Konusunu Oylayın.: Şeyh seyyid abdulhakim el hüseyni kimdir?

5 üzerinden 3.75 | Toplam : 4 kişi
Şeyh seyyid abdulhakim el hüseyni kimdir?
  1. 08.Eylül.2012, 18:39
    1
    Misafir

    Şeyh seyyid abdulhakim el hüseyni kimdir?

  2. 09.Eylül.2012, 23:31
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: şeyh seyyid abdulhakim el hüseyni kimdir?




    SEYYİD ABDULHAKİM EL-HÜSEYNİ HAZRETLERİNİN HAYATI

    Son devirde Suriye'de yetişen evliyadan Şeyh Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin halifelerinden. İsmi Abdulhakim'dir. Seyiddir. Hz. Hüseyin'in soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle meşhur olmuştur. Gavs Bilvanisi lakabıyla da bilinir. 1902 (H. 1320) senesinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde doğdu. 1972 (H. 1392) senesinde Ankara'da vefat etti. Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde defnedildi.

    Doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imamlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Sîyânis köyüne taşındılar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince onu dedesi yanına aldı. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli Muhammed Diyauddin Nurşini (k.s.) Hz.'lerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderdi. Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdulhakim-il Hüseyni ondört yaşına kadar bu zattan ilim öğrendi ve feyz aldı.

    Hocası Nurşin'e taşınınca tahsiline başka medreselerde devam etti. Aynı zamanda hocasıyla manevi bağını devam ettirdi. Daha ilmini tamamlayıp icazet almadan medrese ve tekkeler kapatılınca Siyanis'e döndü. Komşu Taruni köyüne imamlık yapıp, talebe okutmak üzere davet edildi. Burada pek çok talebe yetiştirdi. Bu sırada hocası Muhammed Diyauddin Nurşini Hz.'leri vefat etti. Abdulhakim Efendi (k.s.) hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek içn Muhammed Diyauddin Nurşini'nin (k.s.) talebelerinden şeyh Selim'e talebe olmak istedi. Ancak ruyasında çok sevdiği halifesi şeyh Ahmed-el Hazneviye bağlanmasını bildirdi. Rüyasında Muhammed Dîyauddin Nurşini (ks.) şeyh Ahmed - el Hazneviye hitaben "Şeyh Ahmed! Bu seyyid Abdulhakim'in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!" diye emanet etti. Bu işaret üzerine Abdulhakim-il Hüseyni (ks) Sureyinin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.)'ye giderek talebe oldu. Şeyh Ahmed - el Haznevi (k.s.) daha ilk günden itibaren ona "Molla Abdulhakim" diye hitap ederek onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterdi.

    Abdulhakim-il Hüseyni Hz.'leri, Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra tekrar memleketine döndü. Fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ililmi ve tasavvuftaki derecesini artırdı. Hocasından, 34 yaşındâyken medresede talebelere ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyetin emir ve yasaklannı anlatmak suretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmak için icazet aldı.

    Memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve müslümanların Allah-u Teala'nın rızasını kazanmalarına vesile olmaya hasretti. İlk üç senede fazla netice alamadı. Ancak hocası Ahmed-el Haznevi (k.s.)'nin vefatından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifade etmeye çalıştılar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıbtasına, bazılarının da kıskanmasına sebep oldu. Çünkü onlara bağlı bazı kimseler de gelip Abdulhakim Efendi (k.s.)'nin sohbetine katılıyorlardı.

    Bu şeyhlerden birisi ona gönderdiği mektupta; "İnsan düşünür ve kabul eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin bir kaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iade etmek lazımdır. O halde sende bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin" diyordu. Bu mektubu okuyan Abdülhakim-il Hüseyni Hz'leri tebesüm ederek; "Biz cedd-i pakimizin (peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim miras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşaallah miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz" buyurdu. Hep aynı yerde kalmayıp, ikametgahını devamlı değiştirirdi. Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra bitlis'in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozluk kazasına bağlı Gadiri köyüne yerleşti.

    Bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir islam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder.

    Bununla beraber hastalıkları tedavi ve teşhis eden doktor da kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilirmisin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başanlan görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatlanyla az kimseleri yola getirirler fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir.

    Pek çok günahkar ve fasık olanlann sohbetleri sebebiyle günahlarından vazgeçmişlerdir. Bu hal apaçık meydandadır. Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bu gün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu göstefen rehberler azdır."

    Abdulhakim-il Hüseyni (Ks.) Hz.'leri bir sohbeti sırasında tövbe ile ilgili olarak şöyle buyurdu: "Tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kafirin imanı kabul olmadığı gibi Mü'min'in tövbeside makbul değildir. "Muhakkak Allah'u Teala kulun tövbesini ruh gargaraya gelmeden önce kabul eder" hadisi şeriftir. Nihayet can boğazına çıkınca ne kafirin imanı, ne müminin tövbesi kabul değildir.

    Abdulhakim-il Hüseyni Hz.'leri, Menzil'de bulunduğu sırada hastalanmadan önce şimdiki türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretledi. Vefat ettiği zaman buraya defnedilmesini vasiyyet etti. ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarabilmeleri için gayret etti. Bir sohbetinde; "Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline geldi.. Eskiden insanlar yıllarca gezer kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanlan imanlannın kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. Şahı Hazne (Ahmed-el Haznevi (ks)) Ümmet-i Muhammedin imanını kurtarmaya çalıştı.. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat îman kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi Aleyhirrahme zamanında olacaktır" buyurdu.

    Ömrünün son zamanlarında sohbetine gelen insanlara buyurdu ki; "İnsan fakir olmalıdır. Rabbül alemin hep fakirlerledir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefe ve benliken uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefs ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören kendinde büyüklük eden kimseyi Allah'u Teala sevmez. Şeytanın küfre girmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değilmiydi? İnsanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, baş kaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat, Karun gibilerin felaketlerine nefisleri sebep oldu. Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah'u Teala'dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar çok büyümüş ve kendilerine hakim olmuştu.

    İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyyete kadar devam eder. İşte Ashb-ı Kehfin köpeği, köpek olması münasebetiyle haram ve necistir. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak gerekir (şafii mezhebine göre). Fakat iyilerle kaldığı için Allahu Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necis olduğu halde cennetlik oldu ve cennettte iyilerle beraber bulunacaktır. Halbuki Nuh (as)'ın oğlu Ulu'l Azm bir peygamberin oğlu olduğu halde, kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Allahu Teala onu kafirler topluluğundan yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine imansız gitti. Öte yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünki iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.

    Peygaber Efendimiz (sav) buyurdu ki; "İnsan her kimi seviyor ise kıyamette de onunla beraber haşrolacak, kiminle arkadaş ise haşirde de onunla arkadaş olacaktır".

    Ömrünün sonunda bir yıl kadar kaldığı Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde hastalanan Abdulhakim-il Hüseyni (ks) hazretleri tedavi için Diyarbakır'a götürüldü. Oradan da Ankara'ya nakledildi. Burada iken bazı siyaset adamları ve parlamenterler kendisini ziyaret ederek duasını istediler.

    Onlara hitaben; "Halis niyetle din-i mübine, İslam dinine her kim hizmet etmek isterse Allahu Teala O'nu muvaffak kılsın..." diye dua etti.
    Ankara'da yapılan ameliyattan sonra durumu düzelmedi. 25 mayıs 1972 (H.1392) tarihinde Ankara'da vefat etti. Cenazesi Menzil köyüne götürülerek talebeleri tarafından, daha önce işaretlemiş olduğu yerde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.

    KAYNAK : Evliyalar Ansiklopedisi, s.335.


  3. 09.Eylül.2012, 23:31
    2
    Özel Üye



    SEYYİD ABDULHAKİM EL-HÜSEYNİ HAZRETLERİNİN HAYATI

    Son devirde Suriye'de yetişen evliyadan Şeyh Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin halifelerinden. İsmi Abdulhakim'dir. Seyiddir. Hz. Hüseyin'in soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle meşhur olmuştur. Gavs Bilvanisi lakabıyla da bilinir. 1902 (H. 1320) senesinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde doğdu. 1972 (H. 1392) senesinde Ankara'da vefat etti. Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde defnedildi.

    Doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imamlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Sîyânis köyüne taşındılar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince onu dedesi yanına aldı. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli Muhammed Diyauddin Nurşini (k.s.) Hz.'lerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderdi. Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdulhakim-il Hüseyni ondört yaşına kadar bu zattan ilim öğrendi ve feyz aldı.

    Hocası Nurşin'e taşınınca tahsiline başka medreselerde devam etti. Aynı zamanda hocasıyla manevi bağını devam ettirdi. Daha ilmini tamamlayıp icazet almadan medrese ve tekkeler kapatılınca Siyanis'e döndü. Komşu Taruni köyüne imamlık yapıp, talebe okutmak üzere davet edildi. Burada pek çok talebe yetiştirdi. Bu sırada hocası Muhammed Diyauddin Nurşini Hz.'leri vefat etti. Abdulhakim Efendi (k.s.) hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek içn Muhammed Diyauddin Nurşini'nin (k.s.) talebelerinden şeyh Selim'e talebe olmak istedi. Ancak ruyasında çok sevdiği halifesi şeyh Ahmed-el Hazneviye bağlanmasını bildirdi. Rüyasında Muhammed Dîyauddin Nurşini (ks.) şeyh Ahmed - el Hazneviye hitaben "Şeyh Ahmed! Bu seyyid Abdulhakim'in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!" diye emanet etti. Bu işaret üzerine Abdulhakim-il Hüseyni (ks) Sureyinin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.)'ye giderek talebe oldu. Şeyh Ahmed - el Haznevi (k.s.) daha ilk günden itibaren ona "Molla Abdulhakim" diye hitap ederek onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterdi.

    Abdulhakim-il Hüseyni Hz.'leri, Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra tekrar memleketine döndü. Fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ililmi ve tasavvuftaki derecesini artırdı. Hocasından, 34 yaşındâyken medresede talebelere ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyetin emir ve yasaklannı anlatmak suretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmak için icazet aldı.

    Memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve müslümanların Allah-u Teala'nın rızasını kazanmalarına vesile olmaya hasretti. İlk üç senede fazla netice alamadı. Ancak hocası Ahmed-el Haznevi (k.s.)'nin vefatından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifade etmeye çalıştılar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıbtasına, bazılarının da kıskanmasına sebep oldu. Çünkü onlara bağlı bazı kimseler de gelip Abdulhakim Efendi (k.s.)'nin sohbetine katılıyorlardı.

    Bu şeyhlerden birisi ona gönderdiği mektupta; "İnsan düşünür ve kabul eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin bir kaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iade etmek lazımdır. O halde sende bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin" diyordu. Bu mektubu okuyan Abdülhakim-il Hüseyni Hz'leri tebesüm ederek; "Biz cedd-i pakimizin (peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim miras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşaallah miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz" buyurdu. Hep aynı yerde kalmayıp, ikametgahını devamlı değiştirirdi. Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra bitlis'in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozluk kazasına bağlı Gadiri köyüne yerleşti.

    Bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir islam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder.

    Bununla beraber hastalıkları tedavi ve teşhis eden doktor da kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilirmisin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başanlan görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatlanyla az kimseleri yola getirirler fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir.

    Pek çok günahkar ve fasık olanlann sohbetleri sebebiyle günahlarından vazgeçmişlerdir. Bu hal apaçık meydandadır. Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bu gün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu göstefen rehberler azdır."

    Abdulhakim-il Hüseyni (Ks.) Hz.'leri bir sohbeti sırasında tövbe ile ilgili olarak şöyle buyurdu: "Tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kafirin imanı kabul olmadığı gibi Mü'min'in tövbeside makbul değildir. "Muhakkak Allah'u Teala kulun tövbesini ruh gargaraya gelmeden önce kabul eder" hadisi şeriftir. Nihayet can boğazına çıkınca ne kafirin imanı, ne müminin tövbesi kabul değildir.

    Abdulhakim-il Hüseyni Hz.'leri, Menzil'de bulunduğu sırada hastalanmadan önce şimdiki türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretledi. Vefat ettiği zaman buraya defnedilmesini vasiyyet etti. ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarabilmeleri için gayret etti. Bir sohbetinde; "Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline geldi.. Eskiden insanlar yıllarca gezer kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanlan imanlannın kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. Şahı Hazne (Ahmed-el Haznevi (ks)) Ümmet-i Muhammedin imanını kurtarmaya çalıştı.. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat îman kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi Aleyhirrahme zamanında olacaktır" buyurdu.

    Ömrünün son zamanlarında sohbetine gelen insanlara buyurdu ki; "İnsan fakir olmalıdır. Rabbül alemin hep fakirlerledir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefe ve benliken uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefs ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören kendinde büyüklük eden kimseyi Allah'u Teala sevmez. Şeytanın küfre girmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değilmiydi? İnsanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, baş kaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat, Karun gibilerin felaketlerine nefisleri sebep oldu. Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah'u Teala'dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar çok büyümüş ve kendilerine hakim olmuştu.

    İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyyete kadar devam eder. İşte Ashb-ı Kehfin köpeği, köpek olması münasebetiyle haram ve necistir. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak gerekir (şafii mezhebine göre). Fakat iyilerle kaldığı için Allahu Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necis olduğu halde cennetlik oldu ve cennettte iyilerle beraber bulunacaktır. Halbuki Nuh (as)'ın oğlu Ulu'l Azm bir peygamberin oğlu olduğu halde, kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Allahu Teala onu kafirler topluluğundan yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine imansız gitti. Öte yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünki iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.

    Peygaber Efendimiz (sav) buyurdu ki; "İnsan her kimi seviyor ise kıyamette de onunla beraber haşrolacak, kiminle arkadaş ise haşirde de onunla arkadaş olacaktır".

    Ömrünün sonunda bir yıl kadar kaldığı Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde hastalanan Abdulhakim-il Hüseyni (ks) hazretleri tedavi için Diyarbakır'a götürüldü. Oradan da Ankara'ya nakledildi. Burada iken bazı siyaset adamları ve parlamenterler kendisini ziyaret ederek duasını istediler.

    Onlara hitaben; "Halis niyetle din-i mübine, İslam dinine her kim hizmet etmek isterse Allahu Teala O'nu muvaffak kılsın..." diye dua etti.
    Ankara'da yapılan ameliyattan sonra durumu düzelmedi. 25 mayıs 1972 (H.1392) tarihinde Ankara'da vefat etti. Cenazesi Menzil köyüne götürülerek talebeleri tarafından, daha önce işaretlemiş olduğu yerde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.

    KAYNAK : Evliyalar Ansiklopedisi, s.335.


  4. 10.Eylül.2012, 14:31
    3
    cihad38
    Emekli

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ağustos.2012
    Üye No: 97668
    Mesaj Sayısı: 486
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 0

    Cevap: şeyh seyyid abdulhakim el hüseyni kimdir?

    Alıntı
    Bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir islam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder.

    Bununla beraber hastalıkları tedavi ve teşhis eden doktor da kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilirmisin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başanlan görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatlanyla az kimseleri yola getirirler fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir.
    muhteşem bir cevap;mübarek insan ne kadar da halı.
    emeğinize sağlık sayın galus kardeşim.


  5. 10.Eylül.2012, 14:31
    3
    cihad38 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Emekli
    Alıntı
    Bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir islam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Fakat eczacı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten acizdir. Doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczacı o ilacı verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse eczacı cezalandırılır. Elbette böyle satış yapan cezayı hak eder.

    Bununla beraber hastalıkları tedavi ve teşhis eden doktor da kendi filmini çekmekten acizdir. Belki filmini çekebilir ama iki omuzun arasında bir çıban varsa onu tedavi etmekten acizdir. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilirmisin? Fakat tecrübe görmüş ve birçok başanlan görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? Bu kadar vaizler, nasihatlanyla az kimseleri yola getirirler fakat manevi rehber olan hocalar öyle değildir.
    muhteşem bir cevap;mübarek insan ne kadar da halı.
    emeğinize sağlık sayın galus kardeşim.





+ Yorum Gönder