Konusunu Oylayın.: Haccın Mahiyeti ve Hikmeti

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Haccın Mahiyeti ve Hikmeti
  1. 26.Ağustos.2012, 15:30
    1
    Misafir

    Haccın Mahiyeti ve Hikmeti






    Haccın Mahiyeti ve Hikmeti Mumsema Haccın Mahiyeti ve Hikmeti


  2. 26.Ağustos.2012, 15:30
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 26.Ağustos.2012, 20:01
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Haccın Mahiyeti ve Hikmeti




    Haccın Mahiyeti ve Hikmeti
    Haccın Mahiyeti
    İslâm'ın, çeşitli hikmetlere, dünya ve âhirette elde edilecek faydalara bağlı olarak getirdiği ibâdetler, mal ve beden ile yapılışı bakımından üç gruba ayrılmıştır: Namaz gibi yalnız beden ile yapılanlar, zekât gibi yalnız mal ile yapılanlar ve hacc gibi hem beden, hem de mal ile yapılanlar. Bazı müelliflere göre mal, haccın farz olmasının bir şartıdır, malı yeterli bulunup hacc farz olunca kişi bunu malı ile değil, bedeni ile yerine getirmektedir; bu sebeple hacc da bedenî bir ibâdettir.4 Ancak ulemâ ekseriyeti haccın "bedenî-mâlî" bir ibâdet olduğu görüşünü savunmuşlardır. Haccın gerek farz olması ve gerekse sahih olarak yerine getirilmesinin şartları arasında imam ve cemâat de yoktur; mükellef tek kişi bile haccın rükün ve şartlarını îfa ederek hacc ibâdetini yapmış olur; şu halde haccın milletlerarası siyâsî bir toplantı olduğunu, hacc îfa edilirken siyâsî toplantı, gösteri ve yürüyüş yapılması gerektiği, bunlar yapılmadığı takdirde haccın sahih olmayacağı şeklindeki iddiâlar delilsiz ve dayanıksız kanâatlerden ibârettir. İleride zikredileceği üzere hacc esnasında ticaret ve deniz avı, ihramlı değilken Harem bölgesi dışında kara avı serbest bırakılmış ve bunlar fiilen de yapılmıştır; ancak hiçbir müctehid "bunlar olmazsa hacc da olmaz" dememiştir; hatta tam aksine "bunlar kişiyi hacc ibâdetinin ruh ve mânâsından uzaklaştırırsa terkedilmelidir" denilmiştir. Haccın bu mânâ ve mahiyette bir ibâdet olduğunu gösteren deliller vardır:

    Kur'ân-ı Kerîm'den:
    "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer bunlardan alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden kim hasta olur, yahut başından rahatsızlığı bulunursa oruç, yahut sadaka, yahut da kurbandan (birini) fidye vermesi gerekir. Emin olduğunuz vakit kim hacc gününe kadar umre (yapıp ihramdan çıkmak sureti) ile faydalanırsa kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesemeyen kimse hacc günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah'ın cezası ağırdır. Hacc bilinen aylardır (belli aylarda yapılır). Her kim o aylarda hacca niyet eder (ihrama girerse) artık hacc esnasında kadına yaklaşmak, günaha girmek ve çekişip kavga etmek yoktur. Yaptığınız her bir iyiliği Allah bilir. Ahiret için azık edinin; azığın en iyisi de takvâdır (Allah korkusu ve kulluğudur); ey akıl sahipleri benden (bana isyandan) sakının. Rabbinizden gelecek bir nimet ve lûtfun peşine düşmekte (hacc esnasında ticaret yapmakta) size günah yoktur. Arafat'taki vakfeden (Müzdelife'ye) akın ettiğiniz zaman Meş'ar-i Harâm'da Allah'ı anın; Allah'ı size yol gösterdiği gibi anın; her ne kadar daha önce sapıklık içinde idiyseniz de (bunun zararı yoktur). Sonra insanların toplu olarak indiği yerden siz de inin (birlikte hareket edin); Allah'tan af ve mağfiret dileyin; çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir. Hacc ibâdetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta daha güçlü olarak Allah'ı anın..."5
    "Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış (ve ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, ayakta durup ibâdet edenler, rukû ve secde edenler için evimi temiz tut."
    "İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak ve gerekse nice uzak yollardan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım faydaları görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini anmaları (kurban kesmeleri) için sana (Kâbe'ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin, Sonra kirlerini gidersinler ve o Eski Evi (Kâbe'yi) tavâf etsinler."6
    "Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev Mekke'deki Kâbe'dir. Orada apaçık nişaneler (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yol bakımından gücü yetip gidebilenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki Allah âlemlerden müstağnîdir."7
    Bu âyetler ile Safâ ve Merve gibi yerleri Allah'ın nişaneleri sayan8, Allah'ın nişanelerine hürmet edilmesini isteyen9, ihramlı iken avlanmayı yasaklayan10, her ümmete Allah'ı anmaları için hacc, kurban vb. ibâdetler getirildiğini bildiren11 âyetleri dikkatle okumak bile haccın hangi maksatlarla buyurulmuş bir ibâdet olduğunu anlamaya yetecektir. Âyetlere göre hacc tek bir ibâdet olmayıp, âdeta bir ibâdetler mecmûasıdır; her biri birtakım fiil ve terklerden oluşan ibâdetlerin bütünü hacc ibâdetini teşkil etmektedir. Bunların başlıcaları ihram, namaz, telbiye, çeşitli zikirler (Allah'ı çeşitli isim ve sıfatları ile anmak), Arafât ve Müzdelife vakfeleri, istiğfar, tavâf, güzel ahlâk, sabır, ihramlı iken yasaklara riâyet, yasakları çiğneme sebebiyle veya bazı mazeretlerden dolayı oruç, kurban, sadaka şeklinde yerine getirilen keffâret ve fidyeler, en hayırlısı takvâ olan mânevî azıklar edinmek, imanı güçlendirip maddî ve mânevî kirlerden arınmaktır. Bütün bu davranışlar doğrudan doğruya ibâdet olup Allah'a lâyık bir kul olmak ve O'na yakınlık elde etmek için Allah tarafından vazedilmiştir.
    Namaz ve oruç gibi diğer ibâdetlerin ferd ve toplum olarak müslümanlara birtakım faydaları olduğu gibi haccın da "ferdî, ictimâî, iktisâdî, siyâsî..." faydaları vardır; ancak bu faydalar ibâdetlerin acil (dünyadaki) mükâfatıdır; ibâdetler fayda için değil, Allah için, O'na kulluk borcunu îfa için buyurulmuştur.
    Tevbe sûresinin üçüncü ve dördüncü âyetlerinde ifade buyurulan husûs ve bu sûreyi müslümanlara tebliğ için Hz. Ali'nin Peygamberimiz (sav) tarafından arkadan gönderilmesi tarihî bir vakıadır. Hicretin dokuzuncu yılında Hz. Peygamber (sav) Hz. Ebû Bekr'i hacc emîri tayin etmiş, kendileri Medine'de kalmışlardı. Onlar hacca gittikten sonra Tevbe sûresi nazil olmuş, bu sûrede müşriklerle siyâsî ilişkinin kesilmesi, onlara karşı kesin tavır alınması, anlaşma süreleri sona erenler ile yeniden anlaşma yapılmaması gibi husûslar emrolunmuştu. Hz. Peygamber (sav) hem sûreyi müslümanlara duyurması, hem de diğer husûsları ilân etmesi için Hz. Ali'yi memur etmiş ve arkadan göndermiştir. Hz. Ebû Bekr'in hacc emirliği altında hareket eden Hz. Ali bayramın birinci gününde Akabe Cemresi'nin yanında bir hutbe îrâd ederek Tevbe sûresinin başından itibaren otuz-kırk kadar âyeti okumuş ve arkasından şu maddeleri tebliğ etmiştir: 1. Bu yıldan sonra Kâbe'ye müşrikler yaklaşmayacak, 2. Hiç bir kimse çıplak olarak Kâbe'yi ziyaret etmeyecek, 3. Mümin olmayan cennete giremeyecek, 4. Karşı tarafın bozmadığı, müminler ile müşrikler arasındaki anlaşmalar, süre sonuna kadar devam edecek.
    Bu maddeler, gerektiği için hacc esnasında tebliğ edilmiş ve bundan sonra da devamlı olarak maddelerin gereği yapılmıştır. Ancak bu vâkıa delil kılınarak hacc esnasında "müşriklerden teberri etmek, İslâm düşmanlarına karşı sövüp saymak, sloganlar atmak" gibi bir hacc ibâdeti veya sünneti ortaya konmamış, böyle bir uygulama yapılmamıştır. Nitekim bir yıl sonra bizzat Rasûlullah (sav)'in başkanlığında hacc yapılmış, fakat bu haccda benzeri bir faaliyet gösterilmemiştir. Müslümanlar her fırsatta usûlüne uygun olarak tebliğ, emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, nasihat gibi vazifelerini yerine getirirler, bunlar usûlüne uygun olarak yerinde ve yolunca yapılırsa fitne ve fesada sebep olmak bir yana birçok faydaları da beraberinde getirir. Ancak bunlarla belli ibâdetleri birbirine karıştırmak, belli bir ibâdetin farz, vâcib, sünnet ve âdâbına yenilerini ilâve etmek caiz ve uygun değildir.
    Sünnet'ten:
    "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed'in Allah elçisi olduğuna inanmak ve tanıklık etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hacc ve Ramazan orucu."12
    "Umre, gelecek umreye kadar aralarında olana (günahlara) keffarettir. Kabûl olunmuş bir haccın cezası ise doğrudan cennettir."13
    "Üç mescidden başkasına ziyaret için sefer edilmez: Harâm Mescidi, Rasûl Mescidi ve Aksâ Mescidi."14
    "Allah evini ziyaret eden (hacc ibâdetini yerine getiren), bu esnada cinsî duygunun tatmininden ve günaha girmekten uzak kalan kimse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtulmuş olur."15
    Bu hadîslerde haccın bir yandan diğer özel ibâdetler ile birlikte zikredilip İslâm'ın temellerinden biri kılınması, diğer yandan ona verilen önem ve vâdedilen mükâfatlar onun, namaz, oruç, zekât gibi bir ibâdet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
    Hacc bir ibâdet olduğu için, diğer ibâdetlerde olduğu gibi hacda da sırrını aklın kavrayamadığı fiil ve terkler vardır; belli sayıda tavâf ve sa'y, şeytan taşlama ve belli sayıda taş kullanma, vakfenin Arafât ve Müzdelife'de, muayyen zamanlar içinde yapılması... bunlara örnektir. Ancak yine diğer ibâdetlerde olduğu, gibi hacc ibâdetinde de insan aklının kavradığı ve müslümanların fiilen elde ettikleri maddî-mânevî iyi sonuçlar, faydalar vardır; aşağıda "haccın hikmeti" başlığı altında bunları tesbit etmeye çalışacağız.

    Haccın Mânâ ve Hikmeti
    Hacc ibâdeti birçok karar, fiil, terk ve düşünceden oluşmakta, bunların da müslümanların ferdî ictimâî, siyâsî ve kültürel hayatlarında önemli tesirleri, faydaları ve sonuçları bulunmaktadır.

    A- Müslümanın ferdî hayatında:
    Haccın, bu ibâdeti yapan kişiye sağladığı maddî ve mânevî faydaları, hacca niyetten itibaren ibâdeti adım adım takip ederek, her davranışın mânâ ve mahiyetini tahlil ederek ortaya koymak mümkündür.

    1. Mü'minin düşüncesinde haccın mânâsı:
    Bedene ait zevklere dalan, rûhunu gıdasız, nefsini dizginsiz bırakan bir kimsenin Allah'a yaklaşması, ilâhî ilham ve tecellîlerden nasib alması mümkün değildir. Bu sebeple geçmiş ümmetlerde dünyadan el etek çekme (rehbâniyet), toplumdan uzaklaşarak kendini Allah'a verme yolu açılmış, bunu yapanlar Kur'ân-ı Kerîm'de de öğülmüştü.16 Bu yola hakkıyle riâyet edilemediği, gâyesinden saptırıldığı için Allah, Son Peygamberi'ni (sav) göndermiş ve kullarını aynı maksada ulaştıracak ibâdetler öğretmiştir. Nitekim Peygamberimiz'e (sav) ruhbanlık ve din uğruna evi barkı terkedip seyâhate çıkmak sorulunca " Allah'ın bu ümmete, ruhbanlık yerine haccı ve cihadı, seyâhet yerine de orucu verdiğini" bildirmişlerdi. Hacc ibâdeti belli bir saha içinde yerine getirilmektedir. Bu sahanın merkezinde Kâbe vardır. Allah Teâlâ mekândan münezzeh olduğu halde Kâbe'ye "Allah Evi: Beytullah" demek suretiyle orayı şereflendirmiş, çevresinde belli bir bölgeyi bu evin korusu (harem) haline getirmiş, buralarda avlanmayı yasaklamış, Arafât, Müzdelife gibi bazı makamları da feyiz, bereket, zikir ve nur sahaları kılmıştır. Bütün bu husûslar aklın ötesindedir; akıl bunların niçin, hangi özelliklerinden dolayı böyle olduğunu kavrayamaz; ancak Allah böyle dediği için öyle kabûl eder, zaman ve mekândan münezzeh olan Rabbini ziyaret etmek isteyen mümin, O'nun evim dediği yere gider ve yine O'nun dilediği, öğrettiği şekilde kulluğunu arzeder. Yerin, özelliklerin ve hareketlerin akıl ötesinde olması nefsin zevklerini ve bedenin hazlarını sıfır noktasına getirir, hareketler fayda ve hazzın ötesinde yalnızca Allah rızâsına yönelik; yani ihlâs içinde, kulca olur. İşte bu mânâsıyle hacc ibâdeti, geçmiş ümmetlerde rehbaniyetin sağladığını veren bir ibâdet olmaktadır.

    2. Hacc ibâdetinin çekiciliği:
    Hacc ibâdeti bir mümin için iki yönden çekicidir:
    a) Seven kişi, sevdiğine ait olan her şeyi sever ve özler; Kâbe'ye Allah "evim" dediğine göre Allah'ı sevenlerin O'nun evini özlemeleri, ziyaretine can atmaları tabiîdir.
    b) Ziyaret kavuşmaktır, buluşmaktır, hasret gidermektir; ancak insanların yaratılışı dünyada Allah'a kavuşmaya, O'nu görmeye müsait değildir. Bu yaratılış ve özellikleriyle dünya hayatında Allah Evi'ni ziyaret edenlere cennet, cennete girenlere ise Cemâl (Allah'ı görme saâdeti) vâdolunmuştur; ebediyyete göre yaratılışları yenilenecek ve değişecek olan insanlar için cennette bu vaat gerçekleşecek, dünyada ziyaretine geldiklerini, ebedi âlemde hazır ve müsait oldukları an göreceklerdir.

    3. Niyet ve hazırlık:
    Hacc ibâdetini böyle anlayan ve böyle gören bir mümin, içinde bulunduğu durumun önemini kavrayacak, ziyaretine talip olduğu Zât'ın büyüklüğünü düşünecek, bu ziyarette başka şeylere gönül düşürmenin yakışıksızlığını idrâk edecek ve ihlâs derecesini yakalamaya çalışacaktır.
    Ziyaretçinin kabûl edilmeyi umabilmesi için engelleri kaldırması gerekir. Bu noktada iki nevi engelden söz etmek mümkündür:

    a) Dış engel: Bu, kulun günahları ile üzerinde bulunan kul haklarıdır. Bu engelin kaldırılması ise tevbe ve istiğfar yanında hak sahiplerine haklarını teslim etmek ve onlardan helâllik almak sûretiyle gerçekleşecektir.

    b) İç engel: Bu engel de kulun gönlünün, ziyaretine gittiği Zât'tan, O'nun sevgi ve özleminden başka şeylerle dolu olması, beden ve dünya zevklerine, menfâatlerine takılmış bulunmasıdır. Bu engeli ortadan kaldırabilmek için de vücut nasıl Kâbe'ye yönelmiş ise, gönlü de o evin Sâhibi'ne yöneltmek, O'ndan başka bir şey düşünmemeye çalışmak gerekecektir.
    Yolculuğa çıkan bir kimsenin geri gelip gelmeyeceği belli değildir. Bu sebeple vasıyetini yazıp ilgililere bırakması uygun olacaktır.
    Mümin bu yolculuğa hazırlanırken bundan daha yakın olan ve her an çağırılması mümkün bulunan ahiret yolculuğunu da hatırdan çıkarmamalı, bu yolculuğun onu kolaylaştırmaya vesile olmasını dilemelidir. Yolcumuzun gerek kendine ve gerekse geride bırakıp nafakalarını teminle yükümlü olduklarına yetecek kadar para ve eşyaya ihtiyacı vardır. Bunların sıkıntıya düşmeyecek, başkalarına da az çok yardımda bulunacak ölçüde ve mutlaka helâl yoldan elde edilmesi, hazırlanması gerekmektedir. Hacc nasıl azıksız ve hazırlıksız olmuyorsa, ahiret yolculuğu da azıksız olmaz; mümin bu vesile ile ahiret için ne hazırladığını düşünmek ve en hayırlı ahiret azığının takvâ olduğunu hatırlamak durumundadır.

    4. Yolculuk:
    Hacc yolculuğu hangi vasıta ile yapılırsa yapılsın rahatsızlık ve sıkıntılarla kaşılaşmamak mümkün değildir. Bunlara karşı sabretmek, yol arkadaşlarını, hatta bineğini incitmemek mukaddes yolun yolcusuna borçtur. Bunu yerine getirebilmek için de nasıl bir yolculuğa çıktığını, kimi ziyarete gittiğini, gittiği yerde nasıl bir muâmele görmeyi beklediğini düşünmek yetecektir. Bu düşüncelere bir de ahiret yolculuğu düşüncesini eklemek, bir gün geri dönme ümidi de olmaksızın bu yolculuğa çıkacağını, şimdi geçici olarak geride bıraktıklarını, o zaman devamlı olarak bırakacağını hatırından uzak tutmamak, yolcunun sabır ve metânetini hasret ve iştiyâka çevirecektir.



  4. 26.Ağustos.2012, 20:01
    2
    Silent and lonely rains



    Haccın Mahiyeti ve Hikmeti
    Haccın Mahiyeti
    İslâm'ın, çeşitli hikmetlere, dünya ve âhirette elde edilecek faydalara bağlı olarak getirdiği ibâdetler, mal ve beden ile yapılışı bakımından üç gruba ayrılmıştır: Namaz gibi yalnız beden ile yapılanlar, zekât gibi yalnız mal ile yapılanlar ve hacc gibi hem beden, hem de mal ile yapılanlar. Bazı müelliflere göre mal, haccın farz olmasının bir şartıdır, malı yeterli bulunup hacc farz olunca kişi bunu malı ile değil, bedeni ile yerine getirmektedir; bu sebeple hacc da bedenî bir ibâdettir.4 Ancak ulemâ ekseriyeti haccın "bedenî-mâlî" bir ibâdet olduğu görüşünü savunmuşlardır. Haccın gerek farz olması ve gerekse sahih olarak yerine getirilmesinin şartları arasında imam ve cemâat de yoktur; mükellef tek kişi bile haccın rükün ve şartlarını îfa ederek hacc ibâdetini yapmış olur; şu halde haccın milletlerarası siyâsî bir toplantı olduğunu, hacc îfa edilirken siyâsî toplantı, gösteri ve yürüyüş yapılması gerektiği, bunlar yapılmadığı takdirde haccın sahih olmayacağı şeklindeki iddiâlar delilsiz ve dayanıksız kanâatlerden ibârettir. İleride zikredileceği üzere hacc esnasında ticaret ve deniz avı, ihramlı değilken Harem bölgesi dışında kara avı serbest bırakılmış ve bunlar fiilen de yapılmıştır; ancak hiçbir müctehid "bunlar olmazsa hacc da olmaz" dememiştir; hatta tam aksine "bunlar kişiyi hacc ibâdetinin ruh ve mânâsından uzaklaştırırsa terkedilmelidir" denilmiştir. Haccın bu mânâ ve mahiyette bir ibâdet olduğunu gösteren deliller vardır:

    Kur'ân-ı Kerîm'den:
    "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer bunlardan alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden kim hasta olur, yahut başından rahatsızlığı bulunursa oruç, yahut sadaka, yahut da kurbandan (birini) fidye vermesi gerekir. Emin olduğunuz vakit kim hacc gününe kadar umre (yapıp ihramdan çıkmak sureti) ile faydalanırsa kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesemeyen kimse hacc günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah'ın cezası ağırdır. Hacc bilinen aylardır (belli aylarda yapılır). Her kim o aylarda hacca niyet eder (ihrama girerse) artık hacc esnasında kadına yaklaşmak, günaha girmek ve çekişip kavga etmek yoktur. Yaptığınız her bir iyiliği Allah bilir. Ahiret için azık edinin; azığın en iyisi de takvâdır (Allah korkusu ve kulluğudur); ey akıl sahipleri benden (bana isyandan) sakının. Rabbinizden gelecek bir nimet ve lûtfun peşine düşmekte (hacc esnasında ticaret yapmakta) size günah yoktur. Arafat'taki vakfeden (Müzdelife'ye) akın ettiğiniz zaman Meş'ar-i Harâm'da Allah'ı anın; Allah'ı size yol gösterdiği gibi anın; her ne kadar daha önce sapıklık içinde idiyseniz de (bunun zararı yoktur). Sonra insanların toplu olarak indiği yerden siz de inin (birlikte hareket edin); Allah'tan af ve mağfiret dileyin; çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir. Hacc ibâdetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta daha güçlü olarak Allah'ı anın..."5
    "Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış (ve ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, ayakta durup ibâdet edenler, rukû ve secde edenler için evimi temiz tut."
    "İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak ve gerekse nice uzak yollardan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım faydaları görmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini anmaları (kurban kesmeleri) için sana (Kâbe'ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin, Sonra kirlerini gidersinler ve o Eski Evi (Kâbe'yi) tavâf etsinler."6
    "Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev Mekke'deki Kâbe'dir. Orada apaçık nişaneler (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yol bakımından gücü yetip gidebilenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki Allah âlemlerden müstağnîdir."7
    Bu âyetler ile Safâ ve Merve gibi yerleri Allah'ın nişaneleri sayan8, Allah'ın nişanelerine hürmet edilmesini isteyen9, ihramlı iken avlanmayı yasaklayan10, her ümmete Allah'ı anmaları için hacc, kurban vb. ibâdetler getirildiğini bildiren11 âyetleri dikkatle okumak bile haccın hangi maksatlarla buyurulmuş bir ibâdet olduğunu anlamaya yetecektir. Âyetlere göre hacc tek bir ibâdet olmayıp, âdeta bir ibâdetler mecmûasıdır; her biri birtakım fiil ve terklerden oluşan ibâdetlerin bütünü hacc ibâdetini teşkil etmektedir. Bunların başlıcaları ihram, namaz, telbiye, çeşitli zikirler (Allah'ı çeşitli isim ve sıfatları ile anmak), Arafât ve Müzdelife vakfeleri, istiğfar, tavâf, güzel ahlâk, sabır, ihramlı iken yasaklara riâyet, yasakları çiğneme sebebiyle veya bazı mazeretlerden dolayı oruç, kurban, sadaka şeklinde yerine getirilen keffâret ve fidyeler, en hayırlısı takvâ olan mânevî azıklar edinmek, imanı güçlendirip maddî ve mânevî kirlerden arınmaktır. Bütün bu davranışlar doğrudan doğruya ibâdet olup Allah'a lâyık bir kul olmak ve O'na yakınlık elde etmek için Allah tarafından vazedilmiştir.
    Namaz ve oruç gibi diğer ibâdetlerin ferd ve toplum olarak müslümanlara birtakım faydaları olduğu gibi haccın da "ferdî, ictimâî, iktisâdî, siyâsî..." faydaları vardır; ancak bu faydalar ibâdetlerin acil (dünyadaki) mükâfatıdır; ibâdetler fayda için değil, Allah için, O'na kulluk borcunu îfa için buyurulmuştur.
    Tevbe sûresinin üçüncü ve dördüncü âyetlerinde ifade buyurulan husûs ve bu sûreyi müslümanlara tebliğ için Hz. Ali'nin Peygamberimiz (sav) tarafından arkadan gönderilmesi tarihî bir vakıadır. Hicretin dokuzuncu yılında Hz. Peygamber (sav) Hz. Ebû Bekr'i hacc emîri tayin etmiş, kendileri Medine'de kalmışlardı. Onlar hacca gittikten sonra Tevbe sûresi nazil olmuş, bu sûrede müşriklerle siyâsî ilişkinin kesilmesi, onlara karşı kesin tavır alınması, anlaşma süreleri sona erenler ile yeniden anlaşma yapılmaması gibi husûslar emrolunmuştu. Hz. Peygamber (sav) hem sûreyi müslümanlara duyurması, hem de diğer husûsları ilân etmesi için Hz. Ali'yi memur etmiş ve arkadan göndermiştir. Hz. Ebû Bekr'in hacc emirliği altında hareket eden Hz. Ali bayramın birinci gününde Akabe Cemresi'nin yanında bir hutbe îrâd ederek Tevbe sûresinin başından itibaren otuz-kırk kadar âyeti okumuş ve arkasından şu maddeleri tebliğ etmiştir: 1. Bu yıldan sonra Kâbe'ye müşrikler yaklaşmayacak, 2. Hiç bir kimse çıplak olarak Kâbe'yi ziyaret etmeyecek, 3. Mümin olmayan cennete giremeyecek, 4. Karşı tarafın bozmadığı, müminler ile müşrikler arasındaki anlaşmalar, süre sonuna kadar devam edecek.
    Bu maddeler, gerektiği için hacc esnasında tebliğ edilmiş ve bundan sonra da devamlı olarak maddelerin gereği yapılmıştır. Ancak bu vâkıa delil kılınarak hacc esnasında "müşriklerden teberri etmek, İslâm düşmanlarına karşı sövüp saymak, sloganlar atmak" gibi bir hacc ibâdeti veya sünneti ortaya konmamış, böyle bir uygulama yapılmamıştır. Nitekim bir yıl sonra bizzat Rasûlullah (sav)'in başkanlığında hacc yapılmış, fakat bu haccda benzeri bir faaliyet gösterilmemiştir. Müslümanlar her fırsatta usûlüne uygun olarak tebliğ, emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, nasihat gibi vazifelerini yerine getirirler, bunlar usûlüne uygun olarak yerinde ve yolunca yapılırsa fitne ve fesada sebep olmak bir yana birçok faydaları da beraberinde getirir. Ancak bunlarla belli ibâdetleri birbirine karıştırmak, belli bir ibâdetin farz, vâcib, sünnet ve âdâbına yenilerini ilâve etmek caiz ve uygun değildir.
    Sünnet'ten:
    "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed'in Allah elçisi olduğuna inanmak ve tanıklık etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hacc ve Ramazan orucu."12
    "Umre, gelecek umreye kadar aralarında olana (günahlara) keffarettir. Kabûl olunmuş bir haccın cezası ise doğrudan cennettir."13
    "Üç mescidden başkasına ziyaret için sefer edilmez: Harâm Mescidi, Rasûl Mescidi ve Aksâ Mescidi."14
    "Allah evini ziyaret eden (hacc ibâdetini yerine getiren), bu esnada cinsî duygunun tatmininden ve günaha girmekten uzak kalan kimse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından kurtulmuş olur."15
    Bu hadîslerde haccın bir yandan diğer özel ibâdetler ile birlikte zikredilip İslâm'ın temellerinden biri kılınması, diğer yandan ona verilen önem ve vâdedilen mükâfatlar onun, namaz, oruç, zekât gibi bir ibâdet olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
    Hacc bir ibâdet olduğu için, diğer ibâdetlerde olduğu gibi hacda da sırrını aklın kavrayamadığı fiil ve terkler vardır; belli sayıda tavâf ve sa'y, şeytan taşlama ve belli sayıda taş kullanma, vakfenin Arafât ve Müzdelife'de, muayyen zamanlar içinde yapılması... bunlara örnektir. Ancak yine diğer ibâdetlerde olduğu, gibi hacc ibâdetinde de insan aklının kavradığı ve müslümanların fiilen elde ettikleri maddî-mânevî iyi sonuçlar, faydalar vardır; aşağıda "haccın hikmeti" başlığı altında bunları tesbit etmeye çalışacağız.

    Haccın Mânâ ve Hikmeti
    Hacc ibâdeti birçok karar, fiil, terk ve düşünceden oluşmakta, bunların da müslümanların ferdî ictimâî, siyâsî ve kültürel hayatlarında önemli tesirleri, faydaları ve sonuçları bulunmaktadır.

    A- Müslümanın ferdî hayatında:
    Haccın, bu ibâdeti yapan kişiye sağladığı maddî ve mânevî faydaları, hacca niyetten itibaren ibâdeti adım adım takip ederek, her davranışın mânâ ve mahiyetini tahlil ederek ortaya koymak mümkündür.

    1. Mü'minin düşüncesinde haccın mânâsı:
    Bedene ait zevklere dalan, rûhunu gıdasız, nefsini dizginsiz bırakan bir kimsenin Allah'a yaklaşması, ilâhî ilham ve tecellîlerden nasib alması mümkün değildir. Bu sebeple geçmiş ümmetlerde dünyadan el etek çekme (rehbâniyet), toplumdan uzaklaşarak kendini Allah'a verme yolu açılmış, bunu yapanlar Kur'ân-ı Kerîm'de de öğülmüştü.16 Bu yola hakkıyle riâyet edilemediği, gâyesinden saptırıldığı için Allah, Son Peygamberi'ni (sav) göndermiş ve kullarını aynı maksada ulaştıracak ibâdetler öğretmiştir. Nitekim Peygamberimiz'e (sav) ruhbanlık ve din uğruna evi barkı terkedip seyâhate çıkmak sorulunca " Allah'ın bu ümmete, ruhbanlık yerine haccı ve cihadı, seyâhet yerine de orucu verdiğini" bildirmişlerdi. Hacc ibâdeti belli bir saha içinde yerine getirilmektedir. Bu sahanın merkezinde Kâbe vardır. Allah Teâlâ mekândan münezzeh olduğu halde Kâbe'ye "Allah Evi: Beytullah" demek suretiyle orayı şereflendirmiş, çevresinde belli bir bölgeyi bu evin korusu (harem) haline getirmiş, buralarda avlanmayı yasaklamış, Arafât, Müzdelife gibi bazı makamları da feyiz, bereket, zikir ve nur sahaları kılmıştır. Bütün bu husûslar aklın ötesindedir; akıl bunların niçin, hangi özelliklerinden dolayı böyle olduğunu kavrayamaz; ancak Allah böyle dediği için öyle kabûl eder, zaman ve mekândan münezzeh olan Rabbini ziyaret etmek isteyen mümin, O'nun evim dediği yere gider ve yine O'nun dilediği, öğrettiği şekilde kulluğunu arzeder. Yerin, özelliklerin ve hareketlerin akıl ötesinde olması nefsin zevklerini ve bedenin hazlarını sıfır noktasına getirir, hareketler fayda ve hazzın ötesinde yalnızca Allah rızâsına yönelik; yani ihlâs içinde, kulca olur. İşte bu mânâsıyle hacc ibâdeti, geçmiş ümmetlerde rehbaniyetin sağladığını veren bir ibâdet olmaktadır.

    2. Hacc ibâdetinin çekiciliği:
    Hacc ibâdeti bir mümin için iki yönden çekicidir:
    a) Seven kişi, sevdiğine ait olan her şeyi sever ve özler; Kâbe'ye Allah "evim" dediğine göre Allah'ı sevenlerin O'nun evini özlemeleri, ziyaretine can atmaları tabiîdir.
    b) Ziyaret kavuşmaktır, buluşmaktır, hasret gidermektir; ancak insanların yaratılışı dünyada Allah'a kavuşmaya, O'nu görmeye müsait değildir. Bu yaratılış ve özellikleriyle dünya hayatında Allah Evi'ni ziyaret edenlere cennet, cennete girenlere ise Cemâl (Allah'ı görme saâdeti) vâdolunmuştur; ebediyyete göre yaratılışları yenilenecek ve değişecek olan insanlar için cennette bu vaat gerçekleşecek, dünyada ziyaretine geldiklerini, ebedi âlemde hazır ve müsait oldukları an göreceklerdir.

    3. Niyet ve hazırlık:
    Hacc ibâdetini böyle anlayan ve böyle gören bir mümin, içinde bulunduğu durumun önemini kavrayacak, ziyaretine talip olduğu Zât'ın büyüklüğünü düşünecek, bu ziyarette başka şeylere gönül düşürmenin yakışıksızlığını idrâk edecek ve ihlâs derecesini yakalamaya çalışacaktır.
    Ziyaretçinin kabûl edilmeyi umabilmesi için engelleri kaldırması gerekir. Bu noktada iki nevi engelden söz etmek mümkündür:

    a) Dış engel: Bu, kulun günahları ile üzerinde bulunan kul haklarıdır. Bu engelin kaldırılması ise tevbe ve istiğfar yanında hak sahiplerine haklarını teslim etmek ve onlardan helâllik almak sûretiyle gerçekleşecektir.

    b) İç engel: Bu engel de kulun gönlünün, ziyaretine gittiği Zât'tan, O'nun sevgi ve özleminden başka şeylerle dolu olması, beden ve dünya zevklerine, menfâatlerine takılmış bulunmasıdır. Bu engeli ortadan kaldırabilmek için de vücut nasıl Kâbe'ye yönelmiş ise, gönlü de o evin Sâhibi'ne yöneltmek, O'ndan başka bir şey düşünmemeye çalışmak gerekecektir.
    Yolculuğa çıkan bir kimsenin geri gelip gelmeyeceği belli değildir. Bu sebeple vasıyetini yazıp ilgililere bırakması uygun olacaktır.
    Mümin bu yolculuğa hazırlanırken bundan daha yakın olan ve her an çağırılması mümkün bulunan ahiret yolculuğunu da hatırdan çıkarmamalı, bu yolculuğun onu kolaylaştırmaya vesile olmasını dilemelidir. Yolcumuzun gerek kendine ve gerekse geride bırakıp nafakalarını teminle yükümlü olduklarına yetecek kadar para ve eşyaya ihtiyacı vardır. Bunların sıkıntıya düşmeyecek, başkalarına da az çok yardımda bulunacak ölçüde ve mutlaka helâl yoldan elde edilmesi, hazırlanması gerekmektedir. Hacc nasıl azıksız ve hazırlıksız olmuyorsa, ahiret yolculuğu da azıksız olmaz; mümin bu vesile ile ahiret için ne hazırladığını düşünmek ve en hayırlı ahiret azığının takvâ olduğunu hatırlamak durumundadır.

    4. Yolculuk:
    Hacc yolculuğu hangi vasıta ile yapılırsa yapılsın rahatsızlık ve sıkıntılarla kaşılaşmamak mümkün değildir. Bunlara karşı sabretmek, yol arkadaşlarını, hatta bineğini incitmemek mukaddes yolun yolcusuna borçtur. Bunu yerine getirebilmek için de nasıl bir yolculuğa çıktığını, kimi ziyarete gittiğini, gittiği yerde nasıl bir muâmele görmeyi beklediğini düşünmek yetecektir. Bu düşüncelere bir de ahiret yolculuğu düşüncesini eklemek, bir gün geri dönme ümidi de olmaksızın bu yolculuğa çıkacağını, şimdi geçici olarak geride bıraktıklarını, o zaman devamlı olarak bırakacağını hatırından uzak tutmamak, yolcunun sabır ve metânetini hasret ve iştiyâka çevirecektir.



  5. 26.Ağustos.2012, 20:02
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: Haccın Mahiyeti ve Hikmeti


    5. İhram:
    Mîkat adı verilen ve ihramsız geçilmesi yasak olan sınıra varınca hacc yolcuları mümkün ise boy abdesti alırlar, yahut namaz abdesti ile yetinirler, tıraş olur, fazla kıllarını izale eder, tırnaklarını keser, güzel kokular sürünürler, erkekler dikişli elbiselerini çıkararak kefene benzeyen ve iki parçadan ibaret olan hacc elbisesini giyerler, iki rek'at namaz kılar, yapacakları haccın çeşidine göre niyet ederler ve telbiyeye başlarlar. Telbiye "Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk, lâ şerîke lek" demektir. Bunun mânâsı "Sana geldim Allah'ım, çağırdın koşup geldim, Sana geldim, ortağın yoktur, koşup geldim, hamd ve nimet Sana aittir, mülk de Senin, ortağın yoktur Senin!" demektir. Kulun, Beytullah'ın kapısını çalması ve kabûl niyâz etmesi mânâsını da ihtiva eden bu sözler şeytan taşlamaya kadar ağızlardan düşmeyecek, her fırsatta tekrarlanacaktır. İhram elbisesini giyerken hacc yolcusu ayrıldığı dünyadan üzerinde kalan son parçaları da çıkarmış, ölmeden evvel ölmüşçesine kefene bürünmüştür, ancak bu ölüm dünya ve beden zevklerine ait olduğu ve rûh için vuslat zamanı yaklaştığı için temizlenmiş ve güzel kokular sürünmüştür. Şimdi âdeta ayrı bir dünyada rûhânî bir hayat başlamıştır. Bu hayat içinde ne çekişmek, döğüşmek, günaha girmek, beden zevki yaşamak vardır; ne de bir canlıya, hatta kendi saç ve sakalına kıymak vardır. Bütün düşünce ve umut "geldinse buyur, seni kabûl ediyorum" hitabına mazhar olmaktan ibârettir. Böyle bir yaşayışın, bundan sonraki hayat için insanda derin izler bırakacağı, kişiyi yaratılış maksadına döndüreceği kuvvetle umulur.

    6. Mekke'ye giriş ve Kâbe'yi müşâhede:
    Mekke'ye girmeden önce harem sınırları içine girilmiş olmaktadır, Harem-i Şerîf Allah Evi'nin dokunulmaz sahası ve insanlar için güvenlik bölgesidir. İlâhî korumanın güvenliğini yaşayan kulun aynı zamanda lâyık olamamanın korkusunu gönlünde taşıması gerekmektedir.
    Bir müddet sonra Kâbe görünecek, bir mânâda hedefe varılmış, Allah evine girilmiş olacaktır. Bu sırada kulun Allah'ı görmüşçesine bir heyecan ve zevk ummanına dalması tabiîdir. Bir yandan Allah'ın bu lûtfuna şükredilecek, bir yandan da "dünyada evini gösteren ve ziyareti nasib eden Allah'ın ahirette de cemâlini göstereceği" umulacaktır.

    7. Tavâf:
    Bilindiği üzere hacc ve umre ibâdetini yapanlar kavuşma tavâfı, umre ve haccın gereği olan tavâflar, nafile tavâf ve vedâ tavâfı isimleriyle birçok tavâf yapmaktadırlar. Bir tavâf, Hacer-i Esved köşesinden başlayıp Kâbe'nin etrafında, tavâf bölgesi içinde yedi tur yapmakla gerçekleşmektedir. Tavâf yapılırken erkekler sağ pazularını üst giysilerinin dışına çıkarmakta ve ilk üç turda hareketli ve çalımlı bir şekilde koşarcasına yürümektedirler. Tavâf başlarken ve sonraki turlarda Hacer-i Esved hizasına geldikçe bu taş ya öpülmek suretiyle, yahut da öpmek, el sürmek mümkün olmazsa uzaktan el ile işaret edilerek selâmlanmaktadır.
    Bu hareketlerin önemli mânâları ve tesirleri vardır:
    Allah'ın Evi O'nu temsil ettiğine göre kul, Kâbe'yi tavâf ederken ilâhî huzurda kabûl niyâzı ile dönüp dolaştığını düşünecektir. Haberlerden anlaşıldığına göre yerde Kâbe, mânevî semâlarda Beyt-i Ma'mûr'un hizasına düşmekte, onun yerini tutmaktadır. Arşın ve Beyt-i Ma'mûr'un çevresinde melekler dönerek ibâdet etmekte, Kâbe'nin çevresinde de insanlar dönerek tavâf ibâdetini yerine getirmektedirler. Hacer-i Esved, kulların ezelde Allah'a verdikleri kulluk sözünün imzası ve mührü olarak kabûl edilmiştir. Onu öpen veya geriden selâmlayan insanlar ezelde verdikleri sözü hatırlayacak, yeminlerini tazeleyecek ve Allah'a kulluktan ayrılmayacaklarını teyid edeceklerdir. İbn Abbas'a dayanan bir rivâyetten anlaşıldığına göre Hacer-i Esved'i öpen, yahut selâmlayan kullar, Rableri ile tokalaşmış gibi olmaktadırlar. Erkeklerin pazularını çıkarıp üç dolanımda koşarcasına ve çalımlı bir şekilde yürümeleri Rasûlullah (sav) ve ashabının uygulamalarına dayanmaktadır. Hicretten sonra ashabın Medine'de hastalandıkları ve bitkin hale geldikleri dedikodusu üzerine müşrikler Hacer-i Esved'in bulunduğu tarafa toplanmış, hicretten sonraki ilk tavâflarında Rasûlullah (sav) ve ashâbını görmek istemişlerdi. Peygamberimiz (sav) müşriklerin gözünü yıldırmak ve güçlü görünmek için zikredilen şekilde davranılmasını istemiş, bu geçici tedbir güzel bir hatıra olarak haccın sünnetleri arasına girmiştir. Hacc ibâdetini yapan her müslüman ıztıbâ ve remel denilen bu sünneti yerine getirirken kendisini Rasûlullah (sav) ve ashâbının arasında hissetmekte ve âdeta o günleri bu kutlu cemâat ile birlikte yaşamaktadırlar.
    Tavâftan sonra Hacer-i Esved ile Kâbe'nin kapısı arasındaki duvara (Mültezeme) karın ve göğsü, elleri ve sağ yanağı yapıştırmak bu şekilde biraz kalarak vuslat neş'esini yaşamak ve sonra Kâbe örtüsünden tutunarak duâ ve niyazda bulunmak da haccın sünnet ve âdâbı içinde yer almaktadır. Bunlardan birincisi Allah'a yakınlığı, hasret ve sevgiyi temsil etmekte, bu şekilde yapılan niyâzın kabûl edileceği, Kâbe'ye yapışan vücudun yanmayacağı umulmaktadır. İkincisi ise bir büyüğe karşı suç işlemiş olan kişinin, onun eteğine sarılarak affını istemesini temsil etmektedir. Kulun, bu şekilde manen ve mecazen eteğine sarılarak af dilediği, yakınlık ve lûtuf talep ettiği Yüce Zat'tan başka sığınacağı, dayanacağı, yalvaracağı, kulluğunu arzedeceği kimse yoktur. Duâda ısrar Mevlâ'nın murâdıdır, bu sarılış ve yakarış da o ısrarı gerçekleştirmektedir.
    Kulun Allah'a en yakın olduğu durum secdedir; hem bunca ikrama şükür, hem de yakınlığı yaşamak için tavâftan sonra İbrahim Makamında iki rek'at namaz kılınır; ruh gıdalanmış, susuzluğunu nisbeten gidermiş, fakat bunca çabadan sonra beden susamıştır, onu da tatmin için Zemzem'in başına gidilir ve doya doya içilir, şifâ olması için duâ edilir. Sıra sa'ye gelmiştir.

    8. Sa'y:
    Hacc ibâdeti, Hz. İbrahim (a.s) ve ailesi, Hz. Peygamer (sav) ve ashabı ile içiçe, beraber yaşanan bir ibâdettir. Allah'ın emri üzerine Hz. İbrahim (a.s), eşi Hâcer ile oğlu İsmail'i Mekke'de Kâbe'nin bulunduğu yere getirip bıraktı ve Rabbi'ne şöyle duâ ettikten sonra tevekkül içinde çekip gitti: "Ey Rabbimiz, (burada Sana ibâdet etsinler ve) namazı kılsınlar diye çocuklarımdan bir kısmını senin mukaddes Evi'nin yanında, ekinsiz bir vâdîye yerleştirdim. Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver; umulur ki (onlar da bu nimetlere) şükrederler."17 Hadîslerde anlatıldığına göre Hâcer, yanlarındaki su tükenince susuz kalmış, henüz süt emen çocuğunu da doyuramaz olmuştu, uzaklardan gelip geçen birini görürüm diye Safâ tepesine çıkıp etrafa baktı, düze inince koşuyor, tırmanırken yavaşlıyordu, yedinci çıkışında Merve'ye gelmişti, bir ses işitti, dönüp baktığında İsmail'in bulunduğu yerden su çıktığını gördü; işte bu Zemzem idi. Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'in (a.s) duâsını kabûl buyurmuş ve mümin kulların gönlüne Mekke ve Kâbe sevgisini yerleştirmiştir; her müminin bitmez tükenmez hasreti ve arzusu Kâbe'ye, Mescid-i Harâm'a ve Ravza'ya yöneliktir. Sa'y ibâdeti de, tevhîd dininin büyük peygamberi Hz. İbrahim'den (a.s) Son Peygamber'in (sav) ümmetine kadar uzanmış kutlu ve feyizli bir ibâdettir. Umre ve hacc tavâfından sonra yapılan bu ibâdet Hanefîlere göre vacib, diğer bazı müctehidlere göre rükün ve farzdır.
    Müslüman bu ibâdeti yaparken En Büyüğün sarayı önünde nöbet tuttuğunu, iki nöbet mahalli arasında gidip geldiğini; yahut bir büyüğün ziyaretinden sonra onun hoşnut olup olmadığını anlayabilmek için heyecan içinde avluda gidip gelen, arasıra bakışını onun tarafına yönelterek heyecan içinde sonucu bekleyen insanın halini düşünebilir.
    Meâlini yukarda verdiğimiz bir âyete göre Safâ ve Merve Allah'ın nişâneleridir (şeâir). Akıl bu iki tepenin niçin nişane olduğunu kavrayamaz, aklın kavrayamadığı bir husûsa inanıp riayet etmenin nefse ve bedene vereceği bir zevk ve menfâat de yoktur; bu sebeple sa'y, iman ve ihlâsa dayalı kulluğun tecellî ettiği seçkin bir ibâdettir.

    9. Arafât ve Müzdelife Vakfesi:
    Arafe günü Arafât'ta, bayram gecesi, gece yarısından sonra Müzdelife'de bulunmak, buralarda Allah Teâlâ'ya telbiye, tesbîh, tekbîr vb. zikirlerle, istiğfâr ve dualarla, tefekkür ve tazarrularla ibâdet etmek, haccın en önemli vazifeleri arasındadır. Safâ ve Merve gibi, buralar da ilâhî nişanelerdir, Allah'ın af, rahmet ve ikrâmının tecelli ettiği yerlerdir. Dili, rengi, ülkesi ve âdetleri birbirinden farklı, fakat aynı Allah'ın kulu ve aynı Rasûl'ün (sav) ümmeti olan yüzbinlerce insan aynı anda burada Allah'a yönelmekte, O'na kulluk arzetmekte ve dilekte bulunmaktadırlar; bu insan seli içinde bulunup da temizlenmemek, Allah'ın rahmet, lûtuf ve ikrâmından nasib almamak mümkün değildir; yeter ki gönüller de eller gibi ona açılmış olsun! Vakfe aynı zamanda dünyada mahşeri temsil eden tek toplantıdır; üzerlerinde kefene benzer giysilerinden başka bir şeyleri bulunmayan, grup grup rehberlerine uymuş, Allah'a iltica ederek sonuç bekleyen bu büyük topluluk içinde mümin mahşeri düşünmeli, fırsat elde iken o güne hazırlık yapmaya azmetmelidir.

    10. Şeytan Taşlama ve Kurban:
    Rivâyetlere göre Hz. İbrahim (a.s) Allah'ın emrini yerine getirmek üzere Mina'ya doğru ilerlerken şeytan yolunu kesmiş ve onun zihnini çelmek istemişti. Hz. İbrahim (a.s) ona kapılmadı, onu taşlayarak yanından uzaklaştırdı. Hacc ibâdetini yapan müslüman cemre adı verilen yerleri taşlarken aslında içindeki şeytanı taşlamakta, onu kendinden uzaklaştırmaya çalışmakta, bütün engellere rağmen Allah kulluğunda sebat edeceğini ifade etmektedir.
    Kurban Allah'a teslimiyet ve O'nun namına yapılacak fedâkârlığın nişanesidir. Allah'a can dahil her şey fedâ edilir, buna rağmen O'nun hak ettiği şükür yerine getirilmiş olmaz, kul yine de kusurlu ve mahcup olarak kalır.

    11. Medine ve Ravza Ziyareti:
    Medine Allah'ın son Peygamber'i ve Sevgili Kulu'nun (sav) dünyadaki hayatının son on yılına şahit olan, O'na (sav) kucak açan, mübarek vücûdunu dünya durdukça bağrında taşıyan şehirdir. Medine şehrinde dolaşırken insan kendini şu düşüncelerin doyumsuz heyecan ve zevkine kaptırmaktadır: Belki de Rasûlullah (sav) şu yerlere basmış, şu yerlere bakmış, burada oturmuş, şurada vahye mazhar olmuş, ashâbı ile sohbet etmiştir... Mescid'e ve özellikle mescidin ilk sınırları içine girildiği zaman Allah Rasûlü (sav) ile ümmetin en yüce nesli olan ashâbın ibâdet ettikleri, zamanlarının önemli bir kısmını içinde geçirdikleri mâbede girildiği hissedilmektedir. Bunun da ötesinde halen Rasûlullah'ın (sav) mübarek vücûdu ile iki büyük halîfesinin kabirleri burada bulunmaktadır. Onlara maddî ve mânevî olarak bu kadar yaklaşmış olmak, Peygamber (sav) sevgisi ile yanıp tutuşmuş ruhlar için bir büyük vuslattır; bu vuslatın zevki yalnızca yaşanır, tarif edilemez. Medine'de bu duygu ve düşünceler içinde yaşanır, Mescidde böyle bir mânevî cemâat ile ibâdet edilir, Ravza vuslat duygusu içinde âdâbı ile ziyaret edilir. Bunları yaşayan müminin nazarında maddî ve mecazî bütün sevgiler küçülür, bu vuslat ebedî bir hasret haline gelir, kalan hayat yeni vuslatların ümidi içinde geçirilir.

    12. Hacc sonrası hayat:
    Aslında müslümanın hacc öncesi ve sonrasında farklı iki hayatı olmaz; ancak hacc ibâdeti kişiyi manen temizlediği ve anasından doğduğu gündeki günahsızlığına döndürdüğü için kişinin bunu korumaya çalışması, tekrar günah ile kirlenmekten kaçınması da tabiîdir. Haccın kendisine bağlı sonuçları doğurması makbul olmasına dayandırılmıştır. Diğer ibâdetler gibi haccın da makbul olup olmadığını bilmek kullar için mümkün değildir. Bununla beraber İslâm ahlâkçıları bazı kabûl işaretleri tesbit etmişlerdir; şöyle ki, Allah kabûl ettiği kulunu sever, sevdiği kulunu korumasına alır ve onda sevgisinin işaretleri görülür. Bu işaretler kulun gönlüne Allah sevgisinin taht kurması, dünyadan ve geçici zevklerden ebedî aleme ve mânevî zevklere meyletmesi, şeytana ve nefse karşı koyabilmesi, hayatının İslâm çizgisinde devam etmesidir. Hacc ibâdetinden dönen kişi kendini yoklamalı, bu işaretleri bulduğu zaman Allah'a şükredip sevinmeli, aksini bulduğu zaman ise üzülüp tevbe etmelidir...
    Haccın böyle bir otokontrole sebep olması ferdin dînî hayatı üzerindeki en önemli tesiri olsa gerektir.

    B- Toplum Hayatında:
    Toplumu meydana getiren, topluma ait müesseseleri kuran ve işletenler insanlardır. Teker teker insanları eğitmek, onlara belli mânevî değerleri kazandırmak aynı zamanda toplumu eğitmek, örnek bir toplumun temelini kurmak demektir. Temizlik, namaz, oruç, zekât gibi ibâdetler yanında hacc ibâdeti, İslâm'ın genel prensipleri ve ahlâk eğitimi "İslâm insanı" denilen prototipi ortaya çıkarmaktadır. Bu insanın hayatı dünyadaki ile sınırlı değildir, ona göre dünya ahiretin tarlası, oraya geçişi sağlayan kısa bir köprüdür, bu hayat bir imtihandır, onu kazanabilmek için vahyin rehberliğine ihtiyaç vardır. Vahiy Mutlak Kemâl, Kudret, İlim ve Hikmet Sahibi Allah'tan Peygamberleri vasıtasıyle gelmektedir. Peygamber (sav) aynı zamanda örnektir. Onun ashâbı da örnek nesildir. Gerçek sevginin hedefi Allah'tır; her şey O'nun için, O'ndan diye güzeldir ve sevilir, sevilmeyen O'ndan uzaklaşandır, O'ndan uzaklaşmaktır...
    Bu inanç ve örneklik içinde eğitim gören, yetişen insanların meydana getirdiği toplum karşılıklı sevgiyi, yardımlaşmayı, dayanışmayı hayat temeli kılan bir toplumdur. Bu toplumun bütün fertleri kardeştir, eşittir, hürdür, hak sahibidir, saygı ve sevgiye lâyıktır. Bu toplum bütün insanlık için de bir rahmet ve ümit kaynağıdır.




    4. Murtazâ Zebîdî, İthâfu's-sâde, c. IV, s. 268.
    5. Bakara: 2/196-200.
    6. Hacc: 22/26-29.
    7. Âli İmrân:3/96-97.
    8. Bakara: 2/158.
    9. Mâide: 5/2.
    10. Mâide: 5/95-96.
    11. Hacc: 22/33-34.
    12. Buhârî, İman, 2.
    13. Buhârî, Umre, 1.
    14. Buhârî, Fadlu's-salât, 1.
    15. Buhârî, Müslim, Ahmed, Nesâî, İbn Mâce.
    16. Mâide: 5/82; Hadîd: 57/27.
    17. İbrahim: 14/37.

    Hayrettin Karaman



  6. 26.Ağustos.2012, 20:02
    3
    Silent and lonely rains

    5. İhram:
    Mîkat adı verilen ve ihramsız geçilmesi yasak olan sınıra varınca hacc yolcuları mümkün ise boy abdesti alırlar, yahut namaz abdesti ile yetinirler, tıraş olur, fazla kıllarını izale eder, tırnaklarını keser, güzel kokular sürünürler, erkekler dikişli elbiselerini çıkararak kefene benzeyen ve iki parçadan ibaret olan hacc elbisesini giyerler, iki rek'at namaz kılar, yapacakları haccın çeşidine göre niyet ederler ve telbiyeye başlarlar. Telbiye "Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk, inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk, lâ şerîke lek" demektir. Bunun mânâsı "Sana geldim Allah'ım, çağırdın koşup geldim, Sana geldim, ortağın yoktur, koşup geldim, hamd ve nimet Sana aittir, mülk de Senin, ortağın yoktur Senin!" demektir. Kulun, Beytullah'ın kapısını çalması ve kabûl niyâz etmesi mânâsını da ihtiva eden bu sözler şeytan taşlamaya kadar ağızlardan düşmeyecek, her fırsatta tekrarlanacaktır. İhram elbisesini giyerken hacc yolcusu ayrıldığı dünyadan üzerinde kalan son parçaları da çıkarmış, ölmeden evvel ölmüşçesine kefene bürünmüştür, ancak bu ölüm dünya ve beden zevklerine ait olduğu ve rûh için vuslat zamanı yaklaştığı için temizlenmiş ve güzel kokular sürünmüştür. Şimdi âdeta ayrı bir dünyada rûhânî bir hayat başlamıştır. Bu hayat içinde ne çekişmek, döğüşmek, günaha girmek, beden zevki yaşamak vardır; ne de bir canlıya, hatta kendi saç ve sakalına kıymak vardır. Bütün düşünce ve umut "geldinse buyur, seni kabûl ediyorum" hitabına mazhar olmaktan ibârettir. Böyle bir yaşayışın, bundan sonraki hayat için insanda derin izler bırakacağı, kişiyi yaratılış maksadına döndüreceği kuvvetle umulur.

    6. Mekke'ye giriş ve Kâbe'yi müşâhede:
    Mekke'ye girmeden önce harem sınırları içine girilmiş olmaktadır, Harem-i Şerîf Allah Evi'nin dokunulmaz sahası ve insanlar için güvenlik bölgesidir. İlâhî korumanın güvenliğini yaşayan kulun aynı zamanda lâyık olamamanın korkusunu gönlünde taşıması gerekmektedir.
    Bir müddet sonra Kâbe görünecek, bir mânâda hedefe varılmış, Allah evine girilmiş olacaktır. Bu sırada kulun Allah'ı görmüşçesine bir heyecan ve zevk ummanına dalması tabiîdir. Bir yandan Allah'ın bu lûtfuna şükredilecek, bir yandan da "dünyada evini gösteren ve ziyareti nasib eden Allah'ın ahirette de cemâlini göstereceği" umulacaktır.

    7. Tavâf:
    Bilindiği üzere hacc ve umre ibâdetini yapanlar kavuşma tavâfı, umre ve haccın gereği olan tavâflar, nafile tavâf ve vedâ tavâfı isimleriyle birçok tavâf yapmaktadırlar. Bir tavâf, Hacer-i Esved köşesinden başlayıp Kâbe'nin etrafında, tavâf bölgesi içinde yedi tur yapmakla gerçekleşmektedir. Tavâf yapılırken erkekler sağ pazularını üst giysilerinin dışına çıkarmakta ve ilk üç turda hareketli ve çalımlı bir şekilde koşarcasına yürümektedirler. Tavâf başlarken ve sonraki turlarda Hacer-i Esved hizasına geldikçe bu taş ya öpülmek suretiyle, yahut da öpmek, el sürmek mümkün olmazsa uzaktan el ile işaret edilerek selâmlanmaktadır.
    Bu hareketlerin önemli mânâları ve tesirleri vardır:
    Allah'ın Evi O'nu temsil ettiğine göre kul, Kâbe'yi tavâf ederken ilâhî huzurda kabûl niyâzı ile dönüp dolaştığını düşünecektir. Haberlerden anlaşıldığına göre yerde Kâbe, mânevî semâlarda Beyt-i Ma'mûr'un hizasına düşmekte, onun yerini tutmaktadır. Arşın ve Beyt-i Ma'mûr'un çevresinde melekler dönerek ibâdet etmekte, Kâbe'nin çevresinde de insanlar dönerek tavâf ibâdetini yerine getirmektedirler. Hacer-i Esved, kulların ezelde Allah'a verdikleri kulluk sözünün imzası ve mührü olarak kabûl edilmiştir. Onu öpen veya geriden selâmlayan insanlar ezelde verdikleri sözü hatırlayacak, yeminlerini tazeleyecek ve Allah'a kulluktan ayrılmayacaklarını teyid edeceklerdir. İbn Abbas'a dayanan bir rivâyetten anlaşıldığına göre Hacer-i Esved'i öpen, yahut selâmlayan kullar, Rableri ile tokalaşmış gibi olmaktadırlar. Erkeklerin pazularını çıkarıp üç dolanımda koşarcasına ve çalımlı bir şekilde yürümeleri Rasûlullah (sav) ve ashabının uygulamalarına dayanmaktadır. Hicretten sonra ashabın Medine'de hastalandıkları ve bitkin hale geldikleri dedikodusu üzerine müşrikler Hacer-i Esved'in bulunduğu tarafa toplanmış, hicretten sonraki ilk tavâflarında Rasûlullah (sav) ve ashâbını görmek istemişlerdi. Peygamberimiz (sav) müşriklerin gözünü yıldırmak ve güçlü görünmek için zikredilen şekilde davranılmasını istemiş, bu geçici tedbir güzel bir hatıra olarak haccın sünnetleri arasına girmiştir. Hacc ibâdetini yapan her müslüman ıztıbâ ve remel denilen bu sünneti yerine getirirken kendisini Rasûlullah (sav) ve ashâbının arasında hissetmekte ve âdeta o günleri bu kutlu cemâat ile birlikte yaşamaktadırlar.
    Tavâftan sonra Hacer-i Esved ile Kâbe'nin kapısı arasındaki duvara (Mültezeme) karın ve göğsü, elleri ve sağ yanağı yapıştırmak bu şekilde biraz kalarak vuslat neş'esini yaşamak ve sonra Kâbe örtüsünden tutunarak duâ ve niyazda bulunmak da haccın sünnet ve âdâbı içinde yer almaktadır. Bunlardan birincisi Allah'a yakınlığı, hasret ve sevgiyi temsil etmekte, bu şekilde yapılan niyâzın kabûl edileceği, Kâbe'ye yapışan vücudun yanmayacağı umulmaktadır. İkincisi ise bir büyüğe karşı suç işlemiş olan kişinin, onun eteğine sarılarak affını istemesini temsil etmektedir. Kulun, bu şekilde manen ve mecazen eteğine sarılarak af dilediği, yakınlık ve lûtuf talep ettiği Yüce Zat'tan başka sığınacağı, dayanacağı, yalvaracağı, kulluğunu arzedeceği kimse yoktur. Duâda ısrar Mevlâ'nın murâdıdır, bu sarılış ve yakarış da o ısrarı gerçekleştirmektedir.
    Kulun Allah'a en yakın olduğu durum secdedir; hem bunca ikrama şükür, hem de yakınlığı yaşamak için tavâftan sonra İbrahim Makamında iki rek'at namaz kılınır; ruh gıdalanmış, susuzluğunu nisbeten gidermiş, fakat bunca çabadan sonra beden susamıştır, onu da tatmin için Zemzem'in başına gidilir ve doya doya içilir, şifâ olması için duâ edilir. Sıra sa'ye gelmiştir.

    8. Sa'y:
    Hacc ibâdeti, Hz. İbrahim (a.s) ve ailesi, Hz. Peygamer (sav) ve ashabı ile içiçe, beraber yaşanan bir ibâdettir. Allah'ın emri üzerine Hz. İbrahim (a.s), eşi Hâcer ile oğlu İsmail'i Mekke'de Kâbe'nin bulunduğu yere getirip bıraktı ve Rabbi'ne şöyle duâ ettikten sonra tevekkül içinde çekip gitti: "Ey Rabbimiz, (burada Sana ibâdet etsinler ve) namazı kılsınlar diye çocuklarımdan bir kısmını senin mukaddes Evi'nin yanında, ekinsiz bir vâdîye yerleştirdim. Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver; umulur ki (onlar da bu nimetlere) şükrederler."17 Hadîslerde anlatıldığına göre Hâcer, yanlarındaki su tükenince susuz kalmış, henüz süt emen çocuğunu da doyuramaz olmuştu, uzaklardan gelip geçen birini görürüm diye Safâ tepesine çıkıp etrafa baktı, düze inince koşuyor, tırmanırken yavaşlıyordu, yedinci çıkışında Merve'ye gelmişti, bir ses işitti, dönüp baktığında İsmail'in bulunduğu yerden su çıktığını gördü; işte bu Zemzem idi. Allah Teâlâ, Hz. İbrahim'in (a.s) duâsını kabûl buyurmuş ve mümin kulların gönlüne Mekke ve Kâbe sevgisini yerleştirmiştir; her müminin bitmez tükenmez hasreti ve arzusu Kâbe'ye, Mescid-i Harâm'a ve Ravza'ya yöneliktir. Sa'y ibâdeti de, tevhîd dininin büyük peygamberi Hz. İbrahim'den (a.s) Son Peygamber'in (sav) ümmetine kadar uzanmış kutlu ve feyizli bir ibâdettir. Umre ve hacc tavâfından sonra yapılan bu ibâdet Hanefîlere göre vacib, diğer bazı müctehidlere göre rükün ve farzdır.
    Müslüman bu ibâdeti yaparken En Büyüğün sarayı önünde nöbet tuttuğunu, iki nöbet mahalli arasında gidip geldiğini; yahut bir büyüğün ziyaretinden sonra onun hoşnut olup olmadığını anlayabilmek için heyecan içinde avluda gidip gelen, arasıra bakışını onun tarafına yönelterek heyecan içinde sonucu bekleyen insanın halini düşünebilir.
    Meâlini yukarda verdiğimiz bir âyete göre Safâ ve Merve Allah'ın nişâneleridir (şeâir). Akıl bu iki tepenin niçin nişane olduğunu kavrayamaz, aklın kavrayamadığı bir husûsa inanıp riayet etmenin nefse ve bedene vereceği bir zevk ve menfâat de yoktur; bu sebeple sa'y, iman ve ihlâsa dayalı kulluğun tecellî ettiği seçkin bir ibâdettir.

    9. Arafât ve Müzdelife Vakfesi:
    Arafe günü Arafât'ta, bayram gecesi, gece yarısından sonra Müzdelife'de bulunmak, buralarda Allah Teâlâ'ya telbiye, tesbîh, tekbîr vb. zikirlerle, istiğfâr ve dualarla, tefekkür ve tazarrularla ibâdet etmek, haccın en önemli vazifeleri arasındadır. Safâ ve Merve gibi, buralar da ilâhî nişanelerdir, Allah'ın af, rahmet ve ikrâmının tecelli ettiği yerlerdir. Dili, rengi, ülkesi ve âdetleri birbirinden farklı, fakat aynı Allah'ın kulu ve aynı Rasûl'ün (sav) ümmeti olan yüzbinlerce insan aynı anda burada Allah'a yönelmekte, O'na kulluk arzetmekte ve dilekte bulunmaktadırlar; bu insan seli içinde bulunup da temizlenmemek, Allah'ın rahmet, lûtuf ve ikrâmından nasib almamak mümkün değildir; yeter ki gönüller de eller gibi ona açılmış olsun! Vakfe aynı zamanda dünyada mahşeri temsil eden tek toplantıdır; üzerlerinde kefene benzer giysilerinden başka bir şeyleri bulunmayan, grup grup rehberlerine uymuş, Allah'a iltica ederek sonuç bekleyen bu büyük topluluk içinde mümin mahşeri düşünmeli, fırsat elde iken o güne hazırlık yapmaya azmetmelidir.

    10. Şeytan Taşlama ve Kurban:
    Rivâyetlere göre Hz. İbrahim (a.s) Allah'ın emrini yerine getirmek üzere Mina'ya doğru ilerlerken şeytan yolunu kesmiş ve onun zihnini çelmek istemişti. Hz. İbrahim (a.s) ona kapılmadı, onu taşlayarak yanından uzaklaştırdı. Hacc ibâdetini yapan müslüman cemre adı verilen yerleri taşlarken aslında içindeki şeytanı taşlamakta, onu kendinden uzaklaştırmaya çalışmakta, bütün engellere rağmen Allah kulluğunda sebat edeceğini ifade etmektedir.
    Kurban Allah'a teslimiyet ve O'nun namına yapılacak fedâkârlığın nişanesidir. Allah'a can dahil her şey fedâ edilir, buna rağmen O'nun hak ettiği şükür yerine getirilmiş olmaz, kul yine de kusurlu ve mahcup olarak kalır.

    11. Medine ve Ravza Ziyareti:
    Medine Allah'ın son Peygamber'i ve Sevgili Kulu'nun (sav) dünyadaki hayatının son on yılına şahit olan, O'na (sav) kucak açan, mübarek vücûdunu dünya durdukça bağrında taşıyan şehirdir. Medine şehrinde dolaşırken insan kendini şu düşüncelerin doyumsuz heyecan ve zevkine kaptırmaktadır: Belki de Rasûlullah (sav) şu yerlere basmış, şu yerlere bakmış, burada oturmuş, şurada vahye mazhar olmuş, ashâbı ile sohbet etmiştir... Mescid'e ve özellikle mescidin ilk sınırları içine girildiği zaman Allah Rasûlü (sav) ile ümmetin en yüce nesli olan ashâbın ibâdet ettikleri, zamanlarının önemli bir kısmını içinde geçirdikleri mâbede girildiği hissedilmektedir. Bunun da ötesinde halen Rasûlullah'ın (sav) mübarek vücûdu ile iki büyük halîfesinin kabirleri burada bulunmaktadır. Onlara maddî ve mânevî olarak bu kadar yaklaşmış olmak, Peygamber (sav) sevgisi ile yanıp tutuşmuş ruhlar için bir büyük vuslattır; bu vuslatın zevki yalnızca yaşanır, tarif edilemez. Medine'de bu duygu ve düşünceler içinde yaşanır, Mescidde böyle bir mânevî cemâat ile ibâdet edilir, Ravza vuslat duygusu içinde âdâbı ile ziyaret edilir. Bunları yaşayan müminin nazarında maddî ve mecazî bütün sevgiler küçülür, bu vuslat ebedî bir hasret haline gelir, kalan hayat yeni vuslatların ümidi içinde geçirilir.

    12. Hacc sonrası hayat:
    Aslında müslümanın hacc öncesi ve sonrasında farklı iki hayatı olmaz; ancak hacc ibâdeti kişiyi manen temizlediği ve anasından doğduğu gündeki günahsızlığına döndürdüğü için kişinin bunu korumaya çalışması, tekrar günah ile kirlenmekten kaçınması da tabiîdir. Haccın kendisine bağlı sonuçları doğurması makbul olmasına dayandırılmıştır. Diğer ibâdetler gibi haccın da makbul olup olmadığını bilmek kullar için mümkün değildir. Bununla beraber İslâm ahlâkçıları bazı kabûl işaretleri tesbit etmişlerdir; şöyle ki, Allah kabûl ettiği kulunu sever, sevdiği kulunu korumasına alır ve onda sevgisinin işaretleri görülür. Bu işaretler kulun gönlüne Allah sevgisinin taht kurması, dünyadan ve geçici zevklerden ebedî aleme ve mânevî zevklere meyletmesi, şeytana ve nefse karşı koyabilmesi, hayatının İslâm çizgisinde devam etmesidir. Hacc ibâdetinden dönen kişi kendini yoklamalı, bu işaretleri bulduğu zaman Allah'a şükredip sevinmeli, aksini bulduğu zaman ise üzülüp tevbe etmelidir...
    Haccın böyle bir otokontrole sebep olması ferdin dînî hayatı üzerindeki en önemli tesiri olsa gerektir.

    B- Toplum Hayatında:
    Toplumu meydana getiren, topluma ait müesseseleri kuran ve işletenler insanlardır. Teker teker insanları eğitmek, onlara belli mânevî değerleri kazandırmak aynı zamanda toplumu eğitmek, örnek bir toplumun temelini kurmak demektir. Temizlik, namaz, oruç, zekât gibi ibâdetler yanında hacc ibâdeti, İslâm'ın genel prensipleri ve ahlâk eğitimi "İslâm insanı" denilen prototipi ortaya çıkarmaktadır. Bu insanın hayatı dünyadaki ile sınırlı değildir, ona göre dünya ahiretin tarlası, oraya geçişi sağlayan kısa bir köprüdür, bu hayat bir imtihandır, onu kazanabilmek için vahyin rehberliğine ihtiyaç vardır. Vahiy Mutlak Kemâl, Kudret, İlim ve Hikmet Sahibi Allah'tan Peygamberleri vasıtasıyle gelmektedir. Peygamber (sav) aynı zamanda örnektir. Onun ashâbı da örnek nesildir. Gerçek sevginin hedefi Allah'tır; her şey O'nun için, O'ndan diye güzeldir ve sevilir, sevilmeyen O'ndan uzaklaşandır, O'ndan uzaklaşmaktır...
    Bu inanç ve örneklik içinde eğitim gören, yetişen insanların meydana getirdiği toplum karşılıklı sevgiyi, yardımlaşmayı, dayanışmayı hayat temeli kılan bir toplumdur. Bu toplumun bütün fertleri kardeştir, eşittir, hürdür, hak sahibidir, saygı ve sevgiye lâyıktır. Bu toplum bütün insanlık için de bir rahmet ve ümit kaynağıdır.




    4. Murtazâ Zebîdî, İthâfu's-sâde, c. IV, s. 268.
    5. Bakara: 2/196-200.
    6. Hacc: 22/26-29.
    7. Âli İmrân:3/96-97.
    8. Bakara: 2/158.
    9. Mâide: 5/2.
    10. Mâide: 5/95-96.
    11. Hacc: 22/33-34.
    12. Buhârî, İman, 2.
    13. Buhârî, Umre, 1.
    14. Buhârî, Fadlu's-salât, 1.
    15. Buhârî, Müslim, Ahmed, Nesâî, İbn Mâce.
    16. Mâide: 5/82; Hadîd: 57/27.
    17. İbrahim: 14/37.

    Hayrettin Karaman






+ Yorum Gönder