Konusunu Oylayın.: Peygamber efendimiz (s.a.v)in hayatı ile ilgili hadisler

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 8 kişi
Peygamber efendimiz (s.a.v)in hayatı ile ilgili hadisler
  1. 06.Ekim.2012, 20:08
    1
    Misafir

    Peygamber efendimiz (s.a.v)in hayatı ile ilgili hadisler






    Peygamber efendimiz (s.a.v)in hayatı ile ilgili hadisler Mumsema peygamber efendimizin hayatı ile ilgili hdisler


  2. 06.Ekim.2012, 22:05
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Peygamber efendimiz (s.a.v)in hayatı ile ilgili hadisler




    PEYGAMBERİMİZİN GÜNLÜK VE AİLE HAYATI


    Günlük Hayatı:


    Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra seccadenin üstüne uzanır, güneş doğuncaya kadar istirahat eder, sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı, O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyâları tabir ederdi Bazen arkadaşlarına kendi rüyâlarını anlatırdı Hem okul, hem meclis, hem de sohbet yeri olan mescitteki bu oturumlarda herşey konuşulurdu Bir yandan cahiliyye devri konuşulur, bu devre ait şiirler okunur, öte yandan yeni İslâm devlet ve toplumunun sosyal, ekonomik, siyâsî meseleleri müzâkere edilir, ganîmet ve zekât dağıtılır, gelir ve gider durumu görüşülürdü
    Genellikle bu faaliyet kuşluk zamanına kadar sürerdi Kuşluk vakti gelince (güneşin doğmasından bir iki saat sonra) Peygamberimiz (sav) dört, yahut sekiz rek'at kuşluk (duhâ) namazı kılar, sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı
    İkindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi Peygamberimiz'in (sav) evi, herbirini bir eşine tahsis ettiği, kerpiçten yapılmış, üstü hurma dallarıyle örtülmüş basit odacıklardan ibaretti Geceyi geçireceği eve diğer eşleri de gelir, Peygamberimiz (sav) yatsı namazından dönünceye kadar aralarında görüşüp konuşurlardı O (sav), namazdan dönünce herbiri kendi odasına çekilirdi; Resûlullah (sav) Efendimiz, yatsı namazından sonra oturup konuşmayı, vakit geçirmeyi sevmezdi Yatmadan önce "İsrâ, Zümer, Hadîd, Haşr, Teğâbun, Cum'a" sûrelerinden birini okur, sonra dûasını yapar ve sağ tarafı üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyardı Yatağı ya deri, ya hasır, yahut da basit bir yataktı
    Allah'ın ve ümmetin Sevgilisi Peygamberimiz Efendimiz (sav) gecenin yarısı, yahut üçte ikisi geçince uyanır, yastığına yakın bir yerde bulundurduğu misvakı (belli bir ağaçtan yapılmış bir nevi fırça) ile dişlerini ovar, sonra kalkar, abdest alarak -bütün ömrünce devam ettiği- gece namazını kılardı22 Bu namaz on bir rek'attı, uzun zaman ayakta durduğu için ayaklarının şiştiği olurdu Önceleri sekiz rek'atta bir oturduğu, sonra on bire tamamladığı halde, yaşlanınca iki rek'atta bir oturarak kılardı Gece ibâdetini edâ edince bir süre daha yatağında uyur, sonra Bilâl sabah ezanını okurken uyanır, abdest alır, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi


    Aile Hayatı:
    İnsânî duygular, siyâsî ve sosyal sebeplerle hayatını birleştirdiği eşleri, O'nun (sav) sâde hayatına ayak uydurmak zorunda idiler Bu sebeple bazen hayatlarından şikâyetçi olur, bazen de birbirlerini kıskanırlardı; fakat Resûl-i Ekrem (sav) bir gün bile onlardan şikâyetçi olmamış ve kendilerine karşı sertlik göstermemiştir
    Eşleri arasında en çok Hz Hatice'yi severdi; kendisi yirmi beş, o ise kırk yaşlarında iken evlenmişlerdi, buna rağmen yirmi beş yıl, yalnız Hatice ile iffetli ve mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir âdet olmasına rağmen onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmemiştiSevgili eşinin vefâtından sonra da onu hiçbir zaman unutmamıştı En küçük bir hatıra ona olan sevgisini tazeler, sevgi ve rahmetle anmasına vesile olurdu Hz Hatice'nin vefatından sonra idi; bir gün kızkardeşi Hâle, Efendimiz'i (sav) ziyarete gelmiş, huzuruna girmek için izin istemişti Sesi, Hz Hatice'nin sesine benzediği için Peygamberimiz (sav) heyecanlanmış ve "bu gelen muhakkak Hâle'dir" demişti Yanında bulunan Âişe bu durumdan üzülmüş, "ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne mânâsı var, Allah sana daha iyi zevceler verdi" demişti Resûlullah'ın (sav) cevabı şöyle oldu: "Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; herkes bana inanmadığı zaman bana inanan o idi, herkes Allah'a ortak koşarken o müslümanlığı kabul etmişti, benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!"
    Resûl-i zîşân Efendimiz (sav) Hz Hatice'den sonra en çok Hz Âişe'yi severdi; ancak bu sevginin yönlendiricisi ne çekicilik idi, ne de cinsî arzû! Çünkü Sâfiyye, Âişe'den daha güzeldi, güzellikte ondan geri kalmayan başka eşleri de vardı Bu sevginin sebebi, HzÂişe'nin kabiliyeti, zekâsı, İslâm'ı anlama, yorumlama ve aktarmadaki başarısı idi Peygamberimiz (sav) "Bir kadın dört şeyi için seçilir: Malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı; siz kadının dindar olanını tercih ediniz" buyurmuşlardır Kendileri de tercihlerinde bunu dikkate almışlardır Hz Âişe ictihad kafasına sahip, görüp işittiğini iyi kavrayan, kavradığını iyi yorumlayan bir kadındı Ashâb ile dînî konular üzerine girdiği tartışmaların çoğunda kendisi haklı çıkmıştır (Bu konuda Zerkeşî'nin müstakil bir eseri vardır)
    Efendimizin (sav) eşleri arasında arasıra meydana gelen sürtüşmeler kalıcı olmaz Muhterem Eşlerinin, eğitimi sayesinde temizlenmiş gönülleri, kötü duygulara kısa zamanda galip gelir, dostlukları avdet ederdi Her gün bir araya gelip yatsı sonuna kadar Peygamberimizi (sav), sırası gelenin odasında beklemeleri de bunu göstermektedir Hz Âişe'nin, münafıklar tarafından ortaya atılan bir iftira ile suçlandığı sırada -meşhûr deyişimizle kuması olan- Zeyneb'in onun lehinde şahitlik etmesi bu dostluğun bir başka delilidir
    Hz Âişe, Sevgili Eşine (sav) karşı beslediği aşırı muhabbet sebebiyle sık sık kıskançlık duygusuna kapılır, bazen bunu yenemeyerek sert çıkışlar yapardı Böyle bir davranışının üzerine babası Ebû Bekir gelmiş, onu azarlamak istemiş, fakat Peygamberimiz (sav) bunu önlemişti Ebû Bekir kalkıp gitti, bir süre sonra tekrar uğradığında karı-kocanın barıştıklarını, sevgi içinde sohbet ettiklerini görmüş ve "demin kavganıza katıldık, şimdi de barışınıza katılalım" demişti
    Tarih boyunca birçok büyük insan, yüce hedeflere erişebilmek için dünya menfaatlerine, rahat ve huzura arkasını dönmüş, büyük çileler çekmişlerdir Bu sıkıntılı ve çileli hayatı, sevdiklerine yaşatmamak için bunların çoğu bekâr kalmayı tercih etmiş, kadın ve çocuk sevgisinden mahrum yaşamışlardır Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav) bu konuda emsalsiz bir örnektir; O (sav), hem çilelerin en büyüğünü yaşamış, hem evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, hem de -çoğu servet ve refâh ortamında yetişmiş- eşleri ile çocuklarına, diğer müslümanların altında bir refah yaşatmıştır Fetihler İslâm toplumuna servet akıtmaya başlayınca, eşleri bundan pay istemişler, O (sav), buna karşı çıkarak "ya ben, yahut da dünya zineti ve zevkleri" demişti Eşsiz eğitiminin tesiri iledir ki hepsi O'nu (sav) tercih etmiş, birer kat elbiselerini ve kerpiçten odaları içinde birer gönül sultânı olarak yaşamışlardı Olayı Kur'ân âyetlerinden takip edelim: "Ey Peygamber, eşlerine şöyle de: Eğer dünya(nın parlak) hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle (gönül hoşluğu) ile serbest bırakayım Eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır"23 Resûl-i Ekrem (sav) bu zühd hayatını yaşarken zorlanmıyordu Çünkü insanlara maddî varlığın ve zevklerin bahşettiği huzur ve mutluluğu O (sav), sevdiği Rabbi ile, bir an kesintiye uğramadan devam eden beraberlikte buluyor, "bu kadar açlık ve susuzluğa nasıl dayandığını" soranlara "O beni yedirip, içiriyor" cevabını veriyordu Bu ruh halini ve kemâlini, yirmi üç yıllık eğitimcilik hayatında, başta ailesi ve yakınları olmak üzere ashâbına da aktarmaya çalışmış ve büyük ölçüde başarılı olmuştur Sevgili Peygamberimiz (sav) dünya menfaat ve zevklerine hor bakan hayatı ile, kendisinden sonra gelecek olan devletlilere de örnek olmak istemiştir


    Örnek İnsan, Yüce Peygamber (sav) ev idaresi ile bizzat meşgul olmaz, eline geçeni, evine gelmeden son kuruşuna ve parçasına kadar ümmete dağıtırdı Kendisi ve âilesi, Hayber civarındaki küçük arâziden elde edilen gelir ile geçinirlerdi Evin idaresini Hz Bilâl yürütürdü, bir gün kendisine Hz Peyamber'in (sav) âilesinin nasıl geçindiğini sordular Bilâl şöyle anlattı: "Resûlullah'ın (sav) evinin idaresini ben yürütüyordum Kendileri çok sâde ve yoksulca bir hayat sürerlerdi Bununla beraber hiçbir misafiri çevirmez, onlara bazen bizzat hizmet ederdi Eve bir yoksul gelir de yardım isterse olanı verirdi, evde birşey bulunmazsa beni gönderir, ödünç buldurur ve yoksulu yine boş çevirmezdi"


    Çocuklar ve Çocukları:
    1 Çocuklar:
    Resûl-i Ekrem (sav) ümmetini, evlenip çocuk sahibi olmaya ve çoğalmaya teşvik etmiş, çocukları sevmiş ve herkesin sevmesini istemiştir Kendileri deve üzerinde bir yerden gelirken çocukları görürse onları devesine alır ve sevindirirdi Çocukları sevdiği için rastladığı yerde selâm verir, böylece hem onları sevindirir, hem de eğitirdi
    Bir gün Hâlid b Sa'îd isimli sahâbî, yanına aldığı küçük kızı ile beraber Peygamberimiz'i (sav) ziyarete gelmişti Kız Habeşistan'da dünyaya geldiği için ona, Habeş dili ile "güzel kız" diye hitap etmiş, onu yanına almış, kızın kendisi ile oynamasına ve bu arada, iki kürek kemiği arasındaki "peygamberlik mührü" ile oynamasına izin vermişti Bilâhare kendisine bir yerden, etrafı işlemeli kumaş parçaları hediye edilmiş, bunu kime vereceğini bir müddet düşündükten ve yanındakilere sorduktan sonra, Hâlid'in bu küçük kızını çağırtarak kumaşları ona vermişti Bir başka gün yoksul bir kadın, iki çocuğu ile beraber Hz Âişe'ye gelir, Âişe bunlara verecek başka bir şey bulamadığı için bir tek hurma verir, kadın da bu hurmayı iki parçaya böler ve çocuklarına verir Misafirler ayrıldıktan sonra Resûlullah (sav) Hz Âişe'nin yanına gelince Âişe olayı kendilerine anlatır, Efendimiz (sav) şu cevabı verir: "Allah kimlere çocukları sevdirir, onlar da hakkıyle severlerse ateşten kurtulurlar" Çocukluğunu Hz Peygamber'in (sav) yanında geçiren Hz Enes, Resûlullah'ın (sav) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Uzunca kılmak üzere bir namaza durduğum zaman, bir çocuğun ağladığını duyarsam, namazımı kısaltırım; çünkü çocuğun ağlaması anneyi üzer"
    O'nun (sav) çocuklara karşı sevgisi ve merhameti, yalnızca müslüman çocuklarına ait değildir Bir savaşta, iki birlik arasında kalan birkaç çocuk ölmüştü Sonradan Resûlullah (sav) durumu haber aldı ve son derece üzüldü Ashâb O'nun (sav) bu derecede üzüldüğünü görünce "Ey Allah'ın Resûlü (sav)! Niçin bu kadar üzülüyorsunuz, onlar nihayet kâfir çocukları değil mi?" dediler ve şu cevabı aldılar: "Bu çocuklar, Allah'a ortak koşan kâfirlerin çocukları da olsalar sizden daha iyidirler; dikkat ediniz, çocukları öldürmeyiniz, asla çocukları öldürmeyiniz! Her insan, Allah'ın insan nev'ine verdiği özellikler (fıtrat) ile doğmaktadır!"
    Efendimiz (sav) elindeki meyvaları en küçük çocuklara verir, onları sever, okşar ve öperdi Bir gün yine çocukları severken bir bedevî gelmiş, "siz çocukları böyle sever misiniz, benim on torunum var, daha bir tanesini kucağıma alıp sevmedim" demişti Resûl-i Ekrem (sav): "O halde Allah seni, şefkat duygusundan mahrum etmiş" buyurdu
    Kâinâtın Öğünç Vesilesi (sav), Mekke'den Medine'ye ulaştığı sırada ensâr kızları -diğer kalabalık içinde- karşılamaya çıkmış, şarkı ve marşlar okumuşlardı Peygamberimiz (sav) bu çocukları okşadı ve onlara sordu: "Beni sever misiniz?" hepsi birden "evet" diye bağırdılar; O (sav), "ben de sizi, hepinizi seviyorum" dedi

    Hayrettin Karaman



  3. 06.Ekim.2012, 22:05
    2
    Silent and lonely rains



    PEYGAMBERİMİZİN GÜNLÜK VE AİLE HAYATI


    Günlük Hayatı:


    Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra seccadenin üstüne uzanır, güneş doğuncaya kadar istirahat eder, sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı, O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyâları tabir ederdi Bazen arkadaşlarına kendi rüyâlarını anlatırdı Hem okul, hem meclis, hem de sohbet yeri olan mescitteki bu oturumlarda herşey konuşulurdu Bir yandan cahiliyye devri konuşulur, bu devre ait şiirler okunur, öte yandan yeni İslâm devlet ve toplumunun sosyal, ekonomik, siyâsî meseleleri müzâkere edilir, ganîmet ve zekât dağıtılır, gelir ve gider durumu görüşülürdü
    Genellikle bu faaliyet kuşluk zamanına kadar sürerdi Kuşluk vakti gelince (güneşin doğmasından bir iki saat sonra) Peygamberimiz (sav) dört, yahut sekiz rek'at kuşluk (duhâ) namazı kılar, sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı
    İkindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi Peygamberimiz'in (sav) evi, herbirini bir eşine tahsis ettiği, kerpiçten yapılmış, üstü hurma dallarıyle örtülmüş basit odacıklardan ibaretti Geceyi geçireceği eve diğer eşleri de gelir, Peygamberimiz (sav) yatsı namazından dönünceye kadar aralarında görüşüp konuşurlardı O (sav), namazdan dönünce herbiri kendi odasına çekilirdi; Resûlullah (sav) Efendimiz, yatsı namazından sonra oturup konuşmayı, vakit geçirmeyi sevmezdi Yatmadan önce "İsrâ, Zümer, Hadîd, Haşr, Teğâbun, Cum'a" sûrelerinden birini okur, sonra dûasını yapar ve sağ tarafı üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyardı Yatağı ya deri, ya hasır, yahut da basit bir yataktı
    Allah'ın ve ümmetin Sevgilisi Peygamberimiz Efendimiz (sav) gecenin yarısı, yahut üçte ikisi geçince uyanır, yastığına yakın bir yerde bulundurduğu misvakı (belli bir ağaçtan yapılmış bir nevi fırça) ile dişlerini ovar, sonra kalkar, abdest alarak -bütün ömrünce devam ettiği- gece namazını kılardı22 Bu namaz on bir rek'attı, uzun zaman ayakta durduğu için ayaklarının şiştiği olurdu Önceleri sekiz rek'atta bir oturduğu, sonra on bire tamamladığı halde, yaşlanınca iki rek'atta bir oturarak kılardı Gece ibâdetini edâ edince bir süre daha yatağında uyur, sonra Bilâl sabah ezanını okurken uyanır, abdest alır, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi


    Aile Hayatı:
    İnsânî duygular, siyâsî ve sosyal sebeplerle hayatını birleştirdiği eşleri, O'nun (sav) sâde hayatına ayak uydurmak zorunda idiler Bu sebeple bazen hayatlarından şikâyetçi olur, bazen de birbirlerini kıskanırlardı; fakat Resûl-i Ekrem (sav) bir gün bile onlardan şikâyetçi olmamış ve kendilerine karşı sertlik göstermemiştir
    Eşleri arasında en çok Hz Hatice'yi severdi; kendisi yirmi beş, o ise kırk yaşlarında iken evlenmişlerdi, buna rağmen yirmi beş yıl, yalnız Hatice ile iffetli ve mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir âdet olmasına rağmen onun üzerine ikinci bir kadınla evlenmemiştiSevgili eşinin vefâtından sonra da onu hiçbir zaman unutmamıştı En küçük bir hatıra ona olan sevgisini tazeler, sevgi ve rahmetle anmasına vesile olurdu Hz Hatice'nin vefatından sonra idi; bir gün kızkardeşi Hâle, Efendimiz'i (sav) ziyarete gelmiş, huzuruna girmek için izin istemişti Sesi, Hz Hatice'nin sesine benzediği için Peygamberimiz (sav) heyecanlanmış ve "bu gelen muhakkak Hâle'dir" demişti Yanında bulunan Âişe bu durumdan üzülmüş, "ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne mânâsı var, Allah sana daha iyi zevceler verdi" demişti Resûlullah'ın (sav) cevabı şöyle oldu: "Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; herkes bana inanmadığı zaman bana inanan o idi, herkes Allah'a ortak koşarken o müslümanlığı kabul etmişti, benim hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!"
    Resûl-i zîşân Efendimiz (sav) Hz Hatice'den sonra en çok Hz Âişe'yi severdi; ancak bu sevginin yönlendiricisi ne çekicilik idi, ne de cinsî arzû! Çünkü Sâfiyye, Âişe'den daha güzeldi, güzellikte ondan geri kalmayan başka eşleri de vardı Bu sevginin sebebi, HzÂişe'nin kabiliyeti, zekâsı, İslâm'ı anlama, yorumlama ve aktarmadaki başarısı idi Peygamberimiz (sav) "Bir kadın dört şeyi için seçilir: Malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı; siz kadının dindar olanını tercih ediniz" buyurmuşlardır Kendileri de tercihlerinde bunu dikkate almışlardır Hz Âişe ictihad kafasına sahip, görüp işittiğini iyi kavrayan, kavradığını iyi yorumlayan bir kadındı Ashâb ile dînî konular üzerine girdiği tartışmaların çoğunda kendisi haklı çıkmıştır (Bu konuda Zerkeşî'nin müstakil bir eseri vardır)
    Efendimizin (sav) eşleri arasında arasıra meydana gelen sürtüşmeler kalıcı olmaz Muhterem Eşlerinin, eğitimi sayesinde temizlenmiş gönülleri, kötü duygulara kısa zamanda galip gelir, dostlukları avdet ederdi Her gün bir araya gelip yatsı sonuna kadar Peygamberimizi (sav), sırası gelenin odasında beklemeleri de bunu göstermektedir Hz Âişe'nin, münafıklar tarafından ortaya atılan bir iftira ile suçlandığı sırada -meşhûr deyişimizle kuması olan- Zeyneb'in onun lehinde şahitlik etmesi bu dostluğun bir başka delilidir
    Hz Âişe, Sevgili Eşine (sav) karşı beslediği aşırı muhabbet sebebiyle sık sık kıskançlık duygusuna kapılır, bazen bunu yenemeyerek sert çıkışlar yapardı Böyle bir davranışının üzerine babası Ebû Bekir gelmiş, onu azarlamak istemiş, fakat Peygamberimiz (sav) bunu önlemişti Ebû Bekir kalkıp gitti, bir süre sonra tekrar uğradığında karı-kocanın barıştıklarını, sevgi içinde sohbet ettiklerini görmüş ve "demin kavganıza katıldık, şimdi de barışınıza katılalım" demişti
    Tarih boyunca birçok büyük insan, yüce hedeflere erişebilmek için dünya menfaatlerine, rahat ve huzura arkasını dönmüş, büyük çileler çekmişlerdir Bu sıkıntılı ve çileli hayatı, sevdiklerine yaşatmamak için bunların çoğu bekâr kalmayı tercih etmiş, kadın ve çocuk sevgisinden mahrum yaşamışlardır Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav) bu konuda emsalsiz bir örnektir; O (sav), hem çilelerin en büyüğünü yaşamış, hem evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, hem de -çoğu servet ve refâh ortamında yetişmiş- eşleri ile çocuklarına, diğer müslümanların altında bir refah yaşatmıştır Fetihler İslâm toplumuna servet akıtmaya başlayınca, eşleri bundan pay istemişler, O (sav), buna karşı çıkarak "ya ben, yahut da dünya zineti ve zevkleri" demişti Eşsiz eğitiminin tesiri iledir ki hepsi O'nu (sav) tercih etmiş, birer kat elbiselerini ve kerpiçten odaları içinde birer gönül sultânı olarak yaşamışlardı Olayı Kur'ân âyetlerinden takip edelim: "Ey Peygamber, eşlerine şöyle de: Eğer dünya(nın parlak) hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle (gönül hoşluğu) ile serbest bırakayım Eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır"23 Resûl-i Ekrem (sav) bu zühd hayatını yaşarken zorlanmıyordu Çünkü insanlara maddî varlığın ve zevklerin bahşettiği huzur ve mutluluğu O (sav), sevdiği Rabbi ile, bir an kesintiye uğramadan devam eden beraberlikte buluyor, "bu kadar açlık ve susuzluğa nasıl dayandığını" soranlara "O beni yedirip, içiriyor" cevabını veriyordu Bu ruh halini ve kemâlini, yirmi üç yıllık eğitimcilik hayatında, başta ailesi ve yakınları olmak üzere ashâbına da aktarmaya çalışmış ve büyük ölçüde başarılı olmuştur Sevgili Peygamberimiz (sav) dünya menfaat ve zevklerine hor bakan hayatı ile, kendisinden sonra gelecek olan devletlilere de örnek olmak istemiştir


    Örnek İnsan, Yüce Peygamber (sav) ev idaresi ile bizzat meşgul olmaz, eline geçeni, evine gelmeden son kuruşuna ve parçasına kadar ümmete dağıtırdı Kendisi ve âilesi, Hayber civarındaki küçük arâziden elde edilen gelir ile geçinirlerdi Evin idaresini Hz Bilâl yürütürdü, bir gün kendisine Hz Peyamber'in (sav) âilesinin nasıl geçindiğini sordular Bilâl şöyle anlattı: "Resûlullah'ın (sav) evinin idaresini ben yürütüyordum Kendileri çok sâde ve yoksulca bir hayat sürerlerdi Bununla beraber hiçbir misafiri çevirmez, onlara bazen bizzat hizmet ederdi Eve bir yoksul gelir de yardım isterse olanı verirdi, evde birşey bulunmazsa beni gönderir, ödünç buldurur ve yoksulu yine boş çevirmezdi"


    Çocuklar ve Çocukları:
    1 Çocuklar:
    Resûl-i Ekrem (sav) ümmetini, evlenip çocuk sahibi olmaya ve çoğalmaya teşvik etmiş, çocukları sevmiş ve herkesin sevmesini istemiştir Kendileri deve üzerinde bir yerden gelirken çocukları görürse onları devesine alır ve sevindirirdi Çocukları sevdiği için rastladığı yerde selâm verir, böylece hem onları sevindirir, hem de eğitirdi
    Bir gün Hâlid b Sa'îd isimli sahâbî, yanına aldığı küçük kızı ile beraber Peygamberimiz'i (sav) ziyarete gelmişti Kız Habeşistan'da dünyaya geldiği için ona, Habeş dili ile "güzel kız" diye hitap etmiş, onu yanına almış, kızın kendisi ile oynamasına ve bu arada, iki kürek kemiği arasındaki "peygamberlik mührü" ile oynamasına izin vermişti Bilâhare kendisine bir yerden, etrafı işlemeli kumaş parçaları hediye edilmiş, bunu kime vereceğini bir müddet düşündükten ve yanındakilere sorduktan sonra, Hâlid'in bu küçük kızını çağırtarak kumaşları ona vermişti Bir başka gün yoksul bir kadın, iki çocuğu ile beraber Hz Âişe'ye gelir, Âişe bunlara verecek başka bir şey bulamadığı için bir tek hurma verir, kadın da bu hurmayı iki parçaya böler ve çocuklarına verir Misafirler ayrıldıktan sonra Resûlullah (sav) Hz Âişe'nin yanına gelince Âişe olayı kendilerine anlatır, Efendimiz (sav) şu cevabı verir: "Allah kimlere çocukları sevdirir, onlar da hakkıyle severlerse ateşten kurtulurlar" Çocukluğunu Hz Peygamber'in (sav) yanında geçiren Hz Enes, Resûlullah'ın (sav) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Uzunca kılmak üzere bir namaza durduğum zaman, bir çocuğun ağladığını duyarsam, namazımı kısaltırım; çünkü çocuğun ağlaması anneyi üzer"
    O'nun (sav) çocuklara karşı sevgisi ve merhameti, yalnızca müslüman çocuklarına ait değildir Bir savaşta, iki birlik arasında kalan birkaç çocuk ölmüştü Sonradan Resûlullah (sav) durumu haber aldı ve son derece üzüldü Ashâb O'nun (sav) bu derecede üzüldüğünü görünce "Ey Allah'ın Resûlü (sav)! Niçin bu kadar üzülüyorsunuz, onlar nihayet kâfir çocukları değil mi?" dediler ve şu cevabı aldılar: "Bu çocuklar, Allah'a ortak koşan kâfirlerin çocukları da olsalar sizden daha iyidirler; dikkat ediniz, çocukları öldürmeyiniz, asla çocukları öldürmeyiniz! Her insan, Allah'ın insan nev'ine verdiği özellikler (fıtrat) ile doğmaktadır!"
    Efendimiz (sav) elindeki meyvaları en küçük çocuklara verir, onları sever, okşar ve öperdi Bir gün yine çocukları severken bir bedevî gelmiş, "siz çocukları böyle sever misiniz, benim on torunum var, daha bir tanesini kucağıma alıp sevmedim" demişti Resûl-i Ekrem (sav): "O halde Allah seni, şefkat duygusundan mahrum etmiş" buyurdu
    Kâinâtın Öğünç Vesilesi (sav), Mekke'den Medine'ye ulaştığı sırada ensâr kızları -diğer kalabalık içinde- karşılamaya çıkmış, şarkı ve marşlar okumuşlardı Peygamberimiz (sav) bu çocukları okşadı ve onlara sordu: "Beni sever misiniz?" hepsi birden "evet" diye bağırdılar; O (sav), "ben de sizi, hepinizi seviyorum" dedi

    Hayrettin Karaman



  4. 06.Ekim.2012, 22:06
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Peygamber efendimiz (s.a.v)in hayatı ile ilgili hadisler



    “Sahabi, Numan b Beşir’in naklettiğine göre, Hz Ebubekir birgün Hz Peygamber (sas)’in yanına girmek için izin istedi Bu arada (kızı) HzÂişe’nin yükselen sesini işitti İçeri girince, tokat atmak niyetiyle onu yakaladı ve “bir daha Rasûlüllah’a karşı sesini yükselttiğini görmeyeyim” dedi Allah Rasûlü onun vurmasına engel oldu Hz Ebubekir öfkeli bir şekilde oradan ayrıldı O dışarı çıkarken Hz Peygamber eşine hitaben, “adamın elinden seni nasıl kurtardığımı gördün mü?” diye takıldı Hz Ebubekir günler sonra tekrar Rasûlüllah’ın yanına girmek için izin istediİçeri girdiğinde onları barışmış hâlde buldu ve “beni kavganıza dahil ettiğiniz gibi barışınıza da dahil edin” dedi Onlar da “tamam öyle olsun” dediler” (Ebu Dâvud, Edeb, 84)


    Sevgili Peygamberimizin aile hayatından bir kesiti yansıtan bu haber, onun eşlerine nasıl davrandığı konusunda bir fikir verirken, aynı zamanda ağır başlı ve yumuşak karakterine de işaret etmektedir Burada, muhtemelen, her aile içinde görülebilecek türden bir tartışma veya Hz Âişe’nin bir itirazı ya da şikayeti söz konusudur Allah Elçisi, genç yaştaki eşinin sitemlerini olgunlukla karşıladığı gibi, buna muttali olan babası Hz Ebubekir’in, ona karşı sert davranışına da engel olmuş ve ardından da şaka yaparak aradaki soğukluğu gidermek istemiştir Hz Ebubekir’in, o esnada kızına karşı takındığı sert tavır, hiç şüphesiz, onun Hz Peygamber’e duyduğu derin sevgi ve saygısının bir sonucudur ve Hz Âişe’nin, Allah Rasûlünü üzmüş olabileceği endişesine dayanmaktadır


    Bilindiği gibi Hz Peygamber (sas), kadınlarına karşı oldukça sert davranan bir toplum içinde yetişmiştir Cahiliye dönemi bir tarafa, İslâmî dönemde bile bu sertliğin bazı örneklerine rastlamak mümkündür Hz Ebubekir ve Hz Ömer’in, Allah Rasûlü’nün eşleri olan kızlarına karşı, onu üzdükleri düşüncesiyle zaman zaman takındıkları sert tutum (Müslim, Talak, 4), bunun basit bir tezahürü sayılabilir Peygamber Efendimiz, bu konuda da müstesna bir tavra sahiptir Başta hadis eserleri olmak üzere İslâmî kaynaklar, hayatıyla ilgili bütün bilgileri en ince detayına kadar verdikleri hâlde, HzPeygamber’in eşlerine karşı şiddet uygulamak bir yana en küçük bir hakaret veya kırıcı bir sözünden bahsetmemişlerdir Bu da ancak, Allah tarafından seçilip, “yüce ahlâk sahibi olduğu” bildirilen (Kalem, 4) bir Peygamberin her konuda olduğu gibi, bu konuda da insanlara örnek olmasıyla açıklanabilecek bir husustur


    Rivayetin yer aldığı kaynakta bu habere, Hz Peygamber’in şakaları bölümünde yer verilmiştir Ancak olayın aile hayatına bakan yönü oldukça önemlidirDikkat edileceği üzere Hz Peygamber, aile içi bir meselede eşi Hz Âişe’ye, babasının müdahalesini bile uygun bulmamış ve onun kızına karşı sert davranışına engel olmuştur Çünkü aile, kişilerin hür iradeleriyle kurulmuş meşru bir beraberliktir ve aile içinde ortaya çıkan problemlerin çözümü ilk önce eşlere düşen bir görevdir Başkalarından yardım talep etmedikleri ve acil müdahaleyi de gerektiren bir durum olmadığı sürece, aile içi problemlere dışarıdan karışmak doğru değildir Ülkemizde görülen ailevî huzursuzlukların önemli bir kısmında, eşlerin anne-babalarının, evli çocuklarına müdahale ve yönlendirme arzuları rol oynamaktadır Örneğin bir annenin evli kızına veya oğluna, “şöyle şöyle yaparsan sana hakkımı/sütümü helal etmem” gibi manevî baskı uygulaması çok görülen bir olgudur Bu baskı, her zaman, evlâdın bir harama/günaha düşmesi veya yanlış bir yola gitmesinden dolayı değil, bazen de onların meşru talepleriyle ilgilidir Örneğin, “eşini, anne-babasına göndermeyeceksin” veya “dışarı çıkartmayacaksın”, gibi evli bir erkeğe yapılan ebeveyn telkini gayrımeşrudur Böyle bir talepte bulunan ebeveyn günahkâr olduğu gibi, bunu yerine getiren evlât da günahkâr olur Böyle meşru isteklere karşı çıkıp, oğullarını, kızlarını, gelinlerini huzursuz eden anne-babaların, onlara haklarını helal etmemelerinin de bir önemi yoktur Çünkü ana-babasının isteği de olsa, hiç kimsenin yanlışa ve günaha boyun eğmesi doğru değildir (Lokman, 15) Dinimize göre ergenlik çağına gelen herkes kendi yaptığından sorumlu olduğu için, böyle bir durumla karşılaşan kişi, vebali ana-babasına yüklemekle sorumluluktan kurtulamaz


    Bazı anne-babalar, çocuklarının büyüdüklerini kabul etmemekte ve onları her zaman kendilerine bağımlı görmek istemektedirler Bağımlılık, ebeveyne her zaman gösterilmesi gereken sevgi, saygı, bağlılık ve hizmetten farklıdır Bağımlı olmak insanın kişilik gelişimine engel olur Onun hür iradesiyle ve sorumluluğunu üstlenerek yapmak istediklerine ket vurur Hayatta, kendi ayakları üzerinde durarak başarıya ulaşmasını zorlaştırır Aile hayatında, eşi ve çocuklarıyla ilişkisinde genellikle ebeveynin telkin ve baskıları belirleyici olur Geleneksel aile yapımızda, geçmişten tevarüs ede geldiğimiz çok güzel âdetlerimizin yanı sıra, dine, akla ve vicdana uymayan âdetlerimiz de bulunduğu için, bu telkin ve manevî baskı bazen olumsuz sonuçlara yol açarİslâm dini birey, aile ve toplum hayatında meşru olanla olmayanın sınırlarını net olarak belirlemiştir Bu noktadan itibaren her müminin diğerine, “iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma” (emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker) ilkesi gereğince yardımcı olması esastır Ebeveynlerin yetişkin evlâtlarına yapacakları manevî katkı da bu çerçevede olmalıdır Anne-baba yakınlığının bu konuda başkalarına göre bir öncelik hakkı doğurduğu şüphesizdirAncak, “iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma” görevinde en belirleyici unsur, iman, amel ve bilgi üçlüsü olduğu için, bu süreç her zaman ebeveynden evlâtlara doğru değil, bazen evlâtlardan ebeveynlere doğru da işleyebilir Örneğin, eğitimsiz ve dinî yönden bilgisiz birçok anne-babanın, doğru olanla olmayan konusunda, sahip oldukları hayat tecrübesi dışında, çocuklarına verebilecekleri fazla bir şey yoktur Dolayısıyla onların da, eğitimli ve bilgili evlâtlarından yararlanmaları, “emr-i bi’l-ma’ruf…” ilkesinin bir gereğidir Bu idrak içinde olmayan ebeveynlerin, evlâtları tarafından incitilmeden uyarılmaları, sonuç alınamadığı takdirde, saygıda ve hizmette kusur etmeden, onlardan gelebilecek yanlış telkin ve yönlendirmelerden uzak durulması gerekir Bu olgunluk içinde davranabilen evlâtlar, onların rızasını da kazanmış olarak, hem kendi aile düzenlerine zarar verebilecek makul olmayan bazı telkinlerinden korunmuş, hem de hayatın zorlukları karşısında onların sahip oldukları tecrübelerden yararlanmış olurlar


    Prof Dr İ Hakkı Ünal


    Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi


  5. 06.Ekim.2012, 22:06
    3
    Silent and lonely rains


    “Sahabi, Numan b Beşir’in naklettiğine göre, Hz Ebubekir birgün Hz Peygamber (sas)’in yanına girmek için izin istedi Bu arada (kızı) HzÂişe’nin yükselen sesini işitti İçeri girince, tokat atmak niyetiyle onu yakaladı ve “bir daha Rasûlüllah’a karşı sesini yükselttiğini görmeyeyim” dedi Allah Rasûlü onun vurmasına engel oldu Hz Ebubekir öfkeli bir şekilde oradan ayrıldı O dışarı çıkarken Hz Peygamber eşine hitaben, “adamın elinden seni nasıl kurtardığımı gördün mü?” diye takıldı Hz Ebubekir günler sonra tekrar Rasûlüllah’ın yanına girmek için izin istediİçeri girdiğinde onları barışmış hâlde buldu ve “beni kavganıza dahil ettiğiniz gibi barışınıza da dahil edin” dedi Onlar da “tamam öyle olsun” dediler” (Ebu Dâvud, Edeb, 84)


    Sevgili Peygamberimizin aile hayatından bir kesiti yansıtan bu haber, onun eşlerine nasıl davrandığı konusunda bir fikir verirken, aynı zamanda ağır başlı ve yumuşak karakterine de işaret etmektedir Burada, muhtemelen, her aile içinde görülebilecek türden bir tartışma veya Hz Âişe’nin bir itirazı ya da şikayeti söz konusudur Allah Elçisi, genç yaştaki eşinin sitemlerini olgunlukla karşıladığı gibi, buna muttali olan babası Hz Ebubekir’in, ona karşı sert davranışına da engel olmuş ve ardından da şaka yaparak aradaki soğukluğu gidermek istemiştir Hz Ebubekir’in, o esnada kızına karşı takındığı sert tavır, hiç şüphesiz, onun Hz Peygamber’e duyduğu derin sevgi ve saygısının bir sonucudur ve Hz Âişe’nin, Allah Rasûlünü üzmüş olabileceği endişesine dayanmaktadır


    Bilindiği gibi Hz Peygamber (sas), kadınlarına karşı oldukça sert davranan bir toplum içinde yetişmiştir Cahiliye dönemi bir tarafa, İslâmî dönemde bile bu sertliğin bazı örneklerine rastlamak mümkündür Hz Ebubekir ve Hz Ömer’in, Allah Rasûlü’nün eşleri olan kızlarına karşı, onu üzdükleri düşüncesiyle zaman zaman takındıkları sert tutum (Müslim, Talak, 4), bunun basit bir tezahürü sayılabilir Peygamber Efendimiz, bu konuda da müstesna bir tavra sahiptir Başta hadis eserleri olmak üzere İslâmî kaynaklar, hayatıyla ilgili bütün bilgileri en ince detayına kadar verdikleri hâlde, HzPeygamber’in eşlerine karşı şiddet uygulamak bir yana en küçük bir hakaret veya kırıcı bir sözünden bahsetmemişlerdir Bu da ancak, Allah tarafından seçilip, “yüce ahlâk sahibi olduğu” bildirilen (Kalem, 4) bir Peygamberin her konuda olduğu gibi, bu konuda da insanlara örnek olmasıyla açıklanabilecek bir husustur


    Rivayetin yer aldığı kaynakta bu habere, Hz Peygamber’in şakaları bölümünde yer verilmiştir Ancak olayın aile hayatına bakan yönü oldukça önemlidirDikkat edileceği üzere Hz Peygamber, aile içi bir meselede eşi Hz Âişe’ye, babasının müdahalesini bile uygun bulmamış ve onun kızına karşı sert davranışına engel olmuştur Çünkü aile, kişilerin hür iradeleriyle kurulmuş meşru bir beraberliktir ve aile içinde ortaya çıkan problemlerin çözümü ilk önce eşlere düşen bir görevdir Başkalarından yardım talep etmedikleri ve acil müdahaleyi de gerektiren bir durum olmadığı sürece, aile içi problemlere dışarıdan karışmak doğru değildir Ülkemizde görülen ailevî huzursuzlukların önemli bir kısmında, eşlerin anne-babalarının, evli çocuklarına müdahale ve yönlendirme arzuları rol oynamaktadır Örneğin bir annenin evli kızına veya oğluna, “şöyle şöyle yaparsan sana hakkımı/sütümü helal etmem” gibi manevî baskı uygulaması çok görülen bir olgudur Bu baskı, her zaman, evlâdın bir harama/günaha düşmesi veya yanlış bir yola gitmesinden dolayı değil, bazen de onların meşru talepleriyle ilgilidir Örneğin, “eşini, anne-babasına göndermeyeceksin” veya “dışarı çıkartmayacaksın”, gibi evli bir erkeğe yapılan ebeveyn telkini gayrımeşrudur Böyle bir talepte bulunan ebeveyn günahkâr olduğu gibi, bunu yerine getiren evlât da günahkâr olur Böyle meşru isteklere karşı çıkıp, oğullarını, kızlarını, gelinlerini huzursuz eden anne-babaların, onlara haklarını helal etmemelerinin de bir önemi yoktur Çünkü ana-babasının isteği de olsa, hiç kimsenin yanlışa ve günaha boyun eğmesi doğru değildir (Lokman, 15) Dinimize göre ergenlik çağına gelen herkes kendi yaptığından sorumlu olduğu için, böyle bir durumla karşılaşan kişi, vebali ana-babasına yüklemekle sorumluluktan kurtulamaz


    Bazı anne-babalar, çocuklarının büyüdüklerini kabul etmemekte ve onları her zaman kendilerine bağımlı görmek istemektedirler Bağımlılık, ebeveyne her zaman gösterilmesi gereken sevgi, saygı, bağlılık ve hizmetten farklıdır Bağımlı olmak insanın kişilik gelişimine engel olur Onun hür iradesiyle ve sorumluluğunu üstlenerek yapmak istediklerine ket vurur Hayatta, kendi ayakları üzerinde durarak başarıya ulaşmasını zorlaştırır Aile hayatında, eşi ve çocuklarıyla ilişkisinde genellikle ebeveynin telkin ve baskıları belirleyici olur Geleneksel aile yapımızda, geçmişten tevarüs ede geldiğimiz çok güzel âdetlerimizin yanı sıra, dine, akla ve vicdana uymayan âdetlerimiz de bulunduğu için, bu telkin ve manevî baskı bazen olumsuz sonuçlara yol açarİslâm dini birey, aile ve toplum hayatında meşru olanla olmayanın sınırlarını net olarak belirlemiştir Bu noktadan itibaren her müminin diğerine, “iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma” (emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker) ilkesi gereğince yardımcı olması esastır Ebeveynlerin yetişkin evlâtlarına yapacakları manevî katkı da bu çerçevede olmalıdır Anne-baba yakınlığının bu konuda başkalarına göre bir öncelik hakkı doğurduğu şüphesizdirAncak, “iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma” görevinde en belirleyici unsur, iman, amel ve bilgi üçlüsü olduğu için, bu süreç her zaman ebeveynden evlâtlara doğru değil, bazen evlâtlardan ebeveynlere doğru da işleyebilir Örneğin, eğitimsiz ve dinî yönden bilgisiz birçok anne-babanın, doğru olanla olmayan konusunda, sahip oldukları hayat tecrübesi dışında, çocuklarına verebilecekleri fazla bir şey yoktur Dolayısıyla onların da, eğitimli ve bilgili evlâtlarından yararlanmaları, “emr-i bi’l-ma’ruf…” ilkesinin bir gereğidir Bu idrak içinde olmayan ebeveynlerin, evlâtları tarafından incitilmeden uyarılmaları, sonuç alınamadığı takdirde, saygıda ve hizmette kusur etmeden, onlardan gelebilecek yanlış telkin ve yönlendirmelerden uzak durulması gerekir Bu olgunluk içinde davranabilen evlâtlar, onların rızasını da kazanmış olarak, hem kendi aile düzenlerine zarar verebilecek makul olmayan bazı telkinlerinden korunmuş, hem de hayatın zorlukları karşısında onların sahip oldukları tecrübelerden yararlanmış olurlar


    Prof Dr İ Hakkı Ünal


    Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi





+ Yorum Gönder