Konusunu Oylayın.: Kur’ân-ı Kerîm ve Cilt Sanatı

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Kur’ân-ı Kerîm ve Cilt Sanatı
  1. 06.Eylül.2012, 19:56
    1
    Misafir

    Kur’ân-ı Kerîm ve Cilt Sanatı






    Kur’ân-ı Kerîm ve Cilt Sanatı Mumsema Kur’ân-ı Kerîm ve Cilt Sanatı


  2. 06.Eylül.2012, 19:56
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 07.Eylül.2012, 02:15
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Kur’ân-ı Kerîm ve Cilt Sanatı











    İslâm kültür tarihinin önemli bir parçası olan elyazmaları, İslâm okuma tarihine, yazı tarihine, kitap kültürüne ve bunların yanı sıra sergilediği sanatlarla da İslâm sanatına karşı merak uyandırır. İslâm elyazmalarını okumak ve anlamak, İslâm kültür mirasını sahiplenmek anlamına gelir. Muhafaza ettikleri bilgi gibi taşıdıkları sanatlar da okunmayı bekleyen taraflarıdır. Elyazmalarını okumak için nasıl Arapça ,Farsça, Osmanlıca, Urduca gibi dilleri bilmek gerekiyorsa İslâm medeniyetinin sahip olduğu dillerden biri olan sanat diline de vâkıf olmak gerekir. Bu yazıda, İslâm tarihinin en zevkli konularından birisi olan kitap okuma ve sanat serüvenine kısaca değineceğiz.
    İslâm sanatı “sonsuzluğun sanatıdır”.

    Dünyanın neresinde olursa olsun müslüman sanatçı yaşadığı yerin kültürünü ve sanat anlayışını eserine yansıtır. Bununla birlikte , İslâm coğrafyasının başka bir yerinde üreten sanatçıyla da ortak bir tavır sergiler. Tevhid, sonsuzluk, tekrar, bütüncüllük, zenginlik, tevâzu, dinamizm. Farklı kültürlerde yetişen müslüman sanatçıları birleştiren en önemli ortak nokta Kur’an’dır. Kur’an’ın ruhlarda yarattığı tesir sanata da yansır. Onları Yaratıcıyla buluşturur ve ellerinden çıkan her eser bir yönüyle O’na işaret eder. Tabiatta gözünün değdiği her şeyde Allah’ı görme çabasında olan sanatçı kendi elinden çıkan eserlerde de O’nu anlatır.
    Kur’an, İslâm sanatının bu kadar merkezindeyken , kendi cismi de bu sanatın önemli bir dalı olmuştur. Kur’an’ın en güzel biçimde yazılması ve saklanması için gösterilen gayret, ilâhi kelâm olarak taşıdığı önemin bir tezahürüdür. İslâm toplumunda ortaya çıkan bu idrâkin, büyük bir hızla yazılı kültürün gelişmesini, okumaya ve yazmaya verilen önemin artmasını, ilmin gelişmesini sağlamıştır.
    İslâm öncesi Arap toplumu elbette yazıyı biliyor ve kullanıyordu. Ancak yazı çok önemli bir yere sahip değildi. Genellikle ticarî işlerde ya da şecere kayıtlarında yazı kullanılıyor, bunun dışında sözlü aktarım tercih ediliyordu. Burada şöyle bir soru sormak yerinde olacaktır. Sözlü kültürün hâkim olduğu Arap toplumunda ne oldu da çok kısa bir zaman içerisinde yazılı kültüre geçildi, kitap kültürü gelişti ve kitap sanatları çağdaşlarının önüne geçti? Bu sorunun cevabını elbette ki Kur’an da ve İslâm’da aramak gerekir.

    Başlangıçta, öncelikle ezberlenmiş olan ilâhi kelâmın yazılı bir belleğe kavuşması için başlayan yazma seferberliği, bir yüzyıl içerisinde İslâm toplumunu bir kitap toplumu haline getirdi. Kur’an’ın kutsal bir metin olması, müslümanların en fazla okudukları kitap olmasını; ezberden yahut bir metinden okuma anlayışını beraberinde getirmiştir. Kur’an kendisinden birkaç yerde “kitab” olarak bahseder. Kitap kelimesi artık müslümanın zihninde bir nesne olarak canlanırken ilâhi kelâmı da işaret eder, hatırlatır.
    “ Bu, bizim indirdiğimiz mübarek bir kitabtır ” (Sa’d, 38/29)
    Hz. Muhammed’e inen ilk ayetin “oku “ olması bir yandan ezberden okumaya vurgu yaparken diğer yandan yazmanın merkezi rolü de vurgulanır. Çünkü vahiy şöyle devam eder;

    “Oku! İnsana bilmediklerini belleten,
    Kalemle (yazmayı ) öğreten Rabbin,
    En büyük kerem sahibidir”.( el-Alak 96/3-5)

    Okumak, okuyarak öğrenmek ve kalemle yazmak, hepsi Allah’ın birer lütfudur, nimetidir. Bu anlayışla tanışan Arap toplumunda ve İslâm’la şereflenen her toplumda okumak, yazmak ve bunlar için gerekli olan her malzeme (kağıt, kalem, mürekkep) ve bilgiyi kağıda döken ve nihayetinde ciltleyerek bildiğimiz kitap formatına getiren herkes çok önemli bir yere sahip olmuş ve bunlara âdeta kutsallık atfedilmiştir.

    İslâm fetihleriyle beraber kağıt yapımı ve cilt sanatlarında başlayan ilerleme Abbasîler dönemine gelindiğinde İslâm toplumunda kitabı özel bir yere taşımış ve hummâlı bir faaliyet alanı haline getirmiştir. İslâm toplumunda kitaba ve ilme karşı saygı o denli artmıştı ki hükümdarlar saraylarına, zenginler evlerine ilim adamlarını davet etmişler, aynı zamanda kitapların en önemli alıcıları ve hâmileri haline gelmişlerdi. Bu sadece dinî kitaplara ya da Arapça kitaplara karşı sergilenen bir tavır değildi.

    Diğer dillerde yazılmış kitaplar da büyük ilgi görüyordu. Bağdat’ta kağıt ve kitapların satıldığı Sûku’l Varrâkîn adıyla anılan sokaktaki kitap dükkânları birer kütüphâne gibi çalışır, kitap tutkunlarını ve ilim adamlarını buluştururdu. İyi ciltlenmiş ve tezyîn edilmiş bir kitap artık hükümdarlara lâyık bir hediye haline gelirdi. Kitap, barış zamanları için saygın bir uğraş, savaşlarda ise kıymetli bir ganimetti. Sadece müslüman Arap toplumlarında değil, İslâm’ın yayıldığı Türk, İran, Hint coğrafyalarında da kitaba olan ilgi artarak devam etti. Bu ilgi beraberinde kitap sanatlarını da İslâm sanatları içinde önemli bir yere taşıdı.

    Genişleyen İslâm dünyasında yasal ve idarî metinlerin yanı sıra edebiyat, felsefe, coğrafya denizcilik, matematik, astronomi, astroloji, tıp ve simya konularında da eserler verilirken de yazımı, ciltlenmesi ve tezyîniyle Kur’an her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Müslüman sanatçının, “sanatkârların en güzelinin” (et-Teğabün 64/3-et-Tin 95/4) kelâmına en güzel bir biçimde bir şekil kazandırma ve Kur’an’ı mahiyetine lâyık surette muhatabına ulaştırma gayreti itici bir kuvvet olmuş ve kitap sanatlarının en güzel örnekleri Kur’an etrafında gelişmiş ve içinde bulunduğumuz bu coğrafyada klasik çağını yaşamıştır.

    Orta Asya’da kağıdın icâdıyla başlayan Türk cilt sanatı ilk olarak Uygurlarda görülmüş, Türklerin İslâm dinine girmeleriyle büyük gelişme göstermiştir. XI. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’ya hâkim olan Selçuklular XII. ve XIII. yüzyıllarda çok güzel ciltler meydana getirmişlerdir. Bu döneme ait en erken cilt örneği XII. yüzyıla aittir. Anadolu Selçuklu cilt örnekleri kendinden önceki ve sonraki Türk ve İslâm ciltleriyle bölümleri açısından fark göstermez. Fark tezyîn anlayışında ortaya çıkar. Bu dönem cilt tezyîni zamanın diğer alanlarda ki tezyîn motifleriyle paralellik gösterir. Şemse motifi kapaklarda sıklıkla kullanılmıştır. Rûmî motifi de sıklıkla kullanılan tezyînât tarzıdır. Kapakların dışında, içinde ve mikleplerde, zencireklerde ve şemse merkezlerinde kullanılmıştır. Türk ve Anadolu Selçuklu sanatında en çok kullanılan süsleme tarzı ise geometrik şekillerdir. Başlangıcı ve sonu belli olmayan, karışık gibi görünmekle beraber belli bir düzen içerisinde uygulanan bu motifler kâinattaki intizamı ve Allah'ın sonsuzluğunu işaret ettiğine inanılır. Hatayi adı verilen bitkisel süsleme bu dönemde daha az rastlana bir üsluptur. Motifler oldukça sadedir. Daha ziyade beylikler döneminde gelişme göstermiştir. Anadolu Selçuklu cildinde geçme ve girift örgülü süslemelere rastlandığı gibi Kur'an yazısı da bir tezyîn şekli olarak kullanılmıştır.
    Rûmî denilen Anadolu Selçuklu cilt üslubu, Memlükler’de İlhanlılar’da ve Karamanoğlulları başta olmak üzere Anadolu beyliklerinde devam etmiş ve Osmanlı cilt sanatına geçişi sağlamıştır.
    Türk İslâm kitapçılık tarihinde cilt sanatı en üstün seviyesine XV. ve XVI. yüzyıllarda ulaşmıştır. XV. Yüzyıl (erken dönem) Osmanlı cilt sanatının ilk örneklerinin görüldüğü dönemdir. Her ne kadar ilk başlarda Selçuklu etkisi hissediliyorsa da Fatih döneminde yazılan kitaplar sahip oldukları özelliklerle kitapçılık tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu dönem Türk cildinin yükselme devresidir. Bu yükselişe paralel olarak II. Beyazıt devrinde ilk ciltçilik teşkilatı kurulmuştur. Bu dönem ciltlerde şemseler genelde oval biçimdedir. Deride kahverengi, kırmızı, vişne çürüğü, mavi, mor, nefti, zeytuni tahini ve siyah renkler kullanılmıştır. Bu dönem ciltlerinde manzara, girift tezyînât ve canlı motifler enderdir.

    XVI. yüzyılda ise Osmanlı sanatı klasik dönemini yaşamıştır. Bu dönem Osmanlı cilt sanatının da en geliştiği dönem olmuştur. Bu gelişme de tabağat ve dericilik sanatının oldukça ileri bir noktaya gelmiş olması, istenen her renkte derinin üretilebilmesi, birbirinden güzel ciltlerin yapılmasında etkili olmuştur. Bu dönemde tezyînât bütün satha uygulanmayarak cilde, alttan ve üstten ayırma şemselerin kullanılarak sadelik ve zarâfet kazandırılmıştır. Şemse ve köşebentlerin arası genelde boş bırakılmıştır. XV. yüzyıl motifleri kullanılmaya devam edilirken öte yandan klasik döneme hakim olan stilize nar çiçeği, altılı çiçek, bulut ve tırtıllı yaprak görülür. Bu yüzyıldan itibaren klasik Osmanlı ciltçiliği Türk ve İslâm ciltçiliğinin en önemli temsilcisi olmuştur. Diğer sanat dallarında olduğu gibi cilt ve tezyîn sanatları da Osmanlı döneminde çok daha olgun ve sade bir forma kavuşmuştur.

    XVII. yüzyılda Osmanlı’nın duraklamasına paralel olarak sanatta da bir duraklama devresi yaşanmış ve bu durum cilt sanatına da yansımıştır. Klasik formda meydana gelen sapmalar Osmanlı cildinde alışılagelmiş olan uyumun ve zarâfetin kaybolmasına neden olmuştur. Bununla beraber deri ve renk seçimindeki kalite devam etmiştir.

    XVIII. yüzyıl ise klasik formlara dönüldüğü bir devre olmuştur. Özellikle Lâle Devri’nde çok güzel eserler ortaya konmuştur. Klasik tavrın yanı sıra yeni üsluplarda ciltler de yapılmıştır. Klasik tarzın kötü örneklerinin verildiği XIX. ve XX. yüzyıllar boyunca Avrupa sanatının etkisiyle gelişen barok ve rokoko tarzı ciltler daha fazla yapılmış ve rağbet görmüştür. Klasik tarzla bağ kopmuştur.
    Bu noktada cilt üsluplarından kısaca bahsetmek faydalı olacaktır. Ciltler teknik özelliklerinden ziyade kullanılan malzeme ve süsleme şekillerine göre birbirlerinden ayrılmakta ve ortaya çıktıkları bölgelerin yada kültürlerin adlarıyla anılmaktadır. Tarihî gelişimi içerisinde doğu cilt sanatı, Hatayi(Kaşi-Horasan-Buhârâ-Dıhlevi), Herat (Herat-Şiraz-Isfahân), Arap (el-Cezîre- Halep-Fas), Türk (Diyarbakır-Bursa-Edirne- alt üsluplar: şükûfe,rugan/lake-barok), lake(İran-Hint), Buhârâ-yı Cedîd gibi üsluplara ayrılmaktadır.

    Çoğu Türk üslubunun klasik döneminde gelişmiş olan cilt çeşitlerini malzeme ve süsleme tekniklerine göre incelemek mümkündür. Malzemelerine göre, deri, kumaş, ebrûlu, murassa’, mücevherli ve lake, süslemelerine göre de şemseli, zilbahar, yekşâh, zerduz, çârkûşe gibi türler ayrılır. Klasik dönem Türk İslâm ciltleri genellikle meşin (koyun derisi), sahtiyan(keçi derisi) ya da rak (ceylan derisi) adları verilen derilerden yapılmıştır. Ciltler ipek iplikle dikilmiştir.

    İslâm cildi esas itibariyle dört kısımdan oluşur.
    1- Alt ve Üst kapak, kitabın alt ve üst kısımlarını örter
    2- Dip-sırt, kitabın arkasını örten kısım. Türk kitap kaplarında bu kısım bezemesiz ve düzdür. Bombeli yapılmaz.
    3- Miklep, ön kısmı örter. Alt kapağa sertap ile bağlanır. Ucu sivri olup, kitap ile üst kapak arasına girer ve sertabı kapalı tutar. Sayfaları koruyarak kitabın zara görmesini önler.
    4- Sertap, miklebin alt kapağa bağlandığı kısımdır. Miklebin hareket imkânı sağlar. Bu kısma kitabın adı yazılmıştır . Desen yapıldığı da görülür.

    Bu bölümlere cildin yıpranmasını önleyen cildbend adı verilen kap ve kitabın yapraklarını düzgün şekilde tutan bağ anlamına gelen şirâzeyi de eklemek gerekir. Cilt yapımında özenle tezyîn edilen kapakta genellikle şu süslemeler görülür.
    1-Pervaz: Çerçeve veya bordür de denilir. Kapakların dış kenarlarını, şemse ve köşebentleri çevreler.
    2-Cetvel: Kapaktaki düz çizgilerdir. Cetvellerin arasında kalan tezyîn edilmemiş boş alana kuzu denir.
    3- Köşebend: Kapağın dört köşesindeki iki yanı düz, içe bakan yanı dilimli olan tezyînli üçgen kısma denir.
    4- Şemse: Kapağın ortasındaki beyzi veya yuvarlak biçimli süstür. Yazma cildin dış kapağında ortada genellikle şemse bulunur. Şemse, Arapça’da anlamı güneş olan şems kelimesinden gelmektedir. Güneşin gökyüzünün ortasında etrafını aydınlatan bir yıldız olmasına kinaye ile yazma eserin kapağının ortasında bulunan şekle bu isim verilmiştir. Kalıbına ve işleme biçimine göre şemse motifleri çeşitli isimler almıştır.

    Klasik Türk cildini diğerlerinden ayıran en bariz özellikler arasında, cilt kapaklarının kitap boyunda oluşu, sırtın düzlüğü, tezyînatın cilt kapaklarının içine, dışına, sertaba ve miklebe yapılması, ezme altın kullanılması ve şemse ile köşebentlerin arasındaki kısmın genellikle boş bırakılması sayılabilir. Kur'ân- Kerîm ciltlerinde ise hat sanatının güzel örneklerine de rastlamak mümkündür. Okuyucuya ellerindeki kitabın niteliğini ve ona karşı nasıl davranmaları gerektiğini hatırlatan çeşitli ayet ve hadisler yazılmıştır.

    Kitabın etrafında gelişen ciltçilik, hat, kağıt âharcılığı, ebrûculuk, kağıtmakascılığı, kalemtraşçılık, zervarakçılık, rıhçılık, kalemkeşlik ve mürekkebcilik gibi sanatlar matbaanın kabulüyle birlikte gerilemeye başlamıştır. Kur’ân- Kerîm konusunda ise yazma geleneği bir müddet daha sürdürülmüştür. Osmanlı Devleti Kur’ân- Kerîm’in matbu olarak çoğaltılmasına hemen izin vermemiş, bu konuda tedbirli davranmaya gayret etmiştir.Günümüzde ise yazma eser üretme geleneğinin bitmesiyle bağlantılı olarak cilt sanatı daha ziyade eski yazma eserlerin restorasyonu merkezli devam ettirilmektedir. Eski ihtişamlı devirleri gibi olmasa da küçük bir çevrede yaşatılan Türk İslâm cilt sanatını aşk ve sabırla yarınlara taşımaya gayret edenler bulunmaktadır.


    E.Betül Çakırca



  4. 07.Eylül.2012, 02:15
    2
    Silent and lonely rains










    İslâm kültür tarihinin önemli bir parçası olan elyazmaları, İslâm okuma tarihine, yazı tarihine, kitap kültürüne ve bunların yanı sıra sergilediği sanatlarla da İslâm sanatına karşı merak uyandırır. İslâm elyazmalarını okumak ve anlamak, İslâm kültür mirasını sahiplenmek anlamına gelir. Muhafaza ettikleri bilgi gibi taşıdıkları sanatlar da okunmayı bekleyen taraflarıdır. Elyazmalarını okumak için nasıl Arapça ,Farsça, Osmanlıca, Urduca gibi dilleri bilmek gerekiyorsa İslâm medeniyetinin sahip olduğu dillerden biri olan sanat diline de vâkıf olmak gerekir. Bu yazıda, İslâm tarihinin en zevkli konularından birisi olan kitap okuma ve sanat serüvenine kısaca değineceğiz.
    İslâm sanatı “sonsuzluğun sanatıdır”.

    Dünyanın neresinde olursa olsun müslüman sanatçı yaşadığı yerin kültürünü ve sanat anlayışını eserine yansıtır. Bununla birlikte , İslâm coğrafyasının başka bir yerinde üreten sanatçıyla da ortak bir tavır sergiler. Tevhid, sonsuzluk, tekrar, bütüncüllük, zenginlik, tevâzu, dinamizm. Farklı kültürlerde yetişen müslüman sanatçıları birleştiren en önemli ortak nokta Kur’an’dır. Kur’an’ın ruhlarda yarattığı tesir sanata da yansır. Onları Yaratıcıyla buluşturur ve ellerinden çıkan her eser bir yönüyle O’na işaret eder. Tabiatta gözünün değdiği her şeyde Allah’ı görme çabasında olan sanatçı kendi elinden çıkan eserlerde de O’nu anlatır.
    Kur’an, İslâm sanatının bu kadar merkezindeyken , kendi cismi de bu sanatın önemli bir dalı olmuştur. Kur’an’ın en güzel biçimde yazılması ve saklanması için gösterilen gayret, ilâhi kelâm olarak taşıdığı önemin bir tezahürüdür. İslâm toplumunda ortaya çıkan bu idrâkin, büyük bir hızla yazılı kültürün gelişmesini, okumaya ve yazmaya verilen önemin artmasını, ilmin gelişmesini sağlamıştır.
    İslâm öncesi Arap toplumu elbette yazıyı biliyor ve kullanıyordu. Ancak yazı çok önemli bir yere sahip değildi. Genellikle ticarî işlerde ya da şecere kayıtlarında yazı kullanılıyor, bunun dışında sözlü aktarım tercih ediliyordu. Burada şöyle bir soru sormak yerinde olacaktır. Sözlü kültürün hâkim olduğu Arap toplumunda ne oldu da çok kısa bir zaman içerisinde yazılı kültüre geçildi, kitap kültürü gelişti ve kitap sanatları çağdaşlarının önüne geçti? Bu sorunun cevabını elbette ki Kur’an da ve İslâm’da aramak gerekir.

    Başlangıçta, öncelikle ezberlenmiş olan ilâhi kelâmın yazılı bir belleğe kavuşması için başlayan yazma seferberliği, bir yüzyıl içerisinde İslâm toplumunu bir kitap toplumu haline getirdi. Kur’an’ın kutsal bir metin olması, müslümanların en fazla okudukları kitap olmasını; ezberden yahut bir metinden okuma anlayışını beraberinde getirmiştir. Kur’an kendisinden birkaç yerde “kitab” olarak bahseder. Kitap kelimesi artık müslümanın zihninde bir nesne olarak canlanırken ilâhi kelâmı da işaret eder, hatırlatır.
    “ Bu, bizim indirdiğimiz mübarek bir kitabtır ” (Sa’d, 38/29)
    Hz. Muhammed’e inen ilk ayetin “oku “ olması bir yandan ezberden okumaya vurgu yaparken diğer yandan yazmanın merkezi rolü de vurgulanır. Çünkü vahiy şöyle devam eder;

    “Oku! İnsana bilmediklerini belleten,
    Kalemle (yazmayı ) öğreten Rabbin,
    En büyük kerem sahibidir”.( el-Alak 96/3-5)

    Okumak, okuyarak öğrenmek ve kalemle yazmak, hepsi Allah’ın birer lütfudur, nimetidir. Bu anlayışla tanışan Arap toplumunda ve İslâm’la şereflenen her toplumda okumak, yazmak ve bunlar için gerekli olan her malzeme (kağıt, kalem, mürekkep) ve bilgiyi kağıda döken ve nihayetinde ciltleyerek bildiğimiz kitap formatına getiren herkes çok önemli bir yere sahip olmuş ve bunlara âdeta kutsallık atfedilmiştir.

    İslâm fetihleriyle beraber kağıt yapımı ve cilt sanatlarında başlayan ilerleme Abbasîler dönemine gelindiğinde İslâm toplumunda kitabı özel bir yere taşımış ve hummâlı bir faaliyet alanı haline getirmiştir. İslâm toplumunda kitaba ve ilme karşı saygı o denli artmıştı ki hükümdarlar saraylarına, zenginler evlerine ilim adamlarını davet etmişler, aynı zamanda kitapların en önemli alıcıları ve hâmileri haline gelmişlerdi. Bu sadece dinî kitaplara ya da Arapça kitaplara karşı sergilenen bir tavır değildi.

    Diğer dillerde yazılmış kitaplar da büyük ilgi görüyordu. Bağdat’ta kağıt ve kitapların satıldığı Sûku’l Varrâkîn adıyla anılan sokaktaki kitap dükkânları birer kütüphâne gibi çalışır, kitap tutkunlarını ve ilim adamlarını buluştururdu. İyi ciltlenmiş ve tezyîn edilmiş bir kitap artık hükümdarlara lâyık bir hediye haline gelirdi. Kitap, barış zamanları için saygın bir uğraş, savaşlarda ise kıymetli bir ganimetti. Sadece müslüman Arap toplumlarında değil, İslâm’ın yayıldığı Türk, İran, Hint coğrafyalarında da kitaba olan ilgi artarak devam etti. Bu ilgi beraberinde kitap sanatlarını da İslâm sanatları içinde önemli bir yere taşıdı.

    Genişleyen İslâm dünyasında yasal ve idarî metinlerin yanı sıra edebiyat, felsefe, coğrafya denizcilik, matematik, astronomi, astroloji, tıp ve simya konularında da eserler verilirken de yazımı, ciltlenmesi ve tezyîniyle Kur’an her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Müslüman sanatçının, “sanatkârların en güzelinin” (et-Teğabün 64/3-et-Tin 95/4) kelâmına en güzel bir biçimde bir şekil kazandırma ve Kur’an’ı mahiyetine lâyık surette muhatabına ulaştırma gayreti itici bir kuvvet olmuş ve kitap sanatlarının en güzel örnekleri Kur’an etrafında gelişmiş ve içinde bulunduğumuz bu coğrafyada klasik çağını yaşamıştır.

    Orta Asya’da kağıdın icâdıyla başlayan Türk cilt sanatı ilk olarak Uygurlarda görülmüş, Türklerin İslâm dinine girmeleriyle büyük gelişme göstermiştir. XI. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’ya hâkim olan Selçuklular XII. ve XIII. yüzyıllarda çok güzel ciltler meydana getirmişlerdir. Bu döneme ait en erken cilt örneği XII. yüzyıla aittir. Anadolu Selçuklu cilt örnekleri kendinden önceki ve sonraki Türk ve İslâm ciltleriyle bölümleri açısından fark göstermez. Fark tezyîn anlayışında ortaya çıkar. Bu dönem cilt tezyîni zamanın diğer alanlarda ki tezyîn motifleriyle paralellik gösterir. Şemse motifi kapaklarda sıklıkla kullanılmıştır. Rûmî motifi de sıklıkla kullanılan tezyînât tarzıdır. Kapakların dışında, içinde ve mikleplerde, zencireklerde ve şemse merkezlerinde kullanılmıştır. Türk ve Anadolu Selçuklu sanatında en çok kullanılan süsleme tarzı ise geometrik şekillerdir. Başlangıcı ve sonu belli olmayan, karışık gibi görünmekle beraber belli bir düzen içerisinde uygulanan bu motifler kâinattaki intizamı ve Allah'ın sonsuzluğunu işaret ettiğine inanılır. Hatayi adı verilen bitkisel süsleme bu dönemde daha az rastlana bir üsluptur. Motifler oldukça sadedir. Daha ziyade beylikler döneminde gelişme göstermiştir. Anadolu Selçuklu cildinde geçme ve girift örgülü süslemelere rastlandığı gibi Kur'an yazısı da bir tezyîn şekli olarak kullanılmıştır.
    Rûmî denilen Anadolu Selçuklu cilt üslubu, Memlükler’de İlhanlılar’da ve Karamanoğlulları başta olmak üzere Anadolu beyliklerinde devam etmiş ve Osmanlı cilt sanatına geçişi sağlamıştır.
    Türk İslâm kitapçılık tarihinde cilt sanatı en üstün seviyesine XV. ve XVI. yüzyıllarda ulaşmıştır. XV. Yüzyıl (erken dönem) Osmanlı cilt sanatının ilk örneklerinin görüldüğü dönemdir. Her ne kadar ilk başlarda Selçuklu etkisi hissediliyorsa da Fatih döneminde yazılan kitaplar sahip oldukları özelliklerle kitapçılık tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu dönem Türk cildinin yükselme devresidir. Bu yükselişe paralel olarak II. Beyazıt devrinde ilk ciltçilik teşkilatı kurulmuştur. Bu dönem ciltlerde şemseler genelde oval biçimdedir. Deride kahverengi, kırmızı, vişne çürüğü, mavi, mor, nefti, zeytuni tahini ve siyah renkler kullanılmıştır. Bu dönem ciltlerinde manzara, girift tezyînât ve canlı motifler enderdir.

    XVI. yüzyılda ise Osmanlı sanatı klasik dönemini yaşamıştır. Bu dönem Osmanlı cilt sanatının da en geliştiği dönem olmuştur. Bu gelişme de tabağat ve dericilik sanatının oldukça ileri bir noktaya gelmiş olması, istenen her renkte derinin üretilebilmesi, birbirinden güzel ciltlerin yapılmasında etkili olmuştur. Bu dönemde tezyînât bütün satha uygulanmayarak cilde, alttan ve üstten ayırma şemselerin kullanılarak sadelik ve zarâfet kazandırılmıştır. Şemse ve köşebentlerin arası genelde boş bırakılmıştır. XV. yüzyıl motifleri kullanılmaya devam edilirken öte yandan klasik döneme hakim olan stilize nar çiçeği, altılı çiçek, bulut ve tırtıllı yaprak görülür. Bu yüzyıldan itibaren klasik Osmanlı ciltçiliği Türk ve İslâm ciltçiliğinin en önemli temsilcisi olmuştur. Diğer sanat dallarında olduğu gibi cilt ve tezyîn sanatları da Osmanlı döneminde çok daha olgun ve sade bir forma kavuşmuştur.

    XVII. yüzyılda Osmanlı’nın duraklamasına paralel olarak sanatta da bir duraklama devresi yaşanmış ve bu durum cilt sanatına da yansımıştır. Klasik formda meydana gelen sapmalar Osmanlı cildinde alışılagelmiş olan uyumun ve zarâfetin kaybolmasına neden olmuştur. Bununla beraber deri ve renk seçimindeki kalite devam etmiştir.

    XVIII. yüzyıl ise klasik formlara dönüldüğü bir devre olmuştur. Özellikle Lâle Devri’nde çok güzel eserler ortaya konmuştur. Klasik tavrın yanı sıra yeni üsluplarda ciltler de yapılmıştır. Klasik tarzın kötü örneklerinin verildiği XIX. ve XX. yüzyıllar boyunca Avrupa sanatının etkisiyle gelişen barok ve rokoko tarzı ciltler daha fazla yapılmış ve rağbet görmüştür. Klasik tarzla bağ kopmuştur.
    Bu noktada cilt üsluplarından kısaca bahsetmek faydalı olacaktır. Ciltler teknik özelliklerinden ziyade kullanılan malzeme ve süsleme şekillerine göre birbirlerinden ayrılmakta ve ortaya çıktıkları bölgelerin yada kültürlerin adlarıyla anılmaktadır. Tarihî gelişimi içerisinde doğu cilt sanatı, Hatayi(Kaşi-Horasan-Buhârâ-Dıhlevi), Herat (Herat-Şiraz-Isfahân), Arap (el-Cezîre- Halep-Fas), Türk (Diyarbakır-Bursa-Edirne- alt üsluplar: şükûfe,rugan/lake-barok), lake(İran-Hint), Buhârâ-yı Cedîd gibi üsluplara ayrılmaktadır.

    Çoğu Türk üslubunun klasik döneminde gelişmiş olan cilt çeşitlerini malzeme ve süsleme tekniklerine göre incelemek mümkündür. Malzemelerine göre, deri, kumaş, ebrûlu, murassa’, mücevherli ve lake, süslemelerine göre de şemseli, zilbahar, yekşâh, zerduz, çârkûşe gibi türler ayrılır. Klasik dönem Türk İslâm ciltleri genellikle meşin (koyun derisi), sahtiyan(keçi derisi) ya da rak (ceylan derisi) adları verilen derilerden yapılmıştır. Ciltler ipek iplikle dikilmiştir.

    İslâm cildi esas itibariyle dört kısımdan oluşur.
    1- Alt ve Üst kapak, kitabın alt ve üst kısımlarını örter
    2- Dip-sırt, kitabın arkasını örten kısım. Türk kitap kaplarında bu kısım bezemesiz ve düzdür. Bombeli yapılmaz.
    3- Miklep, ön kısmı örter. Alt kapağa sertap ile bağlanır. Ucu sivri olup, kitap ile üst kapak arasına girer ve sertabı kapalı tutar. Sayfaları koruyarak kitabın zara görmesini önler.
    4- Sertap, miklebin alt kapağa bağlandığı kısımdır. Miklebin hareket imkânı sağlar. Bu kısma kitabın adı yazılmıştır . Desen yapıldığı da görülür.

    Bu bölümlere cildin yıpranmasını önleyen cildbend adı verilen kap ve kitabın yapraklarını düzgün şekilde tutan bağ anlamına gelen şirâzeyi de eklemek gerekir. Cilt yapımında özenle tezyîn edilen kapakta genellikle şu süslemeler görülür.
    1-Pervaz: Çerçeve veya bordür de denilir. Kapakların dış kenarlarını, şemse ve köşebentleri çevreler.
    2-Cetvel: Kapaktaki düz çizgilerdir. Cetvellerin arasında kalan tezyîn edilmemiş boş alana kuzu denir.
    3- Köşebend: Kapağın dört köşesindeki iki yanı düz, içe bakan yanı dilimli olan tezyînli üçgen kısma denir.
    4- Şemse: Kapağın ortasındaki beyzi veya yuvarlak biçimli süstür. Yazma cildin dış kapağında ortada genellikle şemse bulunur. Şemse, Arapça’da anlamı güneş olan şems kelimesinden gelmektedir. Güneşin gökyüzünün ortasında etrafını aydınlatan bir yıldız olmasına kinaye ile yazma eserin kapağının ortasında bulunan şekle bu isim verilmiştir. Kalıbına ve işleme biçimine göre şemse motifleri çeşitli isimler almıştır.

    Klasik Türk cildini diğerlerinden ayıran en bariz özellikler arasında, cilt kapaklarının kitap boyunda oluşu, sırtın düzlüğü, tezyînatın cilt kapaklarının içine, dışına, sertaba ve miklebe yapılması, ezme altın kullanılması ve şemse ile köşebentlerin arasındaki kısmın genellikle boş bırakılması sayılabilir. Kur'ân- Kerîm ciltlerinde ise hat sanatının güzel örneklerine de rastlamak mümkündür. Okuyucuya ellerindeki kitabın niteliğini ve ona karşı nasıl davranmaları gerektiğini hatırlatan çeşitli ayet ve hadisler yazılmıştır.

    Kitabın etrafında gelişen ciltçilik, hat, kağıt âharcılığı, ebrûculuk, kağıtmakascılığı, kalemtraşçılık, zervarakçılık, rıhçılık, kalemkeşlik ve mürekkebcilik gibi sanatlar matbaanın kabulüyle birlikte gerilemeye başlamıştır. Kur’ân- Kerîm konusunda ise yazma geleneği bir müddet daha sürdürülmüştür. Osmanlı Devleti Kur’ân- Kerîm’in matbu olarak çoğaltılmasına hemen izin vermemiş, bu konuda tedbirli davranmaya gayret etmiştir.Günümüzde ise yazma eser üretme geleneğinin bitmesiyle bağlantılı olarak cilt sanatı daha ziyade eski yazma eserlerin restorasyonu merkezli devam ettirilmektedir. Eski ihtişamlı devirleri gibi olmasa da küçük bir çevrede yaşatılan Türk İslâm cilt sanatını aşk ve sabırla yarınlara taşımaya gayret edenler bulunmaktadır.


    E.Betül Çakırca






+ Yorum Gönder