Konusunu Oylayın.: Ölüm korkusu nedir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Ölüm korkusu nedir?
  1. 14.Ağustos.2012, 02:56
    1
    Misafir

    Ölüm korkusu nedir?






    Ölüm korkusu nedir? Mumsema ölüm korkusu nedir?


  2. 14.Ağustos.2012, 02:56
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 14.Ağustos.2012, 03:00
    2
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: ölüm korkusu nedir?




    Ölüm Korkusu

    Ölüm, bizzat kendisi korkulan bir şey değildir. Ölüm, varlık olarak aslında uykuya benzemektedir. Ne var ki, uykuda ruh geri dönerken, ölümde ruha geri dönme izni verilmez. Ölümün bizzat kendisi doğmak gibi bir olaydır. Doğum esnasında doğan insan acılar çektiği gibi, ölüm anında da acılar çeker. Ne var ki bu acılar dünya hayatındaki kazanımları ve amelleri ölçüsünde farklı olacaktır. Bazen bu amellerin etkisi ölüm anında çevresindekilerce görülebilirken bazen de gözlenemeyebilir. Bu hususta ileride detaylı bilgi verilecektir.


    Ölüm korkusu canını seven, kendi nefsine, benliğine adeta aşık olan insanın canından; dünyada bir ömür boyu biriktirdiği mallarından ve sevdiği varlıklardan, dostlardan ayrılma korkusudur. Ölüm korkusu daha çok sonsuz yaşamak arzusunun ve hırsının son bulması endişesinden kaynaklanır. Hz. Adem'in cennette iken yasak meyveyi yemesine neden olan bir duygudur. Yüce Allah olayı şöyle haber veriyor:


    "Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabb’iniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi."[1] Diğer bir ayette: "Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi? dedi."[2] "Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü..."[3]


    Şeytan ondaki ölüm korkusunu ve cennette sevdiği şeylerden ayrılma endişesini harekete geçirdi. Eğer bu meyveyi yerseniz ölümsüzlerden ve cennette sürekli kalanlardan olursunuz.[4] Ölmesi durumunda ona sonsuz haz ve mutluluk veren nimetlerin sona ereceğini düşündü ve bu korku nedeniyle Allah'ın emrini bir an unuttu. Yasak meyveyi yedi ve cennetteki nimetlerden kopmasına sebep oldu.


    Dünya nimetlerinden ayrılma korkusu günümüz insanlarını da cimrileştirmekte, dünya nimetlerini daha çok biriktirme hırsına sürüklemektedir. Özellikle yaşlılık yıllarında pek çok kavgaya atılmasına neden olmaktadır. Çocuklarıyla veya yakın çevresiyle bu duygular sebebiyle ciddi sorunlar yaşanmaktadır.


    Ayrıca ahiret hayatına inanıp ta ona hazır olmayanlar ondan sonra sorgulanma sürecinin başlaması nedeniyle korkarlar. Tabi bu korku ölümden sonrasına hazır olmayanların belini bükecek bir korkudur. Bu korku biraz da bazı filozofların dediği gibi insanın sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin yitirilmesinden kaynaklanmaktadır.[5] Yahya Kemal "Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan."[6] derken bu duygulara işaret etmektedir. Peygamber Efendimiz ölümden sonrasına hazırlanmak için ölümü hatırlamayı şöyle emrediyor: "Lezzetleri(n tadını) tahrip edip acılaştıran ölümü çok hatırlayınız."[7]


    Farabî şöyle diyor: Cahiller ölümden korkarlar, çünkü onların değerli buldukları yegane şey dünya hazlarıdır. Onlar, bu hazlara son verdiği için ölümden nefret ederler. Fasıkların korkusu ise iki sebebe dayanır: Bu dünya hazlarını yitirmek ve öteki dünyada mutlu olma imkanını yitirdiğine inanmak. Faziletli insanın ölümden korkması için hiçbir sebep yoktur. O, mümkün olduğu ölçüde uzun yaşamak ve iyi amellerini arttırmak ister ki, bu sayede ölümden sonraki mutluluğu da artmış olsun."[8]


    Emevî Halifesi Süleyman b. Abdulmelik Tabiinden Seleme b. Dinar el-Mahzumî’ye: “Ölümden niçin korkuyoruz?” diye sorduğunda o, şu cevabı verir: “Dünyayı imar ederken ahireti harabe haline getirdiniz. İmar edilmiş yerden harabeye gitmek elbette ki sizi korkutacaktır.”[9]


    Yüce Allah bu tür korkuya sahip olanları şöyle anlatıyor: "Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler(günah ve isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir. Muhakkak ki sen onları dünyada yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de arzular ki bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür."[10]


    İmamı Gazali de şöyle diyor: Kişi, Allah hakkındaki bilgisini, tanımasını arttıracağını ve kalan ömründe Allah'a daha çok ibadet yapmasına gücünün yeteceğini düşünerek; böylece Allah'a daha da yaklaşmasına vesile olacağını ümit ederek ömrünün uzun olmasını isteyebilir.[11] Bunu da şu hadisi şerife dayanarak isteyebilir: "Mutlulukların en üstünü Allah'a itaatte geçen uzun ömürdür."[12] Bunun dışında Allah dostları ölmeyi dünyada yaşamaya hep tercih etmişlerdir.


    Mevlâna şöyle diyor:


    Gelmez sana bir ziyan ölümden, gönlüm.


    Can gitse de korkma başka bir candır ölüm!


    Geldindi semadan o vakit yeryüzüne


    Bir gün de gelir göklere, mümkün dönüşüm![13]


    Allah'a iyi kul olan, yüreğinde O'nun sevdası ve özlemini duyan kişi ölümden asla korkmaz ve tiksinmez. Daima ölüme hazırdır, bekler. Çünkü ölümle isteyen istenene, seven sevilene, garip öz yurduna kavuşmuş olur. Eğer ölümden kaçması, henüz Allah'ın huzuruna varmaya hazırlıklı olmayışı ve onun tedarikine çalışılması için ise, bu da Allah sevgisinin bir eseridir.[14] Allah dostları, Allah'a bir an önce kavuşmayı arzulamışlardır. Zira onlara göre büyük özlem ve hasret duydukları sevgili Rablerine kavuşup Cemâlinin güzelliğinde yok olabilmek için ölmek gerekir. Ve ölüm sevgili ile aradaki perdeleri kaldıran, ayrılığı sona erdiren, hasreti dindiren buluşma zamanıdır. Ölüm, fani alemden sonsuz mutluluk ve beka yurduna göçüştür. Ölüm, bir ceza değil, bir ödüldür. Ölüm, sevgilinin huzuruna kabul etmek için sunduğu bir yudum şarap, ruha kondurulan tatlı bir bûsedir.


    İşte Mevlâna ölüm için şöyle diyor: "Şeb-i Arus'tur (düğün, gerdek gecesi). Allah'a seslenerek yine şöyle diyor: "Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra. Seninle olunca ölüm, tatlı candan da tatlıdır."[15]


    Ubade bin Samit (r.a.) Resulullah'ın şöyle buyurduğunu naklediyor: "Kim Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'a kavuşmayı sevmezse Allah da ona kavuşmayı sevmez."Peygamberimiz böyle buyurunca Hz. Aişe (r.anha):


    -Ya Resulallah! Biz ölümden hoşlanmıyoruz, (nasıl edelim?) dedi. Resulullah: "Bildiğin gibi değil. Mümin kimseye ölüm geldiği zaman kişi Allah'ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Böylece onun önünde ölümden daha sevimli bir şey olmayacaktır. Bunun üzerine o, Allah'a kavuşmayı, Allah da ona kavuşmayı sever. Kafir olan kimseye ölüm geldiği zaman kişi Allah'ın azabı ve cezasıyla müjdelenir. Böylece onun önünde ölümden daha kötü bir şey olmaz. Bunun üzerine o, Allah'a kavuşmaktan, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz."[16]


    Mevlâna şöyle diyor: Hakla olunca ömür de, ölüm de... ikisi de hoştur. Fakat Hak’sız abıhayat bile ateştir. Hele ayrılık ve yabancılıkla geçen ömür yok mu? Bu, adeta aslanın huzurunda tilkilik taslamaya benzer.[17] İşte bu gerçeklerden dolayıdır ki büyük şair Fuzulî sevgiliden ayrı kalmanın bir anlamı olmadığını şöyle dile getiriyor:


    Ya Rab bana cism ü can gerekmez


    Cânân yok ise cihan gerekmez.[18]


    Feriduddin-i Attar şöyle bir hikaye anlatıyor: "Makamı yüce bir meczup vardı. Hızır, ona dedi ki: "Ey işini tamamlamış er. Ne dersin... Benimle dost olmak ister misin?" Meczup dedi ki: "Benim işim, seninle başa çıkmaz. Sen kaç kereler, kıyamete kadar yaşamak için âb-ı hayat (hayat suyu) içtin. Halbuki ben canımı feda etmek azmindeyim... Çünkü sevgili olmadıkça canla işim yok benim. Sen canını koruma sevdasındasın. Halbuki ben her gün can feda edip duruyorum. İyisi mi tuzaktan kaçan, dağılan kuşlar gibi birbirimizden uzak olalım vesselam!"[19]


    Peygamber Efendimiz: “Dünya, müminin zindanı, kafirin ise cennetidir.”[20] buyurmaktadır. Mümin olan Allah dostları ölümü zindandan kurtuluş olarak kabul ederler. Zira şu bir gerçektir ki, bu dünyanın gamı, kederi, sıkıntı ve yorgunluğu ölünceye kadar bitmez ve tükenmez. Önünde bekleyen cennetin sınırsız mutlulukları onun ruhunu ve bedenini dinlendirecek yegane yurttur. Kafirler için ise gidilecek yer azap ve ceza olacağı için dünya, onların gideceği oradaki yurtları nispetinde tam bir cennet ve gülistandır.


    Müminler bazen dünya meşakkatlerinden ve sıkıntılarından bunalırlar. Bu psikoloji ile ölmeyi temenni ederler. Fakat bu doğru bir davranış değildir. Zira çekilen sıkıntı ve zorluklar ahiretteki derecesini yükseltmeye ve günahlarının affına vesile olmaktadır. Ayrıca yaşaması durumunda daha iyi ve hayırlı ameller işlemesi, hatalarını azaltması mümkündür. Bu nedenle Peygamber Efendimiz: “Kimse ölümü temenni etmesin. Eğer iyilerden ise iyiliklerine iyilik katar. Eğer günahkar ise, affedilmeyi ister.”[21]


    Peygamber Efendimiz halinden şikayetçi olan amcası Hz. Abbas’a şöyle tavsiyede bulunmuştu: “Ey Abbas, ey Allah Resulünün amcası, ölümü temenni etme. Çünkü eğer iyilerden isen, (yaşadığın zaman)iyiliklerine iyilik katarsın ki, bu senin için daha hayırlı olur. Eğer günahkar isen, o zaman da ölümün geciktirilmesiyle affedilmeyi istersin. Günahlarından tövbe edersin ki, bu da senin için hayırlıdır. Öyle ise ölümü temenni etmek yok.”[22]


    Allah'a aşık olan kişiler, canını O'nun uğrunda feda ederler. O'nun için bir de tenden ve candan geçip şehit olanlar ise ölmüş sayılmazlar. Onlar bedenen bu dünyadan ayrılmış olsalar bile ölümün acı şerbetini tatmayıp aşk şarabını, huzura alınma şerbetini içerler. Yüce Allah onların durumun şöyle haber veriyor:"Allah yolunda öldürülenlere "Ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız."[23]Diğer bir ayette: "Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri katında rızıklara mazhar olmaktadırlar..."[24]


    Allah için çaba harcayarak ölen, O'nun özlemiyle yanıp tutuşan ve bu özlemle canını teslim eden elbette ki cennete girer. Cennet'e giren de ebedi kurtuluşa erdiği için ölü sayılamaz. İşte bunun için Yunus Emre Allah aşkıyla yanıp tutuşarak bir ömür geçiren kimselerin ölümünü ölüm kabul etmeyerek şöyle demektedir:


    Yunus öldü deyu sâla verirler


    Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.


    Şairlerden biri de şöyle diyor:


    Yadında mı doğduğun zamanlar


    Sen ağlar idin, güler idi alem.


    Bir öyle ömür geçir ki olsun


    Mevtin (ölümün) sana hande, halka matem. [25]


    Sahabenin önde gelenlerinden Peygamber Efendimizin müezzini Hz. Bilâl’den bir anekdot aktarmak istiyorum. Hz. Bilal can çekişirken eşi ah vah etmeye başladı. Hz. Bilal dedi ki: Oh! Ne hoş şey! Yarın dostlarım Muhammed (s.a.v.) ve arkadaşlarına kavuşacağım.[26] Mevlâna şöyle diyor: Akıl, ecelden titrer durur, halbuki aşk, neşe içindedir. Taş, toprak parçası gibi yağmurdan korkar mı hiç? [27]
    Selami Yalçın





  4. 14.Ağustos.2012, 03:00
    2
    Devamlı Üye



    Ölüm Korkusu

    Ölüm, bizzat kendisi korkulan bir şey değildir. Ölüm, varlık olarak aslında uykuya benzemektedir. Ne var ki, uykuda ruh geri dönerken, ölümde ruha geri dönme izni verilmez. Ölümün bizzat kendisi doğmak gibi bir olaydır. Doğum esnasında doğan insan acılar çektiği gibi, ölüm anında da acılar çeker. Ne var ki bu acılar dünya hayatındaki kazanımları ve amelleri ölçüsünde farklı olacaktır. Bazen bu amellerin etkisi ölüm anında çevresindekilerce görülebilirken bazen de gözlenemeyebilir. Bu hususta ileride detaylı bilgi verilecektir.


    Ölüm korkusu canını seven, kendi nefsine, benliğine adeta aşık olan insanın canından; dünyada bir ömür boyu biriktirdiği mallarından ve sevdiği varlıklardan, dostlardan ayrılma korkusudur. Ölüm korkusu daha çok sonsuz yaşamak arzusunun ve hırsının son bulması endişesinden kaynaklanır. Hz. Adem'in cennette iken yasak meyveyi yemesine neden olan bir duygudur. Yüce Allah olayı şöyle haber veriyor:


    "Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabb’iniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi."[1] Diğer bir ayette: "Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi? dedi."[2] "Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti. Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü..."[3]


    Şeytan ondaki ölüm korkusunu ve cennette sevdiği şeylerden ayrılma endişesini harekete geçirdi. Eğer bu meyveyi yerseniz ölümsüzlerden ve cennette sürekli kalanlardan olursunuz.[4] Ölmesi durumunda ona sonsuz haz ve mutluluk veren nimetlerin sona ereceğini düşündü ve bu korku nedeniyle Allah'ın emrini bir an unuttu. Yasak meyveyi yedi ve cennetteki nimetlerden kopmasına sebep oldu.


    Dünya nimetlerinden ayrılma korkusu günümüz insanlarını da cimrileştirmekte, dünya nimetlerini daha çok biriktirme hırsına sürüklemektedir. Özellikle yaşlılık yıllarında pek çok kavgaya atılmasına neden olmaktadır. Çocuklarıyla veya yakın çevresiyle bu duygular sebebiyle ciddi sorunlar yaşanmaktadır.


    Ayrıca ahiret hayatına inanıp ta ona hazır olmayanlar ondan sonra sorgulanma sürecinin başlaması nedeniyle korkarlar. Tabi bu korku ölümden sonrasına hazır olmayanların belini bükecek bir korkudur. Bu korku biraz da bazı filozofların dediği gibi insanın sahip olduğu maddi ve manevi değerlerin yitirilmesinden kaynaklanmaktadır.[5] Yahya Kemal "Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan."[6] derken bu duygulara işaret etmektedir. Peygamber Efendimiz ölümden sonrasına hazırlanmak için ölümü hatırlamayı şöyle emrediyor: "Lezzetleri(n tadını) tahrip edip acılaştıran ölümü çok hatırlayınız."[7]


    Farabî şöyle diyor: Cahiller ölümden korkarlar, çünkü onların değerli buldukları yegane şey dünya hazlarıdır. Onlar, bu hazlara son verdiği için ölümden nefret ederler. Fasıkların korkusu ise iki sebebe dayanır: Bu dünya hazlarını yitirmek ve öteki dünyada mutlu olma imkanını yitirdiğine inanmak. Faziletli insanın ölümden korkması için hiçbir sebep yoktur. O, mümkün olduğu ölçüde uzun yaşamak ve iyi amellerini arttırmak ister ki, bu sayede ölümden sonraki mutluluğu da artmış olsun."[8]


    Emevî Halifesi Süleyman b. Abdulmelik Tabiinden Seleme b. Dinar el-Mahzumî’ye: “Ölümden niçin korkuyoruz?” diye sorduğunda o, şu cevabı verir: “Dünyayı imar ederken ahireti harabe haline getirdiniz. İmar edilmiş yerden harabeye gitmek elbette ki sizi korkutacaktır.”[9]


    Yüce Allah bu tür korkuya sahip olanları şöyle anlatıyor: "Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler(günah ve isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir. Muhakkak ki sen onları dünyada yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de arzular ki bin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür."[10]


    İmamı Gazali de şöyle diyor: Kişi, Allah hakkındaki bilgisini, tanımasını arttıracağını ve kalan ömründe Allah'a daha çok ibadet yapmasına gücünün yeteceğini düşünerek; böylece Allah'a daha da yaklaşmasına vesile olacağını ümit ederek ömrünün uzun olmasını isteyebilir.[11] Bunu da şu hadisi şerife dayanarak isteyebilir: "Mutlulukların en üstünü Allah'a itaatte geçen uzun ömürdür."[12] Bunun dışında Allah dostları ölmeyi dünyada yaşamaya hep tercih etmişlerdir.


    Mevlâna şöyle diyor:


    Gelmez sana bir ziyan ölümden, gönlüm.


    Can gitse de korkma başka bir candır ölüm!


    Geldindi semadan o vakit yeryüzüne


    Bir gün de gelir göklere, mümkün dönüşüm![13]


    Allah'a iyi kul olan, yüreğinde O'nun sevdası ve özlemini duyan kişi ölümden asla korkmaz ve tiksinmez. Daima ölüme hazırdır, bekler. Çünkü ölümle isteyen istenene, seven sevilene, garip öz yurduna kavuşmuş olur. Eğer ölümden kaçması, henüz Allah'ın huzuruna varmaya hazırlıklı olmayışı ve onun tedarikine çalışılması için ise, bu da Allah sevgisinin bir eseridir.[14] Allah dostları, Allah'a bir an önce kavuşmayı arzulamışlardır. Zira onlara göre büyük özlem ve hasret duydukları sevgili Rablerine kavuşup Cemâlinin güzelliğinde yok olabilmek için ölmek gerekir. Ve ölüm sevgili ile aradaki perdeleri kaldıran, ayrılığı sona erdiren, hasreti dindiren buluşma zamanıdır. Ölüm, fani alemden sonsuz mutluluk ve beka yurduna göçüştür. Ölüm, bir ceza değil, bir ödüldür. Ölüm, sevgilinin huzuruna kabul etmek için sunduğu bir yudum şarap, ruha kondurulan tatlı bir bûsedir.


    İşte Mevlâna ölüm için şöyle diyor: "Şeb-i Arus'tur (düğün, gerdek gecesi). Allah'a seslenerek yine şöyle diyor: "Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra. Seninle olunca ölüm, tatlı candan da tatlıdır."[15]


    Ubade bin Samit (r.a.) Resulullah'ın şöyle buyurduğunu naklediyor: "Kim Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'a kavuşmayı sevmezse Allah da ona kavuşmayı sevmez."Peygamberimiz böyle buyurunca Hz. Aişe (r.anha):


    -Ya Resulallah! Biz ölümden hoşlanmıyoruz, (nasıl edelim?) dedi. Resulullah: "Bildiğin gibi değil. Mümin kimseye ölüm geldiği zaman kişi Allah'ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Böylece onun önünde ölümden daha sevimli bir şey olmayacaktır. Bunun üzerine o, Allah'a kavuşmayı, Allah da ona kavuşmayı sever. Kafir olan kimseye ölüm geldiği zaman kişi Allah'ın azabı ve cezasıyla müjdelenir. Böylece onun önünde ölümden daha kötü bir şey olmaz. Bunun üzerine o, Allah'a kavuşmaktan, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz."[16]


    Mevlâna şöyle diyor: Hakla olunca ömür de, ölüm de... ikisi de hoştur. Fakat Hak’sız abıhayat bile ateştir. Hele ayrılık ve yabancılıkla geçen ömür yok mu? Bu, adeta aslanın huzurunda tilkilik taslamaya benzer.[17] İşte bu gerçeklerden dolayıdır ki büyük şair Fuzulî sevgiliden ayrı kalmanın bir anlamı olmadığını şöyle dile getiriyor:


    Ya Rab bana cism ü can gerekmez


    Cânân yok ise cihan gerekmez.[18]


    Feriduddin-i Attar şöyle bir hikaye anlatıyor: "Makamı yüce bir meczup vardı. Hızır, ona dedi ki: "Ey işini tamamlamış er. Ne dersin... Benimle dost olmak ister misin?" Meczup dedi ki: "Benim işim, seninle başa çıkmaz. Sen kaç kereler, kıyamete kadar yaşamak için âb-ı hayat (hayat suyu) içtin. Halbuki ben canımı feda etmek azmindeyim... Çünkü sevgili olmadıkça canla işim yok benim. Sen canını koruma sevdasındasın. Halbuki ben her gün can feda edip duruyorum. İyisi mi tuzaktan kaçan, dağılan kuşlar gibi birbirimizden uzak olalım vesselam!"[19]


    Peygamber Efendimiz: “Dünya, müminin zindanı, kafirin ise cennetidir.”[20] buyurmaktadır. Mümin olan Allah dostları ölümü zindandan kurtuluş olarak kabul ederler. Zira şu bir gerçektir ki, bu dünyanın gamı, kederi, sıkıntı ve yorgunluğu ölünceye kadar bitmez ve tükenmez. Önünde bekleyen cennetin sınırsız mutlulukları onun ruhunu ve bedenini dinlendirecek yegane yurttur. Kafirler için ise gidilecek yer azap ve ceza olacağı için dünya, onların gideceği oradaki yurtları nispetinde tam bir cennet ve gülistandır.


    Müminler bazen dünya meşakkatlerinden ve sıkıntılarından bunalırlar. Bu psikoloji ile ölmeyi temenni ederler. Fakat bu doğru bir davranış değildir. Zira çekilen sıkıntı ve zorluklar ahiretteki derecesini yükseltmeye ve günahlarının affına vesile olmaktadır. Ayrıca yaşaması durumunda daha iyi ve hayırlı ameller işlemesi, hatalarını azaltması mümkündür. Bu nedenle Peygamber Efendimiz: “Kimse ölümü temenni etmesin. Eğer iyilerden ise iyiliklerine iyilik katar. Eğer günahkar ise, affedilmeyi ister.”[21]


    Peygamber Efendimiz halinden şikayetçi olan amcası Hz. Abbas’a şöyle tavsiyede bulunmuştu: “Ey Abbas, ey Allah Resulünün amcası, ölümü temenni etme. Çünkü eğer iyilerden isen, (yaşadığın zaman)iyiliklerine iyilik katarsın ki, bu senin için daha hayırlı olur. Eğer günahkar isen, o zaman da ölümün geciktirilmesiyle affedilmeyi istersin. Günahlarından tövbe edersin ki, bu da senin için hayırlıdır. Öyle ise ölümü temenni etmek yok.”[22]


    Allah'a aşık olan kişiler, canını O'nun uğrunda feda ederler. O'nun için bir de tenden ve candan geçip şehit olanlar ise ölmüş sayılmazlar. Onlar bedenen bu dünyadan ayrılmış olsalar bile ölümün acı şerbetini tatmayıp aşk şarabını, huzura alınma şerbetini içerler. Yüce Allah onların durumun şöyle haber veriyor:"Allah yolunda öldürülenlere "Ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız."[23]Diğer bir ayette: "Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri katında rızıklara mazhar olmaktadırlar..."[24]


    Allah için çaba harcayarak ölen, O'nun özlemiyle yanıp tutuşan ve bu özlemle canını teslim eden elbette ki cennete girer. Cennet'e giren de ebedi kurtuluşa erdiği için ölü sayılamaz. İşte bunun için Yunus Emre Allah aşkıyla yanıp tutuşarak bir ömür geçiren kimselerin ölümünü ölüm kabul etmeyerek şöyle demektedir:


    Yunus öldü deyu sâla verirler


    Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.


    Şairlerden biri de şöyle diyor:


    Yadında mı doğduğun zamanlar


    Sen ağlar idin, güler idi alem.


    Bir öyle ömür geçir ki olsun


    Mevtin (ölümün) sana hande, halka matem. [25]


    Sahabenin önde gelenlerinden Peygamber Efendimizin müezzini Hz. Bilâl’den bir anekdot aktarmak istiyorum. Hz. Bilal can çekişirken eşi ah vah etmeye başladı. Hz. Bilal dedi ki: Oh! Ne hoş şey! Yarın dostlarım Muhammed (s.a.v.) ve arkadaşlarına kavuşacağım.[26] Mevlâna şöyle diyor: Akıl, ecelden titrer durur, halbuki aşk, neşe içindedir. Taş, toprak parçası gibi yağmurdan korkar mı hiç? [27]
    Selami Yalçın





  5. 14.Ağustos.2012, 03:00
    3
    İnanc
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 04.Şubat.2012
    Üye No: 93990
    Mesaj Sayısı: 2,028
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 21
    Bulunduğu yer: Yalan Dünyada Bir Yer.

    Cevap: ölüm korkusu nedir?

    DİPNOTLAR
    1. A'raf, 20, s. 151
    2. Taha, 120, s. 319
    3. A'raf, 21-22, s. 151
    4. Zemahşeri, Keşşaf. c. 2, s.95 ; Nesefi, Medarik., c. 2, s. 48
    5. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 185
    6. Meydan Larousse, Ölüm maddesi. c.15, s. 333
    7. Tirmizî, Zühd, 4, c.,4 s.553
    8. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 186
    9. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat, s. 71
    10. Bakara, 95-96, s. 14
    11. Gazalî, İhya, c.4, s. 291
    12. Gazalî, a.g.e., c.4, s. 291
    13. Ahmet Sezgin-Cengiz Yalçın,Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, s. 40
    14. Selami Yalçın, Aşkta Sonsuzluk, s. 113, Bilge Yay, İstanbul, 2001
    15. Ahmet Sezgin-Cengiz Yalçın, Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, s. 20-21
    16. Buharî, Rikâk, 38, c.7, s.190-191; Müslim, Zikr 14, (2683),c.3, s. 2065; Tirmizî, Cenaiz, 67, (1066), c.3, s. 79; Nesai, Cenaiz 10, (4, 10), c.4, s 9; Dârimî, Rikâk, c. 2, s. 618-619
    17. Mevlâna, Mesnevi, c.5, s. 66
    18. Ahmet Sezgin-Cengiz Yalçın, Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi s.60
    19. Feriduddin-i Attar, Mantık al-Tayr, c.1, s. 65
    20. Müslim, Zühd, 1, c.3.s.2272, Tirmizî, Zühd, 16, c.4, s.562.
    21. Buharî, Temenni, 6, c. 8, s. 130
    22. Süleyman Toprak, a.g.e., s. 64,
    23. Bakara, 154, s. 23
    24. Ali İmran, 169-170, s. 71
    25. Süleyman Uludağ, Ölüm ve Ötesi, mak. Köprü Dergisi, s. 58
    26. Gazali, İhya, c.4, s. 440; Süleyman Uludağ, a.g. mak. Köprü Dergisi, s. 55
    27.Mevlâna, Mesnevi, c.5, s. 343


  6. 14.Ağustos.2012, 03:00
    3
    Devamlı Üye
    DİPNOTLAR
    1. A'raf, 20, s. 151
    2. Taha, 120, s. 319
    3. A'raf, 21-22, s. 151
    4. Zemahşeri, Keşşaf. c. 2, s.95 ; Nesefi, Medarik., c. 2, s. 48
    5. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 185
    6. Meydan Larousse, Ölüm maddesi. c.15, s. 333
    7. Tirmizî, Zühd, 4, c.,4 s.553
    8. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 186
    9. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat, s. 71
    10. Bakara, 95-96, s. 14
    11. Gazalî, İhya, c.4, s. 291
    12. Gazalî, a.g.e., c.4, s. 291
    13. Ahmet Sezgin-Cengiz Yalçın,Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, s. 40
    14. Selami Yalçın, Aşkta Sonsuzluk, s. 113, Bilge Yay, İstanbul, 2001
    15. Ahmet Sezgin-Cengiz Yalçın, Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, s. 20-21
    16. Buharî, Rikâk, 38, c.7, s.190-191; Müslim, Zikr 14, (2683),c.3, s. 2065; Tirmizî, Cenaiz, 67, (1066), c.3, s. 79; Nesai, Cenaiz 10, (4, 10), c.4, s 9; Dârimî, Rikâk, c. 2, s. 618-619
    17. Mevlâna, Mesnevi, c.5, s. 66
    18. Ahmet Sezgin-Cengiz Yalçın, Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi s.60
    19. Feriduddin-i Attar, Mantık al-Tayr, c.1, s. 65
    20. Müslim, Zühd, 1, c.3.s.2272, Tirmizî, Zühd, 16, c.4, s.562.
    21. Buharî, Temenni, 6, c. 8, s. 130
    22. Süleyman Toprak, a.g.e., s. 64,
    23. Bakara, 154, s. 23
    24. Ali İmran, 169-170, s. 71
    25. Süleyman Uludağ, Ölüm ve Ötesi, mak. Köprü Dergisi, s. 58
    26. Gazali, İhya, c.4, s. 440; Süleyman Uludağ, a.g. mak. Köprü Dergisi, s. 55
    27.Mevlâna, Mesnevi, c.5, s. 343





+ Yorum Gönder