Konusunu Oylayın.: Hacca Manevi Hazırlık- Prof.Dr. Mehmet Emin AY

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hacca Manevi Hazırlık- Prof.Dr. Mehmet Emin AY
  1. 06.Eylül.2012, 19:44
    1
    Misafir

    Hacca Manevi Hazırlık- Prof.Dr. Mehmet Emin AY






    Hacca Manevi Hazırlık- Prof.Dr. Mehmet Emin AY Mumsema Hacca Manevi Hazırlık- Prof.Dr. Mehmet Emin AY


  2. 06.Eylül.2012, 19:44
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 10.Eylül.2012, 01:47
    2
    Galus
    Özel Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 13
    Mesaj Sayısı: 4,820
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 51
    Bulunduğu yer: Türkiye

    Cevap: Hacca Manevi Hazırlık- Prof.Dr. Mehmet Emin AY




    HACCA MANEVÎ HAZIRLIK

    Yazan Prof. Dr.M.Emin AY Çarşamba, 13 Aralık 2006


    İhramlarınızı yanınıza almayı unutmayın, takvanızı da. Asırlar önce, Yüce Mevlâmız, sevgili dostu ve elçisi Hz. İbrahim’e şöyle buyurdu: “(Ey İbrahim!) İnsanları hacca çağır. Yürüyerek ya da incelmiş develerin üzerinde, uzak yolları, derin vadileri aşarak Sana gelsinler.” (Hacc, 22/27) Bu emri alan Hz. İbrahim, “Ya Rabbi! Bu ıssız ve çorak vadide benim sesimi kimler duyar ki, sesim insanlara ne kadar ulaşabilir ki?” diye sorunca, Âlemlerin Rabbi olan Allah Teala, “Ey İbrahim! Seslenmek sana ait, duyurmak ise Bana aittir.” buyurmuştu. Ayet-i kerime’den yola çıkarak, asırlardır süregelen bu kutsal çağrıyı ve icabeti düşünelim isterseniz... Ne dersiniz?

    Eskiden yaya olarak uzak beldeleri aşanlar yanında, uzun menzilleri katedebilecek yaratılıştaki develeri bile zayıflatacak kadar uzak beldelerden gelen insanları, acaba hangi cazibeydi çeken? Ya bugün? Bir külüstür otobüsle dağları, vadileri aşarak gelen Kafkasyalı, Dağıstanlı fakir Müslümanları, Avustralya’dan, Amerika’dan, uçakla bile 24 saat süren uzun mesafelerden, çok önemli işlerini erteleyerek veya terkederek gelen varlıklı insanları acaba hangi kudret çekip getiriyor, bu çöl kumlarıyla ve kayalıklarla çevirili mekânlara? Hangi güç milyonlarca insanı, aynı gün ve aynı saatlerin randevusunda bir araya getirebilir? Anlaşılan, böylesine önemli bir randevunun, davetlileri de önemli. Denilebilir ki, Hz. Mevlâ, kimi dilerse, o yılki Arafat Listesi’ne yazmakta ve şartlar tahakkuk ederek mü’min, o günde ve o saatte orada bulunmaya muvaffak olmaktadır. Kişinin haccının makbul olup olmaması ise biraz sonra değineceğimiz üzere- ayrı bir mevzu olarak duruyor karşımızda. Âyetin devamında geçen, “Gelsinler de kendilerinin menfaatine olacak pek çok şeye şahit olsunlar” (Hacc, 22/28) ifadesinden anlaşılan şudur ki, mü’min hac vesilesiyle kendi menfaatine olacak pek çok hususa şahit olabilir ve türlü kazançlarla memleketine dönebilir. Bu kazançların neler olabileceği konusunda, hemen birkaç hususu sıralamak mümkündür.

    İhrama girer girmez artık bu dünyayı terk ederek, âdeta ahiret yolculuğuna çıkan mü’min, mübarek topraklara ayak bastığında, önceden tanımadığı; rengi, dili, kültürü, giyimi farklı nice mü’min kardeşini görerek, Allah’ın kudretini görmekle birlikte, İslam kardeşliğinin güzelliğini de yaşamaya başlar. Hep bir ağızdan “âmin” denilen namazlarda, cemaat şuurunu tüm benliğinde hisseder. Allah’ın evi olarak bilinen Beytullah Sarayı’nın hatırlı bir misafiri olarak değer görür ve bu sarayda, cennetteki gibi bir ‘kardeşlik havası’ içinde diğer mü’minlerle sürûr içinde beraber olur. Safa ve Merve arasında sa’yederken, Hz. Hacer’i düşünür ve onun sayesinde içtiği zemzemden dolayı minnet duygularıyla, onun hemşehrisi ve ırkdaşı olan zenci Müslümanlara saygıda kusur etmez. Ve nihayet büyük randevu gününde, Arafat’ta mahşeri yaşar Yalın ayak, başı açık, dünyalık namına her şeyden uzak sâde bir kul olarak, Mevla’nın huzurunda bulunmanın haşyeti ve heyecanıyla ürperir’ Kabirlerinden kalkıp da “akan seller misali” mahşer meydanına sevkedilen insanlığın bir misali olarak Müzdelife ve Mina safahatını müşahede eder. Şeytanı taşlarken, Hz. İbrahim’in tâbi tutulduğu çetin sınavı bir kez daha düşünür. Örnekler çoğaltılabilir ancak asıl vurgulamak istediğimiz husus şudur ki, bütün bu safhaları bir bir yaşayan mü’minin, her biri bir sınav olan bu safhalarda göstereceği “kulluk bilinci” ya da “niyet ve davranış bozukluğu”, onun haccının sonucunu belirler: Makbul ve mebrur bir hac ya da geriye sadece yorgunluğu kalan meşakkatli bir yolculuk. Değerli okuyucularım. Hac bir sınavlar zinciridir. Hac süresince mü’min, belki günde birkaç kez sınanır ve bu sınav, en az 5-10 gün bazen de 30-40 gün sürer.

    Bu bakımdan, nasıl ki, bir üniversite adayı, istikbalini belirleyecek büyük sınavda başarılı olmak için her gün çalışmak ve hazırlanmak zorundaysa, mü’min de makbul ve mebrûr bir hac için işte böylesine dikkatle ve özenle çalışmak ve hazırlanmak zorundadır. Gerek âyetler ve hadisler, gerekse İslam büyüklerinin tecrübeleri bize bu konuda yardımcı olacaktır elbette. Yeter ki, bu önemli nokta bizim idealimiz olsun. Gelin önce Kur’an-ı Hakim’e kulak verelim: “Hac bilinen aylardadır. Kim bu zaman diliminde ihrama girip hacca niyetlenirse artık onun için, eşiyle cinsi münasebet, günah sayılan davranışlarda bulunmak ve başkalarıyla kavga etmek, ağız dalaşı yapmak haramdır. Siz hayır namına ne yaparsanız Allah onu bilir. Bir de yolculuk için kendinize azık edinin ve bilin ki en hayırlı azık takva’dır. Ey akıl sahipleri! Kulluk şuuruyla yaşayın ve emirlerime karşı gelmekten sakınarak takva sahibi olun.” (Bakara, 2/197) Makalemize başlık teşkil eden ifade, aslında bu ayetten ilham alınarak yazıldı. Evet, ihramsız hac olmaz. Bu sebeple ihramınızı almayı unutmayın ama takvanızı asla! Çünkü o sizin yol azığınız. Allah Teâlâ’nın, her yolcunun olmazsa olmaz şartıyla baktığı azığı, “en hayırlı azık” olarak nitelediği “takva” ile ilişkilendirmesi dikkat çekicidir. Demek ki, hac yolculuğunda takva, kişinin her dâim yanıbaşında durmalıdır. Peki, mü’min takvayı nasıl anlamalıdır? En özlü ifadesiyle takva, “Kulun, kulluk bilincini, ruhunda, düşüncelerinde ve davranışlarında, düşünmesi, duyması ve yaşamasıdır.” Bu duygu ve düşünceye sahip olan mü’min, “müttaki”dir. Yoksa, takvayı sadece Allah’tan korkmak şeklinde düşünecek olursak, bu derin muhtevayı oldukça daraltmış oluruz.

    Takva’yı kendine yol azığı edinebilen mü’minin, kulluk bilinciyle okuyacağı Telbiye de farklı olacaktır. O, her bir lebbeyk getirişinde, “Ey Rabbim! Davet ettin ben de geldim. Buyur Ya Rabbi! Bütün emirlerin baş üstüne. Hamdim ve şükrüm sadece Sana aittir. Senin mülkün ve saltanatın karşısında bir köleden başka bir şey değilim ben. Bütün bunlar, her şey Senin, ben de Senin aciz ve zayıf bir kulunum. Mülkünde de, saltanatında da hiçbir ortağın yok Senin.” derken, bu samimi telbiyesiyle, “Her uzaktan gelen misafirin ev sahibi üzerinde hakkı olduğu gibi, Senin de bende hakkın var. Dile benden ne dilersen, buyur ey kulum!” diye Mevlâmızdan karşılık almaya hak kazanır. Kulluk şuuruna sahip bir mü’min, kendisi gibi, “Rahman’ın Misafirleri” olan arkadaşlarını ve diğer mü’minleri incitmemeye çalışır ve bu nezaketi ile sevap almayı başarırken, hazırlıksız ve takvadan yana azıksız olarak yola düşenler ise daha ilk sınavda dökülürler. Sizce, havaalanında yaşanan sıra tartışmaları bunun bir örneği değil midir!? Değerli okuyucularım. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in, “Makbul ve mebrur bir haccın karşılığı ancak cennettir.” hadisinde, böylesi bir hacca nail olmak için ifade buyurduğu üç hususa değinmek istiyorum.

    1. Tanıdık, tanımadık herkese selam vermek.

    2. Tatlı dille, güzel sözle konuşmak.

    3. İnsanlara ikram etmek.

    Dikkat edilirse burada ifade edilen üç husus da ahlakî niteliklidir. Ama öylesine güzel ve derin bir muhteva ile karşı karşıyayız ki, kişi bunları başarabilirse eğer, tüm hac safahatını gülistana döndürecek bir güzelliğe nâil olacak demektir.

    Sözgelimi, selam, mü’mini mü’mine yaklaştıran, sevdiren bir davetiye!

    Tatlı dil, mü’minin gönlünü hoş eden, ona sürur bahşeden bir unsur ve nihayet ikram!

    Bazen birkaç hurma ya da bir tek elma, bazen sıkışık safta açılan yer, bazen serilen bir seccade, bazen yolculuk meşakkatine talip olarak kardeşine terk edilen bir koltuk, bazen de sunulan bir bardak zemzem!

    Ne dersiniz, bütün bunlar için daha memleketteyken hazırlık yapmak gerekmez mi? İnsanlara karşı tevazu gösterip selam vermesini beceremeyen, her konuştuğunda diliyle insanları inciten ve bırakınız ikram etmeyi, her şeyin önce kendisinin olmasını isteyen nice hacı adaylarımız vardır içimizde. Her bir rek’atin , yüzbin rek’atle karşılık bulduğu Harem-i Şerif’te vakti ihya etmek varken, hacılarımızın incik-boncukla vakit öldürmesini, hazırlıksız yakalanmaktan başka neyle izah edebiliriz?

    Son olarak eklemek istediğimiz husus şudur: Mü’min, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek çıktığı hac yolculuğunda her daim Allah’a sığınmalı, O’ndan, zorlukları kolaylaştırmasını dilemelidir. Tek gayesi, hacdan sonraki halinin öncekinden; iman, ibadet, ahlak ve yaşantı bakımından üstün bir hal alarak farklı hâle dönüşmesi olmalıdır.


  4. 10.Eylül.2012, 01:47
    2
    Özel Üye



    HACCA MANEVÎ HAZIRLIK

    Yazan Prof. Dr.M.Emin AY Çarşamba, 13 Aralık 2006


    İhramlarınızı yanınıza almayı unutmayın, takvanızı da. Asırlar önce, Yüce Mevlâmız, sevgili dostu ve elçisi Hz. İbrahim’e şöyle buyurdu: “(Ey İbrahim!) İnsanları hacca çağır. Yürüyerek ya da incelmiş develerin üzerinde, uzak yolları, derin vadileri aşarak Sana gelsinler.” (Hacc, 22/27) Bu emri alan Hz. İbrahim, “Ya Rabbi! Bu ıssız ve çorak vadide benim sesimi kimler duyar ki, sesim insanlara ne kadar ulaşabilir ki?” diye sorunca, Âlemlerin Rabbi olan Allah Teala, “Ey İbrahim! Seslenmek sana ait, duyurmak ise Bana aittir.” buyurmuştu. Ayet-i kerime’den yola çıkarak, asırlardır süregelen bu kutsal çağrıyı ve icabeti düşünelim isterseniz... Ne dersiniz?

    Eskiden yaya olarak uzak beldeleri aşanlar yanında, uzun menzilleri katedebilecek yaratılıştaki develeri bile zayıflatacak kadar uzak beldelerden gelen insanları, acaba hangi cazibeydi çeken? Ya bugün? Bir külüstür otobüsle dağları, vadileri aşarak gelen Kafkasyalı, Dağıstanlı fakir Müslümanları, Avustralya’dan, Amerika’dan, uçakla bile 24 saat süren uzun mesafelerden, çok önemli işlerini erteleyerek veya terkederek gelen varlıklı insanları acaba hangi kudret çekip getiriyor, bu çöl kumlarıyla ve kayalıklarla çevirili mekânlara? Hangi güç milyonlarca insanı, aynı gün ve aynı saatlerin randevusunda bir araya getirebilir? Anlaşılan, böylesine önemli bir randevunun, davetlileri de önemli. Denilebilir ki, Hz. Mevlâ, kimi dilerse, o yılki Arafat Listesi’ne yazmakta ve şartlar tahakkuk ederek mü’min, o günde ve o saatte orada bulunmaya muvaffak olmaktadır. Kişinin haccının makbul olup olmaması ise biraz sonra değineceğimiz üzere- ayrı bir mevzu olarak duruyor karşımızda. Âyetin devamında geçen, “Gelsinler de kendilerinin menfaatine olacak pek çok şeye şahit olsunlar” (Hacc, 22/28) ifadesinden anlaşılan şudur ki, mü’min hac vesilesiyle kendi menfaatine olacak pek çok hususa şahit olabilir ve türlü kazançlarla memleketine dönebilir. Bu kazançların neler olabileceği konusunda, hemen birkaç hususu sıralamak mümkündür.

    İhrama girer girmez artık bu dünyayı terk ederek, âdeta ahiret yolculuğuna çıkan mü’min, mübarek topraklara ayak bastığında, önceden tanımadığı; rengi, dili, kültürü, giyimi farklı nice mü’min kardeşini görerek, Allah’ın kudretini görmekle birlikte, İslam kardeşliğinin güzelliğini de yaşamaya başlar. Hep bir ağızdan “âmin” denilen namazlarda, cemaat şuurunu tüm benliğinde hisseder. Allah’ın evi olarak bilinen Beytullah Sarayı’nın hatırlı bir misafiri olarak değer görür ve bu sarayda, cennetteki gibi bir ‘kardeşlik havası’ içinde diğer mü’minlerle sürûr içinde beraber olur. Safa ve Merve arasında sa’yederken, Hz. Hacer’i düşünür ve onun sayesinde içtiği zemzemden dolayı minnet duygularıyla, onun hemşehrisi ve ırkdaşı olan zenci Müslümanlara saygıda kusur etmez. Ve nihayet büyük randevu gününde, Arafat’ta mahşeri yaşar Yalın ayak, başı açık, dünyalık namına her şeyden uzak sâde bir kul olarak, Mevla’nın huzurunda bulunmanın haşyeti ve heyecanıyla ürperir’ Kabirlerinden kalkıp da “akan seller misali” mahşer meydanına sevkedilen insanlığın bir misali olarak Müzdelife ve Mina safahatını müşahede eder. Şeytanı taşlarken, Hz. İbrahim’in tâbi tutulduğu çetin sınavı bir kez daha düşünür. Örnekler çoğaltılabilir ancak asıl vurgulamak istediğimiz husus şudur ki, bütün bu safhaları bir bir yaşayan mü’minin, her biri bir sınav olan bu safhalarda göstereceği “kulluk bilinci” ya da “niyet ve davranış bozukluğu”, onun haccının sonucunu belirler: Makbul ve mebrur bir hac ya da geriye sadece yorgunluğu kalan meşakkatli bir yolculuk. Değerli okuyucularım. Hac bir sınavlar zinciridir. Hac süresince mü’min, belki günde birkaç kez sınanır ve bu sınav, en az 5-10 gün bazen de 30-40 gün sürer.

    Bu bakımdan, nasıl ki, bir üniversite adayı, istikbalini belirleyecek büyük sınavda başarılı olmak için her gün çalışmak ve hazırlanmak zorundaysa, mü’min de makbul ve mebrûr bir hac için işte böylesine dikkatle ve özenle çalışmak ve hazırlanmak zorundadır. Gerek âyetler ve hadisler, gerekse İslam büyüklerinin tecrübeleri bize bu konuda yardımcı olacaktır elbette. Yeter ki, bu önemli nokta bizim idealimiz olsun. Gelin önce Kur’an-ı Hakim’e kulak verelim: “Hac bilinen aylardadır. Kim bu zaman diliminde ihrama girip hacca niyetlenirse artık onun için, eşiyle cinsi münasebet, günah sayılan davranışlarda bulunmak ve başkalarıyla kavga etmek, ağız dalaşı yapmak haramdır. Siz hayır namına ne yaparsanız Allah onu bilir. Bir de yolculuk için kendinize azık edinin ve bilin ki en hayırlı azık takva’dır. Ey akıl sahipleri! Kulluk şuuruyla yaşayın ve emirlerime karşı gelmekten sakınarak takva sahibi olun.” (Bakara, 2/197) Makalemize başlık teşkil eden ifade, aslında bu ayetten ilham alınarak yazıldı. Evet, ihramsız hac olmaz. Bu sebeple ihramınızı almayı unutmayın ama takvanızı asla! Çünkü o sizin yol azığınız. Allah Teâlâ’nın, her yolcunun olmazsa olmaz şartıyla baktığı azığı, “en hayırlı azık” olarak nitelediği “takva” ile ilişkilendirmesi dikkat çekicidir. Demek ki, hac yolculuğunda takva, kişinin her dâim yanıbaşında durmalıdır. Peki, mü’min takvayı nasıl anlamalıdır? En özlü ifadesiyle takva, “Kulun, kulluk bilincini, ruhunda, düşüncelerinde ve davranışlarında, düşünmesi, duyması ve yaşamasıdır.” Bu duygu ve düşünceye sahip olan mü’min, “müttaki”dir. Yoksa, takvayı sadece Allah’tan korkmak şeklinde düşünecek olursak, bu derin muhtevayı oldukça daraltmış oluruz.

    Takva’yı kendine yol azığı edinebilen mü’minin, kulluk bilinciyle okuyacağı Telbiye de farklı olacaktır. O, her bir lebbeyk getirişinde, “Ey Rabbim! Davet ettin ben de geldim. Buyur Ya Rabbi! Bütün emirlerin baş üstüne. Hamdim ve şükrüm sadece Sana aittir. Senin mülkün ve saltanatın karşısında bir köleden başka bir şey değilim ben. Bütün bunlar, her şey Senin, ben de Senin aciz ve zayıf bir kulunum. Mülkünde de, saltanatında da hiçbir ortağın yok Senin.” derken, bu samimi telbiyesiyle, “Her uzaktan gelen misafirin ev sahibi üzerinde hakkı olduğu gibi, Senin de bende hakkın var. Dile benden ne dilersen, buyur ey kulum!” diye Mevlâmızdan karşılık almaya hak kazanır. Kulluk şuuruna sahip bir mü’min, kendisi gibi, “Rahman’ın Misafirleri” olan arkadaşlarını ve diğer mü’minleri incitmemeye çalışır ve bu nezaketi ile sevap almayı başarırken, hazırlıksız ve takvadan yana azıksız olarak yola düşenler ise daha ilk sınavda dökülürler. Sizce, havaalanında yaşanan sıra tartışmaları bunun bir örneği değil midir!? Değerli okuyucularım. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in, “Makbul ve mebrur bir haccın karşılığı ancak cennettir.” hadisinde, böylesi bir hacca nail olmak için ifade buyurduğu üç hususa değinmek istiyorum.

    1. Tanıdık, tanımadık herkese selam vermek.

    2. Tatlı dille, güzel sözle konuşmak.

    3. İnsanlara ikram etmek.

    Dikkat edilirse burada ifade edilen üç husus da ahlakî niteliklidir. Ama öylesine güzel ve derin bir muhteva ile karşı karşıyayız ki, kişi bunları başarabilirse eğer, tüm hac safahatını gülistana döndürecek bir güzelliğe nâil olacak demektir.

    Sözgelimi, selam, mü’mini mü’mine yaklaştıran, sevdiren bir davetiye!

    Tatlı dil, mü’minin gönlünü hoş eden, ona sürur bahşeden bir unsur ve nihayet ikram!

    Bazen birkaç hurma ya da bir tek elma, bazen sıkışık safta açılan yer, bazen serilen bir seccade, bazen yolculuk meşakkatine talip olarak kardeşine terk edilen bir koltuk, bazen de sunulan bir bardak zemzem!

    Ne dersiniz, bütün bunlar için daha memleketteyken hazırlık yapmak gerekmez mi? İnsanlara karşı tevazu gösterip selam vermesini beceremeyen, her konuştuğunda diliyle insanları inciten ve bırakınız ikram etmeyi, her şeyin önce kendisinin olmasını isteyen nice hacı adaylarımız vardır içimizde. Her bir rek’atin , yüzbin rek’atle karşılık bulduğu Harem-i Şerif’te vakti ihya etmek varken, hacılarımızın incik-boncukla vakit öldürmesini, hazırlıksız yakalanmaktan başka neyle izah edebiliriz?

    Son olarak eklemek istediğimiz husus şudur: Mü’min, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek çıktığı hac yolculuğunda her daim Allah’a sığınmalı, O’ndan, zorlukları kolaylaştırmasını dilemelidir. Tek gayesi, hacdan sonraki halinin öncekinden; iman, ibadet, ahlak ve yaşantı bakımından üstün bir hal alarak farklı hâle dönüşmesi olmalıdır.





+ Yorum Gönder