bunun gibidir.

    Müctehid olmıyanların, mezhebler arasında ayrılıklar bulunduğunu gördükleri hâlde, hepsine îmân ve tasdîk etmeleri lâzımdır. Müctehid olmıyan birinin, bir mezhebi hatâlı görmesi, o mezhebin hatâlı olduğunu göstermez. O kimsenin hatâlı olduğunu, anlayışının kıt olduğunu gösterir.

    İmâm-ı Şâfi’î, teslim olmak, îmânın yarısıdır buyurdu. Rebî’ hazretleri bunu işitince, hayır, îmânın hepsidir dedi. İmâm-ı Şâfi’î, bu sözü kabûl eyledi. Yine imâm-ı Şâfi’î “Îmânı kâmil olan, üsûl bilgilerinde söz yapmaz. Ya’nî, niye böyledir, öyle değildir demez” buyurdu. Üsûl bilgileri nedir? dediklerinde, Kitâb ve Sünnet ve İcmâ-i ümmetdir, buyurdu. İmâm-ı Şâfi’î hazretlerinin bu sözü gösteriyor ki, Rabbimizden ve Peygamberimizden “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gelen haberlerin hepsine inandık demeliyiz. İslâm âlimlerinin bildirdikleri de bunun gibidir. Ya’nî imâmlarımızın sözlerine, söz etmeden ve cidâl etmeden inanırız demelidir

    İmâm-ı ibni Abd-il Berr bunun için “İmâmlarımızdan hiçbirinin, talebesine belli bir mezhebi iltizâm etmelerini, ya’nî taklîd etmelerini emrettikleri işitilmemiştir. Diledikleri mezhebin fetvâlarına uymalarını söylemişlerdir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, ümmetinden birinin belli bir mezhebi iltizâm etmesini emir buyurduğu, sahîh veyâ zayıf hiçbir hadîs-i şerîfde bildirilmemişdir” dedi.

    Allahü teâlânın kalblerini kararttığı ve mühürlediği bu kötü din adamlarına “Bid’at ehli” yanî mezhebsiz din adamı denir. Bunlar, i’tikâdları ve amelleri, Kur’ân-ı kerîme ve Hadîs-i şerîflere ve icmâ’ı ümmete uymıyan kimselerdir. Bunlar doğru yoldan sapmış olup, Müslümanları da felâkete sürüklemektedirler.

    Bunlara uyanlar, Cehenneme gideceklerdir. Selef-i sâlihîn zamanında ve sonra gelen din adamları arasında böyle bozuk olanlar çok vardı. Müslümanlar arasında bunların bulunması, insanın bir uzvunun kangren olmasına benzer. Bu yarayı yok etmedikce, sağlam kısmlar da felâketden kurtulamaz. Bunlar, bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan hastalar gibidir. Bunlara yaklaşanlar zarâr görür. Bunların zarârına yakalanmamak için yanlarına yaklaşmamak lâzımdır.

    İmâm-ı Kurâfî buyuruyor ki, “Eshâb-ı kirâm, sözbirliği ile bildirdiler ki, hazret-i Ebû Bekrden ve hazret-i Ömerden fetvâ alıp da, bunları taklîd eden bir kimse, başka işlerini başka Sahâbîlere de sorar ve öğrendiği ile amel ederdi. Huccet, delîl soran olmazdı. Ya’nî, Tâbi’înden yeni îmân etmiş olanların, Eshâb-ı kirâmdan yalnız birinin mezhebini taklîd etmesi mümkin değildi.

    Çünkü, Eshâb-ı kirâmın mezhebleri tedvîn edilmiş, büyük mezheb olarak kitâblara geçmiş değildi. Her zaman aynı Sahâbînin yanında bulunup da, herşeyi ona sorup, işitdiklerini yapmak da, pek az kimseye nasîb oldu. Rast geldikleri sahâbîye sorup, öğrenip, yapmak mecbûriyyeti vardı. Zarûret olunca, her mezhebe uyulur. Tâbi’în, delîllerini hiç aramazlardı.

    Şimdi ise yeni îmân edenlerin, aynı mezhebdeki âlimlerden huccet, delîl aramadan sorup öğrenerek amel etmeleri, aynı mezhebde olan âlimleri bulamazlarsa, her âlimden sormaları, sonra bir mezhebi öğrenip, bu mezhebi taklîd etmeleri lâzım olduğunu âlimler sözbirliği ile bildirmişlerdir.
    (okumadan alıntı )


  5. 09.Eylül.2014, 16:50
    3
    Misafir

    Cevap: İmam-ı Şarani hazretlerinin nasihati

    Kur'an'ı anlayabilmemiz için ders halkalarında olmamız gerek.


  6. 09.Eylül.2014, 16:50
    3
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Kur'an'ı anlayabilmemiz için ders halkalarında olmamız gerek.





+ Yorum Gönder