Konusunu Oylayın.: MİNA: Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
MİNA: Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak
  1. 06.Eylül.2012, 19:49
    1
    Misafir

    MİNA: Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak

  2. 10.Eylül.2012, 01:38
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: MİNA: Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak




    MİNA Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak


    Mustafa İSLAMOĞLU*
    Sayılı günlerde Allah’ı anın. Günahtan sakınan kimseye acele edip Mina’daki ibadeti iki günde bitirirse bunda her hangi bir mahzur yoktur; geri kalsa da mahzur yoktur. Allah’a karşı sorumluluğunuzun şuurunda olun, O’nun katında toplanacağınızı bilin.”1

    Marifetin karargahı Arafat tepelerinden kopup gelen insan seli, şuurun karargahı Meş’ari’l- Haram (Müzdelife) yoluyla Zilhicce’nin onuncu gününün sabahında, yani bayramın ilk günü Mina’ya akar. Sevgili Nebi, Mina’da bugün Mescid-i Hayf olarak bilinen yerde konaklamıştı. Zira müşrik kabileler onun getirdiği ilâhî mesaja karşı savaşmak üzere orada birbirleriyle sözleşmişlerdi.2

    Ezrakî’nin aktardığı bir rivâyete göre Hz. İbrahim, Kâbe’yi tamamladıktan sonra Cebrâil’in rehberliğinde şeytanı bu bölgede üç kez taşlamıştı. O gün bu gündür bu sembolik taşlama Hz. İbrahim’in anısına sürer gider. Şeytan taşlamanın bölge halkının muhayyilesinde yer eden bir başka öyküsü de şu: Hz. İbrahim rüyasını gerçekleştirmek üzere oğlu İsmail’i kurban etmek için götürdüğünde, anne Hz. Hacer’in bundan haberi yoktur. Anne Hacer oğlunun kurban edilmek üzere kocası tarafından götürüldüğünü şeytandan öğrenir. “Bir baba oğlunu keser mi hiç?” diye, önce aklını kullanarak şeytanın vesvesesini savuşturur. Şeytan onu ikna için der ki: “Allah emretmişse?” Hacer bu kez aşkını ve imanını kullanarak: “Allah emretmişse, sana bana ne oluyor?” der ve şeytanî vesveseyi üç cemre yerinde taşlar.3

    Bölge halkının muhayyilesinde efsanevî bir nitelik kazanan olayın gerçek mahiyeti ne kadar sisli ve kapalıysa, olayın sembolize ettiği gerçek o denli açık ve net. O da, insanın şeytana, onun şeytansı dürtülerine, şeytanın yardımcısı olan insan şeytanlarına ve şeytanî düzen ve ideolojilere karşı kesintisiz bir savaş vermesinin gerekliliği.

    Kimdir şeytan? Şeytan, kesinlikle bir tek düşman değildir. Şeytan, imanın yürekteki iktidarına karşı duran güçtür. Şeytan, insandaki pozitif çekim merkezine karşı savaş açan negatif çekim merkezidir. Şeytan, insanın ayartıcı benliği, saptırıcı içgüdüleri, esir edici şehveti ve hırsıdır. Şeytan, yerine göre insan, yerine göre totem, yerine göre saptırıcı bir izm, yerine göre nemrudun, firavunun çizgisini sürdüren herhangi bir güç odağıdır. Yani şeytan, insanla Allah arasına gerilip insanı Allah’a doğru yürüyüşünden alıkoyan her şeydir. Şeytan, bâtıldır. Gücü yoktur. Hakikati yoktur. Şeytanın Mustafa İSLAMOĞLU / Mina: Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak en büyük silahı vesvesedir, vehimdir. Şeytanın davet ettiği her şey gerçek değil bir yanılsama, bir illüzyondur. Şeytan sanal bir hayata çağırır. Onun cenneti de cehennemi de sanaldır. Onun tuzağına düşenler yalanı gerçeğe, bâtılı hakka, sentetiği doğal olana, “mış gibi”yi oluşa, karanlığı aydınlığa, hayâli hakikate tercih edenlerdir. İşte taşlanacak olan da budur. Yani yalan, sanal olan, “...mış gibi” olan, karanlık, sentetik ve hayâlî olan.

    Arafat’ta yüreğini, Müzdelife’de aklını bulan Âdemsiniz. Şimdi hem aklınız hem de aşkınız var. Sizi cennetinizden eden ve edecek olan güçlere karşı bitimsiz, ateşkesi olmayan bir savaş başlatmalısınız. Meş’ar’den lojistik destek alarak dönmüştünüz. Cephaneniz dolu. Savaşmaya kararlısınız. Önce yedi taş atacaksınız. Tabii ki en büyüğüne: Büyük şeytana...

    Niçin yedi? Çünkü “yedi” rakamının Arap dilindeki mecâzî karşılığı “çeşitlilik” ve “sayıya gelmeyen miktar”dır. Sen onu “sonsuz” anlamında alacaksın. Savaşın bitimsiz olduğunu unutmayacaksın. Şeytanla barış masasına oturmak savaşı baştan kaybetmektir.

    Taşlarını Hz. Peygamberin şu sloganıyla atacaksın: “Bismillahi Allahuekber rağmen lişşeytani ve hizbihi: Şeytan ve hizbi karşısında en büyük olan Allah’ın adıyla...”

    “Bismillahi Allahuekber!”

    Evet, Allah en büyüktür. Bunu inanarak söyledinse, seni kimse “korkunun kulu” hâline getiremez.

    Haydi bir daha... Bir daha söyle.

    Taşla şeytanı. Şeytanları...

    Büyüğünü, ortasını, küçüğünü.

    Somutunu, soyutunu.

    Kefeninden başka kaybedecek hiçbir şeyin yok. Ama kazanacak çok şeyin var: Allah’ı ve cenneti kazanacaksın, yetmez mi?

    İbrahim olup kurbanını kestikten ve ihram yasaklarının -cinsel birliktelik dışında- kalktığını sembolize eden taksir işlemini yaptıktan sonra Mina’da savaşı, şeytan taşlamayı ikinci günü de sürdürmelisin. Emin olmalısın düşmanın yenildiğinden.

    İkinci gün 21 taş atacaksın: Sırasıyla küçük, orta ve büyük şeytana... Toplam 21 eder. Bu, aynı zamanda İsmail’ini kurban eden İbrahim’in hak ettiği bayramı 21 pare top atışıyla karşılamandır.

    Mücahedeye devam etmek istiyorsan -ki Hz. Peygamber sürdürmüştü- 3. ve 4. günlerde Mina’da siperi beklemelisin. Söz konusu günlerde de yedişerden 21 adet taş fırlatmalısın düşmanın bağrına. Iskaladıklarının yerine yenisini atmalısın. Eğer yanında Müzdelife’den yeterince taş getirmemişsen Mina’dan da toplasan olur. Ancak bir şartla: Kullanılmış taş almamalısın.

    İlk günkü 7, sonraki üç günde 21’er, toplam 70 eder. Bu rakam da tıpkı 7 gibi kesretten kinayedir ve çokluğa, sınırlı olmayışa delalet eder.

    KURBAN

    “Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bahşet. Bunun üzerine biz de ona uyumlu bir oğlan çocuğu müjdeledik. Birlikte çıktıkları bir gün dedi ki: ‘Yavrucuğum, rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum, bir düşün, bu konudaki görüşün nedir?’ Dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni salihlerden biri olarak bulacaksın.’ Bu şekilde her ikisi de Allah’a teslim olup babası oğlunu alnı üzerine yatırınca nida ettik: ‘Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. İşte biz Allah’ı görür gibi hareket edenleri böyle ödüllendiririz.’ İşte bu, amacı apaçık öylesi bir sınamaydı. Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonradan gelenlere onun hatırasını bıraktık. Selam olsun İbrahim’e!...”4

    Evet, “Selam olsun İbrahim’e!” Allah’tan, meleklerden ve dünyanın sonuna kadar gelecek tüm müminlerden. Çünkü o insanlığa, Allah’ın iradesine kayıtsız şartsız teslim olmayı öğretti. İbrahim ismi teslimiyetin öbür adıdır. O insanlığa hürriyeti öğretti. O insanlığa aşkı öğretti. Aşkın yakmayacağını, aşığın yanmayacağını öğretti. Allah’ı razı eden İbrahim’in hatırasını Allah yüceltti. Onu dünyada unutulmamakla ödüllendirdi. O adamayı öğretti insanlığa, en değerli varlığını En Büyük Olan’a adamayı. Allah onu sınamıştı. Sınavı kazandı. Bu sınav İbrahim için ateşe atlamaktan da zor bir sınavdı. O bu sınavı da alnının akıyla vermiş, teslimiyetini perçinlemişti.

    İBRAHİM’İN ROLÜNÜ OYNAMAK

    “Hayvanların kurban edilmesine gelince: Biz bunu sizin için Allah tarafından konulmuş sembollerden biri olarak takdir ettik, ki bunda sizin için yararlar vardır. Öyleyse artık (kurban edilmek için) sıraya dizildiklerinde onların üzerine Allah’ın ismini anın; ve cansız olarak yere serildiklerinde onların etinden kendiniz de yiyin, kendi nasibiyle yetinip istemeyen kimseye de, istemek durumunda kalan kimseye de yedirin. Biz işte bu amaçla onları sizin yararınıza sunuyoruz ki, şükredesiniz.”

    “Onların ne etleri Allah’a ulaşır, ne de kanları; lakin O’na ulaşan yalnızca sizin takvanızdır. İşte bu amaçla onları sizin yararınıza sunuyoruz ki, size ulaşma yolunu yordamını gösterdiği için O’nu yüceltin: şimdi, iyilik yapanları müjdele.”5

    Kurban “takarrub”dan türetilmiştir. Yani “yakınlaşmak”, “yakın olmak”. Arap dilinde “fu’lân” vezninden gelen tüm kelimeler, ait olduğu anlamla ağzına kadar dolu olmayı ifade eder. Şu halde kurban “insanın tüm kapasitesini kullanarak Allah’a yakınlaşma iradesinin bir ifadesidir”.

    Kurban, hayvanın insana verdiği en soylu derstir. Çünkü insan, mutlaka kendisine adanacağı bir kapı arar. Adanmaya layık tek sahici kapı Allah’ın kapısıdır. Başka bir kapıya adanan, harcanmış olacaktır. Çünkü insanın teslimiyetini istismar etmeyen yegâne otorite Allah’tır. Zira Allah’ın, insanın kulluğundan herhangi bir çıkarı bulunmamaktadır. Aksine kulluktan kazançlı çıkan tek taraf insandır ve bu da Allah’ın insana olan sevgi, şefkat ve merhametinin göstergesidir.

    Kurban eşyayı yerli yerine koymaktır. Hayvanı hayvan yerine koymayan insanı insan yerine koymaz. Hayvanlarda tanrılık vehmeden kimi antik inanç sistemleri, insanların hayvanlara kurban edildiği ters bir gelenek oluşturmuşlardır. Bu, mahlukatın hiyerarşisini bozmaktır. “Can” sahibi hayvanlar dünyası, “ruh” sahibi insanlar dünyasından aşağı kategoridedir. Onun için hayvanlar insanların hizmetine ‘musahhar’ kılınmıştır. Buna itiraz, varlık kategorilerinin ilâhî iradeyle yapılan hiyerarşisine itirazdır. Zaten makul da değildir. Madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan oluşan dört maddî varlık kategorisi arasındaki hiyerarşik ilişki herhangi bir noktasından tersine çevrilemez.

    Bir şeyin “Allah adına” yapılması emrolunmuşsa, Allah’a iman eden müminin dikkatinin orada yoğunlaşması gerekir. Konunun girişindeki âyetler içerisinde yer alan “Onların ne etleri Allah’a ulaşır, ne de kanları; lakin O’na ulaşan yalnızca sizin takvanızdır” Kur ’anî ifadesi, hayvanın “Allah’tan başkası adına kesilmeme” şartıyla birlikte düşünüldüğünde gerçek anlamını bulur. Bu anlam “bilinç”tir. Zaten “takva” da, “insanın Allah’a karşı sorumluluk bilinci” değil midir? Bilinç, yani “şuur” işin sırrıdır. Bilinçsizlik nasıl hac ibadetini sıkıntılı bir seyahat durumuna indirgiyorsa, kurban ibadetini de hayvan boğazlama konumuna indirger. İşin şuur kısmını atlayanın gözüne et ve kan görünür. İnsanı Allah’a yakın ve dost kılan et ve kan değildir. O’na karşı duyduğu sorumluluk bilincidir.

    Kurbanın değerini, kurban edildiği kapının değeri belirler. Allah’ın kapısına kurban olanlar o kapıya değer yüklemek için değil, kendileri o kapının değerinden pay almak için kurban olurlar. Çünkü can taşıyan her varlığın kaderidir kurban olmak.

    Kurbanın verdiği soylu dersi almak için önce şeytana direnmelisin. Çünkü o adamanı ve adanmanı önleyip harcananlardan olman için bin bir dereden su getirecektir. Aklına girip, aşkına ihanet etmen için çaba gösterecektir. Hem şeytana karşı savaşı sürdürmeli, hem de aslına sadık kalmalısın. Unutma, uzvu noksan olan koçlar kurban edilmezler. Kusursuz kapıya kusursuz kurban yaraşır. Ve kusursuz kapıya kusursuz iman yaraşır. İmanında noksanı olanlar, Allah’a adanamazlar. İmanın organları da eksik olabilir. Yani elsiz ayaksız iman, dilsiz dudaksız iman, gözsüz kulaksız iman olabilir. Bu manevî özürlülük halidir. Gerçek engelli budur; işitme engelli, görmeengelli, duyma engelli, anlama engelli... İmanı çolak olan, tuttuğunu imanıyla tutamaz. İmanı kör olan, gördüğünü imanıyla göremez. İmanı sağır olan, işittiğini imanıyla işitemez. Bu hal onda tam bir manevî sağırlığa, manevî dilsizliğe, manevî körlüğe yol açar: “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: ve böyleleri asla dönemezler”6

    Bunu bilmek için, uzuvların müslüman olabileceğini bilmek gerekir.

    El ayak, göz kulak, dil dudak müslüman olur. “Ey iman edenler! Teslimiyet yoluna topyekün girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin: zira o sizin apaçık düşmanınızdır.”7

    İslâm’a topyekün girmeyenler, bütün varlıklarıyla girmeyenler, şeytanın adımlarını izleyeceklerdir. Çünkü onlar imanı gözlerine fer, dizlerine derman, bileklerine güç, dillerine ferman olarak yansıtmadılar. İmanı rehber edinmeyince, şeytanı rehber edinmekten başka yol kalmadı. Birazcık düşünürsen anlayacaksın ki, imanında noksanı olanlar Allah’a kurban olamazlar. İmanlarına ellerini şahit kılamazlar, ayaklarını şahit kılamazlar. İmanına organlarını şahit kılamayanlar, canlarını hiç şahit kılamazlar. “O gün onların ağızlarını mühürleyerek kapatırız; ve Bize onların elleri konuşur, yapıp ettiklerinden dolayı ayakları şahitlik yapar.”8 Organlar şahitlik yapar. Neye ve nasıl şahitlik yaparlar?

    Emirleri kimden ve nereden almışlarsa ona. Yani “tut” emrini imandan alan bir el, imanın tanığıdır. “Gör” emrini imandan alan bir göz, imanın tanığıdır. “Yürü” emrini imandan alan bir ayak, imanın tanığıdır.

    Kurbanını verdikten sonra ihram yasaklarının bir kısmı kalkar ve sen bir yandan şeytana karşı savaşını sürdürürken, öte yandan rolünün geri kalan kısmını, ama can alıcı kısmını oynarsın. Yasakların kalktığının sembolik ifadesi bedenin dokunulmaz unsurlarına temsilî bir müdahaleyle olur. Âyetteki “sonra kirlerini gidersinler”9 ifadesi “İhramdan çıkınca avlanınız”10 âyetine çok benzemektedir. Buradaki emir kipini imamlarımız lafzî manasıyla almışlardır. Bu emir lafzî anlamda bir emir değil yasağın kalktığını gösteren bir izin olarak da anlaşılabilir. Diğer âyeti nasıl “avlanabilirsiniz” biçiminde anlıyorsak, bu âyeti de “kirlerini giderebilirler” şeklinde anlayabiliriz. En doğrusunu Allah bilir.

    İhramdan çıkmak için tıraş olma, namazdan çıkmak için selam vermeye benzer.

    Şimdi artık, irfana ve şuura ulaşmış bir müminsin. Allah’la sözleşme tazelemek için, şeytana savaş açıp, kurbanla teslimiyetini belgelemiş bir mümin olarak Allah’ın evine, ‘özgürlük evine’ girebilirsin. Allah’la olan sözleşmenin altına, tavaf suretinde varoluşsal bir imza atabilirsin. Atomdan galaksiye, mikrodan makroya, habbeden kubbeye kadar tüm varlıkların ilâhî korosuna sen de katılıp kozmik tavafın sırrına erebilirsin. Sözleşmen mübarek olsun. Haccın mebrur olsun. Allah seni kabul etsin.


    *Araştırmacı - Yazar


    DİPNOTLAR

    1) Bakara 2/203.

    2) Ezrakî, 2/173.

    3) DN Kurtubî 15/105; Hâzin ve Alusî, Sâffât 103’ün tefsirinde.

    4) Sâffât 37/100-109.

    5) Hac 22/36-37.

    6) Bakara 2/18.

    7) Bakara 2/208.

    8) Yâsin 36/65.

    9) Hac 22/29.

    10) Mâide 5/2.


  3. 10.Eylül.2012, 01:38
    2
    Özel Üye



    MİNA Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak


    Mustafa İSLAMOĞLU*
    Sayılı günlerde Allah’ı anın. Günahtan sakınan kimseye acele edip Mina’daki ibadeti iki günde bitirirse bunda her hangi bir mahzur yoktur; geri kalsa da mahzur yoktur. Allah’a karşı sorumluluğunuzun şuurunda olun, O’nun katında toplanacağınızı bilin.”1

    Marifetin karargahı Arafat tepelerinden kopup gelen insan seli, şuurun karargahı Meş’ari’l- Haram (Müzdelife) yoluyla Zilhicce’nin onuncu gününün sabahında, yani bayramın ilk günü Mina’ya akar. Sevgili Nebi, Mina’da bugün Mescid-i Hayf olarak bilinen yerde konaklamıştı. Zira müşrik kabileler onun getirdiği ilâhî mesaja karşı savaşmak üzere orada birbirleriyle sözleşmişlerdi.2

    Ezrakî’nin aktardığı bir rivâyete göre Hz. İbrahim, Kâbe’yi tamamladıktan sonra Cebrâil’in rehberliğinde şeytanı bu bölgede üç kez taşlamıştı. O gün bu gündür bu sembolik taşlama Hz. İbrahim’in anısına sürer gider. Şeytan taşlamanın bölge halkının muhayyilesinde yer eden bir başka öyküsü de şu: Hz. İbrahim rüyasını gerçekleştirmek üzere oğlu İsmail’i kurban etmek için götürdüğünde, anne Hz. Hacer’in bundan haberi yoktur. Anne Hacer oğlunun kurban edilmek üzere kocası tarafından götürüldüğünü şeytandan öğrenir. “Bir baba oğlunu keser mi hiç?” diye, önce aklını kullanarak şeytanın vesvesesini savuşturur. Şeytan onu ikna için der ki: “Allah emretmişse?” Hacer bu kez aşkını ve imanını kullanarak: “Allah emretmişse, sana bana ne oluyor?” der ve şeytanî vesveseyi üç cemre yerinde taşlar.3

    Bölge halkının muhayyilesinde efsanevî bir nitelik kazanan olayın gerçek mahiyeti ne kadar sisli ve kapalıysa, olayın sembolize ettiği gerçek o denli açık ve net. O da, insanın şeytana, onun şeytansı dürtülerine, şeytanın yardımcısı olan insan şeytanlarına ve şeytanî düzen ve ideolojilere karşı kesintisiz bir savaş vermesinin gerekliliği.

    Kimdir şeytan? Şeytan, kesinlikle bir tek düşman değildir. Şeytan, imanın yürekteki iktidarına karşı duran güçtür. Şeytan, insandaki pozitif çekim merkezine karşı savaş açan negatif çekim merkezidir. Şeytan, insanın ayartıcı benliği, saptırıcı içgüdüleri, esir edici şehveti ve hırsıdır. Şeytan, yerine göre insan, yerine göre totem, yerine göre saptırıcı bir izm, yerine göre nemrudun, firavunun çizgisini sürdüren herhangi bir güç odağıdır. Yani şeytan, insanla Allah arasına gerilip insanı Allah’a doğru yürüyüşünden alıkoyan her şeydir. Şeytan, bâtıldır. Gücü yoktur. Hakikati yoktur. Şeytanın Mustafa İSLAMOĞLU / Mina: Büyük Sözleşmeden Bir Önceki Durak en büyük silahı vesvesedir, vehimdir. Şeytanın davet ettiği her şey gerçek değil bir yanılsama, bir illüzyondur. Şeytan sanal bir hayata çağırır. Onun cenneti de cehennemi de sanaldır. Onun tuzağına düşenler yalanı gerçeğe, bâtılı hakka, sentetiği doğal olana, “mış gibi”yi oluşa, karanlığı aydınlığa, hayâli hakikate tercih edenlerdir. İşte taşlanacak olan da budur. Yani yalan, sanal olan, “...mış gibi” olan, karanlık, sentetik ve hayâlî olan.

    Arafat’ta yüreğini, Müzdelife’de aklını bulan Âdemsiniz. Şimdi hem aklınız hem de aşkınız var. Sizi cennetinizden eden ve edecek olan güçlere karşı bitimsiz, ateşkesi olmayan bir savaş başlatmalısınız. Meş’ar’den lojistik destek alarak dönmüştünüz. Cephaneniz dolu. Savaşmaya kararlısınız. Önce yedi taş atacaksınız. Tabii ki en büyüğüne: Büyük şeytana...

    Niçin yedi? Çünkü “yedi” rakamının Arap dilindeki mecâzî karşılığı “çeşitlilik” ve “sayıya gelmeyen miktar”dır. Sen onu “sonsuz” anlamında alacaksın. Savaşın bitimsiz olduğunu unutmayacaksın. Şeytanla barış masasına oturmak savaşı baştan kaybetmektir.

    Taşlarını Hz. Peygamberin şu sloganıyla atacaksın: “Bismillahi Allahuekber rağmen lişşeytani ve hizbihi: Şeytan ve hizbi karşısında en büyük olan Allah’ın adıyla...”

    “Bismillahi Allahuekber!”

    Evet, Allah en büyüktür. Bunu inanarak söyledinse, seni kimse “korkunun kulu” hâline getiremez.

    Haydi bir daha... Bir daha söyle.

    Taşla şeytanı. Şeytanları...

    Büyüğünü, ortasını, küçüğünü.

    Somutunu, soyutunu.

    Kefeninden başka kaybedecek hiçbir şeyin yok. Ama kazanacak çok şeyin var: Allah’ı ve cenneti kazanacaksın, yetmez mi?

    İbrahim olup kurbanını kestikten ve ihram yasaklarının -cinsel birliktelik dışında- kalktığını sembolize eden taksir işlemini yaptıktan sonra Mina’da savaşı, şeytan taşlamayı ikinci günü de sürdürmelisin. Emin olmalısın düşmanın yenildiğinden.

    İkinci gün 21 taş atacaksın: Sırasıyla küçük, orta ve büyük şeytana... Toplam 21 eder. Bu, aynı zamanda İsmail’ini kurban eden İbrahim’in hak ettiği bayramı 21 pare top atışıyla karşılamandır.

    Mücahedeye devam etmek istiyorsan -ki Hz. Peygamber sürdürmüştü- 3. ve 4. günlerde Mina’da siperi beklemelisin. Söz konusu günlerde de yedişerden 21 adet taş fırlatmalısın düşmanın bağrına. Iskaladıklarının yerine yenisini atmalısın. Eğer yanında Müzdelife’den yeterince taş getirmemişsen Mina’dan da toplasan olur. Ancak bir şartla: Kullanılmış taş almamalısın.

    İlk günkü 7, sonraki üç günde 21’er, toplam 70 eder. Bu rakam da tıpkı 7 gibi kesretten kinayedir ve çokluğa, sınırlı olmayışa delalet eder.

    KURBAN

    “Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bahşet. Bunun üzerine biz de ona uyumlu bir oğlan çocuğu müjdeledik. Birlikte çıktıkları bir gün dedi ki: ‘Yavrucuğum, rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum, bir düşün, bu konudaki görüşün nedir?’ Dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni salihlerden biri olarak bulacaksın.’ Bu şekilde her ikisi de Allah’a teslim olup babası oğlunu alnı üzerine yatırınca nida ettik: ‘Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. İşte biz Allah’ı görür gibi hareket edenleri böyle ödüllendiririz.’ İşte bu, amacı apaçık öylesi bir sınamaydı. Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonradan gelenlere onun hatırasını bıraktık. Selam olsun İbrahim’e!...”4

    Evet, “Selam olsun İbrahim’e!” Allah’tan, meleklerden ve dünyanın sonuna kadar gelecek tüm müminlerden. Çünkü o insanlığa, Allah’ın iradesine kayıtsız şartsız teslim olmayı öğretti. İbrahim ismi teslimiyetin öbür adıdır. O insanlığa hürriyeti öğretti. O insanlığa aşkı öğretti. Aşkın yakmayacağını, aşığın yanmayacağını öğretti. Allah’ı razı eden İbrahim’in hatırasını Allah yüceltti. Onu dünyada unutulmamakla ödüllendirdi. O adamayı öğretti insanlığa, en değerli varlığını En Büyük Olan’a adamayı. Allah onu sınamıştı. Sınavı kazandı. Bu sınav İbrahim için ateşe atlamaktan da zor bir sınavdı. O bu sınavı da alnının akıyla vermiş, teslimiyetini perçinlemişti.

    İBRAHİM’İN ROLÜNÜ OYNAMAK

    “Hayvanların kurban edilmesine gelince: Biz bunu sizin için Allah tarafından konulmuş sembollerden biri olarak takdir ettik, ki bunda sizin için yararlar vardır. Öyleyse artık (kurban edilmek için) sıraya dizildiklerinde onların üzerine Allah’ın ismini anın; ve cansız olarak yere serildiklerinde onların etinden kendiniz de yiyin, kendi nasibiyle yetinip istemeyen kimseye de, istemek durumunda kalan kimseye de yedirin. Biz işte bu amaçla onları sizin yararınıza sunuyoruz ki, şükredesiniz.”

    “Onların ne etleri Allah’a ulaşır, ne de kanları; lakin O’na ulaşan yalnızca sizin takvanızdır. İşte bu amaçla onları sizin yararınıza sunuyoruz ki, size ulaşma yolunu yordamını gösterdiği için O’nu yüceltin: şimdi, iyilik yapanları müjdele.”5

    Kurban “takarrub”dan türetilmiştir. Yani “yakınlaşmak”, “yakın olmak”. Arap dilinde “fu’lân” vezninden gelen tüm kelimeler, ait olduğu anlamla ağzına kadar dolu olmayı ifade eder. Şu halde kurban “insanın tüm kapasitesini kullanarak Allah’a yakınlaşma iradesinin bir ifadesidir”.

    Kurban, hayvanın insana verdiği en soylu derstir. Çünkü insan, mutlaka kendisine adanacağı bir kapı arar. Adanmaya layık tek sahici kapı Allah’ın kapısıdır. Başka bir kapıya adanan, harcanmış olacaktır. Çünkü insanın teslimiyetini istismar etmeyen yegâne otorite Allah’tır. Zira Allah’ın, insanın kulluğundan herhangi bir çıkarı bulunmamaktadır. Aksine kulluktan kazançlı çıkan tek taraf insandır ve bu da Allah’ın insana olan sevgi, şefkat ve merhametinin göstergesidir.

    Kurban eşyayı yerli yerine koymaktır. Hayvanı hayvan yerine koymayan insanı insan yerine koymaz. Hayvanlarda tanrılık vehmeden kimi antik inanç sistemleri, insanların hayvanlara kurban edildiği ters bir gelenek oluşturmuşlardır. Bu, mahlukatın hiyerarşisini bozmaktır. “Can” sahibi hayvanlar dünyası, “ruh” sahibi insanlar dünyasından aşağı kategoridedir. Onun için hayvanlar insanların hizmetine ‘musahhar’ kılınmıştır. Buna itiraz, varlık kategorilerinin ilâhî iradeyle yapılan hiyerarşisine itirazdır. Zaten makul da değildir. Madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan oluşan dört maddî varlık kategorisi arasındaki hiyerarşik ilişki herhangi bir noktasından tersine çevrilemez.

    Bir şeyin “Allah adına” yapılması emrolunmuşsa, Allah’a iman eden müminin dikkatinin orada yoğunlaşması gerekir. Konunun girişindeki âyetler içerisinde yer alan “Onların ne etleri Allah’a ulaşır, ne de kanları; lakin O’na ulaşan yalnızca sizin takvanızdır” Kur ’anî ifadesi, hayvanın “Allah’tan başkası adına kesilmeme” şartıyla birlikte düşünüldüğünde gerçek anlamını bulur. Bu anlam “bilinç”tir. Zaten “takva” da, “insanın Allah’a karşı sorumluluk bilinci” değil midir? Bilinç, yani “şuur” işin sırrıdır. Bilinçsizlik nasıl hac ibadetini sıkıntılı bir seyahat durumuna indirgiyorsa, kurban ibadetini de hayvan boğazlama konumuna indirger. İşin şuur kısmını atlayanın gözüne et ve kan görünür. İnsanı Allah’a yakın ve dost kılan et ve kan değildir. O’na karşı duyduğu sorumluluk bilincidir.

    Kurbanın değerini, kurban edildiği kapının değeri belirler. Allah’ın kapısına kurban olanlar o kapıya değer yüklemek için değil, kendileri o kapının değerinden pay almak için kurban olurlar. Çünkü can taşıyan her varlığın kaderidir kurban olmak.

    Kurbanın verdiği soylu dersi almak için önce şeytana direnmelisin. Çünkü o adamanı ve adanmanı önleyip harcananlardan olman için bin bir dereden su getirecektir. Aklına girip, aşkına ihanet etmen için çaba gösterecektir. Hem şeytana karşı savaşı sürdürmeli, hem de aslına sadık kalmalısın. Unutma, uzvu noksan olan koçlar kurban edilmezler. Kusursuz kapıya kusursuz kurban yaraşır. Ve kusursuz kapıya kusursuz iman yaraşır. İmanında noksanı olanlar, Allah’a adanamazlar. İmanın organları da eksik olabilir. Yani elsiz ayaksız iman, dilsiz dudaksız iman, gözsüz kulaksız iman olabilir. Bu manevî özürlülük halidir. Gerçek engelli budur; işitme engelli, görmeengelli, duyma engelli, anlama engelli... İmanı çolak olan, tuttuğunu imanıyla tutamaz. İmanı kör olan, gördüğünü imanıyla göremez. İmanı sağır olan, işittiğini imanıyla işitemez. Bu hal onda tam bir manevî sağırlığa, manevî dilsizliğe, manevî körlüğe yol açar: “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: ve böyleleri asla dönemezler”6

    Bunu bilmek için, uzuvların müslüman olabileceğini bilmek gerekir.

    El ayak, göz kulak, dil dudak müslüman olur. “Ey iman edenler! Teslimiyet yoluna topyekün girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin: zira o sizin apaçık düşmanınızdır.”7

    İslâm’a topyekün girmeyenler, bütün varlıklarıyla girmeyenler, şeytanın adımlarını izleyeceklerdir. Çünkü onlar imanı gözlerine fer, dizlerine derman, bileklerine güç, dillerine ferman olarak yansıtmadılar. İmanı rehber edinmeyince, şeytanı rehber edinmekten başka yol kalmadı. Birazcık düşünürsen anlayacaksın ki, imanında noksanı olanlar Allah’a kurban olamazlar. İmanlarına ellerini şahit kılamazlar, ayaklarını şahit kılamazlar. İmanına organlarını şahit kılamayanlar, canlarını hiç şahit kılamazlar. “O gün onların ağızlarını mühürleyerek kapatırız; ve Bize onların elleri konuşur, yapıp ettiklerinden dolayı ayakları şahitlik yapar.”8 Organlar şahitlik yapar. Neye ve nasıl şahitlik yaparlar?

    Emirleri kimden ve nereden almışlarsa ona. Yani “tut” emrini imandan alan bir el, imanın tanığıdır. “Gör” emrini imandan alan bir göz, imanın tanığıdır. “Yürü” emrini imandan alan bir ayak, imanın tanığıdır.

    Kurbanını verdikten sonra ihram yasaklarının bir kısmı kalkar ve sen bir yandan şeytana karşı savaşını sürdürürken, öte yandan rolünün geri kalan kısmını, ama can alıcı kısmını oynarsın. Yasakların kalktığının sembolik ifadesi bedenin dokunulmaz unsurlarına temsilî bir müdahaleyle olur. Âyetteki “sonra kirlerini gidersinler”9 ifadesi “İhramdan çıkınca avlanınız”10 âyetine çok benzemektedir. Buradaki emir kipini imamlarımız lafzî manasıyla almışlardır. Bu emir lafzî anlamda bir emir değil yasağın kalktığını gösteren bir izin olarak da anlaşılabilir. Diğer âyeti nasıl “avlanabilirsiniz” biçiminde anlıyorsak, bu âyeti de “kirlerini giderebilirler” şeklinde anlayabiliriz. En doğrusunu Allah bilir.

    İhramdan çıkmak için tıraş olma, namazdan çıkmak için selam vermeye benzer.

    Şimdi artık, irfana ve şuura ulaşmış bir müminsin. Allah’la sözleşme tazelemek için, şeytana savaş açıp, kurbanla teslimiyetini belgelemiş bir mümin olarak Allah’ın evine, ‘özgürlük evine’ girebilirsin. Allah’la olan sözleşmenin altına, tavaf suretinde varoluşsal bir imza atabilirsin. Atomdan galaksiye, mikrodan makroya, habbeden kubbeye kadar tüm varlıkların ilâhî korosuna sen de katılıp kozmik tavafın sırrına erebilirsin. Sözleşmen mübarek olsun. Haccın mebrur olsun. Allah seni kabul etsin.


    *Araştırmacı - Yazar


    DİPNOTLAR

    1) Bakara 2/203.

    2) Ezrakî, 2/173.

    3) DN Kurtubî 15/105; Hâzin ve Alusî, Sâffât 103’ün tefsirinde.

    4) Sâffât 37/100-109.

    5) Hac 22/36-37.

    6) Bakara 2/18.

    7) Bakara 2/208.

    8) Yâsin 36/65.

    9) Hac 22/29.

    10) Mâide 5/2.





+ Yorum Gönder