Konusunu Oylayın.: Osmanlılarda Vâizlik

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
Osmanlılarda Vâizlik
  1. 06.Eylül.2012, 19:52
    1
    Misafir

    Osmanlılarda Vâizlik

  2. 10.Eylül.2012, 01:45
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Osmanlılarda Vâizlik




    OSMANLILARDA VÂİZLİK*

    Tuğba YALÇIN**

    Vaazın Mahiyeti

    Dinî tebliğin en etkili araçlarından birisi olan vaaz, halkı, öğüt ve ibret ile eğitmek maksadıyla uyarmak, kalbi yumuşatacak söz söylemek demektir. Bu anlatımda sözlerde açıklık, özetleyici bir üslup kullanmak ve çok derinlikli izahlardan kaçınmak önemlidir1. Nitekim Kur’an-ı Kerîm'de peygamberlerin tebliğ vasıtası olarak va‘z u nasihat ve hikmeti kullanması emredilmektedir; "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet et"2. Vaaz ve nasihat, dinin temel unsurlarından birisi olduğu gibi, Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarının başlıcalarındandır3. Hazret-i Peygamber'e hitap eden: "Sen sadece Kur’an ile vaaz et. Çünkü öğüt gerçekten Müslümanlara fayda verir"4 âyet-i kerîmesi ise; nasihatın nasıl etkili bir tebliğ vasıtası olduğunu açıkça ortaya koyduğu gibi, Kur’an-ı Kerîm'in ahkâm ve ahlâkını insanlara anlatabilecek evsafta olanlara bunu yapmanın farz-ı ayın olduğunu göstermektedir.

    Nasihat esnasında, hikmetle tavsiye etme ve güzel öğütle uyarma metotları kullanılır5. Hikmetin, Müslümanın yitiği olduğu ve onun nerede olursa alınması gerektiğini belirten Peygamber Efendimiz6, böylece onun ihmal edilemez bir değer olduğunu belirtmiştir. Kur’ân-ı Kerîm'de: "Allah hikmeti kime dilerse ona verir; kime de hikmet verilirse muhakkak ona çok hayır verilmiştir."7 buyurulurken, kesin kanıtlara dayanan, muhatabı ikna eden ve olumsuz tartışmaları nihayete erdirecek derecede sağlam ve doğru bilgi anlamına gelen hikmetin8, İslâm'ın anlatılmasındaki ehemmiyetli yerine işaret edilmiştir. Hikmetle öğütte muhataplar âlimler, filozoflar ve münevverlerdir. Bu sebeple vaaz ve nasihatte konunun silsilesine, muhatapların ilmî seviyesine uygun bir şekilde konuşmaya dikkat edilmelidir.

    Vâizin Vasıfları

    Camilerde ve toplu ibadet edilen yerlerde haftanın belli günlerinde insanlara dinî bilgi ve duygu aktaran, onları dinî konularda aydınlatan kişiye ise vâiz denir. Vâizler, anlattıkları mevzular sebebiyle topluma hizmetle yükümlü olduklarından manevî olarak da yaptıklarından sorumludurlar. Bu sebeple disiplinli ve düzgün bir hayata sahip olmalı, yapıcı ve birleştirici bir ihya hizmeti yürütmeli, hitap ettikleri cemaati tanımalıdırlar9. Bununla beraber davetçi vasfını unutmayarak her türlü felâket haberciliğinden uzak durmalıdırlar. Akıcı ve etkileyici bir üslup bir vâizin en etkili aracıdır. Hitabet kurallarını göz önünde bulundurarak, beliğ bir üsluba sahip olmak ve dili etkili kullanmak çok önemlidir. Bilhassa bu hususta Hz. Peygamber'in tebliğdeki üslup ve usulünü esas ve örnek almak gereklidir.

    Osmanlılarda Vâizlik

    Osmanlı eğitim kurumları içinde sadece vâizlik için açılan okullar yoktu. Onaltıncı yüzyılda vasat derecede bir vâizlik için temel İslâm bilimlerine hâkim olmaktan ziyade söz ustalığı ve coşkun anlatım ön planda tutuluyordu10. İlmiye sınıfının temeli medreselerdi. Sahn-ı Semân ve Süleymaniye gibi yüksek dereceli medreselerden mezun olanlar, hariç medreselerindeki bir müderrislik kadrosuna veya küçük şehirlerdeki mahkeme kadılıklarına tayin edilebildikleri gibi din hizmetleri alanında da çalışabilirlerdi. Müderrisler müftü olarak atanabilir, medrese mezunları imamlık, hatiplik, müezzinlik, vâizlik vazifesi alabilirdi11.

    Osmanlılar zamanında imam-hatiplik ve müezzinlik kadrolarına ilâveten dersiâmlık, hatiplik, kürsü şeyhliği, Cuma vâizliği, salâvat-ı şerife-hânlık, ihlâs-ı şerif-hânlık, sure-i Mülk-hânlık gibi vazifeler ihdas edildi12. Bunlar içinde cuma vâizliği ayrı bir öneme sahipti. Cuma namazından sonra vaaz edenler için kullanılan bir tabir olan cuma vâizliğinin diğer adı kürsü şeyhliği idi. Kürsü şeyhliği, Arapça okunan hutbeyi ve hatibin ne dediğini bilmeyen cemaate izah maksadıyla ihdas olunmuştu13. Bu vâizliğin son basamağı Ayasofya Cami Vâizliğiydi14.

    Vaaz ve irşadın yapıldığı en önemli mekânların başında cami geliyordu. Büyük camilerde birden fazla kürsüde sabah namazından iş saatine kadar tefsir, hadis, fıkıh ve Mesnevî, ahlâk ve Arapça dersleri verilirdi15. Bu derslerin bir kısmı medrese müderrisleri olan dersiâmlar tarafından okutulurdu16. Bazı hocalar dersten sonra vaaz da verirlerdi17.

    Vâizlerin görev yapabilmeleri için beratlarının olması gerekiyordu. Beratı zâyi olanlara yenisi verilirdi18. Vâizler bulundukları yerin mukâtaasından veya bir hayır sahibinin vakfından “vâiziyye” adı altında hizmet parası alırlardı. Bu da günlük tespit edilen belli bir miktar akçe idi19.

    Vaazlar genellikle pazartesi, perşembe, bayram günleri ve Kadir Gecesi20 verilirdi. Ancak irşad için en özel zaman üç aylardı. Bu aylarda medrese öğrencileri "şuhûr-ı selâse cerri" olarak isimlendirilen bir yolculuğa çıkarlardı. Kırsal kesimde dinî hizmet yapmak olarak özetlenebilecek cerre21, Arapça'yı anlayabilecek duruma gelen talebelerin çoğu katılırdı. İstanbul'dan gelen talebeler vilâyet merkezleri, sancaklar ve kazalardaki camilere veya tedrisat için ayrılan yerlere yerleştirilirdi. Bir ya da iki kişiye bir cami verilirdi. Öğrenciler namaz sonrası halka va‘z u nasihatte bulunurlardı. İçlerinden hâfız olanlar teravih kıldırırdı. Cerre çıkarak, ülkenin pek çok yerindeki camilerde vaaz ve irşada bulunmak, öğrenilen bilgilerin pratiğe dökülmesi açısından çok önemliydi. Böylece staj yapan talebeler, halkla bir araya gelirken tecrübe kazanırlardı. Bu arada her türlü ihtiyaçları bölgedeki âyan, esnaf ve eşraf tarafından karşılanırdı22.

    Üç aylarda ve bilhassa Ramazan'da cemaatin dinî sohbetlere büyük teveccüh göstermesi, vaaz ve irşadın artırılmasına yol açardı. İstanbul ve bilhassa bilâd-ı selâsedeki (Üsküdar-Eyüp-Galata) büyük camilerde vaaz ve nasihat için dersiâmlar, selâtin camii cuma vâizlerinden seçilen kişiler görevlendirilirdi. Ramazan için taşradan gelip de hâli vakti yerinde olmayan âlimlerin ellerine bir izin belgesi verilir ve ilmihal dersleriyle vazifelendirilirdi23. Ayrıca camilerde birer şeyh, ikindi namazından sonra vaaz verirdi. Bu her sene nöbetleşe devam ederdi24. Taşradaki askerlere vaaz etmeleri için hoca gönderildiği gibi bu görev, alay ve taburlar içindeki müftü ve imamlar tarafından da yerine getirilirdi25. Vaaz vermesi için ehil olan herkese bu imkân sağlanmaya gayret edilirdi27. Ancak resmî sıfatı olmadığı halde vaaz vermeye kalkanlar tahkikata uğrarken27, halka birtakım hurafeler ve komik şeyler anlatan vâizlere bir miktar para verilerek yapacakları vazifeden men edilirlerdi28.

    Zaman içerisinde ilgisiz ve yeteneksiz pek çok kimsenin medreseye kaydolması sonucunda hoca ve bilhassa talebe seviyesinde önemli bir düşüş meydana geldi. Bu yüzden Ramazanda kasaba ve köylere irşad göreviyle giden mollalar kendilerinden bekleneni veremedi ve bu durum halkın şikâyetine sebep oldu29. İkinci Meşrutiyet’le birlikte vaazlar ve vâizler üzerine yapılan tartışmalar giderek derinleşti. Cer geleneğinin medrese ve talebelerin itibarını sarstığı, vâizlerin dilenci pozisyonuna düştükleri dile getirildi. Bunun yerine devletin maaş ödemesi uygulamasının getirilmesi istendi30.

    Vaazlarda hatiplerin bazen yüz sene önce yazılmış ve günün şartlarına hitap etmeyen mevzuları yüksek sesle anlatmalarının, halkı irşad ve eğitmede yetersiz hatta kusurlu olduğunu söylemek mümkündü31. Üstelik Bâb-ı Meşihat'e vâizlerin ellerindeki kitapların zararlı görüşler taşıdığı yönünde şikâyetler de geliyordu32. Bu sebeple vaaz esnasında dikkat edilmesi gereken hususların başında siyasetten bahsedilmemesi geliyordu. Hükümeti tenkit ciddi bir suçtu33. Aynı şekilde Ehl-i Sünnet ve sahabe aleyhine çirkin sözler sarf etmek, vaaz üslubuna uygun olmayan şekilde konuşmak tahkikat ve ardından sürgünü gerektiriyordu. Denizlili Şakir Hoca’nın Ehl-i Sünnet aleyhine söylediği sözler kendisinin Manastır'dan Denizli'ye sürgün edilmesine sebep olmuştu34. Beşiktaş Camii’nde vâizlik yapan Kemahlı İbrahim Hakkı Efendi’nin, vaaz esnasında münasip olmayan şekilde konuşması ise cami görevlilerinin şeyhülislâma gönderdiği şikâyet mektubu sonucu hakkında tahkikat yapılmasına yol açmıştı35.

    İkinci Meşrutiyet sonrası vâizlerin meslekî müktesebata sahip bir biçimde yetiştirilmeleri ve vaazların ıslâhı ile ilgili bir takım projeler gündeme getirildi. Muhammed Abduh'a ait olan ve Sultan İkinci Abdülhamid'e takdim edilen bir lâyihada vaazlarda devlet sevgisinin işlenmesi, padişahın müminlerin emiri sıfatıyla halka anlatılmasının lüzumu yer alıyordu. Yine aynı lâyihada fesad odaklarının tespit edilerek dinin hurafelerden arındırılması, vâizlerin bu çerçevede sözü dinlenecek yüksek ahlâkî seciyeye sahip kişilerden seçilmeleri gerektiği ayrıca beyan edilmekteydi36.

    Bu tartışmaların neticesinde ilk olarak bir vâiz meslek okulu açıldı. 6 Şubat 1912 tarihli bir nizamnâmeyle "Ahkâm-i âliye-i Kur’âniyye ve sünnet-i seniyye-i nebeviyye dairesinde mevâizi, hasene-i ictimaiyye icrasıyla din-i mübîn-i İslâm'ın, müessis-i medeniyet ve fazilet olduğunu cihan-ı insaniyete neşr edebilecek erbâb-ı kemâl yetiştirmek maksadıyla" Medresetü'l-Vâizîn açıldı. Ancak müfredat iyi yapılmış olmasına rağmen medreseliler buna göre hazırlanmadığı için istifade edilemedi. Daha sonra Medresetü'l-E’imme ve'l-Hutabâ (1913), bu okulla birleştirildi ve Medresetü'l-İrşad (1914) açıldı. Ancak o da başarılı olamadı. Bununla birlikte medreseler, Tevhid-i Tedrisat kanununa kadar varlığını sürdürdü37.

    8 Nisan 1914'te Meşihat makamı tarafından yeni bir nizamnâme düzenlendi. Böylece vâizlerin seçilmesi, yeterliliklerinin tesbitine dair bir düzenleme yapılmaya çalışıldı. Beş maddelik bu nizamnâmeye göre; cami ve mescidlerde vaaz ve nasihat edecek olan ulemanın Meşihat'a bağlı olarak çalışan ders vekâleti biriminden38, taşrada olanların ise bulundukları mahallerdeki kadı ve müftülerden birer yeterlilik belgesi almaları karara bağlandı. Bu vesikası bulunmayanlar vâizlik yapamayacaklardı. Alınan bu belgeler cami görevlilerine ibraz edilecek, buna malik olmayanlara vaaz verdirilmeyecekti39. Vaaz esnasında şer‘î ahkâma aykırı konuşan, İslâm dinini aşağılayıcı ifadeler kullananlar, cami ve mescid görevlileri tarafından İstanbul'da Ders Vekâleti'ne, taşrada ise müftülere şikâyet edilecekti40. Usule uymayan vâizleri şikâyet etmekte gevşeklik gösterenlerin maaşlarında kesinti yapılacak ve eğer icap ederse cezalandırılmaları söz konusu olacaktı41.

    Medreseler için yapılan ıslâh çalışmaları esnasında Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesi, borçlanmanın artması gibi sebeplerle bu çalışmalar yarıda bırakıldı. Savaş boyunca pek çok medrese kapalı kaldı, birçoğu harap hale geldi. Bu dönemde din görevlisi eksikliği ciddi boyutlara ulaştı. 1921 senesinde birtakım iyileştirmeler yapılmaya çalışıldıysa da bu teşebbüs sonuçsuz kaldı. 3 Mart 1924 tarihinde 430 sayılı kanun ile eğitimöğretim birleştirilerek bütün eğitim kurumları Maarif Nezaretine bağlandı42.


    *Bu yazıya kıymetli görüşleri ve tashihi ile katkıda bulunan hocam Dr. Mustafa Küçük'e şükran borçluyum.
    **Vaiz - Beykoz Müftülüğü



    DİPNOTLAR

    1. İsmail Lütfi Çakan, Hakkı Tavsiye Metod ve Vasıtaları, İstanbul 1992, s. 60-61.

    2. Nahl Sûresi, 16/125.

    3. İbn Receb el-Hanbelî, Hadislerle İlim ve Hikmet, (trc. Ali Kaya), İstanbul 2006, c. 1, s. 253'ten: Müslim, İman 95 (nr. 55).

    4. Zariyat Sûresi 51/56.

    5. Çakan, a. g. e., s. 60-61.

    6. Tirmizi, İlim, 19.

    7. Bakara Sûresi, 2/269.

    8. Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Haz. Hayreddin Karaman ve diğerleri, Ankara 2006, c. I, s. 424.

    9. İsmail Lütfi Çakan, Dînî Hitâbet (Çeşitleri-İlkeleri-Örnekleri), İstanbul 1998, s. 122- 126.

    10. H. Mustafa Eravcı, "Mevlânâ Valihî'nin Hayatı ve Onun Işığında XVI. Asır Bir Osmanlı Vâizinin Kariyeri", Tarih İncelemeleri Dergisi, c. 18, sayı: 2 (2003), s. 30.

    11. Yaşar Sarıkaya, Medreseler ve Modernleşme, İstanbul 1997, s. 45.

    12. Cahit Baltacı, "Osmanlı Eğitim Sistemi", Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul 1996, c. 2, s. 126.

    13. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s. 186.

    14. BOA, Y. PRK. MŞ, 7/105.

    15. Baltacı, "Osmanlı Eğitim Sistemi", s. 126.

    16. BOA, C. MF, 174/8676; Mehmet Bulut, "Osmanlı Devletinde Dini Teşkilatlanma ve Yaygın Din Eğitimi", Diyanet İlmi Dergi, c. 35, sayı: 2 (1999), s. 106.

    17. Mudurnu kasabası Sultan Yıldırım Bayezid Camii’nde görevlendirilen Abdülkerim Efendi bunlardan biridir. Kendisi salı günleri vaaz için, haftanın diğer günleri aynı camide dersiâm olarak vazifelendirilmişti (BOA, C. MF, 174/8676).

    18. BOA, MF, 32/1552.

    19. BOA, C. MF, 35/1704; BOA, C. MF, 6/255; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1993, c. 3, s. 572.

    20. BOA, C. MF, 177/8836.

    21. BOA, Y. MTV, 75/157.

    22. Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, (Hazırlayanlar: Kazım Arısan- Duygu Arısan Günay) İstanbul 2002, s. 78-79.

    23. BOA, DH. MKT, 2614/66.

    24. BOA, A. MKT. MHM, 213/8.

    25. BOA, Y. MTV, 75/157.

    26. BOA, Y. PRK, BŞK, 3/54; BOA, C. MF, 177/8836.

    27. BOA, DH. EUM. THR, 25/54.

    28. BOA, Y. PRK, BŞK, 25/85.

    29. Mehmet İpşirli, "Cerr", DİA, c. 7, s. 388-389.

    30. Sarıkaya, age., s. 177.

    31. Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, c. 1-2, s. 162-163.

    32. BOA, Y. EE, 143/53.

    33. BOA, DH. EUM. THR, 25/54.

    34. BOA, Y. PRK. BŞK, 30/19.

    35. BOA, Y. PRK. MŞ, 6/2.

    36. Sarıkaya, age., s. 178.

    37. Ergin, age., c. 1-2, s. 160-161.

    38. Medreselerdeki eğitim ve öğretim faaliyetini tanzim etmekle görevli olan ve şeyhülislamlığa bağlı olarak çalışan daireye verilen isim. Bk. Mehmet İpşirli, "Ders Vekâleti", DİA, c. 9, s. 183.

    39. BOA, MV, 234/97.

    40. BOA, İ. MMS, 183/68.

    41. BOA, MV, 234/97.

    42. Sarıkaya, age., s. 189-190.


  3. 10.Eylül.2012, 01:45
    2
    Özel Üye



    OSMANLILARDA VÂİZLİK*

    Tuğba YALÇIN**

    Vaazın Mahiyeti

    Dinî tebliğin en etkili araçlarından birisi olan vaaz, halkı, öğüt ve ibret ile eğitmek maksadıyla uyarmak, kalbi yumuşatacak söz söylemek demektir. Bu anlatımda sözlerde açıklık, özetleyici bir üslup kullanmak ve çok derinlikli izahlardan kaçınmak önemlidir1. Nitekim Kur’an-ı Kerîm'de peygamberlerin tebliğ vasıtası olarak va‘z u nasihat ve hikmeti kullanması emredilmektedir; "Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğüt ile davet et"2. Vaaz ve nasihat, dinin temel unsurlarından birisi olduğu gibi, Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarının başlıcalarındandır3. Hazret-i Peygamber'e hitap eden: "Sen sadece Kur’an ile vaaz et. Çünkü öğüt gerçekten Müslümanlara fayda verir"4 âyet-i kerîmesi ise; nasihatın nasıl etkili bir tebliğ vasıtası olduğunu açıkça ortaya koyduğu gibi, Kur’an-ı Kerîm'in ahkâm ve ahlâkını insanlara anlatabilecek evsafta olanlara bunu yapmanın farz-ı ayın olduğunu göstermektedir.

    Nasihat esnasında, hikmetle tavsiye etme ve güzel öğütle uyarma metotları kullanılır5. Hikmetin, Müslümanın yitiği olduğu ve onun nerede olursa alınması gerektiğini belirten Peygamber Efendimiz6, böylece onun ihmal edilemez bir değer olduğunu belirtmiştir. Kur’ân-ı Kerîm'de: "Allah hikmeti kime dilerse ona verir; kime de hikmet verilirse muhakkak ona çok hayır verilmiştir."7 buyurulurken, kesin kanıtlara dayanan, muhatabı ikna eden ve olumsuz tartışmaları nihayete erdirecek derecede sağlam ve doğru bilgi anlamına gelen hikmetin8, İslâm'ın anlatılmasındaki ehemmiyetli yerine işaret edilmiştir. Hikmetle öğütte muhataplar âlimler, filozoflar ve münevverlerdir. Bu sebeple vaaz ve nasihatte konunun silsilesine, muhatapların ilmî seviyesine uygun bir şekilde konuşmaya dikkat edilmelidir.

    Vâizin Vasıfları

    Camilerde ve toplu ibadet edilen yerlerde haftanın belli günlerinde insanlara dinî bilgi ve duygu aktaran, onları dinî konularda aydınlatan kişiye ise vâiz denir. Vâizler, anlattıkları mevzular sebebiyle topluma hizmetle yükümlü olduklarından manevî olarak da yaptıklarından sorumludurlar. Bu sebeple disiplinli ve düzgün bir hayata sahip olmalı, yapıcı ve birleştirici bir ihya hizmeti yürütmeli, hitap ettikleri cemaati tanımalıdırlar9. Bununla beraber davetçi vasfını unutmayarak her türlü felâket haberciliğinden uzak durmalıdırlar. Akıcı ve etkileyici bir üslup bir vâizin en etkili aracıdır. Hitabet kurallarını göz önünde bulundurarak, beliğ bir üsluba sahip olmak ve dili etkili kullanmak çok önemlidir. Bilhassa bu hususta Hz. Peygamber'in tebliğdeki üslup ve usulünü esas ve örnek almak gereklidir.

    Osmanlılarda Vâizlik

    Osmanlı eğitim kurumları içinde sadece vâizlik için açılan okullar yoktu. Onaltıncı yüzyılda vasat derecede bir vâizlik için temel İslâm bilimlerine hâkim olmaktan ziyade söz ustalığı ve coşkun anlatım ön planda tutuluyordu10. İlmiye sınıfının temeli medreselerdi. Sahn-ı Semân ve Süleymaniye gibi yüksek dereceli medreselerden mezun olanlar, hariç medreselerindeki bir müderrislik kadrosuna veya küçük şehirlerdeki mahkeme kadılıklarına tayin edilebildikleri gibi din hizmetleri alanında da çalışabilirlerdi. Müderrisler müftü olarak atanabilir, medrese mezunları imamlık, hatiplik, müezzinlik, vâizlik vazifesi alabilirdi11.

    Osmanlılar zamanında imam-hatiplik ve müezzinlik kadrolarına ilâveten dersiâmlık, hatiplik, kürsü şeyhliği, Cuma vâizliği, salâvat-ı şerife-hânlık, ihlâs-ı şerif-hânlık, sure-i Mülk-hânlık gibi vazifeler ihdas edildi12. Bunlar içinde cuma vâizliği ayrı bir öneme sahipti. Cuma namazından sonra vaaz edenler için kullanılan bir tabir olan cuma vâizliğinin diğer adı kürsü şeyhliği idi. Kürsü şeyhliği, Arapça okunan hutbeyi ve hatibin ne dediğini bilmeyen cemaate izah maksadıyla ihdas olunmuştu13. Bu vâizliğin son basamağı Ayasofya Cami Vâizliğiydi14.

    Vaaz ve irşadın yapıldığı en önemli mekânların başında cami geliyordu. Büyük camilerde birden fazla kürsüde sabah namazından iş saatine kadar tefsir, hadis, fıkıh ve Mesnevî, ahlâk ve Arapça dersleri verilirdi15. Bu derslerin bir kısmı medrese müderrisleri olan dersiâmlar tarafından okutulurdu16. Bazı hocalar dersten sonra vaaz da verirlerdi17.

    Vâizlerin görev yapabilmeleri için beratlarının olması gerekiyordu. Beratı zâyi olanlara yenisi verilirdi18. Vâizler bulundukları yerin mukâtaasından veya bir hayır sahibinin vakfından “vâiziyye” adı altında hizmet parası alırlardı. Bu da günlük tespit edilen belli bir miktar akçe idi19.

    Vaazlar genellikle pazartesi, perşembe, bayram günleri ve Kadir Gecesi20 verilirdi. Ancak irşad için en özel zaman üç aylardı. Bu aylarda medrese öğrencileri "şuhûr-ı selâse cerri" olarak isimlendirilen bir yolculuğa çıkarlardı. Kırsal kesimde dinî hizmet yapmak olarak özetlenebilecek cerre21, Arapça'yı anlayabilecek duruma gelen talebelerin çoğu katılırdı. İstanbul'dan gelen talebeler vilâyet merkezleri, sancaklar ve kazalardaki camilere veya tedrisat için ayrılan yerlere yerleştirilirdi. Bir ya da iki kişiye bir cami verilirdi. Öğrenciler namaz sonrası halka va‘z u nasihatte bulunurlardı. İçlerinden hâfız olanlar teravih kıldırırdı. Cerre çıkarak, ülkenin pek çok yerindeki camilerde vaaz ve irşada bulunmak, öğrenilen bilgilerin pratiğe dökülmesi açısından çok önemliydi. Böylece staj yapan talebeler, halkla bir araya gelirken tecrübe kazanırlardı. Bu arada her türlü ihtiyaçları bölgedeki âyan, esnaf ve eşraf tarafından karşılanırdı22.

    Üç aylarda ve bilhassa Ramazan'da cemaatin dinî sohbetlere büyük teveccüh göstermesi, vaaz ve irşadın artırılmasına yol açardı. İstanbul ve bilhassa bilâd-ı selâsedeki (Üsküdar-Eyüp-Galata) büyük camilerde vaaz ve nasihat için dersiâmlar, selâtin camii cuma vâizlerinden seçilen kişiler görevlendirilirdi. Ramazan için taşradan gelip de hâli vakti yerinde olmayan âlimlerin ellerine bir izin belgesi verilir ve ilmihal dersleriyle vazifelendirilirdi23. Ayrıca camilerde birer şeyh, ikindi namazından sonra vaaz verirdi. Bu her sene nöbetleşe devam ederdi24. Taşradaki askerlere vaaz etmeleri için hoca gönderildiği gibi bu görev, alay ve taburlar içindeki müftü ve imamlar tarafından da yerine getirilirdi25. Vaaz vermesi için ehil olan herkese bu imkân sağlanmaya gayret edilirdi27. Ancak resmî sıfatı olmadığı halde vaaz vermeye kalkanlar tahkikata uğrarken27, halka birtakım hurafeler ve komik şeyler anlatan vâizlere bir miktar para verilerek yapacakları vazifeden men edilirlerdi28.

    Zaman içerisinde ilgisiz ve yeteneksiz pek çok kimsenin medreseye kaydolması sonucunda hoca ve bilhassa talebe seviyesinde önemli bir düşüş meydana geldi. Bu yüzden Ramazanda kasaba ve köylere irşad göreviyle giden mollalar kendilerinden bekleneni veremedi ve bu durum halkın şikâyetine sebep oldu29. İkinci Meşrutiyet’le birlikte vaazlar ve vâizler üzerine yapılan tartışmalar giderek derinleşti. Cer geleneğinin medrese ve talebelerin itibarını sarstığı, vâizlerin dilenci pozisyonuna düştükleri dile getirildi. Bunun yerine devletin maaş ödemesi uygulamasının getirilmesi istendi30.

    Vaazlarda hatiplerin bazen yüz sene önce yazılmış ve günün şartlarına hitap etmeyen mevzuları yüksek sesle anlatmalarının, halkı irşad ve eğitmede yetersiz hatta kusurlu olduğunu söylemek mümkündü31. Üstelik Bâb-ı Meşihat'e vâizlerin ellerindeki kitapların zararlı görüşler taşıdığı yönünde şikâyetler de geliyordu32. Bu sebeple vaaz esnasında dikkat edilmesi gereken hususların başında siyasetten bahsedilmemesi geliyordu. Hükümeti tenkit ciddi bir suçtu33. Aynı şekilde Ehl-i Sünnet ve sahabe aleyhine çirkin sözler sarf etmek, vaaz üslubuna uygun olmayan şekilde konuşmak tahkikat ve ardından sürgünü gerektiriyordu. Denizlili Şakir Hoca’nın Ehl-i Sünnet aleyhine söylediği sözler kendisinin Manastır'dan Denizli'ye sürgün edilmesine sebep olmuştu34. Beşiktaş Camii’nde vâizlik yapan Kemahlı İbrahim Hakkı Efendi’nin, vaaz esnasında münasip olmayan şekilde konuşması ise cami görevlilerinin şeyhülislâma gönderdiği şikâyet mektubu sonucu hakkında tahkikat yapılmasına yol açmıştı35.

    İkinci Meşrutiyet sonrası vâizlerin meslekî müktesebata sahip bir biçimde yetiştirilmeleri ve vaazların ıslâhı ile ilgili bir takım projeler gündeme getirildi. Muhammed Abduh'a ait olan ve Sultan İkinci Abdülhamid'e takdim edilen bir lâyihada vaazlarda devlet sevgisinin işlenmesi, padişahın müminlerin emiri sıfatıyla halka anlatılmasının lüzumu yer alıyordu. Yine aynı lâyihada fesad odaklarının tespit edilerek dinin hurafelerden arındırılması, vâizlerin bu çerçevede sözü dinlenecek yüksek ahlâkî seciyeye sahip kişilerden seçilmeleri gerektiği ayrıca beyan edilmekteydi36.

    Bu tartışmaların neticesinde ilk olarak bir vâiz meslek okulu açıldı. 6 Şubat 1912 tarihli bir nizamnâmeyle "Ahkâm-i âliye-i Kur’âniyye ve sünnet-i seniyye-i nebeviyye dairesinde mevâizi, hasene-i ictimaiyye icrasıyla din-i mübîn-i İslâm'ın, müessis-i medeniyet ve fazilet olduğunu cihan-ı insaniyete neşr edebilecek erbâb-ı kemâl yetiştirmek maksadıyla" Medresetü'l-Vâizîn açıldı. Ancak müfredat iyi yapılmış olmasına rağmen medreseliler buna göre hazırlanmadığı için istifade edilemedi. Daha sonra Medresetü'l-E’imme ve'l-Hutabâ (1913), bu okulla birleştirildi ve Medresetü'l-İrşad (1914) açıldı. Ancak o da başarılı olamadı. Bununla birlikte medreseler, Tevhid-i Tedrisat kanununa kadar varlığını sürdürdü37.

    8 Nisan 1914'te Meşihat makamı tarafından yeni bir nizamnâme düzenlendi. Böylece vâizlerin seçilmesi, yeterliliklerinin tesbitine dair bir düzenleme yapılmaya çalışıldı. Beş maddelik bu nizamnâmeye göre; cami ve mescidlerde vaaz ve nasihat edecek olan ulemanın Meşihat'a bağlı olarak çalışan ders vekâleti biriminden38, taşrada olanların ise bulundukları mahallerdeki kadı ve müftülerden birer yeterlilik belgesi almaları karara bağlandı. Bu vesikası bulunmayanlar vâizlik yapamayacaklardı. Alınan bu belgeler cami görevlilerine ibraz edilecek, buna malik olmayanlara vaaz verdirilmeyecekti39. Vaaz esnasında şer‘î ahkâma aykırı konuşan, İslâm dinini aşağılayıcı ifadeler kullananlar, cami ve mescid görevlileri tarafından İstanbul'da Ders Vekâleti'ne, taşrada ise müftülere şikâyet edilecekti40. Usule uymayan vâizleri şikâyet etmekte gevşeklik gösterenlerin maaşlarında kesinti yapılacak ve eğer icap ederse cezalandırılmaları söz konusu olacaktı41.

    Medreseler için yapılan ıslâh çalışmaları esnasında Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesi, borçlanmanın artması gibi sebeplerle bu çalışmalar yarıda bırakıldı. Savaş boyunca pek çok medrese kapalı kaldı, birçoğu harap hale geldi. Bu dönemde din görevlisi eksikliği ciddi boyutlara ulaştı. 1921 senesinde birtakım iyileştirmeler yapılmaya çalışıldıysa da bu teşebbüs sonuçsuz kaldı. 3 Mart 1924 tarihinde 430 sayılı kanun ile eğitimöğretim birleştirilerek bütün eğitim kurumları Maarif Nezaretine bağlandı42.


    *Bu yazıya kıymetli görüşleri ve tashihi ile katkıda bulunan hocam Dr. Mustafa Küçük'e şükran borçluyum.
    **Vaiz - Beykoz Müftülüğü



    DİPNOTLAR

    1. İsmail Lütfi Çakan, Hakkı Tavsiye Metod ve Vasıtaları, İstanbul 1992, s. 60-61.

    2. Nahl Sûresi, 16/125.

    3. İbn Receb el-Hanbelî, Hadislerle İlim ve Hikmet, (trc. Ali Kaya), İstanbul 2006, c. 1, s. 253'ten: Müslim, İman 95 (nr. 55).

    4. Zariyat Sûresi 51/56.

    5. Çakan, a. g. e., s. 60-61.

    6. Tirmizi, İlim, 19.

    7. Bakara Sûresi, 2/269.

    8. Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir, Haz. Hayreddin Karaman ve diğerleri, Ankara 2006, c. I, s. 424.

    9. İsmail Lütfi Çakan, Dînî Hitâbet (Çeşitleri-İlkeleri-Örnekleri), İstanbul 1998, s. 122- 126.

    10. H. Mustafa Eravcı, "Mevlânâ Valihî'nin Hayatı ve Onun Işığında XVI. Asır Bir Osmanlı Vâizinin Kariyeri", Tarih İncelemeleri Dergisi, c. 18, sayı: 2 (2003), s. 30.

    11. Yaşar Sarıkaya, Medreseler ve Modernleşme, İstanbul 1997, s. 45.

    12. Cahit Baltacı, "Osmanlı Eğitim Sistemi", Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul 1996, c. 2, s. 126.

    13. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s. 186.

    14. BOA, Y. PRK. MŞ, 7/105.

    15. Baltacı, "Osmanlı Eğitim Sistemi", s. 126.

    16. BOA, C. MF, 174/8676; Mehmet Bulut, "Osmanlı Devletinde Dini Teşkilatlanma ve Yaygın Din Eğitimi", Diyanet İlmi Dergi, c. 35, sayı: 2 (1999), s. 106.

    17. Mudurnu kasabası Sultan Yıldırım Bayezid Camii’nde görevlendirilen Abdülkerim Efendi bunlardan biridir. Kendisi salı günleri vaaz için, haftanın diğer günleri aynı camide dersiâm olarak vazifelendirilmişti (BOA, C. MF, 174/8676).

    18. BOA, MF, 32/1552.

    19. BOA, C. MF, 35/1704; BOA, C. MF, 6/255; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1993, c. 3, s. 572.

    20. BOA, C. MF, 177/8836.

    21. BOA, Y. MTV, 75/157.

    22. Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, (Hazırlayanlar: Kazım Arısan- Duygu Arısan Günay) İstanbul 2002, s. 78-79.

    23. BOA, DH. MKT, 2614/66.

    24. BOA, A. MKT. MHM, 213/8.

    25. BOA, Y. MTV, 75/157.

    26. BOA, Y. PRK, BŞK, 3/54; BOA, C. MF, 177/8836.

    27. BOA, DH. EUM. THR, 25/54.

    28. BOA, Y. PRK, BŞK, 25/85.

    29. Mehmet İpşirli, "Cerr", DİA, c. 7, s. 388-389.

    30. Sarıkaya, age., s. 177.

    31. Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, c. 1-2, s. 162-163.

    32. BOA, Y. EE, 143/53.

    33. BOA, DH. EUM. THR, 25/54.

    34. BOA, Y. PRK. BŞK, 30/19.

    35. BOA, Y. PRK. MŞ, 6/2.

    36. Sarıkaya, age., s. 178.

    37. Ergin, age., c. 1-2, s. 160-161.

    38. Medreselerdeki eğitim ve öğretim faaliyetini tanzim etmekle görevli olan ve şeyhülislamlığa bağlı olarak çalışan daireye verilen isim. Bk. Mehmet İpşirli, "Ders Vekâleti", DİA, c. 9, s. 183.

    39. BOA, MV, 234/97.

    40. BOA, İ. MMS, 183/68.

    41. BOA, MV, 234/97.

    42. Sarıkaya, age., s. 189-190.





+ Yorum Gönder