Konusunu Oylayın.: Fetret-i Vahiy

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Fetret-i Vahiy
  1. 30.Ağustos.2012, 19:09
    1
    Misafir

    Fetret-i Vahiy

  2. 30.Ağustos.2012, 21:06
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,606
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 336
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Fetret-i Vahiy




    Fetret-i Vahiy nedir?


    FETRETU'L-VAHİY NE DEMEKTİR?



    Vahyin kesildiği dönem, iki peygamber arasındaki zaman dilimi.
    Fetret zamanı vahy ve semâvî hükümlerin kesintiye uğrayıp sükun bulduğu
    zamandır. Bununla Peygamber Efendimiz ile Hz. İsa arasındaki zamanın
    kasdedildiği görüşü daha çok yaygındır. O hâlde fetret zamanı insanları iki
    peygamber arasında yaşamış olup, önceki peygamber kendilerine gönderilmemiş,
    sonradan gelen peygambere de kendileri yetişememiş kimselerdir.

    Hz. Musa ile Hz. İsa'nın peygamberlik dönemi arasında kalan
    İsrailoğulları ve Hz. İsmail ile Peygamberimiz (s.a.s.) arasında yaşayan Araplar
    fetret döneminde yaşamış kimseler kabul edilirler. Çünkü Hz. İsmail'den sonra
    Peygamberimize kadar Hicaz bölgesinde yaşayan Araplara başka bir peygamber
    gönderilmemiştir. İsrailoğullarına gönderilen peygamberler zamanında da yine
    Araplar fetret dönemi insanı olarak kabul edilir. Zira İsrailoğullarının
    peygamberleri onları Allah'a davet etmemiş veya başka bir tabirler onlara
    gönderilmemişti.

    Fetret dönemini, peygamberler arasındaki bir boşluk olarak
    kabul etmeyip o şekilde değerlendirmeyenler de vardır: İmam Kurtubî, İbn Sa'd
    dan şu rivâyeti nakleder: "Hz. Musa ile Hz. İsa arasında bin yediyüz yıl geçmiş
    olmasına rağmen fetret dönemi olarak kabul edilmemiştir. Çünkü bu zaman
    içerisinde İsrailoğullarından yüz peygamber gönderilmiştir. Hz. İsa ile
    Peygamberimiz (s.a.s.) arasında beşyüzaltmışdokuz yıl ve bu arada üç peygamber
    gönderilmiştir. Kelbî'ye göre de bu arada gelen peygamber sayısı dört olup
    onlardan biri de Arap olup, Abbasoğulları kabilesinden Hâlid b. Sinan'dır
    (el-Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an, 6/121-122).

    Buhâri'nin rivâyetine göre de Peygamber Efendimizle Hz. İsa
    arasındaki zaman yaklaşık altıyüz yıldır. Bu süre içinde gelip geçen fetret
    dönemi insanları üçe ayrılır:

    1- Akıl ve basiretleriyle Allah'ın varlığını idrak edip O'nun
    birliğini kabul edenler. Bu gruba Kus b. Saîde el-Eyalî vb. kimseler örnek
    gösterilir.

    2- Allah'a iman etmeyip putlara tapmak suretiyle O'na ortak
    koşanlar ve şerıâtleri değiştirip bir din icat edenler. Bu gruba da Hicaz'a
    putperestliği getiren Amr b. Luhay vb. misal verilebilir.

    3- Allah'a ne ortak koşup ne de O'nun birliğine iman edenler.
    Yani iman ve küfürden tamamıyla gâfil olarak yaşayanlar.

    Bu üç gruptan birincisinin mümin ve cennetlik, ikincisinin
    kâfir ve cehennem ehli oldukları ihtilafsız kâbul edilmiştir. Üçüncü grubun
    cennetlik yâ da cehennemlik olmaları hususunda ilim adamları ayrı ayrı görüşler
    belirtmişlerdir.

    Mu'tezileye ve Ehl-i Sünnet imamlarından Ebu Mansur Mâtûridî ve
    Irak'ın büyük âlimlerinden bir çoğuna göre, kendilerine bir peygamber'in daveti
    ulaşmayan kimseler de Allâh'a iman ile mükelleftir. Allah'ı bilip O'na iman
    etmek onlar için farzdır. Hatta böyleleri iman ve şirkten tamamıyla gâfil
    olsalar bile yine ahirette azaba uğrayacaklardır.

    Ebu Mansur Mâtûridî'ye göre akaid (inanç esasları) bütün
    peygamberler arasında müşterek olduğundan, o konuda fetret yoktur. Fetret yalnız
    ameli hükümlerdedir. Bunun içindir ki, fetret zamanında yaşayıp da aklı ile
    Allah'ın varlığını ve birliğini düşünüp O'na iman etmemiş olanlar mümin
    değillerdir.

    İmam Gazalı: "Peygamberimizin gönderilmesinden sonraki insanlar
    üç sınıfa ayrılırlar" der, şöyle ki:

    1- Peygamberimizin gönderildiğini, insanları Allah'ın din ve
    şerîâtına davet ettiğini bilmeyenler. Bunların cennetlik olduklarında şüphe
    yoktur.

    2- Peygamberimizin davetini, getirdiği kitabı, açık
    mucizelerini, yüce yaşayış ve ahlâkını duydukları ve bildikleri halde O'na iman
    etmeyenler. Bunların da cehennem ehlinden oldukları şüphesizdir.

    3- Peygamberimizin davetini ve O'na ait bazı haberleri duymuş,
    fakat bu haberleri tahkik ve derinlemesine araştırma imkânı bulamamış olanlar.
    Bunlarında affedilip kurtuluşa ereceklerini ümit ediyoruz. Çünkü onlar
    kendilerini imana teşvik eden ve ısındıran bir sözü işitmemişlerdir.

    "Duha" suresinin nüzûl sebebi olarak gösterilen, Hz. Peygamber
    (s.a.s.)'e hıra mağarasında ilk gelen vahiy olan, sonra
    vahyin gecikmesi olayına da fetretü'l-vahiy, yahut
    fetret zamanı denir (Taberî, Camiu'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, XXX, 148; M.
    Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, VII, 5885).

    Resulullah (s.a.s.)'ın Kur'an-ı Kerîmi kendiliğinden
    söylemediğini isbat eden ve O'nu daha sonraki yıllarda yapacağı çetin
    mücadelelere rûhen hazırlayan fetret-i vahiy, Müddesir
    suresinin ilk beş ayetinin nüzulü ile sona ermiştir. Fetret-i vahyin
    sona ermesini bizzat Resulullah (s.a.s.) şöyle anlatmıştır: "Ben bir gün
    yürürken birdenbire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de
    baktım ki Hıra'da bana gelen melek (Cebrail) semâ ile arz arasında bir kürsü
    üzerinde oturmuş. Çok korktum. Evime dönüp beni örtün, beni örtün dedim. Bunun
    üzerine Allah Teâlâ Hazretleri, "Ey örtüsüne bürünmüş, kalk (ve insanlara
    gelebilecek azapla) korkut. Rabbinin ismini yücelt, elbiseni tertemiz et.
    Kötülüğün her çeşidinden çekin (el-Müddesir, 74/1-5) ayeti kerimelerini indirdi.
    Artık o günden sonrâ vahyin ardı arkası kesilmedi" (Buhâri, Bedü'l-vahiy, 3).

    Fetret-i vahyin süresi gerek hadislerde, gerekse İslâm tarihi
    kaynaklarında kesin olarak zikredilmemektedir. Kaynaklarda verilen bilgilerde bu
    müddet farklı olup, rivâyetlerde bildirilen en uzun süre üç yıldır. Son devir
    müelliflerinden Muhammed Ebû Zehra, bu konudaki rivâyetleri değerlendirdikten
    sonra fetret-i vahyin müddetini üç yıl olarak bildiren rivâyetleri:
    "Allah'ın seçtiği kulu bu kadar uzun süre sıkıntıda bırakmayacağını" ileri
    sürerek reddeder ve bu müddetin ancak beş ay civarında olabileceği kanaatini
    belirtir (Muhammed Ebu Zehra, Hâtemü'n-nebiyyin, I, 311-313).

    İsmail Lütfi ÇAKAN

    Dursun Ali TÜRKMEN


  3. 30.Ağustos.2012, 21:06
    2
    Moderatör



    Fetret-i Vahiy nedir?


    FETRETU'L-VAHİY NE DEMEKTİR?



    Vahyin kesildiği dönem, iki peygamber arasındaki zaman dilimi.
    Fetret zamanı vahy ve semâvî hükümlerin kesintiye uğrayıp sükun bulduğu
    zamandır. Bununla Peygamber Efendimiz ile Hz. İsa arasındaki zamanın
    kasdedildiği görüşü daha çok yaygındır. O hâlde fetret zamanı insanları iki
    peygamber arasında yaşamış olup, önceki peygamber kendilerine gönderilmemiş,
    sonradan gelen peygambere de kendileri yetişememiş kimselerdir.

    Hz. Musa ile Hz. İsa'nın peygamberlik dönemi arasında kalan
    İsrailoğulları ve Hz. İsmail ile Peygamberimiz (s.a.s.) arasında yaşayan Araplar
    fetret döneminde yaşamış kimseler kabul edilirler. Çünkü Hz. İsmail'den sonra
    Peygamberimize kadar Hicaz bölgesinde yaşayan Araplara başka bir peygamber
    gönderilmemiştir. İsrailoğullarına gönderilen peygamberler zamanında da yine
    Araplar fetret dönemi insanı olarak kabul edilir. Zira İsrailoğullarının
    peygamberleri onları Allah'a davet etmemiş veya başka bir tabirler onlara
    gönderilmemişti.

    Fetret dönemini, peygamberler arasındaki bir boşluk olarak
    kabul etmeyip o şekilde değerlendirmeyenler de vardır: İmam Kurtubî, İbn Sa'd
    dan şu rivâyeti nakleder: "Hz. Musa ile Hz. İsa arasında bin yediyüz yıl geçmiş
    olmasına rağmen fetret dönemi olarak kabul edilmemiştir. Çünkü bu zaman
    içerisinde İsrailoğullarından yüz peygamber gönderilmiştir. Hz. İsa ile
    Peygamberimiz (s.a.s.) arasında beşyüzaltmışdokuz yıl ve bu arada üç peygamber
    gönderilmiştir. Kelbî'ye göre de bu arada gelen peygamber sayısı dört olup
    onlardan biri de Arap olup, Abbasoğulları kabilesinden Hâlid b. Sinan'dır
    (el-Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'an, 6/121-122).

    Buhâri'nin rivâyetine göre de Peygamber Efendimizle Hz. İsa
    arasındaki zaman yaklaşık altıyüz yıldır. Bu süre içinde gelip geçen fetret
    dönemi insanları üçe ayrılır:

    1- Akıl ve basiretleriyle Allah'ın varlığını idrak edip O'nun
    birliğini kabul edenler. Bu gruba Kus b. Saîde el-Eyalî vb. kimseler örnek
    gösterilir.

    2- Allah'a iman etmeyip putlara tapmak suretiyle O'na ortak
    koşanlar ve şerıâtleri değiştirip bir din icat edenler. Bu gruba da Hicaz'a
    putperestliği getiren Amr b. Luhay vb. misal verilebilir.

    3- Allah'a ne ortak koşup ne de O'nun birliğine iman edenler.
    Yani iman ve küfürden tamamıyla gâfil olarak yaşayanlar.

    Bu üç gruptan birincisinin mümin ve cennetlik, ikincisinin
    kâfir ve cehennem ehli oldukları ihtilafsız kâbul edilmiştir. Üçüncü grubun
    cennetlik yâ da cehennemlik olmaları hususunda ilim adamları ayrı ayrı görüşler
    belirtmişlerdir.

    Mu'tezileye ve Ehl-i Sünnet imamlarından Ebu Mansur Mâtûridî ve
    Irak'ın büyük âlimlerinden bir çoğuna göre, kendilerine bir peygamber'in daveti
    ulaşmayan kimseler de Allâh'a iman ile mükelleftir. Allah'ı bilip O'na iman
    etmek onlar için farzdır. Hatta böyleleri iman ve şirkten tamamıyla gâfil
    olsalar bile yine ahirette azaba uğrayacaklardır.

    Ebu Mansur Mâtûridî'ye göre akaid (inanç esasları) bütün
    peygamberler arasında müşterek olduğundan, o konuda fetret yoktur. Fetret yalnız
    ameli hükümlerdedir. Bunun içindir ki, fetret zamanında yaşayıp da aklı ile
    Allah'ın varlığını ve birliğini düşünüp O'na iman etmemiş olanlar mümin
    değillerdir.

    İmam Gazalı: "Peygamberimizin gönderilmesinden sonraki insanlar
    üç sınıfa ayrılırlar" der, şöyle ki:

    1- Peygamberimizin gönderildiğini, insanları Allah'ın din ve
    şerîâtına davet ettiğini bilmeyenler. Bunların cennetlik olduklarında şüphe
    yoktur.

    2- Peygamberimizin davetini, getirdiği kitabı, açık
    mucizelerini, yüce yaşayış ve ahlâkını duydukları ve bildikleri halde O'na iman
    etmeyenler. Bunların da cehennem ehlinden oldukları şüphesizdir.

    3- Peygamberimizin davetini ve O'na ait bazı haberleri duymuş,
    fakat bu haberleri tahkik ve derinlemesine araştırma imkânı bulamamış olanlar.
    Bunlarında affedilip kurtuluşa ereceklerini ümit ediyoruz. Çünkü onlar
    kendilerini imana teşvik eden ve ısındıran bir sözü işitmemişlerdir.

    "Duha" suresinin nüzûl sebebi olarak gösterilen, Hz. Peygamber
    (s.a.s.)'e hıra mağarasında ilk gelen vahiy olan, sonra
    vahyin gecikmesi olayına da fetretü'l-vahiy, yahut
    fetret zamanı denir (Taberî, Camiu'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, XXX, 148; M.
    Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, VII, 5885).

    Resulullah (s.a.s.)'ın Kur'an-ı Kerîmi kendiliğinden
    söylemediğini isbat eden ve O'nu daha sonraki yıllarda yapacağı çetin
    mücadelelere rûhen hazırlayan fetret-i vahiy, Müddesir
    suresinin ilk beş ayetinin nüzulü ile sona ermiştir. Fetret-i vahyin
    sona ermesini bizzat Resulullah (s.a.s.) şöyle anlatmıştır: "Ben bir gün
    yürürken birdenbire gökyüzü tarafından bir ses işittim. Başımı kaldırdım. Bir de
    baktım ki Hıra'da bana gelen melek (Cebrail) semâ ile arz arasında bir kürsü
    üzerinde oturmuş. Çok korktum. Evime dönüp beni örtün, beni örtün dedim. Bunun
    üzerine Allah Teâlâ Hazretleri, "Ey örtüsüne bürünmüş, kalk (ve insanlara
    gelebilecek azapla) korkut. Rabbinin ismini yücelt, elbiseni tertemiz et.
    Kötülüğün her çeşidinden çekin (el-Müddesir, 74/1-5) ayeti kerimelerini indirdi.
    Artık o günden sonrâ vahyin ardı arkası kesilmedi" (Buhâri, Bedü'l-vahiy, 3).

    Fetret-i vahyin süresi gerek hadislerde, gerekse İslâm tarihi
    kaynaklarında kesin olarak zikredilmemektedir. Kaynaklarda verilen bilgilerde bu
    müddet farklı olup, rivâyetlerde bildirilen en uzun süre üç yıldır. Son devir
    müelliflerinden Muhammed Ebû Zehra, bu konudaki rivâyetleri değerlendirdikten
    sonra fetret-i vahyin müddetini üç yıl olarak bildiren rivâyetleri:
    "Allah'ın seçtiği kulu bu kadar uzun süre sıkıntıda bırakmayacağını" ileri
    sürerek reddeder ve bu müddetin ancak beş ay civarında olabileceği kanaatini
    belirtir (Muhammed Ebu Zehra, Hâtemü'n-nebiyyin, I, 311-313).

    İsmail Lütfi ÇAKAN

    Dursun Ali TÜRKMEN





+ Yorum Gönder