Konusunu Oylayın.: Mucize ve Keramet

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Mucize ve Keramet
  1. 11.Eylül.2012, 00:28
    1
    Misafir

    Mucize ve Keramet






    Mucize ve Keramet Mumsema Arkadaşlar mucizeler sadece peygamberlere mahsustur. Ama şimdi hz Süleyman hayvanlarla konuşması bir mucize iken peygamber olmayan bir velii zat ın da hayvanların dilinden anladığı konuştuğunu duydum bu da bir keramettir aynı zamanda biraz açıklar misiniz Allah rızasi için .


  2. 11.Eylül.2012, 00:28
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Arkadaşlar mucizeler sadece peygamberlere mahsustur. Ama şimdi hz Süleyman hayvanlarla konuşması bir mucize iken peygamber olmayan bir velii zat ın da hayvanların dilinden anladığı konuştuğunu duydum bu da bir keramettir aynı zamanda biraz açıklar misiniz Allah rızasi için .


    Benzer Konular

    - Peygamberimize Mucize verilmiş midir? Eğer verildiyse mucize verilmediğini anlatan bi

    - Kerâmet nedir keramet ile ilgili

    - Mucize ile Keramet arasındaki fark nedir?

    - Keramet neden mucize seviyesine çıkamaz

    - Mucize - Keramet - Firaset - İstidraç - Sihir kavramları

  3. 11.Eylül.2012, 12:33
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Mucize ve Keramet




    Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.


    Onların velayetlerine birer işaret olmak üzere, Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıyla sözlerinde, işlerinde, nazarlarında meydana gelen fevkalade tesirlerdir. Allah [celle celâlühu] gönlünü masivadan temizleyen dilediği veli kuluna dilediği kadar varlık ve eşyayı musahhar kılar. Böylece onların insan ve eşya üzerinde tasarruf etmelerine izin verir. Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) ise, Cenab-ı Hak’tan başkası değildir.


    Kâmil mürşitler işte bu tasarrufla müritlerini terbiye ederler. Zaman ve mekân Allah’ın izniyle engel teşkil etmez hale gelir. Bağlı bulunduğu mürşidinden uzakta yaşayan, meselâ başka ülkede ikamet eden bir mürit çoğu kez bunu ayan beyan müşahede eder. Maddi manevi tehlikeler karşısında mürşitlerini karşılarında bulan sofilere her zaman rastlanmaktadır. Meselâ uzak bir memlekette harama düşme tehlikesiyle karşılaşan bir sofinin önüne mürşidin çıkıp ikaz etmesi gibi. Birbirilerini tanımayan insanların, muhtelif zaman ve mekânlarda gözyaşlarına hâkim olamayarak içtenlikle anlattıkları bu gibi hadiseler, asırlardan beri menkıbe kitaplarında anlatılan benzeri birçok olaylar, söz konusu kerametleri açıkça teyit etmektedir.


    Kur’an ve sünnette zikredilen kerametle ilgili kıssalar ve haberler ise, meselenin şer’i yönüne delil teşkil etmektedir. O yüzden Ehl-i Sünnet uleması, peygamberlerin mucizeleri nasıl hak ise, velilerin kerametlerinin de öylece hak olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.


    Peygamberlerin mucizeleri açık ve alenidir. Onda nübüvveti ispat etme, kâfirlere meydan okuma ve onları aciz bırakma hedeflenir. Fakat keramet açısından durum böyle değildir. Onu gizlemek esas kabul edilmiştir. Herhangi bir iddia için de keramet izhar edilmez. Yukarıda anlatılan mürşitlerin tasarrufları zaruri bir eğitimin vasıtası olmakla birlikte ferdi plânda yaşanan, aleniyete dökülmeyen kerametlerdir. Bunların çoğu taliplerin haberi olmadan zuhur eder. Yoksa Allah dostları bir zaruret olmadan, bilerek ve isteyerek topluluğun içinde aleni olarak keramet izhar etmekten şiddetle kaçınırlar.


    Harika Olaylar


    Harika olmaları ve Allah tarafından yaratılmaları bakımından benzerlik arz eden birçok haller vardır. Mucize, keramet, istidraç ve bir dereceye kadar sihir bunlardandır. Bazıları cehaletleri sebebiyle sihri inkâr ederek buna inanmak şirktir derler. Sanki peygamberin elinde mucizeyi yaratan Allah [celle celâlühu] sihirbazın elindeki sihri yaratmıyor. Ne garip bir iddia! Âlemde Allah’ın irade ve yaratması dışında bir şey olabilir mi? Nasıl ki şer işlemek isteyen bir kimsenin eliyle şerri yaratıyor ise, dilediği takdirde sihir yapan kimsenin eliyle sihri de yaratır. Fakat ondan razı olmaz ve yapanları cezalandırır. Zira şerri yaratmak şer değil, şerri işlemek şerdir.


    Yukarıdaki haller, fevkalade olmaları itibariyle birbirlerine benzeseler de söz konusu hallere mazhar olan ya da maruz kalan şahıslar açısından büyük farklılıklar vardır. Mucize nebilerde, keramet velilerde zuhur ederken; istidraç ve sihir kâfir, fasık ya da günahkârlarda ortaya çıkar.


    Kerametler genel olarak ikiye ayrılırlar:


    1. Manevi kerametler: Allah u Teâlâ’nın zât, sıfat ve fiillerine dair bilgi ve marifetlere sahip olma, kâmil iman, salih amel, cân-ı gönülden muhabbet ve Hakk’a tam bağlılık gibi hallerdir. Cenabı Hak [celle celâlühu], bu nevi kerametleri sadece sevdiği, seçkin kullarına ihsan eder. Düşmanlarını ve doğru yolda olmayanları bu çeşit marifetlere ortak etmez.


    2. Maddi kerametler: Yaratıkların şekillerini keşfetmek, madde âleminde gayb olan şeylerden haber vermek, suyun üzerinde yürümek, havada uçmak, uzaktan bazı cisimleri hareket ettirmek, günlerce aç durabilmek, gayet uzun mesafeleri kısa zamanda kat etmek vb. gibi hallerdir. Bu çeşit kerametler ise, doğru yolda olana da, bozuk yolda olana da verilir. Çünkü istidraç sahibi olan kâfirlerde de böyle harikalar görülmüştür.


    Sufilerin itibar ettiği keramet birinci keramet türüdür. İkincisi de caiz olmakla birlikte, tam olarak kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye etmeyen zatlarda bu gibi kerametlerin gurur ve kibre sebep olması muhtemeldir. Hem salih amel ve niyette bozukluk meydana gelmesi halinde o keramet kâfir ve fasıklarda görülen istidraca dönüşebilir.


    Fakat cahiller manevi kerametlerden ziyade maddi kerametlere önem verirler. Hatta ötekini keramet bile saymazlar. Bu tür harikaları kâfirlerde bile görseler, arkalarına takılırlar. Kalın kafalı oldukları için de onların iyi ve kötü her isteklerine boyun eğerler. Hâlbuki şeref ve üstünlüğe layık olan ancak Allah u Teâlâ’nın marifetidir.


    Velilerin Keramet Göstermeleri Şart mı?


    Peygamberlerin mucize göstermeleri her hâlükârda lazımdır. Velilerde ise durum böyle değildir. Veli olmak için harika ve kerametlerin meydana gelmesi şart değildir. Fakat bununla birlikte evliyanın hemen hepsinde keramet görülmüştür. Keramet göstermeyen veli pek azdır. Hatta her an onlardan düşmanların görüp sezemediği güneş gibi açık kerametler ortaya çıkmaktadır. Oturmalarında, kalkmalarında, konuşmalarında, ibadetlerinde bütün hallerinde tecellilere mazhar olmaktadırlar. Allah’ın [celle celâlühu] eşya üzerinde tecelli eden isim, sıfat ve fiillerinin nakışlarını seyretmekle onların marifetleri sürekli inkişaf etmektedir. Kâmil velileri gören insanlar, ister istemez onların tesiri altında kalırlar. Ellerinde olmadan onları sever ve hürmet ederler. Gerçekte sevdikleri ise, Allahu Teâlâ’nın evliya üzerinde tecelli eden kemal sıfatlarıdır. Kalbi bütün bütün tefessüh etmemiş kimseler, farkında olmadan Allahu Teâlâ’nın evliya üzerinde zuhur eden sıfat ve tecellilerine hayran olurlar.


    Bir veliden çokça maddi keramet meydana gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyanın birbirinden üstünlüğü, Allah u Teâlâ’ya daha yakın olmalarına bağlıdır. Daha yakın olan bir veli, pek az keramet sahibi olabilir. Diğerine nispetle Allah u Teâlâ’dan daha uzak olan bir veli ise, daha çok keramet, harika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen evliyasında, o kadar çok kerameti olanlar görülmüştür ki, ashabı kiramın [rıdvanullahi aleyhim ecmain] hiç birinde, bunun yüzde biri bile, meydana gelmemiştir. Hâlbuki evliyanın en yükseği, en aşağı derecede olan bir sahabinin derecesine yetişemez. Görülüyor ki, evliyayı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerametlerine, harikalarına bakmak, yanlış olur. (Mektubat-ı Rabbani, 107. Mektup)


    Yine bir müridin mürşidinden keramet beklemesi de adapsızlıktır. Zira müminlerin peygamberlerinden mucize istediği görülmüş bir şey değildir. Ancak kâfirler ve inanmayanlar mucize isterler.


    İnsanları İrşad Etmek İçin Keramet Gerekli midir?


    Hayatı boyunca kendini aşamayan tiplerin başkalarından istifade ettiğine pek tesadüf edilmemiştir. Kendi düşünce ve hayallerine değil de peygambere yahut Allah dostlarına uyma kabiliyetinde olanlar ise, muhakkak onların feyiz ve bereketinden istifade etmişlerdir.


    Ebubekir-i Sıddık [radıyallahu anh] Peygamber Efendimize [sallallahu aleyhi vesellem] bir şey sormadan inandı. Ebu Cehil ise, onca alamet ve mucize gördüğü halde yine de “Bu açık bir sihirdir” deyip iman etmedi. Demek ki evliya ve enbiyanın izhar ettiği harikalar, yakini ve güveni artırsa da, insan toplamaya yönelik değildir. Onların irşadı manevi çekimledir. Allah u Teâlâ’dan yansıyan güzellikler, bir mıknatıs gibi onlarda cazibe kuvveti meydana getirir. Görünmeyen bu manevi kuvvetle kabiliyeti olanları Allah yoluna çekerler. Söz konusu manevi çekim olmadan sadece mucize ve keramet yeterli olsaydı, Hz. Rasulullah’ın [sallallahu aleyhi vesellem] akıllara durgunluk veren mucizelerini ve evliyanın kerametlerini gören herkesin muttaki birer Müslüman olmaları gerekirdi. Hâlbuki durum öyle değildir. Kur’an-ı Kerim’de “Onlar her türlü mucizeyi görseler bile, yine de ona inanmazlar, nihayet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. İnkâr edenler, "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.” (En’am, 25) buyrulmaktadır.


    İstidraç


    Kerametin bir benzeri hatta aynı gibi görünen istidraç, kâfirlerin ya da takva, zühd, ihlâs vb. esaslarla alâkası olmayan müslümanların eliyle gerçekleşen meşum, uğursuz bir fevkaladeliktir. Bu, Allah’ın istidraç sahiplerine daha fazla azıtıp sapıtmaları ve böylece helâk olmaları için, kurduğu bir tuzak (mekr-i ilahi), nimet şeklinde gösterdiği bir musibettir.


    İstidraç sahiplerinin bir bölümü insanlardan kaçarak çile odasında açlık vb. eğitimlerle kalplerini değil de nefslerini temizleyip parlatırlar. Kalpleri yine zulmet içinde kalmaya devam eder. Sonra derece derece azap ve felakete sürüklenirler. Cisim, madde, insan vb. gibi yaratıklar hakkında gaybi bilgiler verirler. Birçoğunda isabet de edebilirler. Hatta din, tevhid, ilâhiyat konularında içlerine doğan şeyleri söyler ve yazarlar. Hint fakirleri ve eski Yunan filozoflarında bu kabil bilgilere çokça rastlamak mümkündür. Fakat isabet dahi etseler, iman etmeden, itikat ve amellerini düzeltmeden Hak Teâlâ Hazretleri ile aralarındaki perde kalkmaz. Felâketten kurtulamazlar.


    İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin buyurduğu üzere, Müslüman dahi olsa, Allah’ın emirlerinden, Ehli Sünnet itikadından kıl kadar ayrılan kimselerde görülen bütün haller ve zevkler istidraçtır. Ne yazık ki cahil halk, Allah u Teâlâ’dan haber veren hakiki marifet sahibi velilerden ziyade böyle ahmakların peşine düşerler. İçinden geçenleri kendilerine haber veren, geçmişteki gizli sırlarından, hatta günahlarından bahseden adamları seçilmiş veli kullardan zannederler. Onların keramete benzeyen bazı tasarrufları karşısında hayret ve dehşete düşerler. Hakikatten haber verenlere ise, dönüp bakmazlar. Bunların Allah u Teâlâ’dan bildirdiklerine inanmazlar. (Bunlar, dedikleri gibi evliya olsalardı, bizim hallerimizden ve yaratıkların hallerinden haber verirlerdi. Yaratıkların hallerini bilmeyen kimse, bundan daha yüksek olan şeyleri nasıl bilir?) derler, bu bozuk ölçüleri ile evliyaya inanmazlar, doğru sözü görmezler ve işitmezler. Böylece istidraç sahibi fasıklarla birlikte helâk olur giderler.


    Ne yazık ki, dindar hatta sofi geçinenlerin arasından da zaman zaman bu gibi tipler çıkmakta, menfaat kazanmak veya egolarını tatmin etmek için etrafındaki insanları iğfal etmektedirler. Üstelik çocuğun elindeki topaç gibi şeytanın elinde oyuncak olmalarına rağmen kendilerini evliya zannetmektedirler. Aylar, yıllar sonra çevrelerindeki insanlar ayılıp kendilerine geldiklerinde ise, iş işten çoktan geçmiş olmaktadır. Maddi manevi yığınla zarar gören bu zavallılardan birçoğunun imanları dahi gitmektedir.


    İstidraç Sahiplerini Nasıl Tanırız?


    Feraset sahibi olmayan Müslümanların ilk bakışta istidraç sahiplerini tanımaları bir hayli zordur. Özellikle dindar geçiniyorlarsa bunları hakiki keramet sahiplerinden ayırt etmek daha da zor olabilir. Çünkü bunlar da kendilerine göre, namaz kılar, oruç tutar, Allah’ın yolunu ve dostlarını anlatır, teşvik ederler. Fakat genellikle her sözlerinin altında gizli bir “ben” düşüncesi, enaniyet yatar. Dolaylı-dolaysız, açık veya imayla lafı dönderip dolaştırıp kendilerine getirirler. Çünkü tam manasıyla nefis ehlidirler. Fakat bunlardan bazıları kendilerinin istidraç ehli olduğunu dahi bilmeyebilir, hatta kendilerini keramet sahibi veli zannedebilirler.


    Konuşmalarında, hallerinde, davranışlarında; edep, nezahet ve incelik pek göze çarpmaz. Çoğu zaman kendilerinden zuhur eden harikalardan ve derin keşiflerden bahsederler. Hatta daha da ileri giderek kendilerinde bir kısım manevi yetkiler vehmederler. Akıllı olan bir kimse buradan onların sahtekâr veya aldanmış olduğunu bilmelidir. Çünkü “Bilen söylemez, söyleyen bilmez.” Kâmil veliler, muhataplarının hallerini, içlerinden geçirdiklerini Allah’ın izniyle bildikleri halde söylemezler. Ayrıca büyük velilerin bile keşiflerine az da olsa şeytan müdahale edebilecekken, sıradan bir talibin rüya ve keşiflerine nasıl itibar edilebilir ki? Bir kimse ulu orta kendi keramet ve keşiflerinden bahsediyor ve özellikle de bunları kendinden biliyorsa artık insaf edip o şahsın bir düzenbaz olduğunu anlamalıdır.


    Bu tiplerin çoğunun akaidinde de bozukluklar vardır. Kendileriyle biraz sohbet edilse bunlar teker teker ortaya çıkar. Yeter ki, onlara muhatap olan şahısların akideleri düzgün ve bilgileri yerinde olmuş olsun. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ortaya koydukları inanç esaslarına zerre kadar ters düşüyorlarsa, onlardan meydana gelen harika hallerin keramet değil istidraç olduğunu bilmek gerekir.


    İstidraç ehlinin göze çarpan diğer bir yönü de amellerindeki bozukluktur. Bunların daha ziyade kadınlarla olan muamele ve davranışlarında adapsızlıklar göze çarpar. Meselâ herhangi bir kadın cemaatini karşılarına alıp sohbet etmekten, hatta daha da ileri giderek onlara el öptürmekten çekinmezler. Hâlbuki kâmil velilerin, Sadat-ı kiramın yolunda bu tip muameleler kesin bir biçimde şeriatsızlık olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla böyle davranış biçiminde bulunanların kötü niyet, gaflet veya düzenbazlıkları ortadadır. Bu tiplerin alış-verişlerinde, amellerinde ve ibadetlerinde de kuvvetle muhtemelen bozukluklar vardır. Çevresindekilerden menfaat elde etmek için de bazı telkinlerde bulunurlar.


    Yukarıdaki ölçüler de kâr etmezse vicdanı dinlemek gerekir. Zira hakiki keramet sahibi bir kimse konuştuğu zaman talibin kalbinde, dünya sevgisi azalıp Allah u Teâlâ’nın sevgisi ve O’na olan bağlılığı artar. Şayet böyle olmuyorsa adamın istidraç gösteren bir yalancı olduğu anlaşılır.


    Yukarıda anlattığımız tedbirlere ihtiyaç bırakmayacak en sağlam ölçü ise, hak bile olsa maddi kerametlerin hiç birine iltifat etmemek ve bu tür kerametlerin sahiplerinin ardına düşmemektir. Nazarı sadece kâmil Allah dostuna çevirmek ve ondan gayrisine kalbi bağlamaktan uzak durmaktır.

    Dr.Mustafa Bahadıroğlu



  4. 11.Eylül.2012, 12:33
    2
    Silent and lonely rains



    Keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından sevilen veli kullara, yine Allah tarafından ikram edilen olağanüstü hallerdir.


    Onların velayetlerine birer işaret olmak üzere, Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıyla sözlerinde, işlerinde, nazarlarında meydana gelen fevkalade tesirlerdir. Allah [celle celâlühu] gönlünü masivadan temizleyen dilediği veli kuluna dilediği kadar varlık ve eşyayı musahhar kılar. Böylece onların insan ve eşya üzerinde tasarruf etmelerine izin verir. Hakikatte tasarrufta bulunan (mutasarrıf) ise, Cenab-ı Hak’tan başkası değildir.


    Kâmil mürşitler işte bu tasarrufla müritlerini terbiye ederler. Zaman ve mekân Allah’ın izniyle engel teşkil etmez hale gelir. Bağlı bulunduğu mürşidinden uzakta yaşayan, meselâ başka ülkede ikamet eden bir mürit çoğu kez bunu ayan beyan müşahede eder. Maddi manevi tehlikeler karşısında mürşitlerini karşılarında bulan sofilere her zaman rastlanmaktadır. Meselâ uzak bir memlekette harama düşme tehlikesiyle karşılaşan bir sofinin önüne mürşidin çıkıp ikaz etmesi gibi. Birbirilerini tanımayan insanların, muhtelif zaman ve mekânlarda gözyaşlarına hâkim olamayarak içtenlikle anlattıkları bu gibi hadiseler, asırlardan beri menkıbe kitaplarında anlatılan benzeri birçok olaylar, söz konusu kerametleri açıkça teyit etmektedir.


    Kur’an ve sünnette zikredilen kerametle ilgili kıssalar ve haberler ise, meselenin şer’i yönüne delil teşkil etmektedir. O yüzden Ehl-i Sünnet uleması, peygamberlerin mucizeleri nasıl hak ise, velilerin kerametlerinin de öylece hak olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.


    Peygamberlerin mucizeleri açık ve alenidir. Onda nübüvveti ispat etme, kâfirlere meydan okuma ve onları aciz bırakma hedeflenir. Fakat keramet açısından durum böyle değildir. Onu gizlemek esas kabul edilmiştir. Herhangi bir iddia için de keramet izhar edilmez. Yukarıda anlatılan mürşitlerin tasarrufları zaruri bir eğitimin vasıtası olmakla birlikte ferdi plânda yaşanan, aleniyete dökülmeyen kerametlerdir. Bunların çoğu taliplerin haberi olmadan zuhur eder. Yoksa Allah dostları bir zaruret olmadan, bilerek ve isteyerek topluluğun içinde aleni olarak keramet izhar etmekten şiddetle kaçınırlar.


    Harika Olaylar


    Harika olmaları ve Allah tarafından yaratılmaları bakımından benzerlik arz eden birçok haller vardır. Mucize, keramet, istidraç ve bir dereceye kadar sihir bunlardandır. Bazıları cehaletleri sebebiyle sihri inkâr ederek buna inanmak şirktir derler. Sanki peygamberin elinde mucizeyi yaratan Allah [celle celâlühu] sihirbazın elindeki sihri yaratmıyor. Ne garip bir iddia! Âlemde Allah’ın irade ve yaratması dışında bir şey olabilir mi? Nasıl ki şer işlemek isteyen bir kimsenin eliyle şerri yaratıyor ise, dilediği takdirde sihir yapan kimsenin eliyle sihri de yaratır. Fakat ondan razı olmaz ve yapanları cezalandırır. Zira şerri yaratmak şer değil, şerri işlemek şerdir.


    Yukarıdaki haller, fevkalade olmaları itibariyle birbirlerine benzeseler de söz konusu hallere mazhar olan ya da maruz kalan şahıslar açısından büyük farklılıklar vardır. Mucize nebilerde, keramet velilerde zuhur ederken; istidraç ve sihir kâfir, fasık ya da günahkârlarda ortaya çıkar.


    Kerametler genel olarak ikiye ayrılırlar:


    1. Manevi kerametler: Allah u Teâlâ’nın zât, sıfat ve fiillerine dair bilgi ve marifetlere sahip olma, kâmil iman, salih amel, cân-ı gönülden muhabbet ve Hakk’a tam bağlılık gibi hallerdir. Cenabı Hak [celle celâlühu], bu nevi kerametleri sadece sevdiği, seçkin kullarına ihsan eder. Düşmanlarını ve doğru yolda olmayanları bu çeşit marifetlere ortak etmez.


    2. Maddi kerametler: Yaratıkların şekillerini keşfetmek, madde âleminde gayb olan şeylerden haber vermek, suyun üzerinde yürümek, havada uçmak, uzaktan bazı cisimleri hareket ettirmek, günlerce aç durabilmek, gayet uzun mesafeleri kısa zamanda kat etmek vb. gibi hallerdir. Bu çeşit kerametler ise, doğru yolda olana da, bozuk yolda olana da verilir. Çünkü istidraç sahibi olan kâfirlerde de böyle harikalar görülmüştür.


    Sufilerin itibar ettiği keramet birinci keramet türüdür. İkincisi de caiz olmakla birlikte, tam olarak kalbini tasfiye ve nefsini tezkiye etmeyen zatlarda bu gibi kerametlerin gurur ve kibre sebep olması muhtemeldir. Hem salih amel ve niyette bozukluk meydana gelmesi halinde o keramet kâfir ve fasıklarda görülen istidraca dönüşebilir.


    Fakat cahiller manevi kerametlerden ziyade maddi kerametlere önem verirler. Hatta ötekini keramet bile saymazlar. Bu tür harikaları kâfirlerde bile görseler, arkalarına takılırlar. Kalın kafalı oldukları için de onların iyi ve kötü her isteklerine boyun eğerler. Hâlbuki şeref ve üstünlüğe layık olan ancak Allah u Teâlâ’nın marifetidir.


    Velilerin Keramet Göstermeleri Şart mı?


    Peygamberlerin mucize göstermeleri her hâlükârda lazımdır. Velilerde ise durum böyle değildir. Veli olmak için harika ve kerametlerin meydana gelmesi şart değildir. Fakat bununla birlikte evliyanın hemen hepsinde keramet görülmüştür. Keramet göstermeyen veli pek azdır. Hatta her an onlardan düşmanların görüp sezemediği güneş gibi açık kerametler ortaya çıkmaktadır. Oturmalarında, kalkmalarında, konuşmalarında, ibadetlerinde bütün hallerinde tecellilere mazhar olmaktadırlar. Allah’ın [celle celâlühu] eşya üzerinde tecelli eden isim, sıfat ve fiillerinin nakışlarını seyretmekle onların marifetleri sürekli inkişaf etmektedir. Kâmil velileri gören insanlar, ister istemez onların tesiri altında kalırlar. Ellerinde olmadan onları sever ve hürmet ederler. Gerçekte sevdikleri ise, Allahu Teâlâ’nın evliya üzerinde tecelli eden kemal sıfatlarıdır. Kalbi bütün bütün tefessüh etmemiş kimseler, farkında olmadan Allahu Teâlâ’nın evliya üzerinde zuhur eden sıfat ve tecellilerine hayran olurlar.


    Bir veliden çokça maddi keramet meydana gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyanın birbirinden üstünlüğü, Allah u Teâlâ’ya daha yakın olmalarına bağlıdır. Daha yakın olan bir veli, pek az keramet sahibi olabilir. Diğerine nispetle Allah u Teâlâ’dan daha uzak olan bir veli ise, daha çok keramet, harika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen evliyasında, o kadar çok kerameti olanlar görülmüştür ki, ashabı kiramın [rıdvanullahi aleyhim ecmain] hiç birinde, bunun yüzde biri bile, meydana gelmemiştir. Hâlbuki evliyanın en yükseği, en aşağı derecede olan bir sahabinin derecesine yetişemez. Görülüyor ki, evliyayı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerametlerine, harikalarına bakmak, yanlış olur. (Mektubat-ı Rabbani, 107. Mektup)


    Yine bir müridin mürşidinden keramet beklemesi de adapsızlıktır. Zira müminlerin peygamberlerinden mucize istediği görülmüş bir şey değildir. Ancak kâfirler ve inanmayanlar mucize isterler.


    İnsanları İrşad Etmek İçin Keramet Gerekli midir?


    Hayatı boyunca kendini aşamayan tiplerin başkalarından istifade ettiğine pek tesadüf edilmemiştir. Kendi düşünce ve hayallerine değil de peygambere yahut Allah dostlarına uyma kabiliyetinde olanlar ise, muhakkak onların feyiz ve bereketinden istifade etmişlerdir.


    Ebubekir-i Sıddık [radıyallahu anh] Peygamber Efendimize [sallallahu aleyhi vesellem] bir şey sormadan inandı. Ebu Cehil ise, onca alamet ve mucize gördüğü halde yine de “Bu açık bir sihirdir” deyip iman etmedi. Demek ki evliya ve enbiyanın izhar ettiği harikalar, yakini ve güveni artırsa da, insan toplamaya yönelik değildir. Onların irşadı manevi çekimledir. Allah u Teâlâ’dan yansıyan güzellikler, bir mıknatıs gibi onlarda cazibe kuvveti meydana getirir. Görünmeyen bu manevi kuvvetle kabiliyeti olanları Allah yoluna çekerler. Söz konusu manevi çekim olmadan sadece mucize ve keramet yeterli olsaydı, Hz. Rasulullah’ın [sallallahu aleyhi vesellem] akıllara durgunluk veren mucizelerini ve evliyanın kerametlerini gören herkesin muttaki birer Müslüman olmaları gerekirdi. Hâlbuki durum öyle değildir. Kur’an-ı Kerim’de “Onlar her türlü mucizeyi görseler bile, yine de ona inanmazlar, nihayet sana geldiklerinde de seninle çekişirler. İnkâr edenler, "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler.” (En’am, 25) buyrulmaktadır.


    İstidraç


    Kerametin bir benzeri hatta aynı gibi görünen istidraç, kâfirlerin ya da takva, zühd, ihlâs vb. esaslarla alâkası olmayan müslümanların eliyle gerçekleşen meşum, uğursuz bir fevkaladeliktir. Bu, Allah’ın istidraç sahiplerine daha fazla azıtıp sapıtmaları ve böylece helâk olmaları için, kurduğu bir tuzak (mekr-i ilahi), nimet şeklinde gösterdiği bir musibettir.


    İstidraç sahiplerinin bir bölümü insanlardan kaçarak çile odasında açlık vb. eğitimlerle kalplerini değil de nefslerini temizleyip parlatırlar. Kalpleri yine zulmet içinde kalmaya devam eder. Sonra derece derece azap ve felakete sürüklenirler. Cisim, madde, insan vb. gibi yaratıklar hakkında gaybi bilgiler verirler. Birçoğunda isabet de edebilirler. Hatta din, tevhid, ilâhiyat konularında içlerine doğan şeyleri söyler ve yazarlar. Hint fakirleri ve eski Yunan filozoflarında bu kabil bilgilere çokça rastlamak mümkündür. Fakat isabet dahi etseler, iman etmeden, itikat ve amellerini düzeltmeden Hak Teâlâ Hazretleri ile aralarındaki perde kalkmaz. Felâketten kurtulamazlar.


    İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin buyurduğu üzere, Müslüman dahi olsa, Allah’ın emirlerinden, Ehli Sünnet itikadından kıl kadar ayrılan kimselerde görülen bütün haller ve zevkler istidraçtır. Ne yazık ki cahil halk, Allah u Teâlâ’dan haber veren hakiki marifet sahibi velilerden ziyade böyle ahmakların peşine düşerler. İçinden geçenleri kendilerine haber veren, geçmişteki gizli sırlarından, hatta günahlarından bahseden adamları seçilmiş veli kullardan zannederler. Onların keramete benzeyen bazı tasarrufları karşısında hayret ve dehşete düşerler. Hakikatten haber verenlere ise, dönüp bakmazlar. Bunların Allah u Teâlâ’dan bildirdiklerine inanmazlar. (Bunlar, dedikleri gibi evliya olsalardı, bizim hallerimizden ve yaratıkların hallerinden haber verirlerdi. Yaratıkların hallerini bilmeyen kimse, bundan daha yüksek olan şeyleri nasıl bilir?) derler, bu bozuk ölçüleri ile evliyaya inanmazlar, doğru sözü görmezler ve işitmezler. Böylece istidraç sahibi fasıklarla birlikte helâk olur giderler.


    Ne yazık ki, dindar hatta sofi geçinenlerin arasından da zaman zaman bu gibi tipler çıkmakta, menfaat kazanmak veya egolarını tatmin etmek için etrafındaki insanları iğfal etmektedirler. Üstelik çocuğun elindeki topaç gibi şeytanın elinde oyuncak olmalarına rağmen kendilerini evliya zannetmektedirler. Aylar, yıllar sonra çevrelerindeki insanlar ayılıp kendilerine geldiklerinde ise, iş işten çoktan geçmiş olmaktadır. Maddi manevi yığınla zarar gören bu zavallılardan birçoğunun imanları dahi gitmektedir.


    İstidraç Sahiplerini Nasıl Tanırız?


    Feraset sahibi olmayan Müslümanların ilk bakışta istidraç sahiplerini tanımaları bir hayli zordur. Özellikle dindar geçiniyorlarsa bunları hakiki keramet sahiplerinden ayırt etmek daha da zor olabilir. Çünkü bunlar da kendilerine göre, namaz kılar, oruç tutar, Allah’ın yolunu ve dostlarını anlatır, teşvik ederler. Fakat genellikle her sözlerinin altında gizli bir “ben” düşüncesi, enaniyet yatar. Dolaylı-dolaysız, açık veya imayla lafı dönderip dolaştırıp kendilerine getirirler. Çünkü tam manasıyla nefis ehlidirler. Fakat bunlardan bazıları kendilerinin istidraç ehli olduğunu dahi bilmeyebilir, hatta kendilerini keramet sahibi veli zannedebilirler.


    Konuşmalarında, hallerinde, davranışlarında; edep, nezahet ve incelik pek göze çarpmaz. Çoğu zaman kendilerinden zuhur eden harikalardan ve derin keşiflerden bahsederler. Hatta daha da ileri giderek kendilerinde bir kısım manevi yetkiler vehmederler. Akıllı olan bir kimse buradan onların sahtekâr veya aldanmış olduğunu bilmelidir. Çünkü “Bilen söylemez, söyleyen bilmez.” Kâmil veliler, muhataplarının hallerini, içlerinden geçirdiklerini Allah’ın izniyle bildikleri halde söylemezler. Ayrıca büyük velilerin bile keşiflerine az da olsa şeytan müdahale edebilecekken, sıradan bir talibin rüya ve keşiflerine nasıl itibar edilebilir ki? Bir kimse ulu orta kendi keramet ve keşiflerinden bahsediyor ve özellikle de bunları kendinden biliyorsa artık insaf edip o şahsın bir düzenbaz olduğunu anlamalıdır.


    Bu tiplerin çoğunun akaidinde de bozukluklar vardır. Kendileriyle biraz sohbet edilse bunlar teker teker ortaya çıkar. Yeter ki, onlara muhatap olan şahısların akideleri düzgün ve bilgileri yerinde olmuş olsun. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ortaya koydukları inanç esaslarına zerre kadar ters düşüyorlarsa, onlardan meydana gelen harika hallerin keramet değil istidraç olduğunu bilmek gerekir.


    İstidraç ehlinin göze çarpan diğer bir yönü de amellerindeki bozukluktur. Bunların daha ziyade kadınlarla olan muamele ve davranışlarında adapsızlıklar göze çarpar. Meselâ herhangi bir kadın cemaatini karşılarına alıp sohbet etmekten, hatta daha da ileri giderek onlara el öptürmekten çekinmezler. Hâlbuki kâmil velilerin, Sadat-ı kiramın yolunda bu tip muameleler kesin bir biçimde şeriatsızlık olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla böyle davranış biçiminde bulunanların kötü niyet, gaflet veya düzenbazlıkları ortadadır. Bu tiplerin alış-verişlerinde, amellerinde ve ibadetlerinde de kuvvetle muhtemelen bozukluklar vardır. Çevresindekilerden menfaat elde etmek için de bazı telkinlerde bulunurlar.


    Yukarıdaki ölçüler de kâr etmezse vicdanı dinlemek gerekir. Zira hakiki keramet sahibi bir kimse konuştuğu zaman talibin kalbinde, dünya sevgisi azalıp Allah u Teâlâ’nın sevgisi ve O’na olan bağlılığı artar. Şayet böyle olmuyorsa adamın istidraç gösteren bir yalancı olduğu anlaşılır.


    Yukarıda anlattığımız tedbirlere ihtiyaç bırakmayacak en sağlam ölçü ise, hak bile olsa maddi kerametlerin hiç birine iltifat etmemek ve bu tür kerametlerin sahiplerinin ardına düşmemektir. Nazarı sadece kâmil Allah dostuna çevirmek ve ondan gayrisine kalbi bağlamaktan uzak durmaktır.

    Dr.Mustafa Bahadıroğlu






+ Yorum Gönder