+ Yorum Gönder
Soru ve Cevaplar ve Misafir Soruları Kategorisinden Osmanlı Döneminde Mahalle İmamları Konusununa Bakıyorsunuz..
  1. Misafir

    Osmanlı Döneminde Mahalle İmamları






  2. Galus
    Özel Üye

    Cevap: Osmanlı Döneminde Mahalle İmamları


    Reklam



    Cevap: OSMANLI DÖNEMİNDE MAHALLE İMAMLARI

    Prof. Dr. Kemal BEYDİLLİ*

    Osmanlı Devleti'nde imamlar sivil ve askerî kesimler dahil olmak üzere Müslüman topluma hizmet veren kadrolar içinde geniş bir yer işgal etmekteydi. Bunların içinde toplum örgütlenmesinde geniş bir kitle oluşturan mahalle imamları muhakkak ki ayrı bir konuma sahiptir. İmamlar padişah beratı ile hizmete alınırdı. Berat, Osmanlı devlet sisteminde devlet hizmetine girmiş olmaya işaret eder. Bu sebeple berat sahibi uygun imtiyazlarla donatılır ve ayrıcalıklı bir statü kazanırdı. Osmanlı hukuk düzeninde bu durumda olanlar için kullanılan teknik tabir "askerî"dir. Dolayısıyla bu tanımlamanın askerlik ile alakası olmadığı ve beratla işe alınan devlet memurlarının statüsünü ifade etmek üzere kullanıldığı açıktır. Berat sahibi imam ve hatipler, görev süreleri boyunca raiyyet rüsumu ve avârız gibi, vergi vermekle mükellef olan müslim ve gayri müslim halkın (reâyânın) ödemekte oldukları vergilerden muaf tutulmuşlardır. Bir şekilde hizmetlerinin sona ermesi halinde imamlar, reâyânın dahil olduğu olağan hukuk düzenine intikal eder, raiyyet statüsü içine alınırlardı, dolayısıyla muaf ve müsellemlik kayırımına son verilirdi. İmamlar gibi, camide hizmet vermekte olan hatip ve müezzin başta olmak üzere diğer kadrolar için de berat ile atanma söz konusudur. Bütün beratlar yeni bir padişahın tahta geçmesi halinde yenilenmek zorundaydı. Genelde halife, fakih ve molla sıfatlarıyla da anılan imamların özel konumları itibariyle mümtaz kılınmaları, hiç şüphesiz bunların halkın rehberi ve önderi (muktedâ-yı nâs) olarak kabul edilmelerinden kaynaklanmaktaydı.

    Mahalle imamları -ve sâir bütün cami hüddâmı- hizmet verdikleri mescid ve camilerin vakıflarından maaş (buna "vazife" denilirdi) almaktaydılar. Tayinleri genelde vakıf mütevellisinin teklifi, şeyhülislamın onayı ve yukarıda ifade edildiği üzere padişahın beratı ile gerçekleşirdi. Vakıfların zamanla yalnız kâğıt üzerinde görünür olması ve gerçek gelirlerini kaybetmesi neticesinde, vazifelerin maddî yükünün karşılanması için başka kaynaklar aranmaya başlanmış ve giderek bunlara merkezî idarenin maaş tahsis etmesi bir zaruret haline gelmiştir. Bu gelişme özellikle II. Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından sonra vakıfların bir nezaret kurularak birleştirilmesi (Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti) ve devlet kontrolü altında yeni bir idareye kavuşturulmasıyla (1826) kendini göstermiştir.

    İmam tayinlerinde, genelde bu hizmeti yerine getirmek için yeterli dinî bilgilerle mücehhez ve iyi ahlâk sahibi olmak gerekli şartların başında yer alırdı, ancak belirli ölçüde eğitimli olmalarıyla ilgili bir kuralın varlığından söz etmek her zaman mümkün değildir. Dolayısıyla imamlık, özellikle küçük yerleşim birimlerinde ve kırsal kesimlerde babadan oğula veya aile fertlerinden birine, bir kardeşten diğerine geçebilmekteydi. Büyük yerleşim birimlerinde imam tayinlerinde ortaya başka bir adayın çıkması halinde, adaylar arasında yapılan imtihanlar belirleyici rol oynamaktaydı. Bu durumda babasının yerine geçmek isteyen oğula göre dinî bilgi açısından daha üstün olan diğer adayın tercih edilmesi söz konusu olabilmekteydi. Böyle bir imtihanda adaylara genelde, Kur’ân-ı Kerîm’den bir aşir ve Dürer ve Gurer’den bir parça okutulur, ayrıca tecvîd’den sınanırdı.

    Osmanlı şehir örgütlenmesi içinde mahallenin özel konumu, mahalle imamlığını önemli bir görev olarak öne çıkarmıştır. Tanzimat devrine gelinceye kadar imam, devleti temsil etmek üzere mahallenin önde gelen sorumlusuydu. Görevlerinin ifası sırasında kadılar tarafından teftiş edilir, ahalinin hakkındaki haklı şikâyetleri azillerine yol açabilir ve cezalandırılmalarına sebep olabilirdi. Dolayısıyla belirli bir kontrol altında bulunurlardı. İmamlar, kadıların yerine getirmesi gereken birçok işte onların en önemli yardımcılarıydı. Mahallenin düzeni, asayiş ve inzibatı, yangından korunması için önlem alınması, içki içilen yerlerin tespiti ve fuhuş yapan kadınların mahalleden sürülmek üzere belirlenmesi, mahallelinin gerekli İslâmî âdâb içinde yaşamını sürdürmesi ve dinî vecîbelerini yerine getirmesi imamlar tarafından gözlenir, özellikle vakit namazlarının ihmaliyle ilgili olarak zaman zaman hükümet tarafından gösterilen hassasiyet sonucu, bu yolda gönderilen fermanların uygulanması kendilerinden beklenirdi.

    İmamlar kritik siyasî kargaşa günlerinde mahallelinin zabturabt altında tutulmasının veya sokağa dökülmesinin öncüsü ve örgütçüsüdür. Nitekim, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması sebebiyle hazırlanan ferman halka duyurulmak üzere mahalle imamlarına teslim edilmiş, asayişin temini amacıyla konulan, yatsıdan sonra sokağa çıkma yasağının duyurulması ve icrası yine kendilerine havale edilmiştir.

    İmamlar mahallelerinde ikamet edenler hakkında tam bilgi sahibi olmak durumundaydılar. Çağdaş anlamda mahallenin muhtarıydılar. Mahallede oturanların kimlik belirlemesi, gelen yabancıların veya yeni taşınanların tespiti ve kayıt altına alınması işleri, yeni gelenlerin kefalete bağlanması, mahalle sakinlerinin ikamet yeri ve sürelerinin belirlenmesi, 19. yüzyılda ortaya çıkan şehre giriş izni anlamındaki "mürûr tezkireleri"nin elde edilmesiyle ilgili ilk işlem olmak üzere ikametgâh ve kimlik belgelerinin tanzimi imamlar tarafından yerine getirilirdi. İmamlar kefilsiz olanların mahallede barınmasının sorumluluğunu taşırdı. Ölüm ve defin, doğum kayıtları, nikâh akdi ve boşanma işlemleri imamlar tarafından yürütülür, bazı belediye işlerinin görülmesi, bu arada mahallenin temizliğine dikkat edilmesi ve çevre temizliğinin sağlanması onun görevleri arasında sayılırdı. Mahallenin ileri gelenleriyle ve daha geç dönemlerde II. Mahmud döneminde ortaya çıkan muhtarlarla birlikte fırınlarda ekmeklerin kontrolü, ihtikâr ve sahtekârlıkların önlenmesi gibi işler yanında, imparatorluğun son zamanlarında iâne ve kurban derilerinin makbuz karşılığında toplanması işleri de yine kendilerine havale edilmişti.

    Mahalle imamlarının nikâh akdiyle ilgili işlemleri, kendilerine havale edilen en dikkat çekici görevleri arasında yer alır. Özellikle nikâhların önceden mahkeme izni alındıktan sonra kıyılması, işlemlerin kayda geçirilmesi ve kadılara teslim edilmesi, nikâh işlerinin önemli ayrıntıları olarak imparatorluğun son dönemlerine kadar devam etmiştir. Kadı sicilleri arasında yer alan nikâh akidlerinin kayd edildiği "münâkehât defterleri"nin varlığı, bu tür kayıtların müstakillen de tutulmuş olduğunun göstergesidir. İmamların önceden alınmış mahkeme izni olmadan nikâh kıymaya yetkileri yoktur. Nikâh akidleri, kararlaştırılan mehirler, neseb ve miras tefriki sebebiyle özellikle kadı (mahkeme) iznine tâbi idi ve bu sebeple de muhakkak surette kadı sicillerine kaydedilmesi gerekmekteydi.

    19. yüzyılın sonlarına doğru imamların nikâh kıymasına dair işlemler yeniden düzenlenmiştir. Yapılan değişiklikler arasında, nikâhtan önce mahkemeden evlilik izni getirilmesi daima aranan bir şart olarak mevcut olan yerini korumuştur. Nikâh akidleri ve boşanmaların muayyen bir süre içinde nüfus memurluklarına bildirilmesi imamlara önemli bir yükümlülük getirmekteydi. Aksi halde belirli bir para cezası ile tecziye edilmeleri hususu 2 Eylül 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizâmnâmesi'nde yer almış bulunuyordu. Nihayet 1887’de alınan bir karar ile imamların bu konudaki sorumluluğu muhtarlarla paylaştırıldı. 1881 tarihli nizamnâmenin yerine geçmek üzere 27 Haziran 1890 tarihli olarak kabul edilen yeni bir nizamnâme ile nikâhtan önce mahkemeden evlilik izni getirilmesi kaidesi muhafaza edilmiş ve nikâh akdi ve boşanmaların 15 gün içinde nüfus dairelerine bildirilmesi istenmiştir.

    İmparatorluğun son dönemlerinde mahalle imamları eskiden beri yerine getirdikleri işlerin önemli bir kısmını muhtarlara devretmek zorunda kaldıklarından, bu tür işlemlerden alınan harçlardan da mahrum kalmışlardır. Böylece gitgide ellerinde yalnızca cenaze ve nikâh işleri kalmıştır. Ancak yukarıda sözü edilen Hukuk-i Aile Kararnamesi uyarınca izdivaç işleri de mahkemelere devredilmişti. Bu uygulama genelde ekonomik ağırlıklı şikâyetlere yol açtı. Bütün vazifelerin kendilerinden alınmasıyla ellerinde yalnızca cenaze işleri ve “gassallık” kaldığı şeklindeki sızlanmalar giderek artmaya başladı. Bu gelişmeler karşısında imamların örgütlenmeye giriştiklerini görmek ilgi çekicidir. Nitekim 1913 senesi içinde mahalle imamları, “Mahalle İmamları Birlik ve Yardımlaşma Cemiyeti” (E’imme-i Mahallât Tevhîd ve Te’âvün Cemiyeti) adı altında bir örgüt kurmak üzere resmî makamlara başvurdular. Mesele Şurâ-yı Devlet’e intikal etmiş olarak karara bağlandı. Ancak çıkan karar imamların beklentilerine cevap vermekten uzaktı, zira Şura-yı Devlet, cemiyet nizamnâmesinin 2. maddesinde İstanbul’daki bütün mahalle imamlarını doğal üyesi olarak görmekte olduğunu belirtmesinden ötürü, kurulması istenen örgütü bir sendika olarak nitelemekteydi. Kamu hizmeti görmekte olduğu özellikle vurgulanan imamların ise, kanunların da yasaklaması sebebiyle sendika kurmalarına izin verilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla yapılan başvuru bu gerekçelerle geri çevrildi. Bu karara rağmen, İstanbul mahalle imamlarının kendi iş kollarındaki örgütlenme girişimleriyle sendikacılık tarihimizde bir ilke imza attıklarına şüphe yoktur.

    Mahallede mescid veya camiyi vakfedenin ve diğer hayır sahiplerinin maddî katkısıyla ayakta duran, bütün mahallelinin de iştirakinin söz konusu olduğu Avârız Vakfı bir nevi yardımlaşma sandığı olarak imamın sorumluluğu altında muhafaza edilirdi. Burada toplanan para işletilir ve ortaya çıkan meblağ mahalledeki hastalara, fakirlere, yardıma muhtaç evleneceklere, fakirlerin cenazelerinin kaldırılmasına, su yollarının onarımına, cami veya mescidin tamirine, bazı yerlerde imam başta olmak üzere buradaki hizmetlilerin maaşlarının ödenmesine, yeni gelenlere yerleşme veya memleketlerine döneceklere yol parası verilmesine harcanırdı.


    Resmî soruşturmaların, hazırlanan resmî belgelerin imza ve mühür sahipleri arasında imamlar da vardı. Ayrıca mahalle adına verilen dilekçelerde, mahalleli arasındaki anlaşmazlıkların çözümünü düzenleyen belgelerde de yer alırlardı. Gayri müslimlerin herhangi bir şekilde kanunsuz kilise inşa etmelerinin veya bir mekânı kiliseye çevirmelerinin, mevcutların eski şeklini bozarak yeni ilâvelerde bulunup bulunmadıklarının kontrolü ve tamirlerinin gerekli olup olmadığının tespiti için kurulan teftiş heyetlerinin tabîî üyeleri içinde imamlar da bulunurdu. Bütün bunlar imamların görevlerinin din işleriyle sınırlı olmadığı ve genelde mahallenin yönetimiyle ilgili vazifelerinin daha ağırlıklı olduğu, köylerde ise ahali üzerinde etkili olmalarından ötürü köy hayatının önde gelen simaları ve dolayısıyla idaresinin nüfuzlu şahsiyetleri arasında yer aldıkları görülüyor.

    Mahalle imamlarının yönetim ağırlıklı konumu Tanzimat devrine kadar değişmeden kaldı. II. Mahmud döneminde kurulmaya başlanan muhtarlık teşkilâtı, imamların yönetici kimliklerini giderek artan bir hızla ikinci plana atmıştır. Vakanüvis Lutfî Efendi'deki kayda göre, 1828-1829 Rus Savaşı sebebiyle İstanbul'da erkek nüfusun tesbiti ve sicile kaydı gerektiğinden, bu hususta "imamların müsamaha edememesi için" her mahalleye ahalinin önde gelenlerinden olmak üzere ikişer muhtar tayin edilmesine karar verilmiştir. Anadolu'da muhtarlığın ilk ihdas edildiği yer olan Kastamonu'da bu kuruluş âyanların nüfuzunun kısıtlanmasında bir araç olarak düşünülmekle beraber yaygınlaşması imamların aleyhine bir netice vermiştir. Bununla birlikte gelişmeyi, modern şehir hizmetlerinin ve çağdaş idarî telakkinin kaçınılmaz bir sonucu olarak görmek gerekir.

    Köy ve mahalle imamları içinde bulundukları statü gereği olarak askerlik hizmetinden muaf tutulmuş bulunuyorlardı. Bu durum 1826’dan sonra kurulan yeni orduya asker teminiyle ilgili olarak yapılan düzenlemelerde mevcut olan imamlar içinde askerlik yaşında olanların hizmete devam etmelerine karar verilmiş, ancak yeni alınacakların askerlik hizmetini görmüş, dolayısıyla askerlik yaşını aşmış olmaları şartı getirilmiştir. Askerlik işlerini düzenlemek üzere 19 Aralık 1848 tarihli olarak çıkartılan yeni askerî kanunnâmede ise camilerde padişah beratı ile hizmet görmekte olan imam, hatib, müezzin ve kayyumların vazifelerini vekil bırakmamış olarak bizzat ifa etmeleri ve askerlik hizmetinden muaf tutulmaları karara bağlanmıştır.

    İmamlara tahsis edilen maaşlar -bunlar vakıfları tarafından verilmekteydi- çeşitlilik göstermekle beraber genelde düşük seviyededir. İstanbul'daki imamların, özellikle de selâtîn camilerinde vazifeli olanların, başşehre has bir uygulama olarak daha şanslı olduklarını söylemek mümkündür. Maaşlarının yükseltilmesi için yaptıkları başvurular ve talep ettikleri pahalılık zamları "taşraya sirayet etmemek" kaydıyla kabul görmekte ve böylece bir miktar arttı¬rılması temin edilebilmekteydi. Maaşları 19. yüzyılın ilk yarsına kadar genelde günde 2 ila 25 akçe, daha sonraki dönemde ise ayda 40 ila 100 kuruş arasında değişir. Bunlara nispeten askerî kadrolardaki imam maaşları daha dolgun durumdaydı. 1838'de tabur imamlarının 160, alay başimamlarının 500 kuruş maaşları vardı. Camilerde hizmet veren diğer görev sahiplerinin daha az paralarla geçinmek durumunda kaldıkları düşünüldüğünde, bu maaşların günlük maişetlerin karşılanmasında yetersiz kalacağı açıktır. Sıkça gündeme gelen zam, ihsan, iâne, tayinat yardımları ve tahsislerine dair yapılan taleplerin çokluğu da bir zaruretin varlığına işaret etmektedir. Bu gibi taleplere genelde olumlu cevaplar verilmekte ve yetersiz de kalsa maaş zamları, iâşe ve kira yardımları yapılmaktaydı. İmamların halka verdikleri cami dışı sair dinî hizmetlerinden ötürü ellerine geçen kazançlarını belirlemek mümkün olmamakla beraber, günümüzdeki gibi hizmetlerden uzak durmadıkları da açıktır.

    Emeklilik maaşları da görevden ayrılma sebeplerine göre çeşitlilik arz etmekteydi. Köy ve mahalle imamları için genelde yaşlılık ve hastalık emeklilik için gösterilen sebepler arasında ağırlıklı bir yer tutmakla beraber hizmet süreleri tahdit edilmemiştir. Askerî kadrolardaki imamların emeklilik hizmet süreleri ise belirlenmiştir. II. Mahmud devrinde yeni kurulan orduda imam olarak on iki yıl çalıştıktan sonra ayrılıp, kadılığa geçebilecekleri öngörülmüş olmakla birlikte bunun uygulanmasının -kadro darlığından ötürü- mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Emekliye ayrılmanın hangi yaşta olacağına dair bağlayıcı bir kural tam olarak yerleşemediğinden ve daha sonraları çıkarılan Tahdîd-i Sin Nizamnâmesi'nde alay ve tabur imamları hakkında bu hususla ilgili olarak bir kayıt yer almadığından, bunların kaç yaşında emekli olacaklarına bir açıklık getirilmesi mecburiyeti hasıl olmuş, alay ve tabur imamlarının altmış yaşında emekli olacakları belirtilmiştir. Emekli maaşı takdiri değişkenlik göstermekle beraber genel olarak en son aldıkları maaşın tenzil edilmiş miktarı ile yetinmek gerekiyordu. Ölümleri halinde bu maaşlardan dul eşlerin ve çocukların istifadelerinin sağlanması yaygın bir uygulamadır.

    İmamlık hizmeti toplumun bütün kesimlerinde ve müesseselerinde mevcuttur. Ricâl ve kibar konaklarında özel hizmet veren imamlar yanında yabancı ülkelere gönderilen fevkalâde elçilerin maiyetlerinde, daimî elçiliklerin ihdasıyla sefarethânelerde, şehbenderliklerde, yurt dışında açılan sergilerde (mesela Amerika'da açılan Saint Louis sergisine imam ve müezzin gönderilmesi gibi) imamlar bulunmuştur.


    *İstanbul Üniversitesi, Yakınçağ Tarihi Anabilim Dalı

  3. Misafir
    Vermiş olduğunuz bilgilerden dolayı çok teşekkür ederim. Gerçekten çok yararı olacak bilgiler bunlar. Osmanlı'nın bir kez daha uygulamalarda nelere dikkat ettiğini ve bizim de nelere dikkat etmemiz gerektiğini bu yazınızdan anlıyoruz. Bu faydalı bilgilerden dolayı size tekrardan teşekkür ederim.

+ Yorum Gönder