Konusunu Oylayın.: Kalplere Şifa Akıllara Yol Haritası: Kur’an

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kalplere Şifa Akıllara Yol Haritası: Kur’an
  1. 06.Eylül.2012, 19:55
    1
    Misafir

    Kalplere Şifa Akıllara Yol Haritası: Kur’an






    Kalplere Şifa Akıllara Yol Haritası: Kur’an Mumsema Kalplere Şifa Akıllara Yol Haritası: Kur’an


  2. 06.Eylül.2012, 19:55
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 10.Eylül.2012, 01:44
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Kalplere Şifa Akıllara Yol Haritası: Kur’an




    KALPLERE ŞİFA AKILLARA YOL HARİTASI: KUR’AN


    Mahmut AY *
    Allah Teâlâ’nın, insanoğlunun saadeti için hidâyet kaynağı olarak Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’e Cebrail (a.s) vasıtasıyla inzâl buyurduğu Kur’ân-ı Kerîm, yeryüzünü tenvir etmeye başladığı andan beri dünya tarihini hem nazarî hem de amelî olarak en çok etkileyen kitaptır. Bu kitâbın ilahî vahyin son mahsulü olduğuna inanan müslümanlar için ise Kur’ân-ı Kerîm ana kaynaktır. Bu sebeple tarih boyunca müslümanlar hem bu Kitâb’ın öğretilerini anlamak hem de bu öğretileri hayata geçirmek için gayret sarf etmişlerdir.

    Kalpten mâsivâyı (dünya ile ilgili her şeyi) atıp onun yerine Allah sevgisini yerleştirmek ve beşerî varlığı ilâhî varlıkta yok etmek demek olan tasavvufa1 gönül veren sûfîler, İslâm’ı yorumlarken meseleyi daha derûnî ele almaya, meseleyi özünden yakalamaya çalışmışlardır. Söz konusu olan şey din olunca sûfîlerin temel hareket noktası hep aşk olmuştur. Hatta dini bilmekten bile önemlidir aşk. Nitekim Fuzûlî şöyle der: “İlim kesbiyle pâye-i rif’at /Arzûy-i muhâl imiş ancak/Aşk imiş her ne var âlemde/İlim bir kîl u kâl imiş ancak.”

    Sûfîlere göre Kur’ân-ı Kerîm, sıradan bir kitap ya da içinde sadece bazı dînî kurallar ihtivâ eden bir kitap olmanın çok ötesinde bir değer taşımaktadır. O, Yüce Sevgili’nin kitâbıdır. Sevgili, o kitapta kendini tanıtmış, cemâlini ve celâlini o kitapta anlatmıştır. Şu halde Kur’ân-ı Kerîm, hem Sevgili’den bir parça, hem de Sevgili’yi tanımamıza vesile olan bir yazılı metindir. Nitekim ‘De ki: O yalnızca iman edenler için hidâyet ve şifâ kaynağıdır.’2 âyetinin yorumunda İranlı sûfî Ruzbihân-ı Baklî (v.1209) şöyle der: “Kur’ân-ı Kerîm âriflerin kalplerini, asıl kaynağına yönlendiren bir rehberdir. Aşıkların kalpleri ve muhabbet sevdalıları ile aşk hastalarının ruhları için şifâ kaynağıdır. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, Sevgili’lerinin sözü ve arzuladıkları Zât’ın kitâbıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in ibâreleri aracılığıyla O’nu dinlemenin zevkini yaşar ve işâretleri aracılığıyla da O’nu bilirler.”3 Fas’ın yetiştirdiği büyük sûfîlerden İbn Acîbe (v.1809) de Kur’ân-ı Kerîm’in asıl gayesinin insana Allah Teâlâ’yı tanıtmak olduğunu şöyle ifâde eder: “Kur’ân-ı Kerîm, Rabbimizin azametini anlamamız ve O’nu tanıyabilmemiz için inmiştir. Bu anlama ve tanıma da ancak saf aklı ve nurlu fikirleri Kur’ân-ı Kerîm’in mâna denizindeki incileri çıkarmak için kullanmakla olur.”4

    Kur’ân-ı Kerîm, insanların manevî yolculuklarında kullandıkları bir yol haritasıdır. Bu yol haritasını düzenli takip edenler, yolun sonunda Sevgili’yi görür ve O’na kavuşurlar: “Kur’ân-ı Kerîm, kalplerin anahtarıdır, yol haritasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i dinlerken ya da düşünürken Kur’ân-ı Kerîm’in mânalarının kendisine açıldığı kimse için bu durum, onun kalbinin açıldığını gösterir. Kelâm’ın tatlılığına dalmış vaziyette ilerlemeye devam eder ve sonunda vâsıtasız olarak Mütekellim’i müşâhade etmenin tadına varır. İşte seyr u sülûkun gâyesi ve tevhidin nurlarında ilerlemenin başlangıcı budur.”5

    Ruhun canlılığı Kur’ân-ı Kerîm sayesindedir. Manen ölmüş kalpler, ancak Kur’ân-ı Kerîm sayesinde dirilebilir:“Allah Teâlâ, ruhların canlı olmasını şu iki şeye bağlı kılmıştır: Kur’ân-ı Kerîm’e sıkı sıkı bağlanmak, onun mânalarını düşünmek, emirlerine uyup yasakladığı şeylerden uzak durmak ve gücü yettiği kadar takvâ ile korunmak. Bu iki şartı yerine getirdiği nispette ruhu canlanır, dirilir. Bu ikisinde yetersiz kaldığı ölçüde de ruhu ölür.”6

    Kur’ân-ı Kerîm, doğru bilginin gerçek kaynağıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği hükümler aklın vereceği hükümlerden daha doğrudur. Akıl, Kur’ân-ı Kerîm’in hakemliğine müracaat etmelidir. “Muhakkak ki bu Kur’an, en doğru yola götürür.”7 âyetinin tefsîrinde İbn Acîbe şöyle der: “Kur’ân-ı Kerîm’in doğru yola götürdüğünde şüphe yoktur. Bu doğru yol da ya cennet nimetlerine ya da Allah’ı müşâhade etme ve O’nun rızâsını devamlı kazanmaya götürür. Birincisi, İslâm’ın hükümlerinin götürdüğü yoldur. İkincisi ise hakîkatlerin ve ilhâmın götürdüğü yoldur. Bu ikinci yolu ancak kalp aynasını mücâhade ve zikr-i dâim ile cilâlamış olanlar anlayabilirler. … Kur’ân-ı Kerîm’in en doğru yola götürmesi, ona sımsıkı sarılmak ve onun mânalarını tefekkür etmekle mümkün olur. Bu da kâmil mânada ancak kalpleri arındırdıktan sonra gerçekleşebilir.”8

    Kur’ân-ı Kerîm, maddî-manevî bütün hastalıklara şifâdır, insanın dînî-dünyevî bütün sıkıntılarının giderilip manen rahatlamasına vesîle olur. “Kur’ân-ı Kerîm, bütün hastalıklara şifâdır. maddî-manevî; dînî-dünyevî herhangi bir sıkıntıya maruz kalan bir insan Kur’ân-ı Kerîm’i namaz içinde veya dışında okumaya yönelirse sıkıntısının gittiğini görür. Zira Allah’ın kelâmına sığınmak Allah’a sığınmak demektir.”9

    Anadolu’nun bağrında yetişen büyük mutasavvıf Hz.Mevlânâ da Kur’ân-ı Kerîm’i ilâhî bir mesaj ve hidâyet kitâbı olarak değerlendirir. Bir gün Mevlânâ’ya Kur’ân-ı Kerîm’i kırâat-ı sebaya göre okuyan Saîneddîn-i Mukrî’nin hali anlatılıp “Saîneddîn-i Mukrî, zamanın Ebû Hafs’ı Kâlûn’udur. Her gece Kur’an’ı hatmetmeden yatmaz.” demeleri üzerine Mevlân⠓Evet! Sadece cevizleri iyi sayıyor, onun özünden bir haz almıyor. Çünkü Allah’ın kelâmı dört esas üzerine kurulmuştur: İbâre(metin), işâretler, latîfeler ve hakîkatler. İbâre avâm için; işâretler havâs; latîfeler velîler; hakîkatler ise peygamberler içindir. O azîz (Saîneddîn) daima ibâreyi tamirle meşgul, fakat onun sırlarından mahrumdur.” demiştir. Yine Mevlânâ bir gün İmam Ebû Hanîfe’nin akşam namazında “Yer dehşetli sarsıntı ile sarsıldığında”10 âyetini okuyup “Kim zerre kadar hayır işlerse onun karşılığını alacaktır.”11 âyetine ulaştığında hıçkırarak kendinden geçtiğini anlatıp “Eğer Kur’an okursan öyle oku ki seni çağırsınlar. Okuduğundan haberin olmadığı için, seni o yüce Allah’ın dergâhından kovacakları şekilde okuma. ‘Nice Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lanet eder.’ sözünün sırrı budur. Kur’an denilen gelin iman başkentini (kalbi) kavgadan uzak gördüğü vakit yüzünden örtüsünü atar.”12 diyerek kalplere şifâ akıllara yol haritası olan Kur’an mesajının özünü kavramaya verdiği önemi dile getirmiştir. İnsan, Kur’ân-ı Kerîm’den bildiği bir âyetle amel ederse bilmedikleri âyetler ve mânalar da Allah tarafından kendisine öğretilecektir.

    Bu canım var oldukça ben Kur’an’ın kölesiyim

    Muhammed Mustafa’nın yolundaki toprağım

    Benden başkaca bir söz nakledenler olursa

    Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım

    Hz. Mevlânâ

    * Fatih Kız Lisesi Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni


    DİPNOTLAR

    1) Süleyman Ateş, İşârî Tefsir Okulu, s. 12.

    2) Fussilet 41/44.

    3) Ruzbihân-ı Baklî, Arâisu’l-Beyân, II/224.

    4) İbn Acîbe, el-Bahru’l-Medîd, II/572.

    5) a.g.e., II/145.

    6) a.g.e., II/189.

    7) el-İsrâ 17/9.

    8) a.g.e., III/185.

    9) a.g.e., III/264.

    10) ez-Zilzâl 99/1.

    11) ez-Zilzâl 99/7.

    12) Eflâkî, Menâkıbu’l-Arifîn, I/442 vd.


  4. 10.Eylül.2012, 01:44
    2
    Özel Üye



    KALPLERE ŞİFA AKILLARA YOL HARİTASI: KUR’AN


    Mahmut AY *
    Allah Teâlâ’nın, insanoğlunun saadeti için hidâyet kaynağı olarak Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’e Cebrail (a.s) vasıtasıyla inzâl buyurduğu Kur’ân-ı Kerîm, yeryüzünü tenvir etmeye başladığı andan beri dünya tarihini hem nazarî hem de amelî olarak en çok etkileyen kitaptır. Bu kitâbın ilahî vahyin son mahsulü olduğuna inanan müslümanlar için ise Kur’ân-ı Kerîm ana kaynaktır. Bu sebeple tarih boyunca müslümanlar hem bu Kitâb’ın öğretilerini anlamak hem de bu öğretileri hayata geçirmek için gayret sarf etmişlerdir.

    Kalpten mâsivâyı (dünya ile ilgili her şeyi) atıp onun yerine Allah sevgisini yerleştirmek ve beşerî varlığı ilâhî varlıkta yok etmek demek olan tasavvufa1 gönül veren sûfîler, İslâm’ı yorumlarken meseleyi daha derûnî ele almaya, meseleyi özünden yakalamaya çalışmışlardır. Söz konusu olan şey din olunca sûfîlerin temel hareket noktası hep aşk olmuştur. Hatta dini bilmekten bile önemlidir aşk. Nitekim Fuzûlî şöyle der: “İlim kesbiyle pâye-i rif’at /Arzûy-i muhâl imiş ancak/Aşk imiş her ne var âlemde/İlim bir kîl u kâl imiş ancak.”

    Sûfîlere göre Kur’ân-ı Kerîm, sıradan bir kitap ya da içinde sadece bazı dînî kurallar ihtivâ eden bir kitap olmanın çok ötesinde bir değer taşımaktadır. O, Yüce Sevgili’nin kitâbıdır. Sevgili, o kitapta kendini tanıtmış, cemâlini ve celâlini o kitapta anlatmıştır. Şu halde Kur’ân-ı Kerîm, hem Sevgili’den bir parça, hem de Sevgili’yi tanımamıza vesile olan bir yazılı metindir. Nitekim ‘De ki: O yalnızca iman edenler için hidâyet ve şifâ kaynağıdır.’2 âyetinin yorumunda İranlı sûfî Ruzbihân-ı Baklî (v.1209) şöyle der: “Kur’ân-ı Kerîm âriflerin kalplerini, asıl kaynağına yönlendiren bir rehberdir. Aşıkların kalpleri ve muhabbet sevdalıları ile aşk hastalarının ruhları için şifâ kaynağıdır. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, Sevgili’lerinin sözü ve arzuladıkları Zât’ın kitâbıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in ibâreleri aracılığıyla O’nu dinlemenin zevkini yaşar ve işâretleri aracılığıyla da O’nu bilirler.”3 Fas’ın yetiştirdiği büyük sûfîlerden İbn Acîbe (v.1809) de Kur’ân-ı Kerîm’in asıl gayesinin insana Allah Teâlâ’yı tanıtmak olduğunu şöyle ifâde eder: “Kur’ân-ı Kerîm, Rabbimizin azametini anlamamız ve O’nu tanıyabilmemiz için inmiştir. Bu anlama ve tanıma da ancak saf aklı ve nurlu fikirleri Kur’ân-ı Kerîm’in mâna denizindeki incileri çıkarmak için kullanmakla olur.”4

    Kur’ân-ı Kerîm, insanların manevî yolculuklarında kullandıkları bir yol haritasıdır. Bu yol haritasını düzenli takip edenler, yolun sonunda Sevgili’yi görür ve O’na kavuşurlar: “Kur’ân-ı Kerîm, kalplerin anahtarıdır, yol haritasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i dinlerken ya da düşünürken Kur’ân-ı Kerîm’in mânalarının kendisine açıldığı kimse için bu durum, onun kalbinin açıldığını gösterir. Kelâm’ın tatlılığına dalmış vaziyette ilerlemeye devam eder ve sonunda vâsıtasız olarak Mütekellim’i müşâhade etmenin tadına varır. İşte seyr u sülûkun gâyesi ve tevhidin nurlarında ilerlemenin başlangıcı budur.”5

    Ruhun canlılığı Kur’ân-ı Kerîm sayesindedir. Manen ölmüş kalpler, ancak Kur’ân-ı Kerîm sayesinde dirilebilir:“Allah Teâlâ, ruhların canlı olmasını şu iki şeye bağlı kılmıştır: Kur’ân-ı Kerîm’e sıkı sıkı bağlanmak, onun mânalarını düşünmek, emirlerine uyup yasakladığı şeylerden uzak durmak ve gücü yettiği kadar takvâ ile korunmak. Bu iki şartı yerine getirdiği nispette ruhu canlanır, dirilir. Bu ikisinde yetersiz kaldığı ölçüde de ruhu ölür.”6

    Kur’ân-ı Kerîm, doğru bilginin gerçek kaynağıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği hükümler aklın vereceği hükümlerden daha doğrudur. Akıl, Kur’ân-ı Kerîm’in hakemliğine müracaat etmelidir. “Muhakkak ki bu Kur’an, en doğru yola götürür.”7 âyetinin tefsîrinde İbn Acîbe şöyle der: “Kur’ân-ı Kerîm’in doğru yola götürdüğünde şüphe yoktur. Bu doğru yol da ya cennet nimetlerine ya da Allah’ı müşâhade etme ve O’nun rızâsını devamlı kazanmaya götürür. Birincisi, İslâm’ın hükümlerinin götürdüğü yoldur. İkincisi ise hakîkatlerin ve ilhâmın götürdüğü yoldur. Bu ikinci yolu ancak kalp aynasını mücâhade ve zikr-i dâim ile cilâlamış olanlar anlayabilirler. … Kur’ân-ı Kerîm’in en doğru yola götürmesi, ona sımsıkı sarılmak ve onun mânalarını tefekkür etmekle mümkün olur. Bu da kâmil mânada ancak kalpleri arındırdıktan sonra gerçekleşebilir.”8

    Kur’ân-ı Kerîm, maddî-manevî bütün hastalıklara şifâdır, insanın dînî-dünyevî bütün sıkıntılarının giderilip manen rahatlamasına vesîle olur. “Kur’ân-ı Kerîm, bütün hastalıklara şifâdır. maddî-manevî; dînî-dünyevî herhangi bir sıkıntıya maruz kalan bir insan Kur’ân-ı Kerîm’i namaz içinde veya dışında okumaya yönelirse sıkıntısının gittiğini görür. Zira Allah’ın kelâmına sığınmak Allah’a sığınmak demektir.”9

    Anadolu’nun bağrında yetişen büyük mutasavvıf Hz.Mevlânâ da Kur’ân-ı Kerîm’i ilâhî bir mesaj ve hidâyet kitâbı olarak değerlendirir. Bir gün Mevlânâ’ya Kur’ân-ı Kerîm’i kırâat-ı sebaya göre okuyan Saîneddîn-i Mukrî’nin hali anlatılıp “Saîneddîn-i Mukrî, zamanın Ebû Hafs’ı Kâlûn’udur. Her gece Kur’an’ı hatmetmeden yatmaz.” demeleri üzerine Mevlân⠓Evet! Sadece cevizleri iyi sayıyor, onun özünden bir haz almıyor. Çünkü Allah’ın kelâmı dört esas üzerine kurulmuştur: İbâre(metin), işâretler, latîfeler ve hakîkatler. İbâre avâm için; işâretler havâs; latîfeler velîler; hakîkatler ise peygamberler içindir. O azîz (Saîneddîn) daima ibâreyi tamirle meşgul, fakat onun sırlarından mahrumdur.” demiştir. Yine Mevlânâ bir gün İmam Ebû Hanîfe’nin akşam namazında “Yer dehşetli sarsıntı ile sarsıldığında”10 âyetini okuyup “Kim zerre kadar hayır işlerse onun karşılığını alacaktır.”11 âyetine ulaştığında hıçkırarak kendinden geçtiğini anlatıp “Eğer Kur’an okursan öyle oku ki seni çağırsınlar. Okuduğundan haberin olmadığı için, seni o yüce Allah’ın dergâhından kovacakları şekilde okuma. ‘Nice Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lanet eder.’ sözünün sırrı budur. Kur’an denilen gelin iman başkentini (kalbi) kavgadan uzak gördüğü vakit yüzünden örtüsünü atar.”12 diyerek kalplere şifâ akıllara yol haritası olan Kur’an mesajının özünü kavramaya verdiği önemi dile getirmiştir. İnsan, Kur’ân-ı Kerîm’den bildiği bir âyetle amel ederse bilmedikleri âyetler ve mânalar da Allah tarafından kendisine öğretilecektir.

    Bu canım var oldukça ben Kur’an’ın kölesiyim

    Muhammed Mustafa’nın yolundaki toprağım

    Benden başkaca bir söz nakledenler olursa

    Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım

    Hz. Mevlânâ

    * Fatih Kız Lisesi Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni


    DİPNOTLAR

    1) Süleyman Ateş, İşârî Tefsir Okulu, s. 12.

    2) Fussilet 41/44.

    3) Ruzbihân-ı Baklî, Arâisu’l-Beyân, II/224.

    4) İbn Acîbe, el-Bahru’l-Medîd, II/572.

    5) a.g.e., II/145.

    6) a.g.e., II/189.

    7) el-İsrâ 17/9.

    8) a.g.e., III/185.

    9) a.g.e., III/264.

    10) ez-Zilzâl 99/1.

    11) ez-Zilzâl 99/7.

    12) Eflâkî, Menâkıbu’l-Arifîn, I/442 vd.





+ Yorum Gönder