Konusunu Oylayın.: Surre Alayı, Surre Emini

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Surre Alayı, Surre Emini
  1. 06.Eylül.2012, 19:46
    1
    Misafir

    Surre Alayı, Surre Emini






    Surre Alayı, Surre Emini Mumsema Surre Alayı, Surre Emini ve Bir Nükte


  2. 06.Eylül.2012, 19:46
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 10.Eylül.2012, 01:34
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Surre Alayı, Surre Emini




    SURRE ALAYI, SURRE EMİNİ VE BİR NÜKTE


    Yrd. Doç. Dr. Haluk DURSUN*
    Surre, Surre Emini, Surre Alayı kelimelerinin mânasını bilen olsa bile bu kelimeler tarihte kaldı. İstanbul’da Fatih’te, Hırka-i Şerif civarında bir Surre Emini sokağı vardı. Herhalde eski İstanbul ve kültürünü çok iyi bilen Osman Ergin koymuştu ismi. Büyük bir ihtimalle de eskiden o mahallede bir Surre Emini oturuyordu.

    Dolmabahçe Sarayının içindeki büyük salonlarda çok büyük ebatlarda bir Surre Alayı yağlıboya resmi vardır. O resmi görenler Surre Alayı’nı bir nebze olsun tasavvur ve tahayyül edebilirler.

    Dolmabahçe Sarayı selamlık bölümü yazı dairesinde sol duvarın büyük bir kısmını kaplayan ve Surre Alayı’nı resmeden tabloda; 1869 yılında Süveyş kanalının açılışını görmek için Mısır’a giden İtalyan ressam Stefano Ussi (1832-1901) burada karşılaştığı Surre Alayı’nı hediyeler ve kervanı koruyan askerler ile birlikte resmetmiştir. Bu tablo Dolmabahçe Sarayı’nda yer alan en büyük tablodur. 1873 tarihli bu tablonun çerçevesi yaldızlı kûfî hat bordürlüdür. Bordürde Âl-i İmran Sûresi’nin 126. âyeti bulunur.

    Stefano Ussi bunun dışında başka Surre Alayı tabloları da yapmıştır. 1874 yılında yaptığı tuval üzerine yağlı boya tablosu 45x80 cm dir. -Erol Makzume koleksiyonunda bulunur.- Yine Stefano Ussi’nin Tantekin antik arşivinde bulunan 30x47 cm.lik tuval üzerine bir yağlı boyası daha vardır. Dolmabahçe’deki tablo 300x520 cm büyüklüğündedir. Tabloda Kahire’den yola çıkarılan deve kervanı ve Surre Alayı’nın hediyeleri götürdüğü mahmil bölümü özellikle ön plana çıkarılmıştır. Bu tablo 1873’de Viyana’da sergilenmiş sonra Mısır’a gönderilmek üzereyken Sultan Abdülaziz tarafından saraya kazandırılmıştır.

    Şimdi biraz daha uzaklara gidelim, Şam’da Surre Alayı hakkında birçok hatıraya, belgeye rastlayabilirsiniz. Kahire’de de Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Cami-i Şerifi’nin bulunduğu mahaldeki, şimdi müze olan konakta, Surre Alayı ve bu konuda önemli bir bölümü ihtiva eden Kâbe örtüleri görebilirsiniz.

    Peki nedir bu Surre? Arapça’da “para kesesi” demektir. Gerçekten de Surre’nin içeriğinde Kâbe’ye, Mekke’ye, Medine’ye ve bütünüyle Hicaz’a gönderilen paralar Surre’nin özünü meydana getirir.

    İslâm tarihi boyunca, Abbasîler, Emevîler, Selçukîler, Osmanlılar hep Hicaz’ın korunması, Kâbe’nin ziyaretinin yani haccın güvenliğinin sağlanması konusunda çok hassas olmuşlardır. Osmanlı Devleti de mükemmel bir devlet geleneğine ve müesseseleşme kabiliyetine sahip oldukça, bu Surre işini protokoler bir şekle sokmuştur. Yani en basit mânası ile Hicaz’a gönderilecek olan para keselerinin nasıl, ne şekilde, kimin tarafından götürüleceği hep nizam ve intizama bağlanmıştır.

    Yıldırım Bayezid zamanından itibaren, surrenin Edirne başkent olduğu zamanda Osmanlılar tarafından düzenli olarak her sene gönderildiğini biliyoruz. Ama Fatih’ten, hele hele özellikle Yavuz Sultan Selim’den yani hilafetten sonra Surre Alayları düzenlemek Osmanlılar için emperyal bir gelenek halini aldı. Halife sıfatıyla Osmanlı Padişahı artık mukaddes beldeleri ve mekânları korumak ve hac vazifesini yapmak isteyen dört bir taraftaki müslümanlara o imkanı sağlamak için gerekli tedbirleri almak zorundaydı. Zaman içinde bu geleneğin tekemmül ettiğini yani mükemmelleştiğini, çeşitli ayrıntı, incelik ve aksesuarlarla zenginleştiğini görmekteyiz.

    Bilindiği gibi Topkapı Sarayı’ndaki Harem ile Mekke ve Medine’nin Haremüşşerifleri arasında her zaman bir alaka olmuştur. Sarayın en büyük idarî amiri olan Darrüssaade Ağaları aynı zamanda Surre Alayının düzenlenmesinde de görevli olmuşlardır. Bunlar zaten Topkapı Sarayı’nda her iki Haremin de (Sarayın içinde ve Hicaz’daki) bir nevi ağasıdırlar. Sağlıklarında Hicaz’ın vakıflarının yöneticisi durumunda olurlar, emekli olduklarında bir kısmı hayatının geri kalan bölümünü orada geçirir. Son yıllara kadar bu ağavatlardan örneklerin olduğu da bilinir.

    Hac mevsimi yaklaşırken surre için İstanbul’da hazırlıklar başlar. Önce bir Surre Emini bulunur. Bu şahıs hali vakti yerinde, mütedeyyin, muteber bir kişidir. Devlet ve umur görmüş olmasına da dikkat edilir. Yani idareci vasıflarının da önemli olduğunu biliyoruz. Bu Surre Emini Hicaz’a gönderilecek olan devletin, padişahın, hanedan ve saray mensuplarının hediyelerini toplar bunların kaydını tutar. Bu surre defterlerinde kimin, hangi maksatla, kime ne hediye gönderdiği kayıt altına alınır. Bu paralar ve hediyeler Mekke ve Medine Emirleri tarafından gerektiği şekilde dağıtılır. Devlet bu surreyi öncelikle bir bakıma güvenlik açısından rüşvet olarak verir, buna haraç da denilebilir. Çünkü tarih boyunca urban adı verilen ve Arap Yarımadasının zapturapt altına alınamayan bedevileri -bunlar arasında önemli ve bilinen aşiretler vardır- hac kervanlarını çeşitli saldırılar ile vururlar, hem mala hem cana kastederler. Şam’dan Medine’ye kadar bu sahanın güvenliği Osmanlı Devleti açısından her zaman bir sorun oluşturmuştur. İşte Surre parasının bir kısmı bu güvenlik için harcanır. Geri kalan kısmı oradaki yerli ulemaya, meşayıha, Ensar ve Muhacirînin ileri gelenlerine dağıtıldıktan sonra önemli bir kısmı da “Medine Fukarasına” dağıtılır. Medine’nin “Kurrası ve Fukarası” meşhurdur. Bunlar gece gündüz, zikr, dua, ibadet ile vakit geçirirler. Dünya malı ile pek ilgileri yoktur. İşte bunlara devlet ve payitaht zenginleri teberrüken sadaka gönderirler. Bunlar dağıtıldıktan sonra Surre defterlerinde kayıtlı bulunan hediye gönderen kişilere Hicaz’dan çok fazla maddî değeri olmayan karşı hediyeler gönderilir. Bunlar arasında hurma, tesbih ve zemzem başta gelir. Surre Alayı İstanbul’a geri döndüğünde hediyeler sahiplerine dağıtılır.

    Surre Alayının İstanbul’da hazırlanması ve yola çıkması da başlıbaşına bir imparatorluk teşrifatı örneğidir. Saraydan başlayan bu büyük Alay, Sirkeci’ye doğru merasim şeklinde Alay Köşkü’nün önünden geçerek sahile iner. Bu sırada Surre Alayı’nın önünde bugünkü anlamı ile gelin arabası gibi süslenen, çok gösterişli bir deve bulunur. Havutçu adı verilen özel deve süsleyicileri, deri, gümüş, altın, ipek, kadife gibi maddeler kullanarak boncuklarla deveyi bir güzel süslerler. O kadar renkli bir deve ortaya çıkar ki, eski İstanbul’da halk ağzında çok süslü, bugünkü deyimiyle frapan-rüküş olan gelinlere “ne o kız surre devesi gibi olmuşsun” denilirdi.

    Develerin dışında kervanda katırlar da bulunur ve bunlara da hediyelik malzemeler yüklenir. Bu kervan Sirkeci’den gemiler ile Kâbe toprağı olan Üsküdar’a ve özellikle de Harem’in başlangıcı olan bugünkü Harem (ismi oradan geliyor) semtine çıkarılır ve oradan menziller yoluyla büyük yolculuk başlar. Haydarpaşa Çayırının sonunda Bağdat Yolu başlangıcı ile Surre yola koyulur. İlk önemli durak Şam-ı Şerif ’tir. Orada bütün Osmanlı eyaletlerinden gelenler toplanıp birleşir ve Şam ahalisi içinde büyük bir seyir ortaya çıkar. Şam’dan sonra artık riskli bölgeye girilmiş olur, çöllerden Aneze ve Şammar aşiretinin urbanından, yani Bedevi Arap eşkıyasından Surre’yi emin bir şekilde Hicaz’a doğru götürmek gerekir.

    İkinci büyük durak Kahire’dir ki, Kâbe’nin örtüleri her sene orada yeniden dokunur ve eskileri her sene İstanbul’a geri getirilir. Daha sonraki dönemlerde Kâbe örtüleri özellikle Mısır’ın Fransızlar tarafından işgalinden sonra İstanbul’da Sultanahmet Camii’nin avlusunda dokunmuştur. Kahire’den sonra artık Hicaz’a kadar selamet içinde Surre Alayı’nı götürmek işte Surre Emini’nin işidir. Emin hem kendisi emin bir kişi olacak, hem de Alayı eman içinde emniyetli bir şekilde menzil-i maksuduna ulaştıracak. Surre Alayı zaman içinde gemiyle Beyrut’a gönderilmiş oradan kara yoluyla Hicaz’a intikal ettirilmiştir. Daha sonraki yıllarda da Medine hattının Hicaz yoluna dönüşmesiyle tren vasıtasıyla da Surre gönderilmiştir.

    Surre Alayı 1915 tarihine kadar Osmanlılar tarafından Hicaz’a gönderilmiştir, 1915’de son Surre Emini İttihat ve Terakki yönetiminin önemli kişilerinden Enver Paşa’nın Babası Hacı Ahmet Efendi’dir. Son Surre Emini olarak tarihe geçen Hacı Ahmet Efendi bu görevin Osmanlı bürokrasisinde önemli bir makam olması dolayısıyla mütarekede İngiliz İşgal kuvvetleri tarafından tevkif edilmiştir. İngilizler İttihatçıların önemli şahıslarını ve hükümetin büyük memurlarını toplarken Surre Emini de akla gelmiş ve o da Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. Zavallı Hacı Ahmet Efendi siyasetle, ittihatçılıkla (oğlu hariç) bir ilgisi olmadığı halde, yani siyaseten değil, neseben konuyla alakadar olduğu halde Malta’da sürgün günleri geçirmiştir. O günlerden yine bir gün “Benim bu işlerle bir alakam yoktu niye buraya düştüm” dediğinde, sürgün arkadaşlarından Süleyman Nazif, “Enver Paşa’nın babası olduğundan bunlar başına geldi, seni torpille Surre Emini yaptılar” diye cevap verir. Ahmet Efendi “Ne torpili! Ben ehliyetim, liyakatim, ihlasım, mütedeyyinliğimle bu vazifeye geldim. Alnımın akıyla Surre Emini oldum, günaha bulaşmadım, hayatımda harama da uçkur çözmedim” dediğinde, Süleyman Nazif o Osmanlı nüktedanlığıyla, Enver Paşa’nın babası olduğunu ima ederek ve kendilerinin Malta sürgünlüğüne de Enver Paşa’nın yanlış politikası sonucunda düştüklerini ima ederek “Ah Efendi keşke helale de uçkur çözmeseydin” der.

    Evet, böylece Surre Alayı konusunu son Surre Emini’nin başına gelen bu hadise ve anekdotla bitirmiş olalım.


    *Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi


  4. 10.Eylül.2012, 01:34
    2
    Özel Üye



    SURRE ALAYI, SURRE EMİNİ VE BİR NÜKTE


    Yrd. Doç. Dr. Haluk DURSUN*
    Surre, Surre Emini, Surre Alayı kelimelerinin mânasını bilen olsa bile bu kelimeler tarihte kaldı. İstanbul’da Fatih’te, Hırka-i Şerif civarında bir Surre Emini sokağı vardı. Herhalde eski İstanbul ve kültürünü çok iyi bilen Osman Ergin koymuştu ismi. Büyük bir ihtimalle de eskiden o mahallede bir Surre Emini oturuyordu.

    Dolmabahçe Sarayının içindeki büyük salonlarda çok büyük ebatlarda bir Surre Alayı yağlıboya resmi vardır. O resmi görenler Surre Alayı’nı bir nebze olsun tasavvur ve tahayyül edebilirler.

    Dolmabahçe Sarayı selamlık bölümü yazı dairesinde sol duvarın büyük bir kısmını kaplayan ve Surre Alayı’nı resmeden tabloda; 1869 yılında Süveyş kanalının açılışını görmek için Mısır’a giden İtalyan ressam Stefano Ussi (1832-1901) burada karşılaştığı Surre Alayı’nı hediyeler ve kervanı koruyan askerler ile birlikte resmetmiştir. Bu tablo Dolmabahçe Sarayı’nda yer alan en büyük tablodur. 1873 tarihli bu tablonun çerçevesi yaldızlı kûfî hat bordürlüdür. Bordürde Âl-i İmran Sûresi’nin 126. âyeti bulunur.

    Stefano Ussi bunun dışında başka Surre Alayı tabloları da yapmıştır. 1874 yılında yaptığı tuval üzerine yağlı boya tablosu 45x80 cm dir. -Erol Makzume koleksiyonunda bulunur.- Yine Stefano Ussi’nin Tantekin antik arşivinde bulunan 30x47 cm.lik tuval üzerine bir yağlı boyası daha vardır. Dolmabahçe’deki tablo 300x520 cm büyüklüğündedir. Tabloda Kahire’den yola çıkarılan deve kervanı ve Surre Alayı’nın hediyeleri götürdüğü mahmil bölümü özellikle ön plana çıkarılmıştır. Bu tablo 1873’de Viyana’da sergilenmiş sonra Mısır’a gönderilmek üzereyken Sultan Abdülaziz tarafından saraya kazandırılmıştır.

    Şimdi biraz daha uzaklara gidelim, Şam’da Surre Alayı hakkında birçok hatıraya, belgeye rastlayabilirsiniz. Kahire’de de Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Cami-i Şerifi’nin bulunduğu mahaldeki, şimdi müze olan konakta, Surre Alayı ve bu konuda önemli bir bölümü ihtiva eden Kâbe örtüleri görebilirsiniz.

    Peki nedir bu Surre? Arapça’da “para kesesi” demektir. Gerçekten de Surre’nin içeriğinde Kâbe’ye, Mekke’ye, Medine’ye ve bütünüyle Hicaz’a gönderilen paralar Surre’nin özünü meydana getirir.

    İslâm tarihi boyunca, Abbasîler, Emevîler, Selçukîler, Osmanlılar hep Hicaz’ın korunması, Kâbe’nin ziyaretinin yani haccın güvenliğinin sağlanması konusunda çok hassas olmuşlardır. Osmanlı Devleti de mükemmel bir devlet geleneğine ve müesseseleşme kabiliyetine sahip oldukça, bu Surre işini protokoler bir şekle sokmuştur. Yani en basit mânası ile Hicaz’a gönderilecek olan para keselerinin nasıl, ne şekilde, kimin tarafından götürüleceği hep nizam ve intizama bağlanmıştır.

    Yıldırım Bayezid zamanından itibaren, surrenin Edirne başkent olduğu zamanda Osmanlılar tarafından düzenli olarak her sene gönderildiğini biliyoruz. Ama Fatih’ten, hele hele özellikle Yavuz Sultan Selim’den yani hilafetten sonra Surre Alayları düzenlemek Osmanlılar için emperyal bir gelenek halini aldı. Halife sıfatıyla Osmanlı Padişahı artık mukaddes beldeleri ve mekânları korumak ve hac vazifesini yapmak isteyen dört bir taraftaki müslümanlara o imkanı sağlamak için gerekli tedbirleri almak zorundaydı. Zaman içinde bu geleneğin tekemmül ettiğini yani mükemmelleştiğini, çeşitli ayrıntı, incelik ve aksesuarlarla zenginleştiğini görmekteyiz.

    Bilindiği gibi Topkapı Sarayı’ndaki Harem ile Mekke ve Medine’nin Haremüşşerifleri arasında her zaman bir alaka olmuştur. Sarayın en büyük idarî amiri olan Darrüssaade Ağaları aynı zamanda Surre Alayının düzenlenmesinde de görevli olmuşlardır. Bunlar zaten Topkapı Sarayı’nda her iki Haremin de (Sarayın içinde ve Hicaz’daki) bir nevi ağasıdırlar. Sağlıklarında Hicaz’ın vakıflarının yöneticisi durumunda olurlar, emekli olduklarında bir kısmı hayatının geri kalan bölümünü orada geçirir. Son yıllara kadar bu ağavatlardan örneklerin olduğu da bilinir.

    Hac mevsimi yaklaşırken surre için İstanbul’da hazırlıklar başlar. Önce bir Surre Emini bulunur. Bu şahıs hali vakti yerinde, mütedeyyin, muteber bir kişidir. Devlet ve umur görmüş olmasına da dikkat edilir. Yani idareci vasıflarının da önemli olduğunu biliyoruz. Bu Surre Emini Hicaz’a gönderilecek olan devletin, padişahın, hanedan ve saray mensuplarının hediyelerini toplar bunların kaydını tutar. Bu surre defterlerinde kimin, hangi maksatla, kime ne hediye gönderdiği kayıt altına alınır. Bu paralar ve hediyeler Mekke ve Medine Emirleri tarafından gerektiği şekilde dağıtılır. Devlet bu surreyi öncelikle bir bakıma güvenlik açısından rüşvet olarak verir, buna haraç da denilebilir. Çünkü tarih boyunca urban adı verilen ve Arap Yarımadasının zapturapt altına alınamayan bedevileri -bunlar arasında önemli ve bilinen aşiretler vardır- hac kervanlarını çeşitli saldırılar ile vururlar, hem mala hem cana kastederler. Şam’dan Medine’ye kadar bu sahanın güvenliği Osmanlı Devleti açısından her zaman bir sorun oluşturmuştur. İşte Surre parasının bir kısmı bu güvenlik için harcanır. Geri kalan kısmı oradaki yerli ulemaya, meşayıha, Ensar ve Muhacirînin ileri gelenlerine dağıtıldıktan sonra önemli bir kısmı da “Medine Fukarasına” dağıtılır. Medine’nin “Kurrası ve Fukarası” meşhurdur. Bunlar gece gündüz, zikr, dua, ibadet ile vakit geçirirler. Dünya malı ile pek ilgileri yoktur. İşte bunlara devlet ve payitaht zenginleri teberrüken sadaka gönderirler. Bunlar dağıtıldıktan sonra Surre defterlerinde kayıtlı bulunan hediye gönderen kişilere Hicaz’dan çok fazla maddî değeri olmayan karşı hediyeler gönderilir. Bunlar arasında hurma, tesbih ve zemzem başta gelir. Surre Alayı İstanbul’a geri döndüğünde hediyeler sahiplerine dağıtılır.

    Surre Alayının İstanbul’da hazırlanması ve yola çıkması da başlıbaşına bir imparatorluk teşrifatı örneğidir. Saraydan başlayan bu büyük Alay, Sirkeci’ye doğru merasim şeklinde Alay Köşkü’nün önünden geçerek sahile iner. Bu sırada Surre Alayı’nın önünde bugünkü anlamı ile gelin arabası gibi süslenen, çok gösterişli bir deve bulunur. Havutçu adı verilen özel deve süsleyicileri, deri, gümüş, altın, ipek, kadife gibi maddeler kullanarak boncuklarla deveyi bir güzel süslerler. O kadar renkli bir deve ortaya çıkar ki, eski İstanbul’da halk ağzında çok süslü, bugünkü deyimiyle frapan-rüküş olan gelinlere “ne o kız surre devesi gibi olmuşsun” denilirdi.

    Develerin dışında kervanda katırlar da bulunur ve bunlara da hediyelik malzemeler yüklenir. Bu kervan Sirkeci’den gemiler ile Kâbe toprağı olan Üsküdar’a ve özellikle de Harem’in başlangıcı olan bugünkü Harem (ismi oradan geliyor) semtine çıkarılır ve oradan menziller yoluyla büyük yolculuk başlar. Haydarpaşa Çayırının sonunda Bağdat Yolu başlangıcı ile Surre yola koyulur. İlk önemli durak Şam-ı Şerif ’tir. Orada bütün Osmanlı eyaletlerinden gelenler toplanıp birleşir ve Şam ahalisi içinde büyük bir seyir ortaya çıkar. Şam’dan sonra artık riskli bölgeye girilmiş olur, çöllerden Aneze ve Şammar aşiretinin urbanından, yani Bedevi Arap eşkıyasından Surre’yi emin bir şekilde Hicaz’a doğru götürmek gerekir.

    İkinci büyük durak Kahire’dir ki, Kâbe’nin örtüleri her sene orada yeniden dokunur ve eskileri her sene İstanbul’a geri getirilir. Daha sonraki dönemlerde Kâbe örtüleri özellikle Mısır’ın Fransızlar tarafından işgalinden sonra İstanbul’da Sultanahmet Camii’nin avlusunda dokunmuştur. Kahire’den sonra artık Hicaz’a kadar selamet içinde Surre Alayı’nı götürmek işte Surre Emini’nin işidir. Emin hem kendisi emin bir kişi olacak, hem de Alayı eman içinde emniyetli bir şekilde menzil-i maksuduna ulaştıracak. Surre Alayı zaman içinde gemiyle Beyrut’a gönderilmiş oradan kara yoluyla Hicaz’a intikal ettirilmiştir. Daha sonraki yıllarda da Medine hattının Hicaz yoluna dönüşmesiyle tren vasıtasıyla da Surre gönderilmiştir.

    Surre Alayı 1915 tarihine kadar Osmanlılar tarafından Hicaz’a gönderilmiştir, 1915’de son Surre Emini İttihat ve Terakki yönetiminin önemli kişilerinden Enver Paşa’nın Babası Hacı Ahmet Efendi’dir. Son Surre Emini olarak tarihe geçen Hacı Ahmet Efendi bu görevin Osmanlı bürokrasisinde önemli bir makam olması dolayısıyla mütarekede İngiliz İşgal kuvvetleri tarafından tevkif edilmiştir. İngilizler İttihatçıların önemli şahıslarını ve hükümetin büyük memurlarını toplarken Surre Emini de akla gelmiş ve o da Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. Zavallı Hacı Ahmet Efendi siyasetle, ittihatçılıkla (oğlu hariç) bir ilgisi olmadığı halde, yani siyaseten değil, neseben konuyla alakadar olduğu halde Malta’da sürgün günleri geçirmiştir. O günlerden yine bir gün “Benim bu işlerle bir alakam yoktu niye buraya düştüm” dediğinde, sürgün arkadaşlarından Süleyman Nazif, “Enver Paşa’nın babası olduğundan bunlar başına geldi, seni torpille Surre Emini yaptılar” diye cevap verir. Ahmet Efendi “Ne torpili! Ben ehliyetim, liyakatim, ihlasım, mütedeyyinliğimle bu vazifeye geldim. Alnımın akıyla Surre Emini oldum, günaha bulaşmadım, hayatımda harama da uçkur çözmedim” dediğinde, Süleyman Nazif o Osmanlı nüktedanlığıyla, Enver Paşa’nın babası olduğunu ima ederek ve kendilerinin Malta sürgünlüğüne de Enver Paşa’nın yanlış politikası sonucunda düştüklerini ima ederek “Ah Efendi keşke helale de uçkur çözmeseydin” der.

    Evet, böylece Surre Alayı konusunu son Surre Emini’nin başına gelen bu hadise ve anekdotla bitirmiş olalım.


    *Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi





+ Yorum Gönder