Konusunu Oylayın.: Haccın dinimizdeki yeri

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Haccın dinimizdeki yeri
  1. 06.Eylül.2012, 14:44
    1
    Misafir

    Haccın dinimizdeki yeri






    Haccın dinimizdeki yeri Mumsema haccın dinimizdeki yeri nedir?


  2. 06.Eylül.2012, 14:44
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 06.Eylül.2012, 15:51
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: haccın dinimizdeki yeri




    Hac lügat manası itibariyle kastetme, yönelme manalarına gelir. Şer'î ıstılahta ise belirlenmiş vakitte Arafat'ta bir miktar durduktan sonra, Kâbe-i Muazzamâ'yı usûlüne uygun olarak tavaf etmek suretiyle ziyaret etmekten ibarettir.

    Hac İslam'ın temelini teşkil eden beş rükünden (esastan) birisi olması itibariyle her Müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır. Haccın farziyeti Kur'ân, Sünnet ve ümmetin icmasıyla sabittir. Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Hakimde: "...Oraya gitmeye gücü yeten kimselerin, beyti (Kâbe) haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir." (1) buyurmaktadır. Bu âyet haccın farziyetine açıkça işaret etmektedir. Haccın farziyetine sünnetten delil ise Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: "Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) bize şöyle hitap etti: 'Ey insanlar! Size hac farz kılınmıştır. O halde haccı eda edin.' Cemaatte bulunan bir adam: 'Her sene mi ey Allah'ın Rasûlü.' diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.) cevap vermedi. Adam sorusunu üç kez tekrarladı. Bunun üzerine: 'Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın (madem ki sukut ettim, öyleyse sormada ısrar etmeyin). Şayet sorunuza evet deseydim her yıl haccetmek farz olurdu ve siz de buna güç yetiremezdiniz...' buyurdular."(2) Bu hadisten de anlaşıldığı üzere kişi ömürde bir sefer bu mübarek beldeleri erkan ve şartlarına riayet ederek ziyaret etmekle hac farizasını eda etmiş olacaktır.

    Hiç şüphesiz hac ibadeti kulların Allah'a yakın olmasına vesile teşkil eden sâlih amellerin en faziletlilerinden birisidir. Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Nebî (s.a.v.)'e hangi amel daha faziletlidir (üstündür)?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah'a ve Rasûl'üne îman etmektir.' buyurdu. 'Sonra hangisidir?' diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah yolunda cihat etmektir.' buyurdu. Yine: 'Sonra hangisi?' diye sorulunca, Nebî (s.a.v.): 'Hacc-ı mebrûrdur.'(3) buyurdu." Bu hadiste zikredilen hacc-ı mebrûrdan maksat ise; rükün ve adaplarına uygun bir şekilde yapılan ve içerisine hiçbir günahın karışmadığı hacdır. Diğer bir ifadeyle hacc-ı mebrûr; kabul edilmiş yani Allah katında kabul görmüş hac demektir.

    Şurası bir gerçektir ki usûllerine ve erkanlarına riayet edilmeden yapılan ibadet ve ameller Allah katında kabul görmeyeceği gibi, kalbî temizliğe erişilmeden edâ edilen, ibadet ruhuna yakışmayan söz ve hareketlerle kirletilen bir amele de Allah katında değer ve kıymet verilmez. Zira Allah (c.c.)'nun, kullarının ibadetlerinde kıymet verdiği husus; kulun bu ibadete başlarken hedeflediği amacın (niyetin) mahiyeti, bu ibadeti edâ ederken içinde bulunduğu ruh hali ve bu ruh halini yansıtan hareketlerdir. Şayet kişinin niyeti Allah'ın rızasını kazanmak dışında bir şeyse, yine ibadet esnasında Cenâb-ı Allah'tan gafil bir haldeyse ve hareketleri de bu yöndeyse bu şahıs yapmış olduğu ibadetler neticesinde hiç bir sonuç elde edemez. Bu durum tüm ibadetlerde geçerli olduğu gibi hac ibadetinde de ziyadesiyle geçerlidir. Cenâb-ı Allah el-Bakara Sûresinde: "Hac bilinen aylardır (şevval, zilkade, zilhicce'nin ilk on günü). Her kim bu aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak (cinsel ilişki), günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri Allah'tan korkun."(4) buyurarak biz kullarına hac ibadetinin ruhunu beyan etmiştir. Her Müslüman hac esnasında şehevî isteklerden nefsini tutmalı, günah sayılan işlerden kaçınmalı, başkalarına eza verecek her türlü hareketlerden uzak durmalıdır. Kişi yapmış olduğu hac ibadetinden ancak bu şekilde istifade edip, netice alabilir. Bu netice de her Müslüman'ın arzulayıp temenni ettiği büyük-küçük tüm günahlardan arınma, tertemiz bir kul olmadır. Hac sonrasında bu neticeye ulaşılabilineceğini müjdeleyen bir hadiste Peygamber'imiz (s.a.v.): "Kim hac yapar, hac esnasında kadınlara yaklaşmaz (cinsi münasebette bulunmaz) ve fâsıklık addedilen işleri yapmazsa memleketine anasından doğduğu günkü gibi günahlardan arınmış, tertemiz olduğu halde döner."(5) buyurmuşlardır. işte bu vasıflarla eda edilen hac ve umre kulun günahlardan arınmasına bir vesiledir. Bu hususu değişik bir vecihle ifade eden bir hadiste ise: "Hacla umrenin arasını birleştirin. Zira bunlar günahı, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlemesi gibi temizler."(6) buyurulmuştur.



  4. 06.Eylül.2012, 15:51
    2
    Editör



    Hac lügat manası itibariyle kastetme, yönelme manalarına gelir. Şer'î ıstılahta ise belirlenmiş vakitte Arafat'ta bir miktar durduktan sonra, Kâbe-i Muazzamâ'yı usûlüne uygun olarak tavaf etmek suretiyle ziyaret etmekten ibarettir.

    Hac İslam'ın temelini teşkil eden beş rükünden (esastan) birisi olması itibariyle her Müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır. Haccın farziyeti Kur'ân, Sünnet ve ümmetin icmasıyla sabittir. Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Hakimde: "...Oraya gitmeye gücü yeten kimselerin, beyti (Kâbe) haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir." (1) buyurmaktadır. Bu âyet haccın farziyetine açıkça işaret etmektedir. Haccın farziyetine sünnetten delil ise Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: "Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) bize şöyle hitap etti: 'Ey insanlar! Size hac farz kılınmıştır. O halde haccı eda edin.' Cemaatte bulunan bir adam: 'Her sene mi ey Allah'ın Rasûlü.' diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.) cevap vermedi. Adam sorusunu üç kez tekrarladı. Bunun üzerine: 'Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın (madem ki sukut ettim, öyleyse sormada ısrar etmeyin). Şayet sorunuza evet deseydim her yıl haccetmek farz olurdu ve siz de buna güç yetiremezdiniz...' buyurdular."(2) Bu hadisten de anlaşıldığı üzere kişi ömürde bir sefer bu mübarek beldeleri erkan ve şartlarına riayet ederek ziyaret etmekle hac farizasını eda etmiş olacaktır.

    Hiç şüphesiz hac ibadeti kulların Allah'a yakın olmasına vesile teşkil eden sâlih amellerin en faziletlilerinden birisidir. Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Nebî (s.a.v.)'e hangi amel daha faziletlidir (üstündür)?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah'a ve Rasûl'üne îman etmektir.' buyurdu. 'Sonra hangisidir?' diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah yolunda cihat etmektir.' buyurdu. Yine: 'Sonra hangisi?' diye sorulunca, Nebî (s.a.v.): 'Hacc-ı mebrûrdur.'(3) buyurdu." Bu hadiste zikredilen hacc-ı mebrûrdan maksat ise; rükün ve adaplarına uygun bir şekilde yapılan ve içerisine hiçbir günahın karışmadığı hacdır. Diğer bir ifadeyle hacc-ı mebrûr; kabul edilmiş yani Allah katında kabul görmüş hac demektir.

    Şurası bir gerçektir ki usûllerine ve erkanlarına riayet edilmeden yapılan ibadet ve ameller Allah katında kabul görmeyeceği gibi, kalbî temizliğe erişilmeden edâ edilen, ibadet ruhuna yakışmayan söz ve hareketlerle kirletilen bir amele de Allah katında değer ve kıymet verilmez. Zira Allah (c.c.)'nun, kullarının ibadetlerinde kıymet verdiği husus; kulun bu ibadete başlarken hedeflediği amacın (niyetin) mahiyeti, bu ibadeti edâ ederken içinde bulunduğu ruh hali ve bu ruh halini yansıtan hareketlerdir. Şayet kişinin niyeti Allah'ın rızasını kazanmak dışında bir şeyse, yine ibadet esnasında Cenâb-ı Allah'tan gafil bir haldeyse ve hareketleri de bu yöndeyse bu şahıs yapmış olduğu ibadetler neticesinde hiç bir sonuç elde edemez. Bu durum tüm ibadetlerde geçerli olduğu gibi hac ibadetinde de ziyadesiyle geçerlidir. Cenâb-ı Allah el-Bakara Sûresinde: "Hac bilinen aylardır (şevval, zilkade, zilhicce'nin ilk on günü). Her kim bu aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak (cinsel ilişki), günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri Allah'tan korkun."(4) buyurarak biz kullarına hac ibadetinin ruhunu beyan etmiştir. Her Müslüman hac esnasında şehevî isteklerden nefsini tutmalı, günah sayılan işlerden kaçınmalı, başkalarına eza verecek her türlü hareketlerden uzak durmalıdır. Kişi yapmış olduğu hac ibadetinden ancak bu şekilde istifade edip, netice alabilir. Bu netice de her Müslüman'ın arzulayıp temenni ettiği büyük-küçük tüm günahlardan arınma, tertemiz bir kul olmadır. Hac sonrasında bu neticeye ulaşılabilineceğini müjdeleyen bir hadiste Peygamber'imiz (s.a.v.): "Kim hac yapar, hac esnasında kadınlara yaklaşmaz (cinsi münasebette bulunmaz) ve fâsıklık addedilen işleri yapmazsa memleketine anasından doğduğu günkü gibi günahlardan arınmış, tertemiz olduğu halde döner."(5) buyurmuşlardır. işte bu vasıflarla eda edilen hac ve umre kulun günahlardan arınmasına bir vesiledir. Bu hususu değişik bir vecihle ifade eden bir hadiste ise: "Hacla umrenin arasını birleştirin. Zira bunlar günahı, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlemesi gibi temizler."(6) buyurulmuştur.



  5. 06.Eylül.2012, 15:52
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: haccın dinimizdeki yeri

    HACCIN DİNİMİZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ
    Hac lügat manası itibariyle kastetme, yönelme manalarına gelir. Şer'î ıstılahta ise belirlenmiş vakitte Arafat'ta bir miktar durduktan sonra, Kâbe-i Muazzamâ'yı usûlüne uygun olarak tavaf etmek suretiyle ziyaret etmekten ibarettir.

    Hac İslam'ın temelini teşkil eden beş rükünden (esastan) birisi olması itibariyle her Müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır. Haccın farziyeti Kur'ân, Sünnet ve ümmetin icmasıyla sabittir. Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Hakimde: "...Oraya gitmeye gücü yeten kimselerin, beyti (Kâbe) haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir." (1) buyurmaktadır. Bu âyet haccın farziyetine açıkça işaret etmektedir. Haccın farziyetine sünnetten delil ise Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: "Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) bize şöyle hitap etti: 'Ey insanlar! Size hac farz kılınmıştır. O halde haccı eda edin.' Cemaatte bulunan bir adam: 'Her sene mi ey Allah'ın Rasûlü.' diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.) cevap vermedi. Adam sorusunu üç kez tekrarladı. Bunun üzerine: 'Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın (madem ki sukut ettim, öyleyse sormada ısrar etmeyin). Şayet sorunuza evet deseydim her yıl haccetmek farz olurdu ve siz de buna güç yetiremezdiniz...' buyurdular."(2) Bu hadisten de anlaşıldığı üzere kişi ömürde bir sefer bu mübarek beldeleri erkan ve şartlarına riayet ederek ziyaret etmekle hac farizasını eda etmiş olacaktır.

    Hiç şüphesiz hac ibadeti kulların Allah'a yakın olmasına vesile teşkil eden sâlih amellerin en faziletlilerinden birisidir. Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Nebî (s.a.v.)'e hangi amel daha faziletlidir (üstündür)?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah'a ve Rasûl'üne îman etmektir.' buyurdu. 'Sonra hangisidir?' diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah yolunda cihat etmektir.' buyurdu. Yine: 'Sonra hangisi?' diye sorulunca, Nebî (s.a.v.): 'Hacc-ı mebrûrdur.'(3) buyurdu." Bu hadiste zikredilen hacc-ı mebrûrdan maksat ise; rükün ve adaplarına uygun bir şekilde yapılan ve içerisine hiçbir günahın karışmadığı hacdır. Diğer bir ifadeyle hacc-ı mebrûr; kabul edilmiş yani Allah katında kabul görmüş hac demektir.

    Şurası bir gerçektir ki usûllerine ve erkanlarına riayet edilmeden yapılan ibadet ve ameller Allah katında kabul görmeyeceği gibi, kalbî temizliğe erişilmeden edâ edilen, ibadet ruhuna yakışmayan söz ve hareketlerle kirletilen bir amele de Allah katında değer ve kıymet verilmez. Zira Allah (c.c.)'nun, kullarının ibadetlerinde kıymet verdiği husus; kulun bu ibadete başlarken hedeflediği amacın (niyetin) mahiyeti, bu ibadeti edâ ederken içinde bulunduğu ruh hali ve bu ruh halini yansıtan hareketlerdir. Şayet kişinin niyeti Allah'ın rızasını kazanmak dışında bir şeyse, yine ibadet esnasında Cenâb-ı Allah'tan gafil bir haldeyse ve hareketleri de bu yöndeyse bu şahıs yapmış olduğu ibadetler neticesinde hiç bir sonuç elde edemez. Bu durum tüm ibadetlerde geçerli olduğu gibi hac ibadetinde de ziyadesiyle geçerlidir. Cenâb-ı Allah el-Bakara Sûresinde: "Hac bilinen aylardır (şevval, zilkade, zilhicce'nin ilk on günü). Her kim bu aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak (cinsel ilişki), günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri Allah'tan korkun."(4) buyurarak biz kullarına hac ibadetinin ruhunu beyan etmiştir. Her Müslüman hac esnasında şehevî isteklerden nefsini tutmalı, günah sayılan işlerden kaçınmalı, başkalarına eza verecek her türlü hareketlerden uzak durmalıdır. Kişi yapmış olduğu hac ibadetinden ancak bu şekilde istifade edip, netice alabilir. Bu netice de her Müslüman'ın arzulayıp temenni ettiği büyük-küçük tüm günahlardan arınma, tertemiz bir kul olmadır. Hac sonrasında bu neticeye ulaşılabilineceğini müjdeleyen bir hadiste Peygamber'imiz (s.a.v.): "Kim hac yapar, hac esnasında kadınlara yaklaşmaz (cinsi münasebette bulunmaz) ve fâsıklık addedilen işleri yapmazsa memleketine anasından doğduğu günkü gibi günahlardan arınmış, tertemiz olduğu halde döner."(5) buyurmuşlardır. işte bu vasıflarla eda edilen hac ve umre kulun günahlardan arınmasına bir vesiledir. Bu hususu değişik bir vecihle ifade eden bir hadiste ise: "Hacla umrenin arasını birleştirin. Zira bunlar günahı, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlemesi gibi temizler."(6) buyurulmuştur.

    Hac, âyet-i kerîmenin ifadesiyle; yola gücü yeten, yani; sıhhat üzere olup da aslî ihtiyaçlarından fazla olarak hacca gidip gelinceye kadar kendisinin, dönünceye kadar ailesinin nafakalarını karşılayacak kadar parası olan her Müslüman'a farzdır. Burada akla gelen bir soru var ki, o da haccın farz olmasını gerektirecek şartlara hâiz olan bir kimsenin fevren (hemen), o sene haccını eda etmesi farz mıdır, yoksa tehir etmesi yani ileriki senelere ertelemesi caiz olur mu?

    Bu meselede Hanefî mezhebi içerisinde iki görüş mevcuttur. Bir görüşe göre üzerine hac ibadeti farz olan kimse bu ibadeti hayatta olduğu müddetçe, dilediği senede yapabilir. Sonraya bıraktığından dolayı günahkar olmaz; ancak kuvvetli olan ve daha çok tercih edilen görüşe göre ise şahıs hac farizasını, hac üzerine farz olduğu sene edâ etmesi gerekir. Her hangi bir sebep olmaksızın haccın edasının geciktirilmesi, sonraki senelere bırakılması günah sayılır. Dolayısıyla hac ibadeti üzerine farz olan bir kimse acele davranıp, daha fazla geciktirmeden edâ etmelidir. Zira ölüm, hastalık, fakir düşme gibi insanın önceden kestiremediği arızî sebepler ortaya çıkabilir. Bu yüzden kişi hac gibi büyük bir farzı eda edemeyebilir. En doğru ve akılcı olanı ise bu sebeplerden birisi meydana gelmeden kişinin elindeki nimetin kadrini bilip bu farzı edâ etmesidir. Bir hadiste bu hususa işaret edilerek: "Hacca gitmeyi arzulayan kimse acele davransın." buyurulmuştur.(7) Hadisin Beyhâkî'nin Süneni'ndeki ziyadesinde ise: "Zira sizden hiç kimse başına ne geleceğini bilemez. Hastalanacak mı, fakir duruma mı düşecek." buyrularak bu hususta acele davranmanın ne kadar ehemmiyetli olduğu beyan edilmiştir. Ayrıca Tirmîzî'nin tahric ettiği bir hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: "Kim kendisini Beytü'l-Haram'a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmezse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında bir fark yoktur. Zira Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: 'Oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe'yi haccetmesi gerekir.'(Âl-i İmrân 3/97)." (8) Her ne kadar da hadis alimleri bu hadisten kastedilen kimselerin, haccın farziyetini inkar eden veya bu farzı hafife alan kimseler olduğunu beyan etmişlerse de, bu hadis mevzûnun ciddiyetine işaret etme bakımından güzel bir delil sayılabilir.

    Yine Hz. Ömer (r.a.)'in: "Hacca gidecek güçte-kuvvette olduğu halde hacca gitmeyen kimseleri öğrenip evlerini başlarına cayır cayır yakmayı kastettim. Vallahi ben onları Müslüman olarak görmüyorum. Vallahi ben onları Müslüman olarak görmüyorum. Vallahi ben onları Müslüman olarak görmüyorum."(9) dediği rivayet edilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) gibi Cenâb-ı Hakkın ilhamına mazhar olan bir şahsiyetin bu şekildeki ifadesi biz Müslümanlar için bir şeyler ifade etmelidir kanısındayım.

    Hac farizasını eda eden dünya Müslümanlarına baktığımızda yaş ortalaması olarak en yaşlı hacıların Türkiye'den giden hacılar olduğunu müşahede etmekteyiz. Hatta hac ibadeti hususunda çoğunluğun aklında yer eden düşüncenin, bu ibadetin yaş kemalini bulduktan, dünyadan el etek çekildikten sonra eda edileceği düşüncesidir. İslam tarihindeki tatbikata baktığımızda ise bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu görürüz. Zira pek çok sahâbî, âlim ve büyük zât bu ibadeti genç yaşlarda hem de bir çok kereler eda etmişlerdir. Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi insanın önüne hesaba katmadığı bir çok mâniler çıkabilmektedir. Ayrıca hac menâsiklerinin edasının zorluğu, kalabalık, havanın aşırı derecede sıcak olması gibi sebepler bu ibadetin genç yaşlarda edâ edilmesini zorunlu hale getirmektedir.

    Tüm ibadetlerin insanlara kazandırdığı fâideler ve semereler olduğu gibi hac ibadetinin de müminlere kazandırdığı mânevî güzellikler vardır. Hacc-ı mebrûr sayesinde kişi ruh temizliğine, kalp safiyetine kavuşur. Hac menâsiklerinin edâ edilmesi sayesinde müminin kalbi imanla dolar, mânevî huzura erer. Gönlü Allah ve Rasûl'ünün sevgisiyle dolup taşar. Dünyalık zevk ve eğlencelerden sıyrılıp bütün külliyatıyla yüce Allah'ın rızasına yönelir. Hacca gitmeye niyetlenen bir şahıs daha ilk adımda dünyaya ve ona ait olan şeylere sırt çevirir. Ehlini, âilesini, vatanını terk eder. Dünya hayatı ve ziynetlerinden yüz çevirir. Allah ve Rasûl'üne hicret eden bir sahâbe gibi, beraberinde yol azığından başka dünyalık yoktur. O, artık bedeniyle, ruhuyla, aklıyla, tüm hisleriyle hakkın rızasına yönelmiştir. Mikat yerine geldiğinde Rabbine yürüyen bir meyyit gibi dünyalık elbiselerinden sıyrılıp iki parça beze bürünür. Dilinde ve kalbinde sadece Allah'ın zikri vardır. Onun, İbrahim (a.s.)'ın asırlar öncesinden insanlığa yapmış olduğu davete icabeti, tüm mahlukatın İsrafil (a.s.)'ın ikinci diriliş için yapacağı davete icabetlerine benzer ki, her iki durumda da asıl davet eden Hz. Allah'tır.

    Zengin-fakir, siyah-beyaz farkı gözetilmeksizin tüm hacılar beyaz ihramlarıyla saflar halinde Kâbe'yi tavaf ederler. Kâbe'yi tavaf esnasında hacıların bu halleri insana semada Beytü'l-Ma'mûr'u tavaf eden meleklerin hallerini anımsatır. Her şavtta hacılar Haceru'l-Esved'i selamlarlarken sanki Cenâb-ı Allah'a kulluk üzere biat ediyor gibidirler. İnsanlar için kurulan ilk mabet, Mekke'de bulunan, pek mübarek ve bütün alemlere hidayet kaynağı olan, oraya girenin emniyete kavuştuğu Kâbe'yi tavaf etmek hakikatte tevhîd inancının bir tezahürüdür.

    Safâ ile Merve arasını sa'yetmek ise hacılara Hacer Anamızın kıssasını, onun oğlu İsmail'le beraber yaşadıkları zorluk ve darlıktan sonra Allah'ın rahmet ve inayetiyle nasıl rahata ve bolluğa kavuştuklarını hatırlatmaktadır. Âyet-i Kerîmelerde: "Muhakkak ki Safâ ve Merve Allah'ın nişanlarındandır."(10), "Kim Allah'ın nişanlarına saygı gösterirse bu kalplerin takvasındandır."(11) buyrularak bu yerlerin hakkın katındaki değer ve kıymetlerine işaret edilmiştir.

    Hele hacıların Arafat'a akın akın toplanıp da bir mahşer havasına bürünmeleri insana âhirette yaşanacak hadiseleri anımsatmakta ve kişiyi asıl yurdu olan âhirete yöneltmektedir. Haccın en önemli hikmetlerinden birisi olan, dünya Müslümanlarının bir araya gelmeleri, birbirleriyle tanışıp yakınlaşmaları, İslamiyet ve Müslümanların hayrı için hep beraber el açıp dua etmeleri hep Arafat'ta gerçekleşmektedir. Burada vakfe durmanın önemini beyan sâdedinde Peygamberimiz (s.a.v.): "Hac Arafat'ta vakfe durmaktır." buyurmuşlardır. Peygamberimizin tabiriyle şeytan Müslümanların nazarında hiç bir günde Arefe Günü'nde olduğu kadar hakir ve zelil olmamıştır. O günde insanların aynı cins elbiseye bürünmüş halleri, bir araya gelip Cenâb-ı Hakka niyazda bulunmaları sanki mahşer gününün bir provası gibidir. O günde hacılar bütün benlikleriyle Allah'a rücû' ederler. Hâlis bir niyetle tevbe-i nasûh yaparlar. Bu tevbeyle eski hayatlarını tamamen kapayıp yeni bir hayata başlangıç yaparlar.

    Şeytan taşlamaya geldiklerinde ise burada tamamen Allah'ın emrine ittibâ etme söz konusudur. Atılan her bir taş aslında şeytanın vesvese ve oyunlarıyla yoldan çıkmış nefislere atılmaktadır. Her taşla beraber şeytanın ve nefsin tabuları bir bir yıkılmaktadır. İmâm-ı Gazâlî'nin ifade ettiği gibi şeytan taşlamada maksat; Allah'ın emrine ittibâ ve ubûdiyeti izhar etmektir. Zira burada aklın ve nefsin bir hissesi yoktur.

    Haccın insana kazandırmış olduğu maddî ve mânevî bir çok faydalar mevcuttur. Herhalde bunların en önemlisi kişinin hacdan sonra hayata bakış açısının değişmesidir. Hacdan gelen bir insan dünyaya eskisi kadar bağlanmaz. Dünyalık emel ve istekleri azalır. Artık daha çok âhireti için çalışır. Kalbinde o mübarek beldelere duymuş olduğu sevgi ve özlem onu dünyaya dalmaktan alıkor.

    Tüm bu güzel haller insanın hacc-ı mebrûr sayesinde elde edebileceği hallerdir. Şayet kişinin hacdan sonraki hâli hacca gitmezden önceki halinden daha müspetse, günahlara karşı nefsinde mukavemet hissediyorsa, îmanında kemâl bulabiliyorsa - ki bunun tezahürü güzel ahlaktır - bu onun haccının kabul olduğuna işarettir. Lakin o kimsede bunun aksine haller zuhur ediyorsa, bu o kimsenin haccının kabul olunmadığına delildir. Şunu söyleyebiliriz ki bu hac, o kimseye yorgunluktan başka bir şey kazandırmamıştır.

    Hac menâsiklerinin eda edildiği belde olan Mekke, Cenâb-ı Allah'ın yeryüzünde mübarek kılıp, hususî tecellilerini indirdiği bir beldedir. Cenâb-ı Allah bu beldeyi kıyâmete kadar emniyet ve huzur kaynağı kılmış ve bu topraklarda kan dökülmesini haram kılmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu şehri çok severlerdi. Medine'ye hicretleri esnasında bu şehre doğru dönerek: "Sen ne hoş beldesin. seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka yerde ikamet etmezdim."(12) buyurarak bu beldeye olan sevgilerini beyan etmişlerdir.

    Özellikle Kâbe'de kılınan namazlar fazilet bakımından pek üstündür. Bir hadîs-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.): "Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz yüz bin namaza bedeldir. Mescidimde kılınan bir namaz bin namaza bedeldir. Beytü'l-Makdîs'te kılınan bir namaz beş yüz namaza bedeldir."(13) buyurmuşlardır. Nebî (s.a.v.) diğer bir hadislerinde: "Ziyaret için sadece üç mescide seyahat edilebilir. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ."(14) buyurarak, tüm Müslümanları adeta buraları ziyaret etmeye teşvik etmişlerdir. Şâyet imkan elveriyorsa her Müslüman kişi bu mübarek mekanları ziyaret etmelidir. Gaflet batağına saplanmış kimseler gibi Allah'ın kendisine vermiş olduğu maddî imkanları hevâ ve heves uğruna tüketmemeli, bu imkanları hakkın rızanı kazanmak uğruna kullanmalıdır. Yukarıda zikrettiğimiz âyetlerde görüldüğü gibi yüce Rabbimiz gücü yeten Müslümanları bu beldeleri ziyarete, hac farizasını edâ etmeye davet etmiştir. Bu davete icabet etme, hac farizasını eda etmede Müslümanlar için maddî-mânevî bir çok faydalar vardır.(15) Şayet kim de gücü yettiği halde bu davete icabetten yüz çevirir, Hakkın emrine ittibâ etmezse, şüphe yok ki Hz. Allah (c.c.) bütün âlemlerden müstağnidir (kimseye muhtaç değildir, bilakis herkes ona muhtaçtır). (16)

    Kaynakça:
    1- Âl-i İmrân 3/97.
    2- Buhârî, i'tisâm, 4.
    3- Buhârî, 1 /26.
    4- El-Bakara 2/197.
    5- Buhârî, 3/1521.
    6- İbn-u Mâce, Menâsik 3, (2886).
    7- Ebû Dâvûd, Menâsik, 6, (1732).
    8- Tirmîzî, Hac, 3, (812).
    9- Mevkûfât, Mülteka Tercümesi, c.1, s. 375.
    10- El-Bakara 2/158.
    11- El-Hacc 22/32.
    12- Tirmîzî, Menâkıb, H.No:3922.
    13- Bezzâr.
    14- Buhârî, Fezâilu's-Salât, 6.
    15- El-Hac 22/28.
    16- Âl-i İmrân 3/97.

    Rehber dergisi




  6. 06.Eylül.2012, 15:52
    3
    Silent and lonely rains
    HACCIN DİNİMİZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ
    Hac lügat manası itibariyle kastetme, yönelme manalarına gelir. Şer'î ıstılahta ise belirlenmiş vakitte Arafat'ta bir miktar durduktan sonra, Kâbe-i Muazzamâ'yı usûlüne uygun olarak tavaf etmek suretiyle ziyaret etmekten ibarettir.

    Hac İslam'ın temelini teşkil eden beş rükünden (esastan) birisi olması itibariyle her Müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır. Haccın farziyeti Kur'ân, Sünnet ve ümmetin icmasıyla sabittir. Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Hakimde: "...Oraya gitmeye gücü yeten kimselerin, beyti (Kâbe) haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir." (1) buyurmaktadır. Bu âyet haccın farziyetine açıkça işaret etmektedir. Haccın farziyetine sünnetten delil ise Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen şu hadis-i şeriftir: "Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) bize şöyle hitap etti: 'Ey insanlar! Size hac farz kılınmıştır. O halde haccı eda edin.' Cemaatte bulunan bir adam: 'Her sene mi ey Allah'ın Rasûlü.' diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.) cevap vermedi. Adam sorusunu üç kez tekrarladı. Bunun üzerine: 'Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın (madem ki sukut ettim, öyleyse sormada ısrar etmeyin). Şayet sorunuza evet deseydim her yıl haccetmek farz olurdu ve siz de buna güç yetiremezdiniz...' buyurdular."(2) Bu hadisten de anlaşıldığı üzere kişi ömürde bir sefer bu mübarek beldeleri erkan ve şartlarına riayet ederek ziyaret etmekle hac farizasını eda etmiş olacaktır.

    Hiç şüphesiz hac ibadeti kulların Allah'a yakın olmasına vesile teşkil eden sâlih amellerin en faziletlilerinden birisidir. Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Nebî (s.a.v.)'e hangi amel daha faziletlidir (üstündür)?" diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah'a ve Rasûl'üne îman etmektir.' buyurdu. 'Sonra hangisidir?' diye soruldu. Rasûlullah (s.a.v.): 'Allah yolunda cihat etmektir.' buyurdu. Yine: 'Sonra hangisi?' diye sorulunca, Nebî (s.a.v.): 'Hacc-ı mebrûrdur.'(3) buyurdu." Bu hadiste zikredilen hacc-ı mebrûrdan maksat ise; rükün ve adaplarına uygun bir şekilde yapılan ve içerisine hiçbir günahın karışmadığı hacdır. Diğer bir ifadeyle hacc-ı mebrûr; kabul edilmiş yani Allah katında kabul görmüş hac demektir.

    Şurası bir gerçektir ki usûllerine ve erkanlarına riayet edilmeden yapılan ibadet ve ameller Allah katında kabul görmeyeceği gibi, kalbî temizliğe erişilmeden edâ edilen, ibadet ruhuna yakışmayan söz ve hareketlerle kirletilen bir amele de Allah katında değer ve kıymet verilmez. Zira Allah (c.c.)'nun, kullarının ibadetlerinde kıymet verdiği husus; kulun bu ibadete başlarken hedeflediği amacın (niyetin) mahiyeti, bu ibadeti edâ ederken içinde bulunduğu ruh hali ve bu ruh halini yansıtan hareketlerdir. Şayet kişinin niyeti Allah'ın rızasını kazanmak dışında bir şeyse, yine ibadet esnasında Cenâb-ı Allah'tan gafil bir haldeyse ve hareketleri de bu yöndeyse bu şahıs yapmış olduğu ibadetler neticesinde hiç bir sonuç elde edemez. Bu durum tüm ibadetlerde geçerli olduğu gibi hac ibadetinde de ziyadesiyle geçerlidir. Cenâb-ı Allah el-Bakara Sûresinde: "Hac bilinen aylardır (şevval, zilkade, zilhicce'nin ilk on günü). Her kim bu aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak (cinsel ilişki), günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri Allah'tan korkun."(4) buyurarak biz kullarına hac ibadetinin ruhunu beyan etmiştir. Her Müslüman hac esnasında şehevî isteklerden nefsini tutmalı, günah sayılan işlerden kaçınmalı, başkalarına eza verecek her türlü hareketlerden uzak durmalıdır. Kişi yapmış olduğu hac ibadetinden ancak bu şekilde istifade edip, netice alabilir. Bu netice de her Müslüman'ın arzulayıp temenni ettiği büyük-küçük tüm günahlardan arınma, tertemiz bir kul olmadır. Hac sonrasında bu neticeye ulaşılabilineceğini müjdeleyen bir hadiste Peygamber'imiz (s.a.v.): "Kim hac yapar, hac esnasında kadınlara yaklaşmaz (cinsi münasebette bulunmaz) ve fâsıklık addedilen işleri yapmazsa memleketine anasından doğduğu günkü gibi günahlardan arınmış, tertemiz olduğu halde döner."(5) buyurmuşlardır. işte bu vasıflarla eda edilen hac ve umre kulun günahlardan arınmasına bir vesiledir. Bu hususu değişik bir vecihle ifade eden bir hadiste ise: "Hacla umrenin arasını birleştirin. Zira bunlar günahı, tıpkı körüğün demirdeki pislikleri temizlemesi gibi temizler."(6) buyurulmuştur.

    Hac, âyet-i kerîmenin ifadesiyle; yola gücü yeten, yani; sıhhat üzere olup da aslî ihtiyaçlarından fazla olarak hacca gidip gelinceye kadar kendisinin, dönünceye kadar ailesinin nafakalarını karşılayacak kadar parası olan her Müslüman'a farzdır. Burada akla gelen bir soru var ki, o da haccın farz olmasını gerektirecek şartlara hâiz olan bir kimsenin fevren (hemen), o sene haccını eda etmesi farz mıdır, yoksa tehir etmesi yani ileriki senelere ertelemesi caiz olur mu?

    Bu meselede Hanefî mezhebi içerisinde iki görüş mevcuttur. Bir görüşe göre üzerine hac ibadeti farz olan kimse bu ibadeti hayatta olduğu müddetçe, dilediği senede yapabilir. Sonraya bıraktığından dolayı günahkar olmaz; ancak kuvvetli olan ve daha çok tercih edilen görüşe göre ise şahıs hac farizasını, hac üzerine farz olduğu sene edâ etmesi gerekir. Her hangi bir sebep olmaksızın haccın edasının geciktirilmesi, sonraki senelere bırakılması günah sayılır. Dolayısıyla hac ibadeti üzerine farz olan bir kimse acele davranıp, daha fazla geciktirmeden edâ etmelidir. Zira ölüm, hastalık, fakir düşme gibi insanın önceden kestiremediği arızî sebepler ortaya çıkabilir. Bu yüzden kişi hac gibi büyük bir farzı eda edemeyebilir. En doğru ve akılcı olanı ise bu sebeplerden birisi meydana gelmeden kişinin elindeki nimetin kadrini bilip bu farzı edâ etmesidir. Bir hadiste bu hususa işaret edilerek: "Hacca gitmeyi arzulayan kimse acele davransın." buyurulmuştur.(7) Hadisin Beyhâkî'nin Süneni'ndeki ziyadesinde ise: "Zira sizden hiç kimse başına ne geleceğini bilemez. Hastalanacak mı, fakir duruma mı düşecek." buyrularak bu hususta acele davranmanın ne kadar ehemmiyetli olduğu beyan edilmiştir. Ayrıca Tirmîzî'nin tahric ettiği bir hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: "Kim kendisini Beytü'l-Haram'a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmezse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında bir fark yoktur. Zira Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: 'Oraya yol bulabilen insana Allah için Kâbe'yi haccetmesi gerekir.'(Âl-i İmrân 3/97)." (8) Her ne kadar da hadis alimleri bu hadisten kastedilen kimselerin, haccın farziyetini inkar eden veya bu farzı hafife alan kimseler olduğunu beyan etmişlerse de, bu hadis mevzûnun ciddiyetine işaret etme bakımından güzel bir delil sayılabilir.

    Yine Hz. Ömer (r.a.)'in: "Hacca gidecek güçte-kuvvette olduğu halde hacca gitmeyen kimseleri öğrenip evlerini başlarına cayır cayır yakmayı kastettim. Vallahi ben onları Müslüman olarak görmüyorum. Vallahi ben onları Müslüman olarak görmüyorum. Vallahi ben onları Müslüman olarak görmüyorum."(9) dediği rivayet edilmiştir. Hz. Ömer (r.a.) gibi Cenâb-ı Hakkın ilhamına mazhar olan bir şahsiyetin bu şekildeki ifadesi biz Müslümanlar için bir şeyler ifade etmelidir kanısındayım.

    Hac farizasını eda eden dünya Müslümanlarına baktığımızda yaş ortalaması olarak en yaşlı hacıların Türkiye'den giden hacılar olduğunu müşahede etmekteyiz. Hatta hac ibadeti hususunda çoğunluğun aklında yer eden düşüncenin, bu ibadetin yaş kemalini bulduktan, dünyadan el etek çekildikten sonra eda edileceği düşüncesidir. İslam tarihindeki tatbikata baktığımızda ise bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu görürüz. Zira pek çok sahâbî, âlim ve büyük zât bu ibadeti genç yaşlarda hem de bir çok kereler eda etmişlerdir. Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi insanın önüne hesaba katmadığı bir çok mâniler çıkabilmektedir. Ayrıca hac menâsiklerinin edasının zorluğu, kalabalık, havanın aşırı derecede sıcak olması gibi sebepler bu ibadetin genç yaşlarda edâ edilmesini zorunlu hale getirmektedir.

    Tüm ibadetlerin insanlara kazandırdığı fâideler ve semereler olduğu gibi hac ibadetinin de müminlere kazandırdığı mânevî güzellikler vardır. Hacc-ı mebrûr sayesinde kişi ruh temizliğine, kalp safiyetine kavuşur. Hac menâsiklerinin edâ edilmesi sayesinde müminin kalbi imanla dolar, mânevî huzura erer. Gönlü Allah ve Rasûl'ünün sevgisiyle dolup taşar. Dünyalık zevk ve eğlencelerden sıyrılıp bütün külliyatıyla yüce Allah'ın rızasına yönelir. Hacca gitmeye niyetlenen bir şahıs daha ilk adımda dünyaya ve ona ait olan şeylere sırt çevirir. Ehlini, âilesini, vatanını terk eder. Dünya hayatı ve ziynetlerinden yüz çevirir. Allah ve Rasûl'üne hicret eden bir sahâbe gibi, beraberinde yol azığından başka dünyalık yoktur. O, artık bedeniyle, ruhuyla, aklıyla, tüm hisleriyle hakkın rızasına yönelmiştir. Mikat yerine geldiğinde Rabbine yürüyen bir meyyit gibi dünyalık elbiselerinden sıyrılıp iki parça beze bürünür. Dilinde ve kalbinde sadece Allah'ın zikri vardır. Onun, İbrahim (a.s.)'ın asırlar öncesinden insanlığa yapmış olduğu davete icabeti, tüm mahlukatın İsrafil (a.s.)'ın ikinci diriliş için yapacağı davete icabetlerine benzer ki, her iki durumda da asıl davet eden Hz. Allah'tır.

    Zengin-fakir, siyah-beyaz farkı gözetilmeksizin tüm hacılar beyaz ihramlarıyla saflar halinde Kâbe'yi tavaf ederler. Kâbe'yi tavaf esnasında hacıların bu halleri insana semada Beytü'l-Ma'mûr'u tavaf eden meleklerin hallerini anımsatır. Her şavtta hacılar Haceru'l-Esved'i selamlarlarken sanki Cenâb-ı Allah'a kulluk üzere biat ediyor gibidirler. İnsanlar için kurulan ilk mabet, Mekke'de bulunan, pek mübarek ve bütün alemlere hidayet kaynağı olan, oraya girenin emniyete kavuştuğu Kâbe'yi tavaf etmek hakikatte tevhîd inancının bir tezahürüdür.

    Safâ ile Merve arasını sa'yetmek ise hacılara Hacer Anamızın kıssasını, onun oğlu İsmail'le beraber yaşadıkları zorluk ve darlıktan sonra Allah'ın rahmet ve inayetiyle nasıl rahata ve bolluğa kavuştuklarını hatırlatmaktadır. Âyet-i Kerîmelerde: "Muhakkak ki Safâ ve Merve Allah'ın nişanlarındandır."(10), "Kim Allah'ın nişanlarına saygı gösterirse bu kalplerin takvasındandır."(11) buyrularak bu yerlerin hakkın katındaki değer ve kıymetlerine işaret edilmiştir.

    Hele hacıların Arafat'a akın akın toplanıp da bir mahşer havasına bürünmeleri insana âhirette yaşanacak hadiseleri anımsatmakta ve kişiyi asıl yurdu olan âhirete yöneltmektedir. Haccın en önemli hikmetlerinden birisi olan, dünya Müslümanlarının bir araya gelmeleri, birbirleriyle tanışıp yakınlaşmaları, İslamiyet ve Müslümanların hayrı için hep beraber el açıp dua etmeleri hep Arafat'ta gerçekleşmektedir. Burada vakfe durmanın önemini beyan sâdedinde Peygamberimiz (s.a.v.): "Hac Arafat'ta vakfe durmaktır." buyurmuşlardır. Peygamberimizin tabiriyle şeytan Müslümanların nazarında hiç bir günde Arefe Günü'nde olduğu kadar hakir ve zelil olmamıştır. O günde insanların aynı cins elbiseye bürünmüş halleri, bir araya gelip Cenâb-ı Hakka niyazda bulunmaları sanki mahşer gününün bir provası gibidir. O günde hacılar bütün benlikleriyle Allah'a rücû' ederler. Hâlis bir niyetle tevbe-i nasûh yaparlar. Bu tevbeyle eski hayatlarını tamamen kapayıp yeni bir hayata başlangıç yaparlar.

    Şeytan taşlamaya geldiklerinde ise burada tamamen Allah'ın emrine ittibâ etme söz konusudur. Atılan her bir taş aslında şeytanın vesvese ve oyunlarıyla yoldan çıkmış nefislere atılmaktadır. Her taşla beraber şeytanın ve nefsin tabuları bir bir yıkılmaktadır. İmâm-ı Gazâlî'nin ifade ettiği gibi şeytan taşlamada maksat; Allah'ın emrine ittibâ ve ubûdiyeti izhar etmektir. Zira burada aklın ve nefsin bir hissesi yoktur.

    Haccın insana kazandırmış olduğu maddî ve mânevî bir çok faydalar mevcuttur. Herhalde bunların en önemlisi kişinin hacdan sonra hayata bakış açısının değişmesidir. Hacdan gelen bir insan dünyaya eskisi kadar bağlanmaz. Dünyalık emel ve istekleri azalır. Artık daha çok âhireti için çalışır. Kalbinde o mübarek beldelere duymuş olduğu sevgi ve özlem onu dünyaya dalmaktan alıkor.

    Tüm bu güzel haller insanın hacc-ı mebrûr sayesinde elde edebileceği hallerdir. Şayet kişinin hacdan sonraki hâli hacca gitmezden önceki halinden daha müspetse, günahlara karşı nefsinde mukavemet hissediyorsa, îmanında kemâl bulabiliyorsa - ki bunun tezahürü güzel ahlaktır - bu onun haccının kabul olduğuna işarettir. Lakin o kimsede bunun aksine haller zuhur ediyorsa, bu o kimsenin haccının kabul olunmadığına delildir. Şunu söyleyebiliriz ki bu hac, o kimseye yorgunluktan başka bir şey kazandırmamıştır.

    Hac menâsiklerinin eda edildiği belde olan Mekke, Cenâb-ı Allah'ın yeryüzünde mübarek kılıp, hususî tecellilerini indirdiği bir beldedir. Cenâb-ı Allah bu beldeyi kıyâmete kadar emniyet ve huzur kaynağı kılmış ve bu topraklarda kan dökülmesini haram kılmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu şehri çok severlerdi. Medine'ye hicretleri esnasında bu şehre doğru dönerek: "Sen ne hoş beldesin. seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka yerde ikamet etmezdim."(12) buyurarak bu beldeye olan sevgilerini beyan etmişlerdir.

    Özellikle Kâbe'de kılınan namazlar fazilet bakımından pek üstündür. Bir hadîs-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.): "Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz yüz bin namaza bedeldir. Mescidimde kılınan bir namaz bin namaza bedeldir. Beytü'l-Makdîs'te kılınan bir namaz beş yüz namaza bedeldir."(13) buyurmuşlardır. Nebî (s.a.v.) diğer bir hadislerinde: "Ziyaret için sadece üç mescide seyahat edilebilir. Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ."(14) buyurarak, tüm Müslümanları adeta buraları ziyaret etmeye teşvik etmişlerdir. Şâyet imkan elveriyorsa her Müslüman kişi bu mübarek mekanları ziyaret etmelidir. Gaflet batağına saplanmış kimseler gibi Allah'ın kendisine vermiş olduğu maddî imkanları hevâ ve heves uğruna tüketmemeli, bu imkanları hakkın rızanı kazanmak uğruna kullanmalıdır. Yukarıda zikrettiğimiz âyetlerde görüldüğü gibi yüce Rabbimiz gücü yeten Müslümanları bu beldeleri ziyarete, hac farizasını edâ etmeye davet etmiştir. Bu davete icabet etme, hac farizasını eda etmede Müslümanlar için maddî-mânevî bir çok faydalar vardır.(15) Şayet kim de gücü yettiği halde bu davete icabetten yüz çevirir, Hakkın emrine ittibâ etmezse, şüphe yok ki Hz. Allah (c.c.) bütün âlemlerden müstağnidir (kimseye muhtaç değildir, bilakis herkes ona muhtaçtır). (16)

    Kaynakça:
    1- Âl-i İmrân 3/97.
    2- Buhârî, i'tisâm, 4.
    3- Buhârî, 1 /26.
    4- El-Bakara 2/197.
    5- Buhârî, 3/1521.
    6- İbn-u Mâce, Menâsik 3, (2886).
    7- Ebû Dâvûd, Menâsik, 6, (1732).
    8- Tirmîzî, Hac, 3, (812).
    9- Mevkûfât, Mülteka Tercümesi, c.1, s. 375.
    10- El-Bakara 2/158.
    11- El-Hacc 22/32.
    12- Tirmîzî, Menâkıb, H.No:3922.
    13- Bezzâr.
    14- Buhârî, Fezâilu's-Salât, 6.
    15- El-Hac 22/28.
    16- Âl-i İmrân 3/97.

    Rehber dergisi







+ Yorum Gönder