Konusunu Oylayın.: Zekatın ekonomik dengenin sağlanmasına nasıl katkı sağlar

5 üzerinden 4.14 | Toplam : 7 kişi
Zekatın ekonomik dengenin sağlanmasına nasıl katkı sağlar
  1. 04.Ekim.2012, 21:08
    1
    Misafir

    Zekatın ekonomik dengenin sağlanmasına nasıl katkı sağlar

  2. 04.Ekim.2012, 22:18
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: zekatın ekonomik dengenin sağlanmasına nasıl katkı sağlar




    Zekât, İslâm'ın temel esaslarından biri olarak mükkellefiyet itibariyle sadece zenginleri ilgilendiriyorsa da, ödenmesi açısından daha geniş bir toplum kesimini alakadar etmektedir. Onun için burada zekâta ait fıkhî hükümler ve bunların tefarruatı yerine, sözü edilen hüküm ve prensiplerden yararlanılarak sosyal hayatımızda icra ettiği fonksiyonlar inceleme konusu yapılacaktır.
    Genelde zekât, bütün toplumun sosyal refaha yönelmesi için "zenginden fakire" (1) gelir aktarmak amacına yönelik olduğundan, çağımızın müreffeh ekonomi anlayışının asırlar önce başlayan bir uygulamasıdır. Asr-ı Saadet, Hülefa-i Raşidîn ve müteakip asırlar boyunca geniş uygulama alanı bulmuştur. İnsanı zenginlik hırsından kurtarması, zenginleri cemiyetteki aşağı gelir seviyesinde bulunan fakir ve yoksulların imdadına koşturması, servetin belirli ellerde toplanmasını önlemesi gibi içtimaî, ahlakî ve ekonomik fonksiyonlarıyla bir sosyal yardım ve sosyal adalet müessesesi görevi yapmıştır.
    Zekâtın bu sosyo-ekonomik ve ahlakî fonksiyonları nasıl yerine getirdiğini açıklayabilmek için konuyu şu maddeler etrafında incelemek faydalı olacaktır:
    a) zekâtta belirli bir nisabın tayin edilmesi,
    b) Nisap fazlası servetin yeniden taksimini sağlayarak muayyen eller*de toplanmasının önlenmesi,
    c) Atıl serveti % 2,5 nisbetinde günden güne azaltmaya maruz bırakıp yatırıma sevkini sağlaması, böylelikle işsiz alt sınıflara iş temini, millî gelir ve üretimi artırması, bir sosyal yardım ve sosyal adalet müessesesi görevi yapmıştır
    d) İhtiyaç fazlası kazanılmış gelirleri zenginlerden alıp fakirlere vererek yeniden taksimiyle fakirlerin satın alma güçlerini artırması.
    ZEKÂTTA BELİRLİ BİR NİSABIN TAYİN EDİLMESİ

    Her vergi sisteminde olduğu gibi, İslâm iktisadiyatında da zekâttan muaf tutulan asgari bir had vardır, o da aslî ihtiyacın dışındaki servetin nisap denen şer'i ölçüden az olmasıdır. Hz. Peygamberin hadislerinde mal, para, hayvanlar ve ürünler gibi her çeşit malın nisabı bildirilmiştir. Ayrıca İslâm alimleri her mezhebe göre, onu ayrı ayrı açıklamışlardır. Büyük İslâm alimlerinden Şah Veliyyullah Dehlevî bunları karşılaştırmış ve Hz. Peygamber zamanında orta halli bir ailenin geçimini sağlayacak gelire denk olduğu sonucuna varmıştır,(2).
    İslâmda vergiler herkesin malî gücüne göre değişiklik arzeder. Fertlerin malî güçleri itibariyle zengin, orta sınıf ve yoksul olmak üzere üçlü tasnifi umumiyetle kabul edilir. Lakin İslâmî literatürde zengin, orta sınıf ve yoksul sözcüklerinin anlamına ilişkin bir açıklama yoktur. Fakat, 10.000 dirhem veya daha fazla gümüşe sahip olan zengin, 200 dirhem veya daha fazlasına sahip olan orta, bundan daha azma malik olansa yoksul sayılmıştır.(3).
    Zekâttan muaf tutulmak için bir yıllık zarurî ihtiyaçlardan fazla olmak kaydiyle asgari bir haddin (nisabın) konulması ve bunun günümüzde orta sınıf veya daha yukarı seviyedeki bir ekonomik duruma muadil olması, fakirleri ve ancak ihtiyaçlarını karşılayabilecek vaziyette olan (veya geliri ile gideri aynı) dar gelirli kimseleri zekâttan muaf tutmak amacına yöneliktir. Bu, zenginlerin aralarındaki farka göre zekât vermekle mükellef bulunmaları hususunda modern ekonominin çok önemli bir esası olduğu gibi, orta ve alt gelir grubunda bulunanları korumak, onların orta sınıf seviyesine ulaşmasını sağlayarak sosyal adaleti yaygınlaştırmaktır.

    SERVETİN MUAYYEN ELLERDE TOPLANMASINI ÖNLEMEK
    Zekâtın bir senelik ihtayaçların dışındaki mal ve paradan alınması, toplumda zenginle fakir arasında aşırı gelir adaletsizliğini asgariye indirmek için servetlerin belirli ellerde toplanmasına mani olmaktır. Bu, İslâmın malî politikasının şu temel esasının ifadesidir: "Takı (servet) içinizden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın" (Haşr, 7). Temel ihtiyaçların karşılanmasını müdafaa eden islam, herkes için bir geçimlik ücret, ya da yardım sağlamada sorumluluk duyan toplum kurmayı amaç edinmiştir. Sosyal adaletin gerçekleşmesi için idarecilere, idaresinde bulunan yurttaşın yiyecek, içecek ve barınma ihtiyaçlarını karşılama mesuliyeti yükler. Tasarruf miktarına faydalı hiç bir tesiri olmayan, devamlı olarak işsizlik problemini körükleyen, servetin dengesiz dağılımını teşvik eden, böylelikle durmadan ekonomik dengenin bozulup sıkıntıların doğmasına sebeb olan, zengini daha da zengin yapan ribanin yasaklanmasına mukabil fazla paradan zekât alınması, cemiyette ekonomik dengenin ve refahtan pay alma eşitliliğinin sağlanmasından başka bir şey değildir. Bu usul, millî servetin ülke halkı arasında adaletsiz dağılımının ekonomik sakıncalarını yok etmenin en etkili yoludur (4). İşte İslâmın beş temel şartından biri olan zekâtla zenginin parasından % 2,5, maden ocaklarından % 5, ziraî mahsullerden % 10 nisbetinde her yıl kesinti yapılır ve yoksullara dağıtılır. Böylelikle millî gelirin adaletsiz dağılımı, servetin bir elde toplanması önlenmiş ve sürekli olarak el değiştirmesi, elde edilmiş gelirlerin yeniden dağılımı sağlanmış olur.

    ÂTIL SERVETİN YATIRIMA SEVKİNİ SAĞLAMA
    Servetin belirli ellerde toplanmasını önlemenin yanında zekât, paranın işletilmeyip bir tarafta biriktirilmesi ve tedavülden, yani ammenin menfaatinden alıkonulması eğilimini frenleyip, çalıştırılmayan para stoklarının yatırıma sevki için güçlü manevî bir saiktir. Bilindiği gibi bu vergi ihtiyaç fazlası sermayeden ve ziraî mahsullerden alınır. Böyle bir şartın varlığı İslâm iktisadına canlılık getirecek karakterdedir. Binaenaleyh para ticarî hayatta piyasanın kanı durumundadır. Eksikliği yatırımların düşmesine, dolayısıyle işsizliğin artmasına, iç pazarlardaki mübadelenin, iç üretim ve tüketiminin azalmasına vesile olur. Ayrıca sermayeden değil de, bazı iktisadî sistemlerde olduğu veçhile kârdan alınmış olsaydı, elinde çok miktarda malı olup çalıştırmayan bir zengin zekât vermekten muaf tutulacaktı. Bu, onun için bir avantaj, ondan daha az sermayesi olup çalıştırana haksızlık olacaktı. Çünkü biri sermayesini çalıştırmadığından adeta mükafatlandırılmış, ikincisi malım çalıştırdığı için cezalandırılmış, borçlandırılmıştır. Takdir edilir ki, bu insafa sığmayan bir durumdur. İşte böyle bir haksızlığa meydan vermemek, paranın iktisadî hayattaki gerçek fonksiyonundan alıkonulmasını önlemek ve aslî vazifesine döndürmek maksadına binaen sermayenin kendisi zekâta konu olmuştur.
    Şu husus da ihmal edilmemelidir: İstikbalde lazım olur kanaatiyle biriktirilen 100.000 TL, üzerinden bir sene geçince, enflasyon sıfır olarak devam ettiği düşünülürse, 97.500 TL'a, dördüncü senenin sonunda 90,368.85 TL.'sına inecektir. Günümüz şartlarında enflasyonun büyük boyutlarda seyretmesini de ilave ederseniz, parasını çalıştırmayıp saklı tutan kimsenin zararı daha da büyük olacak, parasının alım gücü çok düşecektir. Nitekim Peygamberimizin "Yetimin malım çalıştırınız ki, zekât onu yiyip bitirmesin" (5) hadisi bu hususa açıkça işaret etmektedir. Hiç kimse daha da artırmak varken parasının günden güne eksilmesini arzu etmez. Samimi bir müslüman bu parasını çalıştırıp senede takriben % 2,5 nisbetindeki açığını kapatmak, hatta daha da artırmak için, işten anlıyorsa, bizzat, anlamıyorsa işi bilen biri ile ortaklaşa iş kurmayı tercih edecektir.
    Binaenaleyh zekât, paranın üretken amaçlı yarıtımlara yönlendirilmesinin en güçlü bir teşvik aracı (6) olmakta, yeni iş ve üretim imkanlarıyla fakir ve yoksulların satın alma güçlerini artırarak millî gelirden daha fazla pay almalarını sağlayıp orta seviyede bir hayat yaşamalarını temin etmekte ve refahtan pay almalarına hizmet etmektedir. Aşağıdaki paragraflarda bu konuyu biraz dahaizah etmek faydalı olacaktır.

    SATIN ALMA GÜÇLERİNİ ARTIRMASI
    Kabiliyetlerine göre fertler arasındaki gelir farklılığını tabiî gören İslâm(7), zengin müslümanlara yüklediği zekât mükellefiyetiyle insanlar arasında gelir farklılığını en aza indirmek, başka bir ifade ile yoksulların satın alma güçlerini artırmak istemiştir. Malum olduğu üzere, bir ülke mensuplarının satın alma gücünün yeterli ve yüksek olması o memleket ekonomisinin sağlamlığına ve kuvvetine işarettir. Binaenaleyh, böyle bir sosyo-ekonomik yapı zekât gelirinin yoksul ve muhtaçlar arasında uygun şekilde dağılımiyle gerçekleşebilir. Şöyle ki: zekât, onların satın alma güçlerini artırarak mal arz ve talepleri arasında denge kurar, ülke üretimini destekler, gelişme ve refahı sağlar. Ellerinde satın alma gücü olan insanlar daha fazla mal talep edecekler, müteşebbisler daha çok mal üretmeye çalışacaklar, iş alanları çoğalacak, neticede milî üretim ve millî gelir sürekli artacaktır(8). Kur'an bu hususu şöyle dile getirir:

    "Mallarım Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohum gibidir. Allah kime dilerse, ona kat kat verir, Allah ihsanı bol olan ve hakkiyle bilendir" (Bakara, 261).

    "Hayırdan (maldan) ne infak ederseniz, kendi faydanızadır. Zaten siz ey mü'minler! Allah rızasından başka bir suretle infak etmezsiniz ya? Allah yolunda maldan harcayacağınızın mükafatı size fazlasıyle ödenecektir. Siz (bu hususta) haksızlığa uğratılmayacaksınız" (Bakara, 272)

    "Allah ribanın(karıştığı malın) bereketini giderir, sadaka(sı verilmiş malın)bereketini artırır"(Bakara, 276).
    "Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak edenler katiyen kesat bulmayacak bir kazanç umabilirler" (Fatır, 29).

    "Bir mal ki, siz ondan infak edersiniz, Allah halefini ve karşılığını ihsan eder" (Sebe', 39)

    "İşte siz Allah yolunda harcamaya davet edilmekte olanlarsınız. Fakat içinizden cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse ancak kendi nefsinedir. Allah ganîdir, siz O'na muhtaçsınız" (Muhammed, 38).

    ZEKAT VEREN DE MADDİ KAZANÇ SAĞLIYOR MU?
    zekât verenin Allah katında alacağı mükafatı kabul etmekle birlikte, maddî yönden elde edeceği karşılığın ne olacağını araştırmak faydalı olacaktır. Dikkat edilirse ilk ayette, "Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohum"a benzetilirken, ikincide, harcadıklarının yine kendilerinin menfaatine olacağı ve karşılığının kat kat verileceği, dördüncüde "katiyen kesat bulmayacak bir kazanç" umabilecekleri, beşincide de, cimrilik edenin cimriliğinin kendisine döneceği, üçüncü de, riba karışan muamelenin malın bereketini götüreceği, sadakanın (zekâtın) ise artıracağı ifade edilmektedir. Çünkü zenginlerden fakirlere kıymet ve gelir aktarması demek olan zekât, bir ülkede nüfusun yarısına, belki daha fazlasına yakın fakir ve yoksulların satın alma güçlerini artıracağı, salın alma gücündeki artışın mal talebini ziyadeleştirip tüketimi çoğaltacağı, tüketim artışının arz-talep dengesi münasebetiyle üretimi hızlandıracağı için, imalat ve üretimle meşgul olan müesseseye ortak ve malik olan zenginin mal arzı ve satışı daha da çoğalmış olacaktır. Ayrıca fakir ve yoksullar ihtiyaçlarını karşılamış bulunacaklardır. Bir ekonomistin ifadesiyle"zekât, hem zenginin, hem de yoksulun yararına" işleyecektir!(9).

    Zekâtın teberru ve iane kabilinden verilen sadakalarla karıştırılarak konunun çok abartılmış olacağı düşünülebilir. İane ve teberru nevinden verilen sadakalar, zekâttan ayrı mütalaa edilmelidir. Sözü edilen sadaka, yani zekât, zengin her müslümanın vermekle mükellef olduğu mecburi bir vergidir. Bugün tatbikatta müşahade edilen 50-100 lira gibi miktarlara bakarak, anlatılan refah seviyesinin ancak hayal olabileceğine hükmolunabilir. Buna karşı zekâttan fakire ne kadar yardım yapılacağı hususuna işaretle cevap verebiliriz.

    Her şeyden evvel zekât, "iş yapmak isteyenlere sermaye vermek, üretim yapabilmek için gerekli alet ve makinaları vermek, evlenmek isteyenlere düğün masrafı vermek, öğrenim masraflarını ve benzerlerini vermek gibi yardımları kapsar"(10). Hedef, sadece zarurî ihtiyaç madde-lerinin karşılanması değil, insanları zarurî ihtiyaçlarının üstünde, insana layık bir refah seviyesine ulaştırmaktır.

    ZEKÂTIN FAKİRİN HAYATINA ETKİSİ
    Zekâttan fakire ne kadar verileceği hususu da bize ışık tutacaktır. Konu alimler arasında ihtilaflıdır. Bir kısmı 200 dirhemden, bir kısmı 50 dirhemden fazla verilmesini uygun görmez. Diğer bazıları da her hangi bir sınır koymamakta, sınırı zamanın şartlama ve fakirlerin durumuna göre tesbite çalışmaktadır.(11) Hz. Ömer (r.a.) ise, "zekât verdiğinizde (fakirin ihtiyacını giderecek, bir daha muhtaç duruma düşmeyip normal bir geçim seviyesine çıkaracak miktarda verip) zenginleştiriniz"(12) buyurmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, zekât verilince, bu miktar fakirin ihtiyacını karşılamalı ve onun bir iş sahibi elmasım sağlamalıdır. Aksi takdirde, 50-100 lira gibi cüz'i miktarda verilirse, fakirler yine fakir kalacak, daima sefaletten pay almaya devam edecek ve hayırlı "veren el" durumuna yükselemiyecektir. Halbuki, bizzat zekâttan maksat, Seyyid Sabık'a göre, fakiri darlıktan refaha çıkarmak, bir daha sıkıntıya düşmemesini temin etmektir(13).

    Görüleceği üzere, Allah, rızasını kazanmak gayesiyle zengin kulunun verdiği zekâta mukabil ona hem manevî mükafat vermekte, hem de malının üretim ve satışım çoğaltacak imkanlar hazırlayarak maddî gücünü artırmaktadır. Ki bu, "Allah yolunda harcadığınsın mükafatı size fazlasıyle ödenecektir", "kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak edenler kat'iyen kesat bulmayacak bir kazanç umabilirler" vadinin gerçekleşmesidir.

    Dipnotlar : (1) Buharı, Sahih, K. Zekât, 11/130 İbn Mace, K. zekât, 1/568: 1783., (2) Şah Veliyyullah Dehlevî, Hüccetullahilbaliğa, Kahire, II/506., (3) Mannan, İslam Ekonomisi, İst., 1976, s.112 vd. (4) Mannan, a.g.e., s.502. (5) Tirmizî, sünen, K. Zekat, Kahire, 1356/1937, c.lll/23:641; Ebû Ubeyd, Kitabü'l-Emval, Kahire, 1395/1975, s.547. (6) Mannan, a.g.e., 408. (7) Zuhruf, 32. (8) Mannan, a.g.e., s.413; Kurtkan, Malî Sosyolojisi, İst., 1968. (9) Mannan, a.g.e., s.413. (10) M. Mübarek, İslamda İktisat Nizamı, İst. 1980, s.200. (11) K. Miras, Tecrid, c.V, Ank., 1973, s. 338-344. (12) San'anî, Musannef, c.II, Beyrut, 1972, s.151:7286; Ebu Ubeyd, a.g.e., s.676:1778. (13) S. Sabık, Fikhü's-Sünne, Beyrut, c.ll, s.384



    Doç. Dr. İzzet Er





  3. 04.Ekim.2012, 22:18
    2
    Silent and lonely rains



    Zekât, İslâm'ın temel esaslarından biri olarak mükkellefiyet itibariyle sadece zenginleri ilgilendiriyorsa da, ödenmesi açısından daha geniş bir toplum kesimini alakadar etmektedir. Onun için burada zekâta ait fıkhî hükümler ve bunların tefarruatı yerine, sözü edilen hüküm ve prensiplerden yararlanılarak sosyal hayatımızda icra ettiği fonksiyonlar inceleme konusu yapılacaktır.
    Genelde zekât, bütün toplumun sosyal refaha yönelmesi için "zenginden fakire" (1) gelir aktarmak amacına yönelik olduğundan, çağımızın müreffeh ekonomi anlayışının asırlar önce başlayan bir uygulamasıdır. Asr-ı Saadet, Hülefa-i Raşidîn ve müteakip asırlar boyunca geniş uygulama alanı bulmuştur. İnsanı zenginlik hırsından kurtarması, zenginleri cemiyetteki aşağı gelir seviyesinde bulunan fakir ve yoksulların imdadına koşturması, servetin belirli ellerde toplanmasını önlemesi gibi içtimaî, ahlakî ve ekonomik fonksiyonlarıyla bir sosyal yardım ve sosyal adalet müessesesi görevi yapmıştır.
    Zekâtın bu sosyo-ekonomik ve ahlakî fonksiyonları nasıl yerine getirdiğini açıklayabilmek için konuyu şu maddeler etrafında incelemek faydalı olacaktır:
    a) zekâtta belirli bir nisabın tayin edilmesi,
    b) Nisap fazlası servetin yeniden taksimini sağlayarak muayyen eller*de toplanmasının önlenmesi,
    c) Atıl serveti % 2,5 nisbetinde günden güne azaltmaya maruz bırakıp yatırıma sevkini sağlaması, böylelikle işsiz alt sınıflara iş temini, millî gelir ve üretimi artırması, bir sosyal yardım ve sosyal adalet müessesesi görevi yapmıştır
    d) İhtiyaç fazlası kazanılmış gelirleri zenginlerden alıp fakirlere vererek yeniden taksimiyle fakirlerin satın alma güçlerini artırması.
    ZEKÂTTA BELİRLİ BİR NİSABIN TAYİN EDİLMESİ

    Her vergi sisteminde olduğu gibi, İslâm iktisadiyatında da zekâttan muaf tutulan asgari bir had vardır, o da aslî ihtiyacın dışındaki servetin nisap denen şer'i ölçüden az olmasıdır. Hz. Peygamberin hadislerinde mal, para, hayvanlar ve ürünler gibi her çeşit malın nisabı bildirilmiştir. Ayrıca İslâm alimleri her mezhebe göre, onu ayrı ayrı açıklamışlardır. Büyük İslâm alimlerinden Şah Veliyyullah Dehlevî bunları karşılaştırmış ve Hz. Peygamber zamanında orta halli bir ailenin geçimini sağlayacak gelire denk olduğu sonucuna varmıştır,(2).
    İslâmda vergiler herkesin malî gücüne göre değişiklik arzeder. Fertlerin malî güçleri itibariyle zengin, orta sınıf ve yoksul olmak üzere üçlü tasnifi umumiyetle kabul edilir. Lakin İslâmî literatürde zengin, orta sınıf ve yoksul sözcüklerinin anlamına ilişkin bir açıklama yoktur. Fakat, 10.000 dirhem veya daha fazla gümüşe sahip olan zengin, 200 dirhem veya daha fazlasına sahip olan orta, bundan daha azma malik olansa yoksul sayılmıştır.(3).
    Zekâttan muaf tutulmak için bir yıllık zarurî ihtiyaçlardan fazla olmak kaydiyle asgari bir haddin (nisabın) konulması ve bunun günümüzde orta sınıf veya daha yukarı seviyedeki bir ekonomik duruma muadil olması, fakirleri ve ancak ihtiyaçlarını karşılayabilecek vaziyette olan (veya geliri ile gideri aynı) dar gelirli kimseleri zekâttan muaf tutmak amacına yöneliktir. Bu, zenginlerin aralarındaki farka göre zekât vermekle mükellef bulunmaları hususunda modern ekonominin çok önemli bir esası olduğu gibi, orta ve alt gelir grubunda bulunanları korumak, onların orta sınıf seviyesine ulaşmasını sağlayarak sosyal adaleti yaygınlaştırmaktır.

    SERVETİN MUAYYEN ELLERDE TOPLANMASINI ÖNLEMEK
    Zekâtın bir senelik ihtayaçların dışındaki mal ve paradan alınması, toplumda zenginle fakir arasında aşırı gelir adaletsizliğini asgariye indirmek için servetlerin belirli ellerde toplanmasına mani olmaktır. Bu, İslâmın malî politikasının şu temel esasının ifadesidir: "Takı (servet) içinizden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın" (Haşr, 7). Temel ihtiyaçların karşılanmasını müdafaa eden islam, herkes için bir geçimlik ücret, ya da yardım sağlamada sorumluluk duyan toplum kurmayı amaç edinmiştir. Sosyal adaletin gerçekleşmesi için idarecilere, idaresinde bulunan yurttaşın yiyecek, içecek ve barınma ihtiyaçlarını karşılama mesuliyeti yükler. Tasarruf miktarına faydalı hiç bir tesiri olmayan, devamlı olarak işsizlik problemini körükleyen, servetin dengesiz dağılımını teşvik eden, böylelikle durmadan ekonomik dengenin bozulup sıkıntıların doğmasına sebeb olan, zengini daha da zengin yapan ribanin yasaklanmasına mukabil fazla paradan zekât alınması, cemiyette ekonomik dengenin ve refahtan pay alma eşitliliğinin sağlanmasından başka bir şey değildir. Bu usul, millî servetin ülke halkı arasında adaletsiz dağılımının ekonomik sakıncalarını yok etmenin en etkili yoludur (4). İşte İslâmın beş temel şartından biri olan zekâtla zenginin parasından % 2,5, maden ocaklarından % 5, ziraî mahsullerden % 10 nisbetinde her yıl kesinti yapılır ve yoksullara dağıtılır. Böylelikle millî gelirin adaletsiz dağılımı, servetin bir elde toplanması önlenmiş ve sürekli olarak el değiştirmesi, elde edilmiş gelirlerin yeniden dağılımı sağlanmış olur.

    ÂTIL SERVETİN YATIRIMA SEVKİNİ SAĞLAMA
    Servetin belirli ellerde toplanmasını önlemenin yanında zekât, paranın işletilmeyip bir tarafta biriktirilmesi ve tedavülden, yani ammenin menfaatinden alıkonulması eğilimini frenleyip, çalıştırılmayan para stoklarının yatırıma sevki için güçlü manevî bir saiktir. Bilindiği gibi bu vergi ihtiyaç fazlası sermayeden ve ziraî mahsullerden alınır. Böyle bir şartın varlığı İslâm iktisadına canlılık getirecek karakterdedir. Binaenaleyh para ticarî hayatta piyasanın kanı durumundadır. Eksikliği yatırımların düşmesine, dolayısıyle işsizliğin artmasına, iç pazarlardaki mübadelenin, iç üretim ve tüketiminin azalmasına vesile olur. Ayrıca sermayeden değil de, bazı iktisadî sistemlerde olduğu veçhile kârdan alınmış olsaydı, elinde çok miktarda malı olup çalıştırmayan bir zengin zekât vermekten muaf tutulacaktı. Bu, onun için bir avantaj, ondan daha az sermayesi olup çalıştırana haksızlık olacaktı. Çünkü biri sermayesini çalıştırmadığından adeta mükafatlandırılmış, ikincisi malım çalıştırdığı için cezalandırılmış, borçlandırılmıştır. Takdir edilir ki, bu insafa sığmayan bir durumdur. İşte böyle bir haksızlığa meydan vermemek, paranın iktisadî hayattaki gerçek fonksiyonundan alıkonulmasını önlemek ve aslî vazifesine döndürmek maksadına binaen sermayenin kendisi zekâta konu olmuştur.
    Şu husus da ihmal edilmemelidir: İstikbalde lazım olur kanaatiyle biriktirilen 100.000 TL, üzerinden bir sene geçince, enflasyon sıfır olarak devam ettiği düşünülürse, 97.500 TL'a, dördüncü senenin sonunda 90,368.85 TL.'sına inecektir. Günümüz şartlarında enflasyonun büyük boyutlarda seyretmesini de ilave ederseniz, parasını çalıştırmayıp saklı tutan kimsenin zararı daha da büyük olacak, parasının alım gücü çok düşecektir. Nitekim Peygamberimizin "Yetimin malım çalıştırınız ki, zekât onu yiyip bitirmesin" (5) hadisi bu hususa açıkça işaret etmektedir. Hiç kimse daha da artırmak varken parasının günden güne eksilmesini arzu etmez. Samimi bir müslüman bu parasını çalıştırıp senede takriben % 2,5 nisbetindeki açığını kapatmak, hatta daha da artırmak için, işten anlıyorsa, bizzat, anlamıyorsa işi bilen biri ile ortaklaşa iş kurmayı tercih edecektir.
    Binaenaleyh zekât, paranın üretken amaçlı yarıtımlara yönlendirilmesinin en güçlü bir teşvik aracı (6) olmakta, yeni iş ve üretim imkanlarıyla fakir ve yoksulların satın alma güçlerini artırarak millî gelirden daha fazla pay almalarını sağlayıp orta seviyede bir hayat yaşamalarını temin etmekte ve refahtan pay almalarına hizmet etmektedir. Aşağıdaki paragraflarda bu konuyu biraz dahaizah etmek faydalı olacaktır.

    SATIN ALMA GÜÇLERİNİ ARTIRMASI
    Kabiliyetlerine göre fertler arasındaki gelir farklılığını tabiî gören İslâm(7), zengin müslümanlara yüklediği zekât mükellefiyetiyle insanlar arasında gelir farklılığını en aza indirmek, başka bir ifade ile yoksulların satın alma güçlerini artırmak istemiştir. Malum olduğu üzere, bir ülke mensuplarının satın alma gücünün yeterli ve yüksek olması o memleket ekonomisinin sağlamlığına ve kuvvetine işarettir. Binaenaleyh, böyle bir sosyo-ekonomik yapı zekât gelirinin yoksul ve muhtaçlar arasında uygun şekilde dağılımiyle gerçekleşebilir. Şöyle ki: zekât, onların satın alma güçlerini artırarak mal arz ve talepleri arasında denge kurar, ülke üretimini destekler, gelişme ve refahı sağlar. Ellerinde satın alma gücü olan insanlar daha fazla mal talep edecekler, müteşebbisler daha çok mal üretmeye çalışacaklar, iş alanları çoğalacak, neticede milî üretim ve millî gelir sürekli artacaktır(8). Kur'an bu hususu şöyle dile getirir:

    "Mallarım Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohum gibidir. Allah kime dilerse, ona kat kat verir, Allah ihsanı bol olan ve hakkiyle bilendir" (Bakara, 261).

    "Hayırdan (maldan) ne infak ederseniz, kendi faydanızadır. Zaten siz ey mü'minler! Allah rızasından başka bir suretle infak etmezsiniz ya? Allah yolunda maldan harcayacağınızın mükafatı size fazlasıyle ödenecektir. Siz (bu hususta) haksızlığa uğratılmayacaksınız" (Bakara, 272)

    "Allah ribanın(karıştığı malın) bereketini giderir, sadaka(sı verilmiş malın)bereketini artırır"(Bakara, 276).
    "Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak edenler katiyen kesat bulmayacak bir kazanç umabilirler" (Fatır, 29).

    "Bir mal ki, siz ondan infak edersiniz, Allah halefini ve karşılığını ihsan eder" (Sebe', 39)

    "İşte siz Allah yolunda harcamaya davet edilmekte olanlarsınız. Fakat içinizden cimrilik edenler vardır. Kim cimrilik ederse ancak kendi nefsinedir. Allah ganîdir, siz O'na muhtaçsınız" (Muhammed, 38).

    ZEKAT VEREN DE MADDİ KAZANÇ SAĞLIYOR MU?
    zekât verenin Allah katında alacağı mükafatı kabul etmekle birlikte, maddî yönden elde edeceği karşılığın ne olacağını araştırmak faydalı olacaktır. Dikkat edilirse ilk ayette, "Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohum"a benzetilirken, ikincide, harcadıklarının yine kendilerinin menfaatine olacağı ve karşılığının kat kat verileceği, dördüncüde "katiyen kesat bulmayacak bir kazanç" umabilecekleri, beşincide de, cimrilik edenin cimriliğinin kendisine döneceği, üçüncü de, riba karışan muamelenin malın bereketini götüreceği, sadakanın (zekâtın) ise artıracağı ifade edilmektedir. Çünkü zenginlerden fakirlere kıymet ve gelir aktarması demek olan zekât, bir ülkede nüfusun yarısına, belki daha fazlasına yakın fakir ve yoksulların satın alma güçlerini artıracağı, salın alma gücündeki artışın mal talebini ziyadeleştirip tüketimi çoğaltacağı, tüketim artışının arz-talep dengesi münasebetiyle üretimi hızlandıracağı için, imalat ve üretimle meşgul olan müesseseye ortak ve malik olan zenginin mal arzı ve satışı daha da çoğalmış olacaktır. Ayrıca fakir ve yoksullar ihtiyaçlarını karşılamış bulunacaklardır. Bir ekonomistin ifadesiyle"zekât, hem zenginin, hem de yoksulun yararına" işleyecektir!(9).

    Zekâtın teberru ve iane kabilinden verilen sadakalarla karıştırılarak konunun çok abartılmış olacağı düşünülebilir. İane ve teberru nevinden verilen sadakalar, zekâttan ayrı mütalaa edilmelidir. Sözü edilen sadaka, yani zekât, zengin her müslümanın vermekle mükellef olduğu mecburi bir vergidir. Bugün tatbikatta müşahade edilen 50-100 lira gibi miktarlara bakarak, anlatılan refah seviyesinin ancak hayal olabileceğine hükmolunabilir. Buna karşı zekâttan fakire ne kadar yardım yapılacağı hususuna işaretle cevap verebiliriz.

    Her şeyden evvel zekât, "iş yapmak isteyenlere sermaye vermek, üretim yapabilmek için gerekli alet ve makinaları vermek, evlenmek isteyenlere düğün masrafı vermek, öğrenim masraflarını ve benzerlerini vermek gibi yardımları kapsar"(10). Hedef, sadece zarurî ihtiyaç madde-lerinin karşılanması değil, insanları zarurî ihtiyaçlarının üstünde, insana layık bir refah seviyesine ulaştırmaktır.

    ZEKÂTIN FAKİRİN HAYATINA ETKİSİ
    Zekâttan fakire ne kadar verileceği hususu da bize ışık tutacaktır. Konu alimler arasında ihtilaflıdır. Bir kısmı 200 dirhemden, bir kısmı 50 dirhemden fazla verilmesini uygun görmez. Diğer bazıları da her hangi bir sınır koymamakta, sınırı zamanın şartlama ve fakirlerin durumuna göre tesbite çalışmaktadır.(11) Hz. Ömer (r.a.) ise, "zekât verdiğinizde (fakirin ihtiyacını giderecek, bir daha muhtaç duruma düşmeyip normal bir geçim seviyesine çıkaracak miktarda verip) zenginleştiriniz"(12) buyurmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, zekât verilince, bu miktar fakirin ihtiyacını karşılamalı ve onun bir iş sahibi elmasım sağlamalıdır. Aksi takdirde, 50-100 lira gibi cüz'i miktarda verilirse, fakirler yine fakir kalacak, daima sefaletten pay almaya devam edecek ve hayırlı "veren el" durumuna yükselemiyecektir. Halbuki, bizzat zekâttan maksat, Seyyid Sabık'a göre, fakiri darlıktan refaha çıkarmak, bir daha sıkıntıya düşmemesini temin etmektir(13).

    Görüleceği üzere, Allah, rızasını kazanmak gayesiyle zengin kulunun verdiği zekâta mukabil ona hem manevî mükafat vermekte, hem de malının üretim ve satışım çoğaltacak imkanlar hazırlayarak maddî gücünü artırmaktadır. Ki bu, "Allah yolunda harcadığınsın mükafatı size fazlasıyle ödenecektir", "kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık infak edenler kat'iyen kesat bulmayacak bir kazanç umabilirler" vadinin gerçekleşmesidir.

    Dipnotlar : (1) Buharı, Sahih, K. Zekât, 11/130 İbn Mace, K. zekât, 1/568: 1783., (2) Şah Veliyyullah Dehlevî, Hüccetullahilbaliğa, Kahire, II/506., (3) Mannan, İslam Ekonomisi, İst., 1976, s.112 vd. (4) Mannan, a.g.e., s.502. (5) Tirmizî, sünen, K. Zekat, Kahire, 1356/1937, c.lll/23:641; Ebû Ubeyd, Kitabü'l-Emval, Kahire, 1395/1975, s.547. (6) Mannan, a.g.e., 408. (7) Zuhruf, 32. (8) Mannan, a.g.e., s.413; Kurtkan, Malî Sosyolojisi, İst., 1968. (9) Mannan, a.g.e., s.413. (10) M. Mübarek, İslamda İktisat Nizamı, İst. 1980, s.200. (11) K. Miras, Tecrid, c.V, Ank., 1973, s. 338-344. (12) San'anî, Musannef, c.II, Beyrut, 1972, s.151:7286; Ebu Ubeyd, a.g.e., s.676:1778. (13) S. Sabık, Fikhü's-Sünne, Beyrut, c.ll, s.384



    Doç. Dr. İzzet Er








+ Yorum Gönder