Konusunu Oylayın.: Emri kün feyeküne malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etmeyi nasıl anlamalıyız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Emri kün feyeküne malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etmeyi nasıl anlamalıyız?
  1. 11.Aralık.2012, 20:33
    1
    Misafir

    Emri kün feyeküne malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etmeyi nasıl anlamalıyız?






    Emri kün feyeküne malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etmeyi nasıl anlamalıyız? Mumsema “Emr-i kün feyekün’e malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etme”yi nasıl anlamalıyız?


  2. 11.Aralık.2012, 20:33
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 17.Aralık.2012, 06:54
    2
    sorularla islam
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 12.Şubat.2009
    Üye No: 46770
    Mesaj Sayısı: 467
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: Emri kün feyeküne malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etmeyi nasıl anlamalıyız?




    “Emr-i kün feyekün’e malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etme”yi nasıl anlamalıyız?

    Yazar: Sorularla Risale,


    “Emr-i kün feyekün’e malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etme'yi nasıl anlamalıyız?
    Kün! yani “Ol!” emrini müfessirlerimiz, “İlahi iradenin süratle tahakkuku” olarak açıklıyorlar. Cenab-ı Hak bir şeyi yaratmayı dilediğinde o şey çok kolay ve çabuk olarak meydana gelir. Bu hakikat, “Ol der oda hemen oluverir” şeklinde bize ders verilmiştir.

    İnsan bir meyve fidanını diker, onun ağaç olması ol emriyle gerçekleşir. O ağacın başındaki meyveler de yine “ol” emriyle olurlar. Yani Allah’ın dilemesi ve kudreti ile varlık sahasına çıkarlar. İnsan o meyveyi yediğinde o meyve yine ol emriyle kan olur, et olur, saç olar, tırnak olur. Bütün bunları yapmaktan insanoğlu acizdir. Aciz bir kişinin kendi gücünü aşan bir konuda sultana müracaat etmesi gibi, insan da bütün bu işler için Rabbine sığınır, ona iltica eder, O’na dua eder ve O’ndan yardım diler.

    Üstadımız yaratılışı iki farklı şekliyle ele alıyor: İbda ve inşa.

    İbda, bir şeyin zamansız olarak hemen meydana gelmesidir. Meleklerin ve ruhların yaratılmaları gibi.

    İnşa ise, bu hikmet dünyasının bir gereği olarak, şu âlem bir anda değil de altı devrede yaratıldığı gibi, bir çok mahlukların da yine bir anda değil safhalar halinde, tedricen yaratılımalarıdır. Çekirdeğin ağaç, yumurtanın kuş, nutfenin insan olması zaman içerisinde ve birçok devrelerden geçerek tahakkuk eder.

    İnşa tarzındaki yaratılışta da “kün” yani “ol” emri söz konusudur. Şu farkla ki, inşada bu emir, sanki yaratılışın her safhası için verilmektedir. Çünkü bu safhaların her biri ayrı ve mükemmel bir hadisedir.

    Bu konuda daha geniş bilgi için aşağıda takdim ettiğimiz okuma parçasına bakılabilir.

    Sorunun bir diğer yönüne de kısaca temas edelim:

    Farklı olaylara, değişik varlıklara, birbirine zıt mahiyetlere bu emir birlikte mi verilmektedir?

    Konuya şöyle yaklaşabiliriz: Sözü edilen bu farklı işler şu âlemde birlikte görülüyorlar mı? Evet. Yani bu işlerin sıra ile değil de birlikte meydana geldiklerini hepimiz görüyoruz ve bunda kimsenin şüphesi yok.

    Bunlardan bir tek olayı ele alalım. Bu olay kendi kendine mi oluyor, yoksa Allah’ın yaratmasıyla mı? Elbette Allah’ın yaratmasıyla.

    O halde İlahî kudret bütün bu farklı olayları sırayla değil de birlikte yarattığına göre, o kudreti icraatı sevk eden İlahî irade de bu varlıklara sırayla değil, birlikte taalluk etmektedir. Aksi halde birlikte meydana gelme hadisesi gerçekleşmezdi.

    Bu sorunun kaynağında, insanın kendi cüz’i iradesini ölçü alarak Allah’ın küllî ve mutlak iradesini anlamaya kalkışması yatıyor.

    Bilindiği gibi insanda iki farklı fiil icra edilmektedir. Bunlardan birisi ihtiyari fiillerdir. Bu işleri insan irade eder, Cenab-ı Hak da yaratır; konuşmamız, yürümemiz, oturup kalkmamız gibi. İnsanın iradesi bir anda ancak bir işe taalluk edebildiği, yani insan bir anda iki ayrı şeyi irade edemediği için bu ihtiyari işler de sıra ile oluyor. Önce bir kelimeyi söylüyoruz, sonra diğerini; iki kelimeyi birlikte telaffuz edemiyoruz. Önce bir yöne bakıyoruz, sonra başka bir yöne; iki yöne birlikte bakamıyoruz.

    İnsanda görülen ikinci tip fiil ise ızdırarî fiillerdir, yani insanın iradesi dışında meydana gelen işlerdir. Bunların tümünü irade eden de yaratan da Allah’tır. Bu işler sıra ile değil birlikte meydana gelirler. Bir yanda saçımız uzarken, öte yandan gözümüz bir yöne bakar, kulağımız bir şey dinler, midemiz hazım faaliyetini sürdürür, kalbimiz çalışır, bütün hücrelerimizde trilyonlarca iş birlikte görülür. Bu farklı işler birlikte görüldüğüne göre bunlar Allah’ın külli iradesiyle ve kudretiyle meydana gelmektedir.

    İnsan küçük âlem, âlem büyük insandır. O halde insanda küçük mikyasta gördüğümüz bu gerçeği bütün kâinata da teşmil edebiliriz. Bu muhteşem âlemde de sonsuz faaliyetler birlikte görülürler. O halde sonsuz denecek kadar kün emri birlikte verilmektedir.

    “Emr-i kün feyekün” konusunda geniş açıklama için aşağıdaki okuma parçasına bakılabilir:

    OL EMRİ

    Tekvin; “Var etmek. Yaratmak. Meydana getirmek. İcad etmek.” manasına geliyor. Tekvin; “Cenâb-ı Hakk’ın yoktan var etme sıfatıdır.” Emr-i Künfeyekü ise; “Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, “ kün!” yani “ol!” diye emretmesi ve böylece onun varlık sahasına çıkması” demektir.


    ESKİDEN BİR KISIM insanlar maddeden yapılan putlara taparlardı. Şimdi ise putların maddesine tapıyorlar. Materyalizm, maddenin putlaştırılmasından başka bir şey mi?

    O günün putperestleri kendilerinden emin bir halde, mü’minlerle alay ediyor, akıllarını uyutuyor, vicdanlarını perdeliyorlardı. Şimdi aynı görevi ateistler ve materyalistler yapıyor. İşte bunlardan bir grup, dillerine “kün” emrini dolamışlar; hâlâ diyorlar, bu yirminci asırda bile eşyanın var oluşunu “kün” emriyle açıklayanlar var.

    Önce şu “hâl┠kelimesi üzerinde biraz duralım. Bu asırda değişen ne? Güneş batıdan mı doğuyor? Karpuz ağaçta, elma bostanda mı bitiyor? İnsan hâlâ nutfeden yaratılmıyor mu? Ana rahmindeki bekleme süresi altı aya mı indi? Işığın sürati mi arttı? Sesin frekansı mı yükseldi? İnsan yine bütün bir kâinata muhtaç değil mi?

    Fen ve teknik ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu asrın insanı yumurtanın civciv olması için hâlâ yirmi gün beklemeye mahkûm değil mi?

    Yardımcı hizmetlerde bazı gelişmeler olabilir. Gideceğimiz yere daha süratle varabiliriz. Kıt’alar ötesiyle bir anda görüşebiliriz. Ama tabağımızda duran peynir için hâlâ ineğe muhtaç değil miyiz? Balımızı yine arılar yapmıyorlar mı?

    Dün bizi, önceki gün Âdem babamızı, ondan önce hayvanlar ve bitkiler âlemini ve onların bir safha önünde topyekün kâinatı yaratan kudret hâlâ işbaşında. Yine insan yaratıyor, yine çiçek yaratıyor, yine gece, yine gündüz yaratıyor. Yine öldürüyor ve diriltiyor. İnansın inanmasın hiçbir kul, bu kudretin icraatına en ufak bir müdahalede bulunamıyor.

    İnsan bu kâinatta yeni bir şey yapıyor değil. Değişik bir varlık koyamıyor ortaya. O, kendi evini yükseltiyor ama, yavrusu yine Allah’ın kudretiyle boy atıyor. O, işyerinde tamiratlar yapadursun, hücrelerini yine Allah değiştiriyor, tazelendiriyor.

    İnsan yine aynı âciz insan. Ve Allah yine bu âcizin bütün ihtiyaçlarını gören tek Kadîr, tek Hakîm, tek Hâlık...

    Bugün “ol” emrini inkâra kalkışanlar, bir asır önce bu dünya yüzünde yoktular. Şimdi ise varlık sahasında boy gösteriyorlar. Bu var oluş ya kendi iradeleriyle oldu, bu takdirde, “ol” emrini almak yerine, kendi kendilerine “olayım” dediler. Yahut iradeleri dışında var edildiler. Yâni “ol” emrine muhatap oldular. Bu emir onların anladığı mânâda heceli, sesli, mahreçli bir emir değildi. Zaten bu emrin canlısıyla cansızıyla herşeye verilmesi böyle bir anlayışa mâni.

    Öyle ise bu emri nasıl anlayacağız. Bence meselenin en önemli yanı, buraya kadar olan kısmı. Yâni, şu mevcut eşya kendi iradeleriyle, kendi kudretleriyle mi yokluktan kurtulup varlık âlemine geldiler; yoksa bir emirle, bir kudretle mi? Hiçkimse birinci şıkka “evet” diyemeyeceğine göre, ikinci şık sabit oluyor.

    Bu emrin mahiyetine gelince:

    Tefsir-i Kebir sahibi Fahreddin-i Râzi Hazretleri “ol” emri hakkındaki değişik te’villeri sıralar ve en kuvvetli te’vil olarak şunu kaydeder:

    “Cenâb-ı Hakk’ın “ol” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin sür’atle nüfuz ettiğini göstermektir. Bir de bu, Hak Teâlânın eşyayı düşünmeksizin, denemeksizin yarattığını gösterir.”

    Risale-i Nur müellifi Üstad Bediüzzaman Hazretleri:

    “Eşya fena ve zevale (fâni olmaya ve yok olmaya) gitmiyor, daire-i kudretten daire-i ilme geçiyorlar” buyuruyor. Gözümüzden kaybolan eşyanın yokluğa gitmeyip Allah’ın ilminde bâki kaldığını bize ders veren bu güzel ifadeleri konumuz yönünden tahlil ettiğimizde şu hakikata varırız: Yaratılmadan önce herşey Allah’ın ilim dairesinde mevcut. Bu şeylerden hangisinin yaratılmasını irade buyurursa, onu ilim dairesinden kudret dairesine geçiriyor; yâni var ediyor. İşte “ol” emri ilim dairesinde mevcut olan bu eşyaya veriliyor. Yâni, Allah’ın onları yaratmayı irade etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle oluyor.

    O halde, “kün” emri bir temsildir. “İlim dairesinden kudret dairesine geç” mânâsını ifade eder.

    “Kün” emriyle ilgili âyet-i kerimelerden iki misal:

    “Göklerin ve yerin mübdii dir(onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır) Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ol der, o da oluverir. ” (Bakara Sûresi, 2/117)

    Burada “ol” emri, kudretin hemen faaliyete geçmesi mânâsına geliyor. Bu emrin tevilini İslâm âlimlerimiz aynen böyle yapmışlar. Tıpkı, “herşeyin melekûtu O’nun elindedir” âyetindeki “el” tabirini, kudret olarak tefsir ettikleri gibi, bu “ol” emrini de yine kudret ve irade olarak tefsir etmişler. Ve bundan murat, “Allah’ın dilediği şeyin hiçbir engel olmaksızın hemen meydana gelmesidir” demişler.

    Diğer bir âyet-i kerime:

    “Doğrusu Allah indinde İsa’nın meseli, Âdem meseli gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ol dedi, o da oluverdi.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/59)

    Bu âyet-i kerimede geçen “ol” emrinin mânâsına bir derece yanaşmak için eşya hakkındaki şu sınıflandırmayı dikkate almak gerek. Bilindiği gibi eşya iki âleme ayrılıyor. Birisi “halk âlemi”, diğeri ise “emir âlemi.” Beden halk âleminden, ruh ise emir âleminden. Halk âlemi bu hikmet dünyasında safha safha meydana gelmekte. Tedricen, yâni kademeli olarak yaratılmakta. Emir âlemi için ise bu tarz bir yaratılış sözkonusu değil. O âlemde herşey bir anda vücut buluyor. Ruh, değişik safhalardan geçip de sonunda o hâli almış değil. Doğrudan ruh olarak yaratılmış. İnsan bedeninde vazifeye başlaması da yine bir anda.

    Önce topraktan yaratılan Âdem babamıza daha sonra “ol” emrinin verilmesini Muhyiddin-i Arabî Hazretleri bu emir kanunuyla izah eder:

    “Ol denince oluverir kavl-i şerifi, ruhun üflenişine işarettir. Ve bunun, emir âleminden olduğuna işarettir. Önceden bedenin yaratılışı gibi bir madde ve müddete ihtiyaç kalmadığını ifade eder...”

    Bahsimize konu olan bu âyet-i kerime akla engin bir ufuk açıyor. Önce toprakdan Hz.Âdem (a.s.) yaratılıyor ve sonra ona “ol” emri veriliyor. Bu emirle Hz.Âdem’in (a.s.) topraktan inşa edilen cesedi ruha, hayata kavuşuyor. Nitekim bu “ol” emrini büyük müfessir Elmalılı Hamdi Efendi, “canlı bir mahlûk kesil” şeklinde tefsir etmekte. Zira, zaten var olan bir nesneye yeniden “ol” emri verilmesi onun yeni bir şekle girmesi demek olmalı, aksi halde bu emre bir mânâ vermek mümkün olmaz.

    Buna göre “insan bir anda yaratılıyor”, diyebiliriz. Ama, elbisesi dokuz ayda inşa ediliyor. Diğer varlıklar da öyle. Çekirdeklerdeki İlâhî şifrenin teşekkülü, yarıcanlılık gibi özellikler de ruh gibi bir anda, daha doğrusu zamansız yaratılır, ama çekirdeğin ağaç olması yıllar sürer.

    Şimdi bu âyetin penceresinden etrafımızdaki sonsuz faaliyetlere bir göz atalım ve “ol” emrini onlarda görelim, okuyalım.

    Hidrojen ve oksijen bir “ol” emriyle su oluvermişlerdir. İki zıt kutup bir emirle birleşmiş ve bambaşka birşey olmuşlardır.

    Yenilen gıda bir süre sonra insan tohumu olur, yine “ol” emriyle. Bu emir olmasa, yâni İlâhî kudret yaratmasa gıdayı insan yapmak mümkün mü?

    Ve rahimde nutfeye yeni bir emir gelir: Alaka ol. Bu emir ve benzerleri aralıksız tekrarlanır. İlâhî kudret ve irade o tohumu halden hâle evirip çevirir ve sonunda insan vücut bulur. Demek ki nutfeye “insan ol” denmemiş, sadece “alaka ol” denmiştir. Eğer “insan ol” emri verilseydi rahimde o an bebek teşekkül ederdi. Dünya hikmet âlemi olduğu için, yaratılış sebepler tahtında ve kademeli olarak icra edilmekte. Ve bu safha safha yaratılışla nice sanatlar sergilenmekte.

    Bir anda insan yapmak Allah’a mahsus bir sanat. Aynı şekilde nutfe yaratmak, onu halden hâle çevirmek ve sonunda insan hâline sokmak da ayrı birer İlâhî sanat. Bu hikmet dünyasında bu İlâhî sanatların teşhir edilmesi için ol emri, “son şeklini al” şeklinde değil de, “bir sonraki tavrına gir” tarzında verilmiş oluyor.

    Emdiğimiz havaya gırtlakta, ağız boşluğunda ve dudakta ayrı emirler veriliyor ve böylece değişik harfler dökülüyor ağzımızdan. Demek ki havaya emir var, “ses ol” diye. Hem de değişik şekillerde. Allah, ağız fabrikasında havadan ses yaratıyor; yine “ol” emriyle.

    O ses, mübarek bir kelime ise, Rahmanî bir hakikat terennüm ediyorsa yeni bir emir alıyor: Melek ol. Okunan tesbihlerden, tekbirlerden, hamdlerden, yâni bütün mukaddes kelimelerden melek yaratılıyor. Havaya “ses ol” diyen, sese de “melek ol” diyebilir. Bu emre, bu iradeye karşı çıkacak kimdir?

    Güneşte her an nice emirler... Nâra emir veriliyor, “nur ol”, “enerji ol”...

    Göz fabrikasına giren ışık da benzer bir emir alıyor: “Göz nuru ol.”

    Güzel bir cümle işitiyoruz. O söz aklımızda bilgi oluyor, yine “kün” emriyle. Kalb o sözden hoşlandı mı yeni bir emir geliyor: “Feyz ol”, “huşû ol”, “sevgi ol” diye...

    Kısacası kâinat “kün” emrinin tecellileriyle dolu. Toprağa “çiçek ol” deniliyor; buluta “yağmur”... Çekirdeğe “ağaç ol” emri geliyor, yumurtaya “civciv”...

    Yediğimiz gıda, bedenimizde nice emirler almakta: Et ol, ilik ol, kan ol, kemik ol, sinir ol, saç ol, tırnak ol gibi...

    Bir zamanlar maddeleri bir olan güneş sistemi de benzer emirler almıştı... Dünya ol, Merkür ol, Ay ol gibi...

    “Kün” emrine akıl erdiremeyenlerin hayatları bu emrin cilveleriyle kaynaşmada.

    Bu kadar tecellinin içinde, “ol” emrinden gafil olarak yaşayanlar, ömürlerinin sonunda “öl” emrini alırlar. Bu emirle birlikte dünyada akıl erdiremedikleri nice hakikatları anlar hâle gelirler; ama artık iş işten geçmiş olur.


  4. 17.Aralık.2012, 06:54
    2
    Devamlı Üye



    “Emr-i kün feyekün’e malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etme”yi nasıl anlamalıyız?

    Yazar: Sorularla Risale,


    “Emr-i kün feyekün’e malik bir sultana acz tezkeresi ile istinad etme'yi nasıl anlamalıyız?
    Kün! yani “Ol!” emrini müfessirlerimiz, “İlahi iradenin süratle tahakkuku” olarak açıklıyorlar. Cenab-ı Hak bir şeyi yaratmayı dilediğinde o şey çok kolay ve çabuk olarak meydana gelir. Bu hakikat, “Ol der oda hemen oluverir” şeklinde bize ders verilmiştir.

    İnsan bir meyve fidanını diker, onun ağaç olması ol emriyle gerçekleşir. O ağacın başındaki meyveler de yine “ol” emriyle olurlar. Yani Allah’ın dilemesi ve kudreti ile varlık sahasına çıkarlar. İnsan o meyveyi yediğinde o meyve yine ol emriyle kan olur, et olur, saç olar, tırnak olur. Bütün bunları yapmaktan insanoğlu acizdir. Aciz bir kişinin kendi gücünü aşan bir konuda sultana müracaat etmesi gibi, insan da bütün bu işler için Rabbine sığınır, ona iltica eder, O’na dua eder ve O’ndan yardım diler.

    Üstadımız yaratılışı iki farklı şekliyle ele alıyor: İbda ve inşa.

    İbda, bir şeyin zamansız olarak hemen meydana gelmesidir. Meleklerin ve ruhların yaratılmaları gibi.

    İnşa ise, bu hikmet dünyasının bir gereği olarak, şu âlem bir anda değil de altı devrede yaratıldığı gibi, bir çok mahlukların da yine bir anda değil safhalar halinde, tedricen yaratılımalarıdır. Çekirdeğin ağaç, yumurtanın kuş, nutfenin insan olması zaman içerisinde ve birçok devrelerden geçerek tahakkuk eder.

    İnşa tarzındaki yaratılışta da “kün” yani “ol” emri söz konusudur. Şu farkla ki, inşada bu emir, sanki yaratılışın her safhası için verilmektedir. Çünkü bu safhaların her biri ayrı ve mükemmel bir hadisedir.

    Bu konuda daha geniş bilgi için aşağıda takdim ettiğimiz okuma parçasına bakılabilir.

    Sorunun bir diğer yönüne de kısaca temas edelim:

    Farklı olaylara, değişik varlıklara, birbirine zıt mahiyetlere bu emir birlikte mi verilmektedir?

    Konuya şöyle yaklaşabiliriz: Sözü edilen bu farklı işler şu âlemde birlikte görülüyorlar mı? Evet. Yani bu işlerin sıra ile değil de birlikte meydana geldiklerini hepimiz görüyoruz ve bunda kimsenin şüphesi yok.

    Bunlardan bir tek olayı ele alalım. Bu olay kendi kendine mi oluyor, yoksa Allah’ın yaratmasıyla mı? Elbette Allah’ın yaratmasıyla.

    O halde İlahî kudret bütün bu farklı olayları sırayla değil de birlikte yarattığına göre, o kudreti icraatı sevk eden İlahî irade de bu varlıklara sırayla değil, birlikte taalluk etmektedir. Aksi halde birlikte meydana gelme hadisesi gerçekleşmezdi.

    Bu sorunun kaynağında, insanın kendi cüz’i iradesini ölçü alarak Allah’ın küllî ve mutlak iradesini anlamaya kalkışması yatıyor.

    Bilindiği gibi insanda iki farklı fiil icra edilmektedir. Bunlardan birisi ihtiyari fiillerdir. Bu işleri insan irade eder, Cenab-ı Hak da yaratır; konuşmamız, yürümemiz, oturup kalkmamız gibi. İnsanın iradesi bir anda ancak bir işe taalluk edebildiği, yani insan bir anda iki ayrı şeyi irade edemediği için bu ihtiyari işler de sıra ile oluyor. Önce bir kelimeyi söylüyoruz, sonra diğerini; iki kelimeyi birlikte telaffuz edemiyoruz. Önce bir yöne bakıyoruz, sonra başka bir yöne; iki yöne birlikte bakamıyoruz.

    İnsanda görülen ikinci tip fiil ise ızdırarî fiillerdir, yani insanın iradesi dışında meydana gelen işlerdir. Bunların tümünü irade eden de yaratan da Allah’tır. Bu işler sıra ile değil birlikte meydana gelirler. Bir yanda saçımız uzarken, öte yandan gözümüz bir yöne bakar, kulağımız bir şey dinler, midemiz hazım faaliyetini sürdürür, kalbimiz çalışır, bütün hücrelerimizde trilyonlarca iş birlikte görülür. Bu farklı işler birlikte görüldüğüne göre bunlar Allah’ın külli iradesiyle ve kudretiyle meydana gelmektedir.

    İnsan küçük âlem, âlem büyük insandır. O halde insanda küçük mikyasta gördüğümüz bu gerçeği bütün kâinata da teşmil edebiliriz. Bu muhteşem âlemde de sonsuz faaliyetler birlikte görülürler. O halde sonsuz denecek kadar kün emri birlikte verilmektedir.

    “Emr-i kün feyekün” konusunda geniş açıklama için aşağıdaki okuma parçasına bakılabilir:

    OL EMRİ

    Tekvin; “Var etmek. Yaratmak. Meydana getirmek. İcad etmek.” manasına geliyor. Tekvin; “Cenâb-ı Hakk’ın yoktan var etme sıfatıdır.” Emr-i Künfeyekü ise; “Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, “ kün!” yani “ol!” diye emretmesi ve böylece onun varlık sahasına çıkması” demektir.


    ESKİDEN BİR KISIM insanlar maddeden yapılan putlara taparlardı. Şimdi ise putların maddesine tapıyorlar. Materyalizm, maddenin putlaştırılmasından başka bir şey mi?

    O günün putperestleri kendilerinden emin bir halde, mü’minlerle alay ediyor, akıllarını uyutuyor, vicdanlarını perdeliyorlardı. Şimdi aynı görevi ateistler ve materyalistler yapıyor. İşte bunlardan bir grup, dillerine “kün” emrini dolamışlar; hâlâ diyorlar, bu yirminci asırda bile eşyanın var oluşunu “kün” emriyle açıklayanlar var.

    Önce şu “hâl┠kelimesi üzerinde biraz duralım. Bu asırda değişen ne? Güneş batıdan mı doğuyor? Karpuz ağaçta, elma bostanda mı bitiyor? İnsan hâlâ nutfeden yaratılmıyor mu? Ana rahmindeki bekleme süresi altı aya mı indi? Işığın sürati mi arttı? Sesin frekansı mı yükseldi? İnsan yine bütün bir kâinata muhtaç değil mi?

    Fen ve teknik ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu asrın insanı yumurtanın civciv olması için hâlâ yirmi gün beklemeye mahkûm değil mi?

    Yardımcı hizmetlerde bazı gelişmeler olabilir. Gideceğimiz yere daha süratle varabiliriz. Kıt’alar ötesiyle bir anda görüşebiliriz. Ama tabağımızda duran peynir için hâlâ ineğe muhtaç değil miyiz? Balımızı yine arılar yapmıyorlar mı?

    Dün bizi, önceki gün Âdem babamızı, ondan önce hayvanlar ve bitkiler âlemini ve onların bir safha önünde topyekün kâinatı yaratan kudret hâlâ işbaşında. Yine insan yaratıyor, yine çiçek yaratıyor, yine gece, yine gündüz yaratıyor. Yine öldürüyor ve diriltiyor. İnansın inanmasın hiçbir kul, bu kudretin icraatına en ufak bir müdahalede bulunamıyor.

    İnsan bu kâinatta yeni bir şey yapıyor değil. Değişik bir varlık koyamıyor ortaya. O, kendi evini yükseltiyor ama, yavrusu yine Allah’ın kudretiyle boy atıyor. O, işyerinde tamiratlar yapadursun, hücrelerini yine Allah değiştiriyor, tazelendiriyor.

    İnsan yine aynı âciz insan. Ve Allah yine bu âcizin bütün ihtiyaçlarını gören tek Kadîr, tek Hakîm, tek Hâlık...

    Bugün “ol” emrini inkâra kalkışanlar, bir asır önce bu dünya yüzünde yoktular. Şimdi ise varlık sahasında boy gösteriyorlar. Bu var oluş ya kendi iradeleriyle oldu, bu takdirde, “ol” emrini almak yerine, kendi kendilerine “olayım” dediler. Yahut iradeleri dışında var edildiler. Yâni “ol” emrine muhatap oldular. Bu emir onların anladığı mânâda heceli, sesli, mahreçli bir emir değildi. Zaten bu emrin canlısıyla cansızıyla herşeye verilmesi böyle bir anlayışa mâni.

    Öyle ise bu emri nasıl anlayacağız. Bence meselenin en önemli yanı, buraya kadar olan kısmı. Yâni, şu mevcut eşya kendi iradeleriyle, kendi kudretleriyle mi yokluktan kurtulup varlık âlemine geldiler; yoksa bir emirle, bir kudretle mi? Hiçkimse birinci şıkka “evet” diyemeyeceğine göre, ikinci şık sabit oluyor.

    Bu emrin mahiyetine gelince:

    Tefsir-i Kebir sahibi Fahreddin-i Râzi Hazretleri “ol” emri hakkındaki değişik te’villeri sıralar ve en kuvvetli te’vil olarak şunu kaydeder:

    “Cenâb-ı Hakk’ın “ol” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin sür’atle nüfuz ettiğini göstermektir. Bir de bu, Hak Teâlânın eşyayı düşünmeksizin, denemeksizin yarattığını gösterir.”

    Risale-i Nur müellifi Üstad Bediüzzaman Hazretleri:

    “Eşya fena ve zevale (fâni olmaya ve yok olmaya) gitmiyor, daire-i kudretten daire-i ilme geçiyorlar” buyuruyor. Gözümüzden kaybolan eşyanın yokluğa gitmeyip Allah’ın ilminde bâki kaldığını bize ders veren bu güzel ifadeleri konumuz yönünden tahlil ettiğimizde şu hakikata varırız: Yaratılmadan önce herşey Allah’ın ilim dairesinde mevcut. Bu şeylerden hangisinin yaratılmasını irade buyurursa, onu ilim dairesinden kudret dairesine geçiriyor; yâni var ediyor. İşte “ol” emri ilim dairesinde mevcut olan bu eşyaya veriliyor. Yâni, Allah’ın onları yaratmayı irade etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle oluyor.

    O halde, “kün” emri bir temsildir. “İlim dairesinden kudret dairesine geç” mânâsını ifade eder.

    “Kün” emriyle ilgili âyet-i kerimelerden iki misal:

    “Göklerin ve yerin mübdii dir(onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır) Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ol der, o da oluverir. ” (Bakara Sûresi, 2/117)

    Burada “ol” emri, kudretin hemen faaliyete geçmesi mânâsına geliyor. Bu emrin tevilini İslâm âlimlerimiz aynen böyle yapmışlar. Tıpkı, “herşeyin melekûtu O’nun elindedir” âyetindeki “el” tabirini, kudret olarak tefsir ettikleri gibi, bu “ol” emrini de yine kudret ve irade olarak tefsir etmişler. Ve bundan murat, “Allah’ın dilediği şeyin hiçbir engel olmaksızın hemen meydana gelmesidir” demişler.

    Diğer bir âyet-i kerime:

    “Doğrusu Allah indinde İsa’nın meseli, Âdem meseli gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ol dedi, o da oluverdi.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/59)

    Bu âyet-i kerimede geçen “ol” emrinin mânâsına bir derece yanaşmak için eşya hakkındaki şu sınıflandırmayı dikkate almak gerek. Bilindiği gibi eşya iki âleme ayrılıyor. Birisi “halk âlemi”, diğeri ise “emir âlemi.” Beden halk âleminden, ruh ise emir âleminden. Halk âlemi bu hikmet dünyasında safha safha meydana gelmekte. Tedricen, yâni kademeli olarak yaratılmakta. Emir âlemi için ise bu tarz bir yaratılış sözkonusu değil. O âlemde herşey bir anda vücut buluyor. Ruh, değişik safhalardan geçip de sonunda o hâli almış değil. Doğrudan ruh olarak yaratılmış. İnsan bedeninde vazifeye başlaması da yine bir anda.

    Önce topraktan yaratılan Âdem babamıza daha sonra “ol” emrinin verilmesini Muhyiddin-i Arabî Hazretleri bu emir kanunuyla izah eder:

    “Ol denince oluverir kavl-i şerifi, ruhun üflenişine işarettir. Ve bunun, emir âleminden olduğuna işarettir. Önceden bedenin yaratılışı gibi bir madde ve müddete ihtiyaç kalmadığını ifade eder...”

    Bahsimize konu olan bu âyet-i kerime akla engin bir ufuk açıyor. Önce toprakdan Hz.Âdem (a.s.) yaratılıyor ve sonra ona “ol” emri veriliyor. Bu emirle Hz.Âdem’in (a.s.) topraktan inşa edilen cesedi ruha, hayata kavuşuyor. Nitekim bu “ol” emrini büyük müfessir Elmalılı Hamdi Efendi, “canlı bir mahlûk kesil” şeklinde tefsir etmekte. Zira, zaten var olan bir nesneye yeniden “ol” emri verilmesi onun yeni bir şekle girmesi demek olmalı, aksi halde bu emre bir mânâ vermek mümkün olmaz.

    Buna göre “insan bir anda yaratılıyor”, diyebiliriz. Ama, elbisesi dokuz ayda inşa ediliyor. Diğer varlıklar da öyle. Çekirdeklerdeki İlâhî şifrenin teşekkülü, yarıcanlılık gibi özellikler de ruh gibi bir anda, daha doğrusu zamansız yaratılır, ama çekirdeğin ağaç olması yıllar sürer.

    Şimdi bu âyetin penceresinden etrafımızdaki sonsuz faaliyetlere bir göz atalım ve “ol” emrini onlarda görelim, okuyalım.

    Hidrojen ve oksijen bir “ol” emriyle su oluvermişlerdir. İki zıt kutup bir emirle birleşmiş ve bambaşka birşey olmuşlardır.

    Yenilen gıda bir süre sonra insan tohumu olur, yine “ol” emriyle. Bu emir olmasa, yâni İlâhî kudret yaratmasa gıdayı insan yapmak mümkün mü?

    Ve rahimde nutfeye yeni bir emir gelir: Alaka ol. Bu emir ve benzerleri aralıksız tekrarlanır. İlâhî kudret ve irade o tohumu halden hâle evirip çevirir ve sonunda insan vücut bulur. Demek ki nutfeye “insan ol” denmemiş, sadece “alaka ol” denmiştir. Eğer “insan ol” emri verilseydi rahimde o an bebek teşekkül ederdi. Dünya hikmet âlemi olduğu için, yaratılış sebepler tahtında ve kademeli olarak icra edilmekte. Ve bu safha safha yaratılışla nice sanatlar sergilenmekte.

    Bir anda insan yapmak Allah’a mahsus bir sanat. Aynı şekilde nutfe yaratmak, onu halden hâle çevirmek ve sonunda insan hâline sokmak da ayrı birer İlâhî sanat. Bu hikmet dünyasında bu İlâhî sanatların teşhir edilmesi için ol emri, “son şeklini al” şeklinde değil de, “bir sonraki tavrına gir” tarzında verilmiş oluyor.

    Emdiğimiz havaya gırtlakta, ağız boşluğunda ve dudakta ayrı emirler veriliyor ve böylece değişik harfler dökülüyor ağzımızdan. Demek ki havaya emir var, “ses ol” diye. Hem de değişik şekillerde. Allah, ağız fabrikasında havadan ses yaratıyor; yine “ol” emriyle.

    O ses, mübarek bir kelime ise, Rahmanî bir hakikat terennüm ediyorsa yeni bir emir alıyor: Melek ol. Okunan tesbihlerden, tekbirlerden, hamdlerden, yâni bütün mukaddes kelimelerden melek yaratılıyor. Havaya “ses ol” diyen, sese de “melek ol” diyebilir. Bu emre, bu iradeye karşı çıkacak kimdir?

    Güneşte her an nice emirler... Nâra emir veriliyor, “nur ol”, “enerji ol”...

    Göz fabrikasına giren ışık da benzer bir emir alıyor: “Göz nuru ol.”

    Güzel bir cümle işitiyoruz. O söz aklımızda bilgi oluyor, yine “kün” emriyle. Kalb o sözden hoşlandı mı yeni bir emir geliyor: “Feyz ol”, “huşû ol”, “sevgi ol” diye...

    Kısacası kâinat “kün” emrinin tecellileriyle dolu. Toprağa “çiçek ol” deniliyor; buluta “yağmur”... Çekirdeğe “ağaç ol” emri geliyor, yumurtaya “civciv”...

    Yediğimiz gıda, bedenimizde nice emirler almakta: Et ol, ilik ol, kan ol, kemik ol, sinir ol, saç ol, tırnak ol gibi...

    Bir zamanlar maddeleri bir olan güneş sistemi de benzer emirler almıştı... Dünya ol, Merkür ol, Ay ol gibi...

    “Kün” emrine akıl erdiremeyenlerin hayatları bu emrin cilveleriyle kaynaşmada.

    Bu kadar tecellinin içinde, “ol” emrinden gafil olarak yaşayanlar, ömürlerinin sonunda “öl” emrini alırlar. Bu emirle birlikte dünyada akıl erdiremedikleri nice hakikatları anlar hâle gelirler; ama artık iş işten geçmiş olur.





+ Yorum Gönder