Konusunu Oylayın.: Kumru Duası

5 üzerinden 3.67 | Toplam : 3 kişi
Kumru Duası
  1. 07.Eylül.2012, 08:42
    1
    Misafir

    Kumru Duası






    Kumru Duası Mumsema Kumru Duası Nedir?


  2. 07.Eylül.2012, 08:42
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 10.Eylül.2012, 19:51
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Kumru Duası




    Üç kuşaktan üç erkek bahçede oyalanırken yaşça en kıdemli kuşağın “kadın”ı, kekin altının da iyice pişmesi için eski moda fırınında bir şeyler yaptı. Okan babaanesinin yaptığı keklere bayılırdı. Babaanne, keklerin içine zaman zaman ceviz bazen de önceden kavurduğu bademlerden koyardı. Okan eskiden cevizleri kıyma zanneder, küçük bir iğrenme kriziyle ağzındaki cevizi etrafa püskürtür, kekin geri kalan kısmının tadını çıkarırdı ama artık büyümüştü ve böyle kötü alışkanlıklarını bırakmıştı. Neredeyse altı yaşına girmişti. Koskoca altı yıl! Dile kolay! Okan, artık kekin içindeki cevizi de çok seviyordu.

    Üsküdar’ın Osmanlı’dan kalmış dar sokaklarından birinde, aynı sıradaki uyduruk betonarme apartmanlara yaslanmış ahşap, iki katlı bir evin bahçesinde herkes kendi alemindeydi. Büyükbaba gözlüğü burnunun ucunda, gazetenin dizgicisinin bile “buraları kim okur ki” diyeceği türden yerleri okumakla meşguldü. Baba ise cüzdanını, fişleri, faturaları biriktirdiği ahşap, kilidi paslanmış kutusunu, bir ayağı kısa tahta masanın üzerine sermiş, kendince bir şeyler hesaplıyordu. Bir yaz akşamının ılıklığında ocakta tıkırdayan çaydanlığın ihtiva ettiği sıcak ve enfes kokan sıvıyı yudumlamayı çok istiyordu. Polislik zor meslekti. Hele de son günlerde korku filmlerine taş çıkartacak bir konu üzerinde yoğunlaşmıştı ki, bu durum, belli etmese de geceleri uykularını kaçırır olmuştu. Fakat evde “baba”nın işi hakkında hiç bir şey konuşulmazdı. O yüzden orta yaşlı ve yorgun görünümlü bu adamın içinde dönüp bitenlere kimse vakıf değildi.

    Yetişkin erkekler ve babaanne kendi dünyalarında, kafalarında binbir düşünce ile oyalanırken altı yaşındaki kocaman adamın ne yaptığını farketmemişlerdi. O akşamüstü yeni ve farklı bir şey deniyordu. Aslında o an yapmakta olduğu şeye, daha önce bir kez şahit olmuştu. Yaşadıkları sokağın diğer ahşap evinde, beş kardeşi ve annesiyle birlikte yaşayan Ömer, bir gün elinde sıkı sıkı tuttuğu bir kumru ile çıkagelmişti. Kuş ölü müydü diri miydi anlamak zordu çünkü korkudan o denli sersemlemişti ki gözlerini açmayı başaramıyordu. Boynu her an yerçekimine yenilip o küçücük kafasını taşıyamayacak gibiydi. Ömer belki de yitip gidecek, hayatının ileriki yıllarında yolu bir şekilde “suç” ile, belki de Okan’ın babasının yolu ile karışacaktı. Yıllar önce ölen bir baba, fakirlik, çalışmaktan çocuklarına ilgi gösteremeyen bir anne… Ömer’in hikâyesi buydu. Kolları bacakları her zaman ter ve toz topraktan, dünya haritası gibi lekelerle dolu olurdu. Kuşu, Okan’ın neredeyse yüzüne değdirecek kadar yakın tutuyordu. Okan ilkin korksa da bunu Ömer’e ve etraftaki diğer çocuklara belli etmemek için kuşun, burnunun dibinde baygın gözlerle kendisine bakmasına izin verdi. Geri adım atmadı. O kısa an, fena halde korkmuş bir kumru ile göz göze geldiği o an, Okan’ın içinde garip duyguların doğmasına sebep oldu. Ama yaşadığı küçük çaplı erkeklik sınavı, bu duyguları hemen örtüverdi.

    “Kendi ellerimle yakaladım. Anneme söyleyeceğim akşama pilav yapacak ve bunu afiyetle yiyeceğim!”

    Okan, “Onun eti yenir mi ki?” diyecekti ama son anda vazgeçti. “Nasıl yakaladın?”
    “Tuzak kurdum. İstersem daha büyüklerini de yakalardım ama ben bunu seçtim!”

    Bir asker edasıyla söylediği bu sözlerden sonra büyük bir heyecan ve gururla tuzağı nasıl kurduğunu anlattı, Ömer. Büyükçe bir leğen, düzgün, yarım metre boyunca bir çubuk, beş-altı metre ip ve biraz ufalanmış ekmek… Bütün ihtiyacı olan buydu. Bu basit araç gereç onu dünyanın en ünlü avcısı yapmıştı sanki. Okan, Ömer’i dinlerken aklından planlar yapıyordu. Bu malzemeleri bulmak hiç de zor değildi. Eski, delikli bir çamaşır selesi zaten bahçedeydi. Okan belki de Ömer’den bile şanslıydı çünkü, ahşap evlerinin bahçesinde; babaannesinin pişirdiği, fırındaki kekin kokusunun yayıldığı o bahçede, etrafa yayılmış dutları yemek için her zaman kumruların, serçelerin üşüştüğü bir de dut ağacı vardı…

    İşte o ılık akşamüstü, kimsenin farketmediği ama Okan’ın büyük bir konsantrasyonla yürüttüğü operasyon buydu. Kimbilir büyükbabası ve babası onunla nasıl gurur duyacaklardı! Babaannesinin vereceği tepkiden emin değildi Okan. Ama polis babası, tek oğlu iyi bir avcı olduğu için sevinecekti şüphesiz.

    Kumru, yere düşmüş dutların arasındaki ekmek kırıntılarını görünce önceliği onlara verdi. Ve bu, onun için tam bir felaket oldu. Okan elinde sıkı sıkı tuttuğu çubuğa bağlı ipi son sürat çekti. Sele düşerek kuşu esir etti. Okan sevinç çığılığı atmadı çünkü sessizce gidip kuşu ellerinin arasına alacak ve babasına, tıpkı Ömer’in kendisine gösterdiği gibi gösterecekti. Öyle de oldu.

    Kumru korkudan bayılmak üzere gibiydi. Okan, küçük avucu içinde, deli gibi ve pıt pıt atan yüreği hissediyordu. Babasının yanında dikilmiş iki eliyle sıkı sıkı tuttuğu kuşu gösteriyordu. Hem babası hem de büyükbabası kendi dünyalarından çıkıp, önce ufaklığın elindeki kuşa, sonra da çocuğa baktılar. Tepkileri hiç de Okan’ın beklediği gibi olmadı. Bir kaç kere gururla “ben yakaladım” dedi ama babası da büyükbabası da, bir ağızdan, anlaşmış gibi “bırak oğlum, yazık” dediler. Okan yenilgiyi kolay kabullenecek bir avcı değildi. Kuşu bırakmaya niyeti yoktu. Babaanne mutfağın penceresinden benzeri kelimelerle seslenince Okan kararını verdi. Kuşu bırakacaktı ama hapishane görevi yapacak olan ters dönmüş çamaşır selesinin içine… Babaanne seslendi

    “Ellerini yıka evladım, kek hazır!”

    Okan koşa koşa bahçedeki muslukta ellerini yıkadı. Arada gururla tutsağına bakıyordu. Tutsak, hücre duvarlarının etrafında deli gibi dört dönüyordu. Okan, “Ömer bunu görmeliydi” diye düşündü. Babaannesine seslendi.

    “Babaanne! Akşama canım pilav istiyor!”
    “Tamam evladım, yeter ki senin canın yemek istesin!”

    Tahta masanın etrafında aynı ailenin dört erkeği oturmuş çayın bardaklara dökülüşünü izliyorlardı. Büyükbaba, Okan’ın kulağına eğildi. Eliyle kırmızı çamaşır selesinin içinde çırpınan, bir çıkış yolu arayan kumruyu gösterdi. Okan baktı, tutsak hapishaneden kaçtı zannetmişti ama yanılmıştı. Tutsak hala tutsaktı.

    çok eskiden öksüz bir kızmış kumru… Bir gün ocakta pişen sütü yanlışlıkla devirmiş, üvey annesinden o kadar korkmuş ki yine böyle kendi kendine konuşurken kumruya dönüşmüş… “Bir gün odama pencereden bir kumru girmişti”
    “Ne zaman büyükbaba?”
    “Gençtim. Çok eskiden…”
    Büyükbaba çayından bir yudum aldı ve devam etti. Babası da, babaannesi de dinliyordu.
    “Pencereden içeri girmişti ama bir türlü dışarı kaçamıyordu. Pencereye doğru yaptığı her hamlede cama çarpıyordu. Camı göremiyordu kumru… Ben, kaçsın diye odadaki bütün pencereleri açtım ama kuş o kadar çok korkmuştu ki sadece deliler gibi kaçmaya çalışıyor, açık pencere yerine camlara çarpıyordu. Ben onu yönlendirmeye çalıştıkça daha da çok korktu ve dolabın arkasındaki boşluğa sıkıştı kaldı. Artık kanat da çırpamıyordu. Elimi uzattım, onu çekip kurtarmak istedim, can havliyle kendini daha derinlere itti. Artık uzanamayacağım kadar derindeydi ve çırpınmaya devam ediyordu. Etrafa bakışı, kanatlarını çaresizce savurmaya çalışması hala gözümün önünde… İşte tam o an kuş konuştu…”
    Büyükbabasının anlattıkları dinlerken gözlerini bahçedeki tutsağa dikmiş olan Okan birden irkildi ve şaşkınlık içinde büyükbabasına baktı.
    “Evet. Kulaklarımla duydum…”
    Okan korkudan titreyen bir sesle sordu:
    “Ne dedi?”
    “Kendi kendine aynı kelimeleri durmaksızın tekrarlayıp duruyordu. İlkin anlayamadım ama kulak kabartınca söylediklerini işittim.”
    “Ne dedi büyükbaba?”
    “Aynen şöyle diyordu:” Büyükbaba hırıltılı bir fısıltıyla kuşu taklit etti: “Ne yapacağım Allah’ım, yardım et Allah’ım. Ne yapacağım Allah’ım, yardım et Allah’ım. Ne yapacağım Allah’ım, yardım et Allah’ım.”
    “Kumru mu diyordu bunu?”
    “Evet onu canlı canlı yiyeceğimi sanıyordu. Çaresizdi.”
    “Sonra ne oldu?”
    “Dolabı binbir güçlükle yerinden kımıldattım. Aralık genişledi ama bu sefer kuş korkudan kıpırdayamaz olmuştu. Bu sayede onu ellerimin arasına aldım ve pencereden saldım. Elimdeyken hala aynı şeyi söylüyordu kumru, biliyor musun…”
    Babaanne lafa karıştı
    “Hem biliyor musun, çok eskiden öksüz bir kızmış kumru… Bir gün ocakta pişen sütü yanlışlıkla devirmiş, üvey annesinden o kadar korkmuş ki yine böyle kendi kendine konuşurken kumruya dönüşmüş… Kumrular nasıl öter biliyor musun?”
    Okan gözleri kocaman açılmış halde dinlediği öykülerden gelen bu soruya, tahtaya kalkmış bir öğrenci telaşıyla alelacele cevap verdi. Sesiyle kumru ötüşünü taklit etti. Aynı anda babaannesi de Okan’ın sesine kumru ötüşünü taklit ederek iştirak etti:
    “Süt döktüm, ben korktum, süt döktüm, ben korktum, süt döktüm, ben korktum”

    Büyükbaba parmağıyla tekrar çamaşır selesinin içindeki kuşu gösterdi. “Git dinle bakalım senin kuşun ne diyor, bir şey duyabilecek misin?” Çocuk koşa koşa selenin başına gitti. Kuşun, yaklaşan çocuğu görüp deliye dönmesi Okan’ı korkuttu.
    “Korkma benden… Seni yemeyeceğim… Korkma…”

    Kuşun ne dediğini dinlemeden seleyi kaldırıp bir kenara attı. O akşamüstünü ölene dek unutmayacaktı.


  4. 10.Eylül.2012, 19:51
    2
    Özel Üye



    Üç kuşaktan üç erkek bahçede oyalanırken yaşça en kıdemli kuşağın “kadın”ı, kekin altının da iyice pişmesi için eski moda fırınında bir şeyler yaptı. Okan babaanesinin yaptığı keklere bayılırdı. Babaanne, keklerin içine zaman zaman ceviz bazen de önceden kavurduğu bademlerden koyardı. Okan eskiden cevizleri kıyma zanneder, küçük bir iğrenme kriziyle ağzındaki cevizi etrafa püskürtür, kekin geri kalan kısmının tadını çıkarırdı ama artık büyümüştü ve böyle kötü alışkanlıklarını bırakmıştı. Neredeyse altı yaşına girmişti. Koskoca altı yıl! Dile kolay! Okan, artık kekin içindeki cevizi de çok seviyordu.

    Üsküdar’ın Osmanlı’dan kalmış dar sokaklarından birinde, aynı sıradaki uyduruk betonarme apartmanlara yaslanmış ahşap, iki katlı bir evin bahçesinde herkes kendi alemindeydi. Büyükbaba gözlüğü burnunun ucunda, gazetenin dizgicisinin bile “buraları kim okur ki” diyeceği türden yerleri okumakla meşguldü. Baba ise cüzdanını, fişleri, faturaları biriktirdiği ahşap, kilidi paslanmış kutusunu, bir ayağı kısa tahta masanın üzerine sermiş, kendince bir şeyler hesaplıyordu. Bir yaz akşamının ılıklığında ocakta tıkırdayan çaydanlığın ihtiva ettiği sıcak ve enfes kokan sıvıyı yudumlamayı çok istiyordu. Polislik zor meslekti. Hele de son günlerde korku filmlerine taş çıkartacak bir konu üzerinde yoğunlaşmıştı ki, bu durum, belli etmese de geceleri uykularını kaçırır olmuştu. Fakat evde “baba”nın işi hakkında hiç bir şey konuşulmazdı. O yüzden orta yaşlı ve yorgun görünümlü bu adamın içinde dönüp bitenlere kimse vakıf değildi.

    Yetişkin erkekler ve babaanne kendi dünyalarında, kafalarında binbir düşünce ile oyalanırken altı yaşındaki kocaman adamın ne yaptığını farketmemişlerdi. O akşamüstü yeni ve farklı bir şey deniyordu. Aslında o an yapmakta olduğu şeye, daha önce bir kez şahit olmuştu. Yaşadıkları sokağın diğer ahşap evinde, beş kardeşi ve annesiyle birlikte yaşayan Ömer, bir gün elinde sıkı sıkı tuttuğu bir kumru ile çıkagelmişti. Kuş ölü müydü diri miydi anlamak zordu çünkü korkudan o denli sersemlemişti ki gözlerini açmayı başaramıyordu. Boynu her an yerçekimine yenilip o küçücük kafasını taşıyamayacak gibiydi. Ömer belki de yitip gidecek, hayatının ileriki yıllarında yolu bir şekilde “suç” ile, belki de Okan’ın babasının yolu ile karışacaktı. Yıllar önce ölen bir baba, fakirlik, çalışmaktan çocuklarına ilgi gösteremeyen bir anne… Ömer’in hikâyesi buydu. Kolları bacakları her zaman ter ve toz topraktan, dünya haritası gibi lekelerle dolu olurdu. Kuşu, Okan’ın neredeyse yüzüne değdirecek kadar yakın tutuyordu. Okan ilkin korksa da bunu Ömer’e ve etraftaki diğer çocuklara belli etmemek için kuşun, burnunun dibinde baygın gözlerle kendisine bakmasına izin verdi. Geri adım atmadı. O kısa an, fena halde korkmuş bir kumru ile göz göze geldiği o an, Okan’ın içinde garip duyguların doğmasına sebep oldu. Ama yaşadığı küçük çaplı erkeklik sınavı, bu duyguları hemen örtüverdi.

    “Kendi ellerimle yakaladım. Anneme söyleyeceğim akşama pilav yapacak ve bunu afiyetle yiyeceğim!”

    Okan, “Onun eti yenir mi ki?” diyecekti ama son anda vazgeçti. “Nasıl yakaladın?”
    “Tuzak kurdum. İstersem daha büyüklerini de yakalardım ama ben bunu seçtim!”

    Bir asker edasıyla söylediği bu sözlerden sonra büyük bir heyecan ve gururla tuzağı nasıl kurduğunu anlattı, Ömer. Büyükçe bir leğen, düzgün, yarım metre boyunca bir çubuk, beş-altı metre ip ve biraz ufalanmış ekmek… Bütün ihtiyacı olan buydu. Bu basit araç gereç onu dünyanın en ünlü avcısı yapmıştı sanki. Okan, Ömer’i dinlerken aklından planlar yapıyordu. Bu malzemeleri bulmak hiç de zor değildi. Eski, delikli bir çamaşır selesi zaten bahçedeydi. Okan belki de Ömer’den bile şanslıydı çünkü, ahşap evlerinin bahçesinde; babaannesinin pişirdiği, fırındaki kekin kokusunun yayıldığı o bahçede, etrafa yayılmış dutları yemek için her zaman kumruların, serçelerin üşüştüğü bir de dut ağacı vardı…

    İşte o ılık akşamüstü, kimsenin farketmediği ama Okan’ın büyük bir konsantrasyonla yürüttüğü operasyon buydu. Kimbilir büyükbabası ve babası onunla nasıl gurur duyacaklardı! Babaannesinin vereceği tepkiden emin değildi Okan. Ama polis babası, tek oğlu iyi bir avcı olduğu için sevinecekti şüphesiz.

    Kumru, yere düşmüş dutların arasındaki ekmek kırıntılarını görünce önceliği onlara verdi. Ve bu, onun için tam bir felaket oldu. Okan elinde sıkı sıkı tuttuğu çubuğa bağlı ipi son sürat çekti. Sele düşerek kuşu esir etti. Okan sevinç çığılığı atmadı çünkü sessizce gidip kuşu ellerinin arasına alacak ve babasına, tıpkı Ömer’in kendisine gösterdiği gibi gösterecekti. Öyle de oldu.

    Kumru korkudan bayılmak üzere gibiydi. Okan, küçük avucu içinde, deli gibi ve pıt pıt atan yüreği hissediyordu. Babasının yanında dikilmiş iki eliyle sıkı sıkı tuttuğu kuşu gösteriyordu. Hem babası hem de büyükbabası kendi dünyalarından çıkıp, önce ufaklığın elindeki kuşa, sonra da çocuğa baktılar. Tepkileri hiç de Okan’ın beklediği gibi olmadı. Bir kaç kere gururla “ben yakaladım” dedi ama babası da büyükbabası da, bir ağızdan, anlaşmış gibi “bırak oğlum, yazık” dediler. Okan yenilgiyi kolay kabullenecek bir avcı değildi. Kuşu bırakmaya niyeti yoktu. Babaanne mutfağın penceresinden benzeri kelimelerle seslenince Okan kararını verdi. Kuşu bırakacaktı ama hapishane görevi yapacak olan ters dönmüş çamaşır selesinin içine… Babaanne seslendi

    “Ellerini yıka evladım, kek hazır!”

    Okan koşa koşa bahçedeki muslukta ellerini yıkadı. Arada gururla tutsağına bakıyordu. Tutsak, hücre duvarlarının etrafında deli gibi dört dönüyordu. Okan, “Ömer bunu görmeliydi” diye düşündü. Babaannesine seslendi.

    “Babaanne! Akşama canım pilav istiyor!”
    “Tamam evladım, yeter ki senin canın yemek istesin!”

    Tahta masanın etrafında aynı ailenin dört erkeği oturmuş çayın bardaklara dökülüşünü izliyorlardı. Büyükbaba, Okan’ın kulağına eğildi. Eliyle kırmızı çamaşır selesinin içinde çırpınan, bir çıkış yolu arayan kumruyu gösterdi. Okan baktı, tutsak hapishaneden kaçtı zannetmişti ama yanılmıştı. Tutsak hala tutsaktı.

    çok eskiden öksüz bir kızmış kumru… Bir gün ocakta pişen sütü yanlışlıkla devirmiş, üvey annesinden o kadar korkmuş ki yine böyle kendi kendine konuşurken kumruya dönüşmüş… “Bir gün odama pencereden bir kumru girmişti”
    “Ne zaman büyükbaba?”
    “Gençtim. Çok eskiden…”
    Büyükbaba çayından bir yudum aldı ve devam etti. Babası da, babaannesi de dinliyordu.
    “Pencereden içeri girmişti ama bir türlü dışarı kaçamıyordu. Pencereye doğru yaptığı her hamlede cama çarpıyordu. Camı göremiyordu kumru… Ben, kaçsın diye odadaki bütün pencereleri açtım ama kuş o kadar çok korkmuştu ki sadece deliler gibi kaçmaya çalışıyor, açık pencere yerine camlara çarpıyordu. Ben onu yönlendirmeye çalıştıkça daha da çok korktu ve dolabın arkasındaki boşluğa sıkıştı kaldı. Artık kanat da çırpamıyordu. Elimi uzattım, onu çekip kurtarmak istedim, can havliyle kendini daha derinlere itti. Artık uzanamayacağım kadar derindeydi ve çırpınmaya devam ediyordu. Etrafa bakışı, kanatlarını çaresizce savurmaya çalışması hala gözümün önünde… İşte tam o an kuş konuştu…”
    Büyükbabasının anlattıkları dinlerken gözlerini bahçedeki tutsağa dikmiş olan Okan birden irkildi ve şaşkınlık içinde büyükbabasına baktı.
    “Evet. Kulaklarımla duydum…”
    Okan korkudan titreyen bir sesle sordu:
    “Ne dedi?”
    “Kendi kendine aynı kelimeleri durmaksızın tekrarlayıp duruyordu. İlkin anlayamadım ama kulak kabartınca söylediklerini işittim.”
    “Ne dedi büyükbaba?”
    “Aynen şöyle diyordu:” Büyükbaba hırıltılı bir fısıltıyla kuşu taklit etti: “Ne yapacağım Allah’ım, yardım et Allah’ım. Ne yapacağım Allah’ım, yardım et Allah’ım. Ne yapacağım Allah’ım, yardım et Allah’ım.”
    “Kumru mu diyordu bunu?”
    “Evet onu canlı canlı yiyeceğimi sanıyordu. Çaresizdi.”
    “Sonra ne oldu?”
    “Dolabı binbir güçlükle yerinden kımıldattım. Aralık genişledi ama bu sefer kuş korkudan kıpırdayamaz olmuştu. Bu sayede onu ellerimin arasına aldım ve pencereden saldım. Elimdeyken hala aynı şeyi söylüyordu kumru, biliyor musun…”
    Babaanne lafa karıştı
    “Hem biliyor musun, çok eskiden öksüz bir kızmış kumru… Bir gün ocakta pişen sütü yanlışlıkla devirmiş, üvey annesinden o kadar korkmuş ki yine böyle kendi kendine konuşurken kumruya dönüşmüş… Kumrular nasıl öter biliyor musun?”
    Okan gözleri kocaman açılmış halde dinlediği öykülerden gelen bu soruya, tahtaya kalkmış bir öğrenci telaşıyla alelacele cevap verdi. Sesiyle kumru ötüşünü taklit etti. Aynı anda babaannesi de Okan’ın sesine kumru ötüşünü taklit ederek iştirak etti:
    “Süt döktüm, ben korktum, süt döktüm, ben korktum, süt döktüm, ben korktum”

    Büyükbaba parmağıyla tekrar çamaşır selesinin içindeki kuşu gösterdi. “Git dinle bakalım senin kuşun ne diyor, bir şey duyabilecek misin?” Çocuk koşa koşa selenin başına gitti. Kuşun, yaklaşan çocuğu görüp deliye dönmesi Okan’ı korkuttu.
    “Korkma benden… Seni yemeyeceğim… Korkma…”

    Kuşun ne dediğini dinlemeden seleyi kaldırıp bir kenara attı. O akşamüstünü ölene dek unutmayacaktı.





+ Yorum Gönder