Konusunu Oylayın.: Dinî Kıssaların Edebiyata Yansıması

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Dinî Kıssaların Edebiyata Yansıması
  1. 06.Eylül.2012, 19:56
    1
    Misafir

    Dinî Kıssaların Edebiyata Yansıması






    Dinî Kıssaların Edebiyata Yansıması Mumsema Dinî Kıssaların Edebiyata Yansıması


  2. 06.Eylül.2012, 19:56
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 08.Eylül.2012, 03:48
    2
    Mucahid
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Ağustos.2007
    Üye No: 2247
    Mesaj Sayısı: 503
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 7

    Cevap: Dinî Kıssaların Edebiyata Yansıması




    DİNÎ KISSALARIN EDEBİYATA YANSIMASI
    Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU *

    “Muhakkak ki peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.” (Yusuf,12/111). Âyette açıkça belirtildiği gibi peygamber kıssaları, Kur’ân-ı Kerîm’de insanlığa ders veren mesajlarla yer alır. Kur’ân’ı Kerîm insanoğlunun yaşadığı, yaşayacağı, yaşaması muhtemel bütün hâl ve hadiselere gönderme yapar, bunları da daha ziyade elçi olarak görevlendirdiği peygamberlerin hayatları etrafında örneklendirir. Aynı zamanda da böyle durumlar karşısında insanların ne yapmaları gerektiğini hükme bağlar. Allah’ın kullarına emirlerini, içimizden birer insan olan peygamberleri vasıtasıyla bildirmesi, bir anlamda bu emirlerin hayatla irtibatlandırılmasını daha kolay ve anlaşılır kılmaktadır. Peygamberler ilâhî emirlerin uygulanabilirliğini bize bizzat kendi hayatlarıyla öğretirler. Çünkü insanoğlunun zorluklara katlanması konusunda en çetin imtihana tabi tutulanlar peygamberlerdir. Bu çerçevede anlatılan kıssalar aynı zamanda psikolojik bir boyuta da sahiptir. Kıssaları okuyan insanlar, hayatın gerçekleri karşısında tavır alırken bir anlamda psikolojik bir ön eğitimden geçmiş, ve hayatın her türlü görüntüsüne hazırlanmış olacaklardır. Öte yandan Kur’ân-ı Kerîm’in kıssalardan maksadı hikâye anlatmak değildir. İçinde, idraki hâkikate yönlendiren hikmetleri barındırır. Meselâ, Hz. Yusuf veya Hz. Nuh kıssasında bir hikâyede olması gereken unsurların bütünü yer almaz. Ayrıca peygamberlere dair anlatılanlar belli bir kronolojik düzen içinde ele alınmaz. Biz ancak Kur’an’ın farklı sûrelerinde konuya atıfta bulunan âyetleri bir potada topladığımız zaman kıssanın ana hatlarını oluşturabiliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki kıssaların eksik bırakılan kısımlarını Kur’an insanoğlunun akl-ı selimine bırakmıştır. Mesela “Tufan” kıssasında Hz. Nuh’a yapması emredilen geminin yapılış süreciyle, geminin boyutlarıyla, gemide kullanılan malzemenin nitelikleriyle, çağın teknik birikimiyle ilgili bilgiler açık bir şekilde verilmez. Ancak insan aklı, geminin yapım aşamalarını, planını, ağaçların kesimini vs. kendi zihninde tamamlayabilir. Bu da insanın düşünme melekesine bizzat Allah’ın imkân tanıması anlamına gelir.

    Kıssalar, esas olarak Hak’la bâtıl mücadelesinin somut örneklerle anlatımıdır. Bu yüzden insanoğlu, düşünüp ibret alması için, kıssa aralarında sık sık uyarılır. Bu insanın somut bir durumdan soyut bir neticeye ulaşabilmesi için ona önerilen bir yöntemdir. Dolayısıyla hayatın pratikleri arasında, buradan edindiği bilgi ve tecrübelerle hakikat açısından doğru olan davranışları kazanır. Buradan şu neticeye ulaşabiliriz; Kur’ân-ı Kerîm kıssaların içerisinde var olan soyut gerçekliklerin zamanın herhangi bir diliminde suret değiştirerek de olsa yeniden ortaya çıkabilirliğini göz önüne alarak insanoğlunun bu durumlar karşısında nasıl davranması gerektiğini öğütlüyor. Çünkü Hz. Âdem’den beri insanın iç ve dış dünyası ile olan mücadelesinin özünde hiçbir değişiklik olmamıştır. Değişen zaman, zemin ve şartlardır.

    Ancak insanoğlunun muhayyilesiyle merakı, onu, yaradılış gerçeğini ve geçmişini derinlemesine araştırmaya, incelemeye zorlar. Bu yüzden peygamberlerin hayatı her dönemde bilimin ve sanatın cazibe merkezi olmuştur. Fakat konunun dinî temele dayanması kaynak meselesinde hassasiyetleri ve sıkıntıları da beraberinde getirir. Kur’ân-ı Kerîm, kıssalarda zaman, yer ve şahıs adları üzerinde durmamıştır. Meselâ Hz. Yusuf kıssasında kendisi de bir peygamber olan Hz. Yakub’un dışında hiçbir şahıs ismine rastlanmaz. Yine meselâ, Hz. Meryem dışında kendilerinden önemle bahsedilen hanımlardan Hz. Havva’nın, Hz. Asiye’nin, Sebe Melikesi Belkıs’ın, Züleyha’nın isimleri zikredilmemiştir. İsimler ve daha pek çok ayrıntılı malûmat sonraki dönemlere genellikle isrâiliyât kanalıyla ulaşmıştır. İslâm âlimleri isrâiliyât kaynaklı bilgilere fazla itibar etmeseler de tartışmalarıyla büsbütün de dışında kalamamışlardır.

    Kıssaların edebiyat üzerinden aktarılması ise meseleye farklı bir boyut kazandırmaktadır. Çünkü sanatkâr, edebiyatın özgür alanı içerisinde sezgilerini ve muhayyilesini dilediği gibi kullanabilmektedir. Kaynaklardaki boşlukları kendi kurgusuyla doldurabilir, hatta hikâyeye yeni anlamlar da yükleyebilir. Onun bu alandaki özgürlüğünü denetleyecek olan ancak iman noktasındaki sorumluluğudur.

    Bizim edebiyatımız kıssalardan önemli ölçüde beslenmiştir, özellikle de şiirimiz. Gerek klasik, gerekse modern şiir dünyamızda teşbih ve telmihlerle kıssalara gönderme yapan örneklere çokça rastlarız. Şiiri bir anlamda sözün özünü söyleme sanatı olarak düşünürsek, şâirin kıssadan aldığı ilham da hâliyle onun içerdiği mânâya yöneliktir. Bu bakımdan nesirde görülebilen anlam kaybı tehlikesi şiirde yok denecek kadar azdır. Peygamberler etrafında oluşmuş semboller; meselâ Hz. Musa’nın asası, Hz. Süleyman’ın mührü, Hz. Yusuf’un güzelliği, zindan ve kuyusu, Hz. Davut’un sesi, Hz. Nuh’un tufanı, Hz Salih’in devesi, Hz. Yunus’un balığı, Hz. İbrahim’in ateşle imtihanı, Hz. İsmail’in koçu, Hz. Eyyub’un sabrı vs. kendi içlerinde çoğalan anlam zenginlikleriyle şiirin sık sık baş vurduğu kaynaklar olmuşlardır. Çünkü hakiki şiir de soyut gerçeklerle uğraşır ve hikmeti hedefler.

    Nesre gelince... Nesir, dinî konularda yazanın sorumluluğunu biraz daha ağırlaştıran bir alandır. Sanat endişesinin manevî sorumluluğu gölgeleme tehlikesi, nesirde şiire nazaran daha fazladır. Çünkü burada kıssaların detaylandırılması, kurgulanması, tasvir edilmesi söz konusudur. Bunun da, ele alınan kıssalarda mahiyet değişikliği yapması muhtemeldir. Romancı veya hikâyecinin kendi psikolojisi ve hayat felsefesi yazdığı esere farklı ölçülerde yansıyacaktır. Bu da bir kıssanın yeniden yorumlanması anlamına gelir. Yorumun olduğu yerde de gerçek tekilliğini kaybeder. Nitekim kıssalarda, peygamberlerin hayatlarında bir şekilde yeri olan kadınların varlığı, nesirlerde aşk hikâyelerine dönüşebilmiştir. En sık rastlanan örneği de “Yusuf ile Züleyh┠hikâyeleridir. Bu kıssadaki olaylar ve şahısların farklı kalemlerden farklı görüntüler olarak yazıldığı bilinen bir gerçektir.

    Kıssaların edebiyat alanlarında yer alması, yazıldığı dönemin kültürel zeminiyle yakından ilişkilidir. Bizim kültürel geçmişimiz Kur’an nefeslidir. Yani atalarımız, Kur’an ruhunu hayatın pratiklerine sindirmişti. Oturuşumuzda, kalkışımızda, yemek yiyişimizde, yolda yürüyüşümüzde, insan ilişkilerinde, cenazemizde, düğünümüzde, kısacası yaşamın bütün girinti ve çıkıntılarında oluşturulan gelenekler Allah’ın rızasına yönlendirilmişti. Bu yüzden hangi kanaldan gelirse gelsin insanımız, kıssaları özündeki hikmet üzerinden okumuşlardır. Bu bir aşk hikâyesi bile olsa. İnsanımız beşerî aşkı ilâhî olana eriştiren bir basamak gibi görmüştür; Leylâ ile Mecnûn hikâyesinde olduğu gibi.

    Böyle bir kültürel atmosferde yetişen sanatkârın sanatını icrâ ediş tarzı da elbette rızaya uygunluk gösterir. Meselâ Hz. Mevlânâ’nın, Mesnevî’si bunun en güzel örneklerindendir. Mesnevî edebî anlamda bir şahaserdir, ama aynı zamanda kelimelerin asıl sahibine karşı sorumluluğunun şuurunu taşır. Mevlânâ Mesnevî’de yer alan mesellerin pek çoğunu kıssalara dayandırmıştır. Ama Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilmeyen hikâyelere de yer verir. Ancak bunu tamamen Kur’an’ın ruhuna uygun olarak yapar. Nefsin türlü tezahürlerini mesellerle örneklerken, kulu Rabbine yakınlaştıran arınmışlığın ne şekilde mümkün olabileceğinin öğütlerini verir. Mevlânâ Mesnevî’nin takdiminde; ”Şüphe yok ki Mesnevî gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’anı apaçık bir hâle koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler.” derken eserinin Allah kelâmıyla ne kadar iç içe olduğunu belirtiyor. Bugün Batı dünyasında müslüman olanların pek çoğu Hz. Mevlânâ’nın Kur’an özlü güçlü ifadelerinin etkisiyle hâkikâti bulduklarını söylemektedirler.

    İslâm’ın ahlâkî ilkelerinin ve inceliklerinin hâkim olduğu bir kültürde bilgilerin farklı aktarımı kalplerde doğrulur. Çünkü irfan dediğimiz seziş yeteneği ancak böyle ortamlarda kazanılır ve irfan sezgisel olarak gerçekle yalanı ayırt edicidir. Meselâ Hz. Nuh kavminin azgınlığıyla ilgili rivâyetlerden biri: Hz. Âdemden sonra uzun süre Allah’ın dini üzerine yaşayan Nuh kavminin aralarındaki bilge kişilerin ölümlerine çok üzüldüklerini, şeytanın onları ayartarak, bu mübarek insanların tasvirlerini yapmalarını, böylelikle onların hatıralarını diri tutacaklarını, neticede üzüntülerinin de hafifleyeceğini öğütlediğini anlatır. Tasvirler zamanla aslın önüne geçer ve insanlar bilgeleri de, hakikati de unutup yaptıkları tasvirlere tapınmaya başlarlar.

    Bu bilgiler rivâyete dayandığı için, gerçekliği tereddütlere yol açabilir. Ama öz itibariyle bize, her zaman şirk tehlikesinin varolduğunu gösterir. Nitekim bu kıssadaki anlamla, asırlar sonra Hz. Peygamber’in ebediyete intikali sırasında Hz. Ebubekir’in üzücü haberi verirken, sahabeye o muhteşem seslenişinde yatan anlam aynıdır; “ Ey insanlar kim Muhammed (s.a.v)’e tapıyorduysa bilsin ki o öldü. Kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir, ölümsüzdür”.

    Netice itibariyle, hakiki şiir hikmet esaslı olduğu için kıssaları kullanış şekli daha ziyâde onların soyut gerçeklerine atıf şeklinde olmuştur. Bu hâliyle dinî açıdan mahzurlu görülmez. Bizim tasavvufî edebiyatımız kalplere hakikat ilmini şiir vasıtasıyla yerleştirmiştir. Nesirde ise somut hadiselerden hareket edildiği ve nesir çoğaltma esaslı bir tür olduğu için, özün değişme tehlikesi her zaman söz konusudur. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu geçmişte atalarımızın yaptığı gibi, aklın gerçekliğinin yerine vahyin gerçekliğini yerleştirmektir. Yani, aklı vahiyle terbiye etmektir.
    * Edebiyatçı, Yazar.


  4. 08.Eylül.2012, 03:48
    2
    Devamlı Üye



    DİNÎ KISSALARIN EDEBİYATA YANSIMASI
    Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU *

    “Muhakkak ki peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır.” (Yusuf,12/111). Âyette açıkça belirtildiği gibi peygamber kıssaları, Kur’ân-ı Kerîm’de insanlığa ders veren mesajlarla yer alır. Kur’ân’ı Kerîm insanoğlunun yaşadığı, yaşayacağı, yaşaması muhtemel bütün hâl ve hadiselere gönderme yapar, bunları da daha ziyade elçi olarak görevlendirdiği peygamberlerin hayatları etrafında örneklendirir. Aynı zamanda da böyle durumlar karşısında insanların ne yapmaları gerektiğini hükme bağlar. Allah’ın kullarına emirlerini, içimizden birer insan olan peygamberleri vasıtasıyla bildirmesi, bir anlamda bu emirlerin hayatla irtibatlandırılmasını daha kolay ve anlaşılır kılmaktadır. Peygamberler ilâhî emirlerin uygulanabilirliğini bize bizzat kendi hayatlarıyla öğretirler. Çünkü insanoğlunun zorluklara katlanması konusunda en çetin imtihana tabi tutulanlar peygamberlerdir. Bu çerçevede anlatılan kıssalar aynı zamanda psikolojik bir boyuta da sahiptir. Kıssaları okuyan insanlar, hayatın gerçekleri karşısında tavır alırken bir anlamda psikolojik bir ön eğitimden geçmiş, ve hayatın her türlü görüntüsüne hazırlanmış olacaklardır. Öte yandan Kur’ân-ı Kerîm’in kıssalardan maksadı hikâye anlatmak değildir. İçinde, idraki hâkikate yönlendiren hikmetleri barındırır. Meselâ, Hz. Yusuf veya Hz. Nuh kıssasında bir hikâyede olması gereken unsurların bütünü yer almaz. Ayrıca peygamberlere dair anlatılanlar belli bir kronolojik düzen içinde ele alınmaz. Biz ancak Kur’an’ın farklı sûrelerinde konuya atıfta bulunan âyetleri bir potada topladığımız zaman kıssanın ana hatlarını oluşturabiliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki kıssaların eksik bırakılan kısımlarını Kur’an insanoğlunun akl-ı selimine bırakmıştır. Mesela “Tufan” kıssasında Hz. Nuh’a yapması emredilen geminin yapılış süreciyle, geminin boyutlarıyla, gemide kullanılan malzemenin nitelikleriyle, çağın teknik birikimiyle ilgili bilgiler açık bir şekilde verilmez. Ancak insan aklı, geminin yapım aşamalarını, planını, ağaçların kesimini vs. kendi zihninde tamamlayabilir. Bu da insanın düşünme melekesine bizzat Allah’ın imkân tanıması anlamına gelir.

    Kıssalar, esas olarak Hak’la bâtıl mücadelesinin somut örneklerle anlatımıdır. Bu yüzden insanoğlu, düşünüp ibret alması için, kıssa aralarında sık sık uyarılır. Bu insanın somut bir durumdan soyut bir neticeye ulaşabilmesi için ona önerilen bir yöntemdir. Dolayısıyla hayatın pratikleri arasında, buradan edindiği bilgi ve tecrübelerle hakikat açısından doğru olan davranışları kazanır. Buradan şu neticeye ulaşabiliriz; Kur’ân-ı Kerîm kıssaların içerisinde var olan soyut gerçekliklerin zamanın herhangi bir diliminde suret değiştirerek de olsa yeniden ortaya çıkabilirliğini göz önüne alarak insanoğlunun bu durumlar karşısında nasıl davranması gerektiğini öğütlüyor. Çünkü Hz. Âdem’den beri insanın iç ve dış dünyası ile olan mücadelesinin özünde hiçbir değişiklik olmamıştır. Değişen zaman, zemin ve şartlardır.

    Ancak insanoğlunun muhayyilesiyle merakı, onu, yaradılış gerçeğini ve geçmişini derinlemesine araştırmaya, incelemeye zorlar. Bu yüzden peygamberlerin hayatı her dönemde bilimin ve sanatın cazibe merkezi olmuştur. Fakat konunun dinî temele dayanması kaynak meselesinde hassasiyetleri ve sıkıntıları da beraberinde getirir. Kur’ân-ı Kerîm, kıssalarda zaman, yer ve şahıs adları üzerinde durmamıştır. Meselâ Hz. Yusuf kıssasında kendisi de bir peygamber olan Hz. Yakub’un dışında hiçbir şahıs ismine rastlanmaz. Yine meselâ, Hz. Meryem dışında kendilerinden önemle bahsedilen hanımlardan Hz. Havva’nın, Hz. Asiye’nin, Sebe Melikesi Belkıs’ın, Züleyha’nın isimleri zikredilmemiştir. İsimler ve daha pek çok ayrıntılı malûmat sonraki dönemlere genellikle isrâiliyât kanalıyla ulaşmıştır. İslâm âlimleri isrâiliyât kaynaklı bilgilere fazla itibar etmeseler de tartışmalarıyla büsbütün de dışında kalamamışlardır.

    Kıssaların edebiyat üzerinden aktarılması ise meseleye farklı bir boyut kazandırmaktadır. Çünkü sanatkâr, edebiyatın özgür alanı içerisinde sezgilerini ve muhayyilesini dilediği gibi kullanabilmektedir. Kaynaklardaki boşlukları kendi kurgusuyla doldurabilir, hatta hikâyeye yeni anlamlar da yükleyebilir. Onun bu alandaki özgürlüğünü denetleyecek olan ancak iman noktasındaki sorumluluğudur.

    Bizim edebiyatımız kıssalardan önemli ölçüde beslenmiştir, özellikle de şiirimiz. Gerek klasik, gerekse modern şiir dünyamızda teşbih ve telmihlerle kıssalara gönderme yapan örneklere çokça rastlarız. Şiiri bir anlamda sözün özünü söyleme sanatı olarak düşünürsek, şâirin kıssadan aldığı ilham da hâliyle onun içerdiği mânâya yöneliktir. Bu bakımdan nesirde görülebilen anlam kaybı tehlikesi şiirde yok denecek kadar azdır. Peygamberler etrafında oluşmuş semboller; meselâ Hz. Musa’nın asası, Hz. Süleyman’ın mührü, Hz. Yusuf’un güzelliği, zindan ve kuyusu, Hz. Davut’un sesi, Hz. Nuh’un tufanı, Hz Salih’in devesi, Hz. Yunus’un balığı, Hz. İbrahim’in ateşle imtihanı, Hz. İsmail’in koçu, Hz. Eyyub’un sabrı vs. kendi içlerinde çoğalan anlam zenginlikleriyle şiirin sık sık baş vurduğu kaynaklar olmuşlardır. Çünkü hakiki şiir de soyut gerçeklerle uğraşır ve hikmeti hedefler.

    Nesre gelince... Nesir, dinî konularda yazanın sorumluluğunu biraz daha ağırlaştıran bir alandır. Sanat endişesinin manevî sorumluluğu gölgeleme tehlikesi, nesirde şiire nazaran daha fazladır. Çünkü burada kıssaların detaylandırılması, kurgulanması, tasvir edilmesi söz konusudur. Bunun da, ele alınan kıssalarda mahiyet değişikliği yapması muhtemeldir. Romancı veya hikâyecinin kendi psikolojisi ve hayat felsefesi yazdığı esere farklı ölçülerde yansıyacaktır. Bu da bir kıssanın yeniden yorumlanması anlamına gelir. Yorumun olduğu yerde de gerçek tekilliğini kaybeder. Nitekim kıssalarda, peygamberlerin hayatlarında bir şekilde yeri olan kadınların varlığı, nesirlerde aşk hikâyelerine dönüşebilmiştir. En sık rastlanan örneği de “Yusuf ile Züleyh┠hikâyeleridir. Bu kıssadaki olaylar ve şahısların farklı kalemlerden farklı görüntüler olarak yazıldığı bilinen bir gerçektir.

    Kıssaların edebiyat alanlarında yer alması, yazıldığı dönemin kültürel zeminiyle yakından ilişkilidir. Bizim kültürel geçmişimiz Kur’an nefeslidir. Yani atalarımız, Kur’an ruhunu hayatın pratiklerine sindirmişti. Oturuşumuzda, kalkışımızda, yemek yiyişimizde, yolda yürüyüşümüzde, insan ilişkilerinde, cenazemizde, düğünümüzde, kısacası yaşamın bütün girinti ve çıkıntılarında oluşturulan gelenekler Allah’ın rızasına yönlendirilmişti. Bu yüzden hangi kanaldan gelirse gelsin insanımız, kıssaları özündeki hikmet üzerinden okumuşlardır. Bu bir aşk hikâyesi bile olsa. İnsanımız beşerî aşkı ilâhî olana eriştiren bir basamak gibi görmüştür; Leylâ ile Mecnûn hikâyesinde olduğu gibi.

    Böyle bir kültürel atmosferde yetişen sanatkârın sanatını icrâ ediş tarzı da elbette rızaya uygunluk gösterir. Meselâ Hz. Mevlânâ’nın, Mesnevî’si bunun en güzel örneklerindendir. Mesnevî edebî anlamda bir şahaserdir, ama aynı zamanda kelimelerin asıl sahibine karşı sorumluluğunun şuurunu taşır. Mevlânâ Mesnevî’de yer alan mesellerin pek çoğunu kıssalara dayandırmıştır. Ama Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilmeyen hikâyelere de yer verir. Ancak bunu tamamen Kur’an’ın ruhuna uygun olarak yapar. Nefsin türlü tezahürlerini mesellerle örneklerken, kulu Rabbine yakınlaştıran arınmışlığın ne şekilde mümkün olabileceğinin öğütlerini verir. Mevlânâ Mesnevî’nin takdiminde; ”Şüphe yok ki Mesnevî gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’anı apaçık bir hâle koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler.” derken eserinin Allah kelâmıyla ne kadar iç içe olduğunu belirtiyor. Bugün Batı dünyasında müslüman olanların pek çoğu Hz. Mevlânâ’nın Kur’an özlü güçlü ifadelerinin etkisiyle hâkikâti bulduklarını söylemektedirler.

    İslâm’ın ahlâkî ilkelerinin ve inceliklerinin hâkim olduğu bir kültürde bilgilerin farklı aktarımı kalplerde doğrulur. Çünkü irfan dediğimiz seziş yeteneği ancak böyle ortamlarda kazanılır ve irfan sezgisel olarak gerçekle yalanı ayırt edicidir. Meselâ Hz. Nuh kavminin azgınlığıyla ilgili rivâyetlerden biri: Hz. Âdemden sonra uzun süre Allah’ın dini üzerine yaşayan Nuh kavminin aralarındaki bilge kişilerin ölümlerine çok üzüldüklerini, şeytanın onları ayartarak, bu mübarek insanların tasvirlerini yapmalarını, böylelikle onların hatıralarını diri tutacaklarını, neticede üzüntülerinin de hafifleyeceğini öğütlediğini anlatır. Tasvirler zamanla aslın önüne geçer ve insanlar bilgeleri de, hakikati de unutup yaptıkları tasvirlere tapınmaya başlarlar.

    Bu bilgiler rivâyete dayandığı için, gerçekliği tereddütlere yol açabilir. Ama öz itibariyle bize, her zaman şirk tehlikesinin varolduğunu gösterir. Nitekim bu kıssadaki anlamla, asırlar sonra Hz. Peygamber’in ebediyete intikali sırasında Hz. Ebubekir’in üzücü haberi verirken, sahabeye o muhteşem seslenişinde yatan anlam aynıdır; “ Ey insanlar kim Muhammed (s.a.v)’e tapıyorduysa bilsin ki o öldü. Kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir, ölümsüzdür”.

    Netice itibariyle, hakiki şiir hikmet esaslı olduğu için kıssaları kullanış şekli daha ziyâde onların soyut gerçeklerine atıf şeklinde olmuştur. Bu hâliyle dinî açıdan mahzurlu görülmez. Bizim tasavvufî edebiyatımız kalplere hakikat ilmini şiir vasıtasıyla yerleştirmiştir. Nesirde ise somut hadiselerden hareket edildiği ve nesir çoğaltma esaslı bir tür olduğu için, özün değişme tehlikesi her zaman söz konusudur. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin tek yolu geçmişte atalarımızın yaptığı gibi, aklın gerçekliğinin yerine vahyin gerçekliğini yerleştirmektir. Yani, aklı vahiyle terbiye etmektir.
    * Edebiyatçı, Yazar.





+ Yorum Gönder