Konusunu Oylayın.: Bütün Hadislerin zanni olması ne demektir? Bunlarla amel edilmez mi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Bütün Hadislerin zanni olması ne demektir? Bunlarla amel edilmez mi?
  1. 19.Kasım.2012, 17:41
    1
    Misafir

    Bütün Hadislerin zanni olması ne demektir? Bunlarla amel edilmez mi?






    Bütün Hadislerin zanni olması ne demektir? Bunlarla amel edilmez mi? Mumsema Bütün Hadislerin zanni olması ne demektir? Bunlarla amel edilmez mi?


  2. 19.Kasım.2012, 18:35
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,670
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Bütün Hadislerin zanni olması ne demektir? Bunlarla amel edilmez mi?




    Alıntı
    Bazı hadis profesörleri "Suyuti, İbn Hacer, Nevevi gibi bütün alimler hadislerin tamamı için zanni der. Hiç kimse hadislere kat'i diyemez." diyorlar. Yani hadislerin %100 kesin olduğunu söyleyemezler. Mütevatir rivayetler için de bunun geçerli olduğunu söylüyorlar. Gerçekten bu alimler hadislerin tamamı için zanni sıfatını kullanmışlar mıdır? Eğer zanni ise hadislere bağlı olarak yaptığımız ibadetlerde de kuşkuya düşülmez mi?
    Haberler genellikle Mütevatir ve Ahad olmak üzere ikiye ayrılır:
    Mütevâtir haber, yalan söylemek üzere ittifak etmelerini aklın imkânsız gördüğü ashap topluluğunun Hz. Peygamber'den duyup tabiîn nesline, aynı şekilde onların tebeu't-tâbiîne, bunların da daha sonraki nesillere aynı lafızlarla rivayet ettiği haberlerle, yine sahâbîlerin Hz. Peygamber'de müşahede ettikleri ve aynı şartlarla aktardıkları davranış ve olaylardır. Resûl-i Ekrem'e söylemediği sözü isnad edenlerin cehennemlik olduğu konusundaki hadisle bBk. Wensinck, el-Mucem, "kzb" md) farz namazların ve rekatlarının sayısına, namazın rükünlerine dair hadisler bu türe ilişkin örnekler arasında zikredilir.
    Mütevâtir hadisler, Akâid konularında bile tek başına delil sayılırlar. Bu yüzden mütevâtir olan haber-i Rasûlü inkâr eden küfre girer. Çünkü böyle bir haberi inkâr etmek, Peygamberi inkâr demektir. O da şüphesiz küfürdür. (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1976, Mukaddime, s. 102)

    Âhâd haber, ashaptan son nesle varıncaya kadar tevatür derecesine ulaşmayan râvilerin rivayetiyle sabit olan haberdir (haber-i vâhid). Resûl-i Ekrem'den nakledilen haberlerin çoğu bu türden olup daha çok amelî ve ahlâkî konulara dairdir.

    Hadisçiler, usulcüler ve fakihler tevatür derecesine ulaşmayan bir haberi "âhâd haber" kabul ettikleri için haberi nakleden râvi sayısının bir, iki, üç veya daha fazla olması arasında fark yoktur.

    Haber-i vâhid etrafında yapılan tartışmalar sebebiyle bu terim mahiyet ve kavram bakımından tarih içinde iki defa anlam değiştirmiş, ilk zamanlar "bir veya birkaç kişinin haberi" anlamına gelirken daha sonra "mütevâtir seviyesine ulaşmayan haber" mânasında kullanılmıştır.

    Haber-i vahidlerin zan ifade etmesi, onunla amel edilmeyeceği anlamında değildir. Burada geçen zan ifadesi, şüphe anlamında değil, inkar edenlerin kafir olmayacağı anlamındadır.

    Sahabe, Tabiin ve onlardan sonraki muhaddis, fakih ve usulcülerin büyük çoğunluğu, güvenilir tek kişinin (vahid) haberinin şeriatın delillerinden bir delil olduğunu; zan ve ilim ifade ettiğini, bu sebeple onunla amel etmek gerektiğini belirtmişlerdir.

    Bir kişinin getirdiği haberle amel edildiğini gösteren örneklerin bulunduğu Asr-ı saâdet'te (Buhârî, Ahbârü'1-âhâd, 1-6) haber-i vâhid kavramıyla ilgili tartışmalar ve onunla amel etmeme diye bir konu yoktu.

    Resûl-i Ekrem gerek ibadetlerde ve İslâm'ın temel rükünlerinde gerekse idareciliğiyle ilgili durumlarda bir kişinin getirdiği habere göre icraatta bulunmuştur. Onun:
    - Ramazan hilâlini gördüğünü söyleyen sahâbîye, "Allah'tan başka tanrı olmadığına ve benim Allah'ın resulü olduğuma şehâdet eder misin?" diye sorup olumlu cevap alması üzerine sahâbînin haberine güvenerek, "Ey Bilâl, insanlara haber ver, yarın oruç tutsunlar!" demesi (Dârimî, Savm, 6);

    - Kubâ Mescidi'nde Mescid-i Aksa'ya doğru namaz kılmakta olan müslümanların kıblenin Kabe yönüne çevrildiğini bildiren kişinin haberine güvenerek Kabe'ye yönelmeleri (Buhârî, Abârü'1-âhâd, 1; Şafiî, er-Risale, s. 406-408);

    - Hz. Peygamber'in Mus'ab b. Umeyr'i Medineliler'e, Muâz b. Cebel'i Yemen'e, Dihye b. Halîfe'yi Rum Meliki Herakleios'a, Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî'yi İran Kisrâsı II. Hüsrev'e (Pervîz), Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Habeş Meliki Necâşî’ye, Hâtıb b. Ebû Beltea'yı İskenderiye Meliki Mukavkıs'a, Alâ b. Hadramî'yi Bahreyn Valisi Münzir b. Sâvâ'ya göndermesi (bk. İbn Hişâm, IV, 590, 594-596. 600, 607)
    gibi uygulamalar haber-i vahide olan güveni göstermektedir.

    Ayrıca;
    - Resûl-i Ekrem'in elçilerini, emirlerini, kadılarını ve zekât memurlarını çeşitli bölgelere şifahen tebliğde bulunmak veya mektup ulaştırmak yahut dinî hükümleri icra etmek üzere teker teker göndermesi, bu kişilerin gönderildiği toplulukların tebliğ edilen emirleri şâhid istemeden kabul etmeleri (Şafiî, er-Risâle, s. 415-418);

    - Hz. Peygamber'in Arap kabilelerinden gelen ve bazen birer kişiden ibaret olan elçilere İslâm'ı tebliğ ettikten sonra onlara öğrendikleri şeyleri kabilelerine öğretmeleri için tavsiyelerde bulunması;
    - İçkinin tamamen haram kılındığını bildiren âyetin (Mâide 5/90-91) nazil olduğunu bir sahâbînin haber vermesi üzerine orada bulunan ashabın hemen içki küplerini sokaklara dökmeleri (Buhârî, Ahbârü'1-âhâd, 1; Şafiî, a.g.e., s. 408-410);

    - Resûlullah'ın Ebû übeyde b. Cerrâh'ı Necranlılar'a yollarken, "Size emin bir adam gönderiyorum" diyerek talimatını bildirmesi (Buhârî, Ahbârü'l-âhâd, 1)
    gibi bir dizi uygulama, haber-i vahidin Hz. Peygamber zamanındaki kavram ve mahiyetini göstermekte ve tek kişinin getirdiği haberin kabul edilmesindeki esas kriteri belirlemektedir. Bu kriter, haber getiren kişinin zabt sıfatı ve dinde güvenilir olup olmamasıyla ilgilidir.

    Dolayısıyla haberi getiren kişi sözüne ve zabtına güvenilir bir kimse ise bu haber kabul edilmekte, aksi halde, "Fâsık bir kimse size haber getirdiği zaman onun doğruluğunu araştırın" (Hucurât 49/6) mealindeki âyet gereğince haberin araştırılması zaruri olmaktadır.

    Hz. Peygamber döneminde uygulanan bu yöntemle binlerce insanın tevatür derecesine ulaşmayan haberlere güvenerek İslâmiyet'i kabul etmesi de onların haberde tevatür şartını aramadıklarını göstermektedir.

    Resûl-i Ekrem'in vefatından sonra, ashap arasında haber-i vahidin doğrudan kabul edilip edilmemesine yönelik değişik uygulamalar görülmekle beraber temel prensip haberi getiren kimsenin doğru ve emin bir kişi olması, naklettiği haberde bir hata yaptığına veya vehmettiğine dair karine bulunmaması, haberin sübût ve delâlet bakımından kendisine tercih edilebilecek bir başka nassa ters düşmemesidir.

    Hulefâ-yi Râşidîn'in farklı uygulamalarına örnek olarak, bir ninenin Hz. Ebû Bekir'den torununa ait mirastan hisse istemesi üzerine Mugire b. Şu'be'nin Hz. Peygamber'in nineye mirastan altıda bir hisse verdiğine dair haberine Hz. Ebû Bekir'in şâhid istemesi, onun da Muhammed b. Mesleme'yi şâhid göstermesi; Hz. Ömer'in Mescid-i Nebevî'yi genişletme teşebbüsü esnasında Abbas'ın evini istimlâk etmek istemesi üzerine çıkan tartışmada Übey b. Kâ'b'ın Resûl-i Ekrem'in bir hadisini hatırlatarak yaptığı işin usulsüz olduğunu hatırlatması (İbn Sa'd, IV. 21-22) ve Hz. Ali'nin hadis rivayet eden kişilere yemin teklifinde bulunması gibi olaylar zikredilir.

    Ancak bu uygulamaların sahabe arasında her zaman görüldüğünü söylemek mümkün değildir. Nitekim bu üç halifenin, bir kişinin Hz. Peygamber'den olan rivayetini şâhid, beyyine ya da yemin istemeden kabul ettiklerini gösteren örnekler de bulunmaktadır. Enes b. Mâlik ile Berâ b. Âzib'in Resûlullah'tan rivayet ettikleri, her şeyi bizzat kendisinden değil bazı hususları ashabından duyduklarına ve hiçbir zaman yalan söylemediklerine dair sözleri (Hatîb, el-Kifâye s. 386), onların birbirlerine güvenleri sebebiyle bir tek kişinin getirdiği haberi de kabul ettiklerini göstermektedir. Ancak bu durum, ashabın her haber-i vahidi şâhidsiz benimsediği anlamına gelmez; sahâbîler zaman zaman şâhid isteme yoluna da başvurmuşlardır.

    Onların şâhid isteme, yemin ettirme gibi uygulamaları, tek kişinin getirdiği habere güvenmemeleri sebebiyle değil râvinin muhtemel zabt kusurunu bertaraf etmek içindir. Nitekim Hz. Ömer de Mugire b. Şu'be'den bu amaçla şâhid istemişti. (Muvatta İsti'zân, 3) Ancak Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra ortaya çıkan fitne hareketleri üzerine insanlar arasındaki güvenin kısmen kaybolmaya başlaması, bazı siyasî ve itikadî fırkaların kendi fikir ve görüşlerini desteklemek amacıyla Hz. Peygamber adına hadis uydurmaya kalkışması, İslâm âlimlerini Resûl-i Ekrem'den nakledilen her haberin râvisini hem zabtı hem de dinde güvenilirliği açısından araştırmaya sevketmiştir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Haber, Haber-i Ahad, Sünnet, Hadis md.)
    İlave bilgi için tıklayınız:
    Hadislerin bir çok raviden geçtiğini dikkate alırsak, hadislere neden güvenelim ve neden hadis inkarcılığı yapmayalım?
    Hadislerin yazılması, toplanması / tedvini, günümüze kadar ulaştırılması ve sünnetin bağlayıcılığı konusunda detaylı bilgi verir misiniz?
    Selam ve dua ile...Sorularla İslamiyet


  3. 19.Kasım.2012, 18:35
    2
    Moderatör



    Alıntı
    Bazı hadis profesörleri "Suyuti, İbn Hacer, Nevevi gibi bütün alimler hadislerin tamamı için zanni der. Hiç kimse hadislere kat'i diyemez." diyorlar. Yani hadislerin %100 kesin olduğunu söyleyemezler. Mütevatir rivayetler için de bunun geçerli olduğunu söylüyorlar. Gerçekten bu alimler hadislerin tamamı için zanni sıfatını kullanmışlar mıdır? Eğer zanni ise hadislere bağlı olarak yaptığımız ibadetlerde de kuşkuya düşülmez mi?
    Haberler genellikle Mütevatir ve Ahad olmak üzere ikiye ayrılır:
    Mütevâtir haber, yalan söylemek üzere ittifak etmelerini aklın imkânsız gördüğü ashap topluluğunun Hz. Peygamber'den duyup tabiîn nesline, aynı şekilde onların tebeu't-tâbiîne, bunların da daha sonraki nesillere aynı lafızlarla rivayet ettiği haberlerle, yine sahâbîlerin Hz. Peygamber'de müşahede ettikleri ve aynı şartlarla aktardıkları davranış ve olaylardır. Resûl-i Ekrem'e söylemediği sözü isnad edenlerin cehennemlik olduğu konusundaki hadisle bBk. Wensinck, el-Mucem, "kzb" md) farz namazların ve rekatlarının sayısına, namazın rükünlerine dair hadisler bu türe ilişkin örnekler arasında zikredilir.
    Mütevâtir hadisler, Akâid konularında bile tek başına delil sayılırlar. Bu yüzden mütevâtir olan haber-i Rasûlü inkâr eden küfre girer. Çünkü böyle bir haberi inkâr etmek, Peygamberi inkâr demektir. O da şüphesiz küfürdür. (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1976, Mukaddime, s. 102)

    Âhâd haber, ashaptan son nesle varıncaya kadar tevatür derecesine ulaşmayan râvilerin rivayetiyle sabit olan haberdir (haber-i vâhid). Resûl-i Ekrem'den nakledilen haberlerin çoğu bu türden olup daha çok amelî ve ahlâkî konulara dairdir.

    Hadisçiler, usulcüler ve fakihler tevatür derecesine ulaşmayan bir haberi "âhâd haber" kabul ettikleri için haberi nakleden râvi sayısının bir, iki, üç veya daha fazla olması arasında fark yoktur.

    Haber-i vâhid etrafında yapılan tartışmalar sebebiyle bu terim mahiyet ve kavram bakımından tarih içinde iki defa anlam değiştirmiş, ilk zamanlar "bir veya birkaç kişinin haberi" anlamına gelirken daha sonra "mütevâtir seviyesine ulaşmayan haber" mânasında kullanılmıştır.

    Haber-i vahidlerin zan ifade etmesi, onunla amel edilmeyeceği anlamında değildir. Burada geçen zan ifadesi, şüphe anlamında değil, inkar edenlerin kafir olmayacağı anlamındadır.

    Sahabe, Tabiin ve onlardan sonraki muhaddis, fakih ve usulcülerin büyük çoğunluğu, güvenilir tek kişinin (vahid) haberinin şeriatın delillerinden bir delil olduğunu; zan ve ilim ifade ettiğini, bu sebeple onunla amel etmek gerektiğini belirtmişlerdir.

    Bir kişinin getirdiği haberle amel edildiğini gösteren örneklerin bulunduğu Asr-ı saâdet'te (Buhârî, Ahbârü'1-âhâd, 1-6) haber-i vâhid kavramıyla ilgili tartışmalar ve onunla amel etmeme diye bir konu yoktu.

    Resûl-i Ekrem gerek ibadetlerde ve İslâm'ın temel rükünlerinde gerekse idareciliğiyle ilgili durumlarda bir kişinin getirdiği habere göre icraatta bulunmuştur. Onun:
    - Ramazan hilâlini gördüğünü söyleyen sahâbîye, "Allah'tan başka tanrı olmadığına ve benim Allah'ın resulü olduğuma şehâdet eder misin?" diye sorup olumlu cevap alması üzerine sahâbînin haberine güvenerek, "Ey Bilâl, insanlara haber ver, yarın oruç tutsunlar!" demesi (Dârimî, Savm, 6);

    - Kubâ Mescidi'nde Mescid-i Aksa'ya doğru namaz kılmakta olan müslümanların kıblenin Kabe yönüne çevrildiğini bildiren kişinin haberine güvenerek Kabe'ye yönelmeleri (Buhârî, Abârü'1-âhâd, 1; Şafiî, er-Risale, s. 406-408);

    - Hz. Peygamber'in Mus'ab b. Umeyr'i Medineliler'e, Muâz b. Cebel'i Yemen'e, Dihye b. Halîfe'yi Rum Meliki Herakleios'a, Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî'yi İran Kisrâsı II. Hüsrev'e (Pervîz), Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Habeş Meliki Necâşî’ye, Hâtıb b. Ebû Beltea'yı İskenderiye Meliki Mukavkıs'a, Alâ b. Hadramî'yi Bahreyn Valisi Münzir b. Sâvâ'ya göndermesi (bk. İbn Hişâm, IV, 590, 594-596. 600, 607)
    gibi uygulamalar haber-i vahide olan güveni göstermektedir.

    Ayrıca;
    - Resûl-i Ekrem'in elçilerini, emirlerini, kadılarını ve zekât memurlarını çeşitli bölgelere şifahen tebliğde bulunmak veya mektup ulaştırmak yahut dinî hükümleri icra etmek üzere teker teker göndermesi, bu kişilerin gönderildiği toplulukların tebliğ edilen emirleri şâhid istemeden kabul etmeleri (Şafiî, er-Risâle, s. 415-418);

    - Hz. Peygamber'in Arap kabilelerinden gelen ve bazen birer kişiden ibaret olan elçilere İslâm'ı tebliğ ettikten sonra onlara öğrendikleri şeyleri kabilelerine öğretmeleri için tavsiyelerde bulunması;
    - İçkinin tamamen haram kılındığını bildiren âyetin (Mâide 5/90-91) nazil olduğunu bir sahâbînin haber vermesi üzerine orada bulunan ashabın hemen içki küplerini sokaklara dökmeleri (Buhârî, Ahbârü'1-âhâd, 1; Şafiî, a.g.e., s. 408-410);

    - Resûlullah'ın Ebû übeyde b. Cerrâh'ı Necranlılar'a yollarken, "Size emin bir adam gönderiyorum" diyerek talimatını bildirmesi (Buhârî, Ahbârü'l-âhâd, 1)
    gibi bir dizi uygulama, haber-i vahidin Hz. Peygamber zamanındaki kavram ve mahiyetini göstermekte ve tek kişinin getirdiği haberin kabul edilmesindeki esas kriteri belirlemektedir. Bu kriter, haber getiren kişinin zabt sıfatı ve dinde güvenilir olup olmamasıyla ilgilidir.

    Dolayısıyla haberi getiren kişi sözüne ve zabtına güvenilir bir kimse ise bu haber kabul edilmekte, aksi halde, "Fâsık bir kimse size haber getirdiği zaman onun doğruluğunu araştırın" (Hucurât 49/6) mealindeki âyet gereğince haberin araştırılması zaruri olmaktadır.

    Hz. Peygamber döneminde uygulanan bu yöntemle binlerce insanın tevatür derecesine ulaşmayan haberlere güvenerek İslâmiyet'i kabul etmesi de onların haberde tevatür şartını aramadıklarını göstermektedir.

    Resûl-i Ekrem'in vefatından sonra, ashap arasında haber-i vahidin doğrudan kabul edilip edilmemesine yönelik değişik uygulamalar görülmekle beraber temel prensip haberi getiren kimsenin doğru ve emin bir kişi olması, naklettiği haberde bir hata yaptığına veya vehmettiğine dair karine bulunmaması, haberin sübût ve delâlet bakımından kendisine tercih edilebilecek bir başka nassa ters düşmemesidir.

    Hulefâ-yi Râşidîn'in farklı uygulamalarına örnek olarak, bir ninenin Hz. Ebû Bekir'den torununa ait mirastan hisse istemesi üzerine Mugire b. Şu'be'nin Hz. Peygamber'in nineye mirastan altıda bir hisse verdiğine dair haberine Hz. Ebû Bekir'in şâhid istemesi, onun da Muhammed b. Mesleme'yi şâhid göstermesi; Hz. Ömer'in Mescid-i Nebevî'yi genişletme teşebbüsü esnasında Abbas'ın evini istimlâk etmek istemesi üzerine çıkan tartışmada Übey b. Kâ'b'ın Resûl-i Ekrem'in bir hadisini hatırlatarak yaptığı işin usulsüz olduğunu hatırlatması (İbn Sa'd, IV. 21-22) ve Hz. Ali'nin hadis rivayet eden kişilere yemin teklifinde bulunması gibi olaylar zikredilir.

    Ancak bu uygulamaların sahabe arasında her zaman görüldüğünü söylemek mümkün değildir. Nitekim bu üç halifenin, bir kişinin Hz. Peygamber'den olan rivayetini şâhid, beyyine ya da yemin istemeden kabul ettiklerini gösteren örnekler de bulunmaktadır. Enes b. Mâlik ile Berâ b. Âzib'in Resûlullah'tan rivayet ettikleri, her şeyi bizzat kendisinden değil bazı hususları ashabından duyduklarına ve hiçbir zaman yalan söylemediklerine dair sözleri (Hatîb, el-Kifâye s. 386), onların birbirlerine güvenleri sebebiyle bir tek kişinin getirdiği haberi de kabul ettiklerini göstermektedir. Ancak bu durum, ashabın her haber-i vahidi şâhidsiz benimsediği anlamına gelmez; sahâbîler zaman zaman şâhid isteme yoluna da başvurmuşlardır.

    Onların şâhid isteme, yemin ettirme gibi uygulamaları, tek kişinin getirdiği habere güvenmemeleri sebebiyle değil râvinin muhtemel zabt kusurunu bertaraf etmek içindir. Nitekim Hz. Ömer de Mugire b. Şu'be'den bu amaçla şâhid istemişti. (Muvatta İsti'zân, 3) Ancak Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra ortaya çıkan fitne hareketleri üzerine insanlar arasındaki güvenin kısmen kaybolmaya başlaması, bazı siyasî ve itikadî fırkaların kendi fikir ve görüşlerini desteklemek amacıyla Hz. Peygamber adına hadis uydurmaya kalkışması, İslâm âlimlerini Resûl-i Ekrem'den nakledilen her haberin râvisini hem zabtı hem de dinde güvenilirliği açısından araştırmaya sevketmiştir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Haber, Haber-i Ahad, Sünnet, Hadis md.)
    İlave bilgi için tıklayınız:
    Hadislerin bir çok raviden geçtiğini dikkate alırsak, hadislere neden güvenelim ve neden hadis inkarcılığı yapmayalım?
    Hadislerin yazılması, toplanması / tedvini, günümüze kadar ulaştırılması ve sünnetin bağlayıcılığı konusunda detaylı bilgi verir misiniz?
    Selam ve dua ile...Sorularla İslamiyet





+ Yorum Gönder