Konusunu Oylayın.: Mevlana'dan Ruhun Ölümsüzlüğü Hakkında

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Mevlana'dan Ruhun Ölümsüzlüğü Hakkında
  1. 12.Eylül.2012, 00:03
    1
    Misafir

    Mevlana'dan Ruhun Ölümsüzlüğü Hakkında

  2. 12.Eylül.2012, 01:44
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Mevlana'dan Ruhun Ölümsüzlüğü Hakkında




    Bir zamanlar beden yoktu; ben, tamamıyla candan ibaret idim, seninle göklerde beraber idim! O zamanlar birbirimizle konuşamıyorduk; ne benim söz söylemem vardı, ne de söz işitmem!
    Divân-ı Kebir c. IV, 1822

    Doğmadan önce neredeysem, öldükten sonra da oradayım. Her sona yaklaştıkça, başa dönerim. İşte tüm sır burada. Ne ruhtan dolayı beden, ne de bedenden dolayı ruh. Ne ruh bedenin içine girer, ne de beden ruhu hapseder. Ruh da madde de mükemmel, her ikisi de sonsuz, ölümsüz ve her daim diri.Ey ruh âleminden bu dünyaya doğup gelenler! Ölüm gelince ürkmeyin, korkmayın! Bu, ölüm değil, bu ikinci bir doğumdur; doğun, doğun!
    Divân-ı Kebir c. II, 656



    Tüm nedenlerin tek bir nedeni var. Ve o tek nedeni sınırlılık içinde anlayabilmen mümkün müdür? Fani dünyada, ölümlü bedende, ölümsüzlüğü ve sonsuzluğu anlayamazsın. Çünkü dünyanın sınırları olduğu gibi, bedenin de sınırı var.
    Şimdi, ya da anin enerjisini yakalayabilmek belki çok ama çok zordur, ama o kadar da basittir. Anı yaşayarak, anın enerjisini almak muhteşem bir enerji ile beslenmeyi de beraberinde getirir. Zor ama basit olan bu zaman-mekan çakıştırmasını yapabilen, her zaman yapamasa da, yapmaya bile çalışan sıradanlıktan kurtulur ve kendisi olur. Kendisi olan, Aşk'la bütünleşir ve Aşk'ın enerjisini de hisseder, sonunda AŞK olur.
    Evren görülen ve görülmeyen, varolan her şeyiyle, tümüyle canlı bir organizasyondur.Her birimiz çok önemli kayıplarız ve yalnızız, bu dünyada olduğu kadar bu evrende de yalnızız, çünkü yalnız olmayı seçiyoruz. Yön duygumuzu kaybetmişiz, ne yaptığımızın tarlanda değiliz. Karanlıkta el yordamıyla arayışlarımız kısır döngü içerisinde ve yavaş ilerlemekte. Karanlıktan ışığa açılacak yolu, dişimizle ve tırnağımızla bulmaya çalışıyoruz. Kayıbız çünkü ışığa giden yolda, yalnız olmayı seçtik. Etrafımızda yüzlerce insan varken bile bizler tek tek yalnız ve Kayıb varlıklarız.
    Bütünlüğün içinde önemsiz bir insanız ama değerliyiz. Hayal edilemeyecek kadar geniş, büyük ve sonsuz evrende önemsiz bir dünya gezegeniyiz ama değerliyiz. Bütünün değerli bir parçasıyız. Ne kadar küçük, ne kadar önemsiz de olsa değerliyiz. Çok büyük bir bedenin bir hücresi, bir atomuyuz ama değerliyiz. Bir tanesinin eksikliği tüm bütünlüğü alt üst edecek kadar önemli ve değerli olan parçalarız.
    Birliğin gücünü hissetmediğimiz sürece, KA'yıb olarak kalacağız. Belki de milyarlarca yıldan beri dünya üzerinde oluşması beklenen enerji alam birlik enerji alanıydı. Birlik ve bütünlüğün enerji alanının yaratılması. Bu bir anahtardır ve evrende yalnız olmadığımız, KA'yıb olmadığımız gerçeğini bize gösterecek kapının açılması için gerekli anahtar budur. Bu anahtarı birlik ve bütünlük içerisinde oluşturabilir ve kapıyı açabiliriz. Bu da bir son değil, hatta ve hatta büyük bir başlangıcın basamaklarından olacaktır.
    Ruh enerjisinin sonsuzluğu, madde enerjisinin sonsuzluğu ortak alam ölümsüz insan ve onun yansıması beşer varlığı ölümlü insanoğlu. Ruh enerjisinin sonsuzluğu yaşam enerjisini, madde enerjisinin sonsuzluğu yaşam çeşitliliğini ve alanlarını oluşturuyor. Ruh enerjisi titreşimini kabalaştırarak, madde enerjisi titreşimini süptilleştirerek ortak alanlar yaratıyorlar ve yaşam alanları tüm kainatta sınırsız ve sonsuz sayıda mevcut buluyor. Her iki enerjinin bütünlüğünden ölümlü insan ortak alanı oluşuyor.
    Bu ebediyette, yaşamak üzere kalacak olanlar yani cehennemde kalacak olanlar, alması gerekenleri alamayarak bir sonraki yaşam ebediyetine kalabilirler. Bu seçim onların. Bu hiçbir zaman kötü ve acımasızlık anlamına gelmemelidir. Ruh varlığı için sonsuz seçenekler vardır. Görevi neredeyse oraya doğacaktır. Biz sadece güneşin yani cehennemin sekarın, çekim alanına dahiliz ve dünya yaşam platformuna doğuşlar yaşıyor ve bu maddi dünyanın enerjisini, bilgisini ve tecrübesini almaya çalışıyor ve aynı zamanda da, maddenin tanrısallığı enerjisini yükseltmek ve tekamülünü yani gelişimim sağlamak amacıyla bir alış veriş hâlini koruyoruz. Madde ve ruhun alışverişidir aslında yaşam. Madde ruhtan, ruh maddeden bilgi edinmek için yaşam platformları hazırlar. Güneş gibi yıldızlar da ona hayat verir can verir. Bu hiçbir zaman korkulacak bir durum değildir.
    Ruhun maddeye olan uzantısından alışverişinden, üçüncü bir antite insan olmaktadır. Katı madde olarak görünen madde, ruhun en kaba titreşim hâlidir. Ruh ve madde birdir, bütündür, ayrı değildir. Biri en uçtaki süptil yani ince seviyedeki hâlidir, diğeri diğer uçtadır ve en kaba titreşimde görünen katı durumdur. Aynı bir buz gibi düşünelim, buz hâli ve görünmeyen buhar hâli gibi. Kademe kademe gerçekleşen buzdan sıvıya oradan gaz hâline dönüşme durumları, suyun gerçekliğini varoluşunu değiştirmez yalnızca hâl ve durum değiştirir. Orjinalliğini bozmaz. Bu yüzden ruh da madde gibi, madde de ruh gibi orjinaldir sadece biri görünen diğeri görünmeyen durumdur, fakat birdir ve tektir. Bakış açımıza uygun olarak ikili ayrıymış gibi görüyor ve algılıyoruz.



    Ben neyim? Ben apaçık ortadayım ama aynı zamanda gizliyim!"
    Divân-ı Kebir c. IV, 1759
    Bir yaratıcı olmadan ne kimse doğabilir, ne de var olabilir!
    Divân-ı Kebir c. IV, 1893
    "Bir tane canım var ama, yüzbin bedenim." der Mevlâna Divân-ı Kebirde. Can olarak bahsedilen ruhtur, ruh bir bütündür, öz ve cevherden oluşan. Öz, ham bilginin bütünü, can ise bizim anlayışımızda bedenleri yöneten, bilginin tatbikatını yaparak cevhere aktaran, cevherin küçük bir yüzdesi, bölümüdür. Beden bırakıldığında aslına dönen toprağa, can da dönecektir kendi aslına. Her şey aslına döner çünkü.
    Yüzbin bedenim derken Mevlâna devam eder, "Can neymiş, neymiş ki beden, işte benim. Bir başkası var ya işte ben, ben. O (Rabbi, Yaratıcısı) beni sevsin diye bir başkası oldum kendim.".
    Kendim olarak bahsettiği Ruhun Öz olan bütünsel tarafıdır. Sevginin yarattığı Varlıklardan sadece biridir ruh. Ruh bir tanedir ancak yüzbinlerce bedenim var der Mevlâna. Ve o beni sevsin diye kendim yani ruhu öz benliği, yüzbin bedendedir, başkası dediği de yine kendisidir. Her seferinde yine kendisidir, Yaratıcısı onu sevsin diye her seferinde yüzbin bedenlenir.



    "Ben yüzlerce can verdim de bu belayı satın aldım"
    Divân-ı Kebir c. III, 1372
    Bela olarak bahsedilen, Yaratıcıdan gelen rahmettir. Mansur şarabının, ten kadehine dolumudur. Mevlâna'nın bahsettiği bela aslında hayır ve şerrin ortak birliği ve bütünlüğüdür. Bela bir rahmettir. Defalarca bedenlerde tatbikat yaptığım ve bu rahmete erişebilmek için kaç can verdiğini sembolik olarak açıklamasıdır.
    Derler ki, uyanışa yakın bir zamanda, göklerde bir ışıma olacak ve herkes Rabb'i yani Yaratıcısını görecek. Hep şöyle düşünürüz, peki o gören insanlık ne kadar şanslı da, geçmiş nesillerdeki insanlara haksızlık olmadı mı diye. Kutsal kitaplarda da, mahşer günü olarak bilinir ve tüm geçmişte yaşayanların dirileceğim ve Rablerini göreceklerini belirtir ayetlerde."Haberin yokken cemad âleminden yetişip gelişen nebat âlemine geldin.
    Nebat âleminden de hayat ve iptila âlemine düştün. Sonra tekrar güzelim akıl ve temyiz âlemine gider, bu beş duyguyla altı cihet âleminden kurtulursun. Bu ayak izleri, deniz kıyısına kadar gider. Sonra deniz içinde ayak izleri yok olur biter. Çünkü kuruluk menzillerinde ihtiyat için köyler vardır, yurtlar vardır, konaklar vardır.
    Deniz konakları da durup dinlenmeyen, sahası ve tavanı olmayan dalgalanmalardır. O menzillerin nişanesi adı sanı yoktur. Nebat âleminden sırf ruh âlemine kadar her iki konak arasında bunlar gibi yüzlerce konak vardır." Mesnevi c. V, 800



    Herkes toprağın içine girip yok olmaz, su da toprağın derinliklerine girer ancak çağlayan olup tekrar yeryüzüne çıkar. îşte tüm insanlık zaten her zaman yeryüzünde idi. Hiç ayrılmadı ki. Dünyanın yani arzın çekim kuvvetinden kurtulamaz hiçbir can. Her can tekrarlar döngüsünü. Ta ki satın alana kadar belayı. Satın alman bela için yani uyanış için, kaç yüz binlerce bedel ödenir, her seferinde, her nefeste. Kaç hayatlar boyu feda edilir, ancak hiçbir yere gidilmez. Ancak bela sahip olunduğunda, yani içilen Mansur şarabı ile doldurulan beden artık seçilmiş olur, yücelere erer. Ölmeden önce kavuşur Hakk'a. Nereye baksa O'nun yüzünü görür.


    "Ben cemaattandım... öldüm yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim.
    Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldümde insan oldum. Artık öldüp de yok olmaktan ne korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat açayım."
    Mesnevi c. III, 3901


    Bedenlenirken zorunlu olarak unutma yaşanır. Dünyaya enkarne olmanın doğal sonucudur bu. Mevlâna yaşanan unutma sürecini de dile getirmiştir:


    "Ne şaşılacak şeydir ki, ruh oturduğu, doğup yetiştiği yerleri, yurtları hatırına bile getirmez; bulutun yıldızı örttüğü gibi şu yıkık dünyanın gözlerini bağladığını düşünmez."


    Yüzbin beden olarak kendini açığa vuran Mevlâna bize çok açık bir gerçeği sunmaktadır. Zaten hiçbir yere gitmiyoruz, daima dünyada idik, ta ki uyanışa kadar, bir bedeldi bu. Aşk şarabım tatmak için. Ancak bunu çok azı yapabilirdi. Herkes aşk şarabından içemez, herkes En-el Hak kadehini dolduramaz, Nara ulaşamaz, cennete eremez. Bu ancak seçilmişlerin, nebilerin yoludur, Erenlerin yoludur. Aşk yolu çetindir, aşk yolu yorucudur, bu yüzden ancak liyakatli olanlar bu yola baş koyarlar, can verirler, ölümsüzleşirler.



    Doğum ve ölüm her insanın eşit ve denk olduğu tek dünyasal durumdur. Bunun dışında hiçbir insan eşit ve denk değildir. Ancak Yaratıcının terazisi her daim eşit ve denktir. Eşitlik sırrı O'na aittir. Tüm sır gizem, perdelerin arkasında gizlidir. Gizem Yaratıcının sırrıdır.


    ( Batıni Mevlana - Kevser Yeşiltaş / Nilüfer Dinç )




  3. 12.Eylül.2012, 01:44
    2
    Silent and lonely rains



    Bir zamanlar beden yoktu; ben, tamamıyla candan ibaret idim, seninle göklerde beraber idim! O zamanlar birbirimizle konuşamıyorduk; ne benim söz söylemem vardı, ne de söz işitmem!
    Divân-ı Kebir c. IV, 1822

    Doğmadan önce neredeysem, öldükten sonra da oradayım. Her sona yaklaştıkça, başa dönerim. İşte tüm sır burada. Ne ruhtan dolayı beden, ne de bedenden dolayı ruh. Ne ruh bedenin içine girer, ne de beden ruhu hapseder. Ruh da madde de mükemmel, her ikisi de sonsuz, ölümsüz ve her daim diri.Ey ruh âleminden bu dünyaya doğup gelenler! Ölüm gelince ürkmeyin, korkmayın! Bu, ölüm değil, bu ikinci bir doğumdur; doğun, doğun!
    Divân-ı Kebir c. II, 656



    Tüm nedenlerin tek bir nedeni var. Ve o tek nedeni sınırlılık içinde anlayabilmen mümkün müdür? Fani dünyada, ölümlü bedende, ölümsüzlüğü ve sonsuzluğu anlayamazsın. Çünkü dünyanın sınırları olduğu gibi, bedenin de sınırı var.
    Şimdi, ya da anin enerjisini yakalayabilmek belki çok ama çok zordur, ama o kadar da basittir. Anı yaşayarak, anın enerjisini almak muhteşem bir enerji ile beslenmeyi de beraberinde getirir. Zor ama basit olan bu zaman-mekan çakıştırmasını yapabilen, her zaman yapamasa da, yapmaya bile çalışan sıradanlıktan kurtulur ve kendisi olur. Kendisi olan, Aşk'la bütünleşir ve Aşk'ın enerjisini de hisseder, sonunda AŞK olur.
    Evren görülen ve görülmeyen, varolan her şeyiyle, tümüyle canlı bir organizasyondur.Her birimiz çok önemli kayıplarız ve yalnızız, bu dünyada olduğu kadar bu evrende de yalnızız, çünkü yalnız olmayı seçiyoruz. Yön duygumuzu kaybetmişiz, ne yaptığımızın tarlanda değiliz. Karanlıkta el yordamıyla arayışlarımız kısır döngü içerisinde ve yavaş ilerlemekte. Karanlıktan ışığa açılacak yolu, dişimizle ve tırnağımızla bulmaya çalışıyoruz. Kayıbız çünkü ışığa giden yolda, yalnız olmayı seçtik. Etrafımızda yüzlerce insan varken bile bizler tek tek yalnız ve Kayıb varlıklarız.
    Bütünlüğün içinde önemsiz bir insanız ama değerliyiz. Hayal edilemeyecek kadar geniş, büyük ve sonsuz evrende önemsiz bir dünya gezegeniyiz ama değerliyiz. Bütünün değerli bir parçasıyız. Ne kadar küçük, ne kadar önemsiz de olsa değerliyiz. Çok büyük bir bedenin bir hücresi, bir atomuyuz ama değerliyiz. Bir tanesinin eksikliği tüm bütünlüğü alt üst edecek kadar önemli ve değerli olan parçalarız.
    Birliğin gücünü hissetmediğimiz sürece, KA'yıb olarak kalacağız. Belki de milyarlarca yıldan beri dünya üzerinde oluşması beklenen enerji alam birlik enerji alanıydı. Birlik ve bütünlüğün enerji alanının yaratılması. Bu bir anahtardır ve evrende yalnız olmadığımız, KA'yıb olmadığımız gerçeğini bize gösterecek kapının açılması için gerekli anahtar budur. Bu anahtarı birlik ve bütünlük içerisinde oluşturabilir ve kapıyı açabiliriz. Bu da bir son değil, hatta ve hatta büyük bir başlangıcın basamaklarından olacaktır.
    Ruh enerjisinin sonsuzluğu, madde enerjisinin sonsuzluğu ortak alam ölümsüz insan ve onun yansıması beşer varlığı ölümlü insanoğlu. Ruh enerjisinin sonsuzluğu yaşam enerjisini, madde enerjisinin sonsuzluğu yaşam çeşitliliğini ve alanlarını oluşturuyor. Ruh enerjisi titreşimini kabalaştırarak, madde enerjisi titreşimini süptilleştirerek ortak alanlar yaratıyorlar ve yaşam alanları tüm kainatta sınırsız ve sonsuz sayıda mevcut buluyor. Her iki enerjinin bütünlüğünden ölümlü insan ortak alanı oluşuyor.
    Bu ebediyette, yaşamak üzere kalacak olanlar yani cehennemde kalacak olanlar, alması gerekenleri alamayarak bir sonraki yaşam ebediyetine kalabilirler. Bu seçim onların. Bu hiçbir zaman kötü ve acımasızlık anlamına gelmemelidir. Ruh varlığı için sonsuz seçenekler vardır. Görevi neredeyse oraya doğacaktır. Biz sadece güneşin yani cehennemin sekarın, çekim alanına dahiliz ve dünya yaşam platformuna doğuşlar yaşıyor ve bu maddi dünyanın enerjisini, bilgisini ve tecrübesini almaya çalışıyor ve aynı zamanda da, maddenin tanrısallığı enerjisini yükseltmek ve tekamülünü yani gelişimim sağlamak amacıyla bir alış veriş hâlini koruyoruz. Madde ve ruhun alışverişidir aslında yaşam. Madde ruhtan, ruh maddeden bilgi edinmek için yaşam platformları hazırlar. Güneş gibi yıldızlar da ona hayat verir can verir. Bu hiçbir zaman korkulacak bir durum değildir.
    Ruhun maddeye olan uzantısından alışverişinden, üçüncü bir antite insan olmaktadır. Katı madde olarak görünen madde, ruhun en kaba titreşim hâlidir. Ruh ve madde birdir, bütündür, ayrı değildir. Biri en uçtaki süptil yani ince seviyedeki hâlidir, diğeri diğer uçtadır ve en kaba titreşimde görünen katı durumdur. Aynı bir buz gibi düşünelim, buz hâli ve görünmeyen buhar hâli gibi. Kademe kademe gerçekleşen buzdan sıvıya oradan gaz hâline dönüşme durumları, suyun gerçekliğini varoluşunu değiştirmez yalnızca hâl ve durum değiştirir. Orjinalliğini bozmaz. Bu yüzden ruh da madde gibi, madde de ruh gibi orjinaldir sadece biri görünen diğeri görünmeyen durumdur, fakat birdir ve tektir. Bakış açımıza uygun olarak ikili ayrıymış gibi görüyor ve algılıyoruz.



    Ben neyim? Ben apaçık ortadayım ama aynı zamanda gizliyim!"
    Divân-ı Kebir c. IV, 1759
    Bir yaratıcı olmadan ne kimse doğabilir, ne de var olabilir!
    Divân-ı Kebir c. IV, 1893
    "Bir tane canım var ama, yüzbin bedenim." der Mevlâna Divân-ı Kebirde. Can olarak bahsedilen ruhtur, ruh bir bütündür, öz ve cevherden oluşan. Öz, ham bilginin bütünü, can ise bizim anlayışımızda bedenleri yöneten, bilginin tatbikatını yaparak cevhere aktaran, cevherin küçük bir yüzdesi, bölümüdür. Beden bırakıldığında aslına dönen toprağa, can da dönecektir kendi aslına. Her şey aslına döner çünkü.
    Yüzbin bedenim derken Mevlâna devam eder, "Can neymiş, neymiş ki beden, işte benim. Bir başkası var ya işte ben, ben. O (Rabbi, Yaratıcısı) beni sevsin diye bir başkası oldum kendim.".
    Kendim olarak bahsettiği Ruhun Öz olan bütünsel tarafıdır. Sevginin yarattığı Varlıklardan sadece biridir ruh. Ruh bir tanedir ancak yüzbinlerce bedenim var der Mevlâna. Ve o beni sevsin diye kendim yani ruhu öz benliği, yüzbin bedendedir, başkası dediği de yine kendisidir. Her seferinde yine kendisidir, Yaratıcısı onu sevsin diye her seferinde yüzbin bedenlenir.



    "Ben yüzlerce can verdim de bu belayı satın aldım"
    Divân-ı Kebir c. III, 1372
    Bela olarak bahsedilen, Yaratıcıdan gelen rahmettir. Mansur şarabının, ten kadehine dolumudur. Mevlâna'nın bahsettiği bela aslında hayır ve şerrin ortak birliği ve bütünlüğüdür. Bela bir rahmettir. Defalarca bedenlerde tatbikat yaptığım ve bu rahmete erişebilmek için kaç can verdiğini sembolik olarak açıklamasıdır.
    Derler ki, uyanışa yakın bir zamanda, göklerde bir ışıma olacak ve herkes Rabb'i yani Yaratıcısını görecek. Hep şöyle düşünürüz, peki o gören insanlık ne kadar şanslı da, geçmiş nesillerdeki insanlara haksızlık olmadı mı diye. Kutsal kitaplarda da, mahşer günü olarak bilinir ve tüm geçmişte yaşayanların dirileceğim ve Rablerini göreceklerini belirtir ayetlerde."Haberin yokken cemad âleminden yetişip gelişen nebat âlemine geldin.
    Nebat âleminden de hayat ve iptila âlemine düştün. Sonra tekrar güzelim akıl ve temyiz âlemine gider, bu beş duyguyla altı cihet âleminden kurtulursun. Bu ayak izleri, deniz kıyısına kadar gider. Sonra deniz içinde ayak izleri yok olur biter. Çünkü kuruluk menzillerinde ihtiyat için köyler vardır, yurtlar vardır, konaklar vardır.
    Deniz konakları da durup dinlenmeyen, sahası ve tavanı olmayan dalgalanmalardır. O menzillerin nişanesi adı sanı yoktur. Nebat âleminden sırf ruh âlemine kadar her iki konak arasında bunlar gibi yüzlerce konak vardır." Mesnevi c. V, 800



    Herkes toprağın içine girip yok olmaz, su da toprağın derinliklerine girer ancak çağlayan olup tekrar yeryüzüne çıkar. îşte tüm insanlık zaten her zaman yeryüzünde idi. Hiç ayrılmadı ki. Dünyanın yani arzın çekim kuvvetinden kurtulamaz hiçbir can. Her can tekrarlar döngüsünü. Ta ki satın alana kadar belayı. Satın alman bela için yani uyanış için, kaç yüz binlerce bedel ödenir, her seferinde, her nefeste. Kaç hayatlar boyu feda edilir, ancak hiçbir yere gidilmez. Ancak bela sahip olunduğunda, yani içilen Mansur şarabı ile doldurulan beden artık seçilmiş olur, yücelere erer. Ölmeden önce kavuşur Hakk'a. Nereye baksa O'nun yüzünü görür.


    "Ben cemaattandım... öldüm yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim.
    Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldümde insan oldum. Artık öldüp de yok olmaktan ne korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat açayım."
    Mesnevi c. III, 3901


    Bedenlenirken zorunlu olarak unutma yaşanır. Dünyaya enkarne olmanın doğal sonucudur bu. Mevlâna yaşanan unutma sürecini de dile getirmiştir:


    "Ne şaşılacak şeydir ki, ruh oturduğu, doğup yetiştiği yerleri, yurtları hatırına bile getirmez; bulutun yıldızı örttüğü gibi şu yıkık dünyanın gözlerini bağladığını düşünmez."


    Yüzbin beden olarak kendini açığa vuran Mevlâna bize çok açık bir gerçeği sunmaktadır. Zaten hiçbir yere gitmiyoruz, daima dünyada idik, ta ki uyanışa kadar, bir bedeldi bu. Aşk şarabım tatmak için. Ancak bunu çok azı yapabilirdi. Herkes aşk şarabından içemez, herkes En-el Hak kadehini dolduramaz, Nara ulaşamaz, cennete eremez. Bu ancak seçilmişlerin, nebilerin yoludur, Erenlerin yoludur. Aşk yolu çetindir, aşk yolu yorucudur, bu yüzden ancak liyakatli olanlar bu yola baş koyarlar, can verirler, ölümsüzleşirler.



    Doğum ve ölüm her insanın eşit ve denk olduğu tek dünyasal durumdur. Bunun dışında hiçbir insan eşit ve denk değildir. Ancak Yaratıcının terazisi her daim eşit ve denktir. Eşitlik sırrı O'na aittir. Tüm sır gizem, perdelerin arkasında gizlidir. Gizem Yaratıcının sırrıdır.


    ( Batıni Mevlana - Kevser Yeşiltaş / Nilüfer Dinç )







+ Yorum Gönder