Konusunu Oylayın.: Kefaret ve kefaretin kura'ni ve beşeri boyutu

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kefaret ve kefaretin kura'ni ve beşeri boyutu
  1. 09.Ağustos.2012, 03:55
    1
    Misafir

    Kefaret ve kefaretin kura'ni ve beşeri boyutu

  2. 18.Ağustos.2012, 03:50
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,810
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Kefaret ve kefaretin kura'ni ve beşeri boyutu




    Oruç Kefâreti Meselenin yukarıya alınan özelliğine binaen oruç kefâretini öne almak istedik. Bu hususta halkın istifadesine sunulan, Diyanet kaynaklı bir eserden bazı aktarımlar yaparak meseleyi irdeleyeceğiz: “ Fıkıh literatüründe kefâret-i savm (oruç kefâreti) terimiyle ifade edilen bu kefâret türü, ‘ramazan orucunu eda ederken, her hangi bir mazereti bulunmaksızın, oruçlu olduğunu bilerek orucunu kasten (!?) bozan kimseye gereken kefarettir’” (Bkz. İlmihal II, İslam ve Toplum, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Araştırmaları Merkezi, s. 14). Cidden burada akıl ve mantıkla bağdaşık olmayan bir ifade söz konusudur ki, bu durumda kişinin deli olması gerekir. Bu uygulamayı, akıl sahibi bir kişinin yapması muhal olsa gerek. Binaenaleyh, Yüce Yaratıcı, oruç uygulamasında insanın maruz bulunduğu veya bulunacağı durumları dikkate alarak oruçla ilgili Kur’ânî hükmünü şöyle serdetmektedir:” Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz” (Bakara/Sığır süresi, ayet, 183). “Sayılı günlerde olmak üzere. Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa diğer günlerde kaza eder. Oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere, bir fakiri doyuracak fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa; bu, kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” (Aynı sure, ayet, 184). “Ramazan ayı; insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân‘ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı ululamanız, şükretmeniz içindir” (Aynı sure, ayet, 185).Bu hükümlerden görüldüğü üzere, kasten bozanlardan bahsedilmemektedir. Ancak ve sadece, maruzatı sebebiyle tutamayanlara, kefâret değil fidye emri vardır. Böylece, Yüce Yaratıcı, kulunun niyet ve inancına güvenmiş, ama din adına ahkâm kesenler ne hikmetse inanmak istememiş ve inanmamıştır. Ve maalesef hâlâ da inanmamakta direnmektedirler. Ne yazık ki kendisini Allah’ın yerine koyarak ve Allah, ayetinde: “ … Sizin için kolaylık ister, zorluk istemez” dediği halde, bu zevat-ı muhterem –pek de manalı olmayarak- zorluğun en çetinini insanlara dayatabilmiştir. Bu, Allah adına hüküm koymak değilse, peki nedir? Hâlbuki Allah, aynı surenin 156. ayetinde ve ilginçtir ki oruçla ilgili ayetlerden çok önce “Dinde zorlama yoktur” ihtarında bulunmaktadır. Ama buna rağmen birileri birilerini zorla cennete götürmek veya göndermek(!) inadında ısrar etmektedir. Bu durum karşısında “Hey mübarek, kendini kurtardın da beriki mi kaldı” demezler mi adama.Şimdi gelelim yukarıda künyesini verdiğimiz İlmihal II adlı eserde bir bakıma yekdiğerini nakzeden, beşer kaynaklı diğer tespitlere: “Orucu bozan kimse için öngörülen kefâretin cezai yönü ağır basar. Bu kefâreti gerektiren sebep ise, ramazan orucunu eda eden kimsenin orucu kasten ve isteyerek bozmasıdır. İkrah (ağır baskı), hata, unutma gibi kasıtlı olmayan durumlar kefareti gerektirmez. Hanefiler de dâhil, fakihlerin çoğunluğuna göre ramazan orucunun cinsi münasebetle veya yeme içme ile bozulması aynı hükme tabi iken, Şafiiler başta olmak üzere, bir grup fakihe göre ramazan orucunun sadece cinsi münasebetle bozulması kefaret gerektirir. Kasten de olsa yeme içme ile kefareti gerektirmez. Birinci grup, kasten yapılan cinsi münasebetle kasten yeme içmenin aynı ortak illete sahip bulunduğunu, ikisinin de orucun kasten bozulması mahiyetinde olduğunu ileri sürer. İkinci grup ise Hz. Peygamber’in ramazan ayında karısıyla cinsi münasebette bulunan sahabi hakkında kefarete hükmettiği (Buhari,”savm”,31; Müslim, “Sıyam”,14), hadiste yeme içme geçmediği ve yeme içmenin farklı olduğu mülahazasıyla hareket eder ve kıyas yaparak kefaret hükmünü genişletmek istemezler. Şafiiler’in burada kıyas yoluna gitmemeleri, biraz da kolaylığı sağlama, zorluk ve sıkıntıya yol açmama düşüncesinden kaynaklanmış olabilir”. “Oruç bozmanın kefareti; eğer imkânı varsa bir köle azat etmek, buna gücü yetmiyorsa ara vermeksizin iki ay süreyle oruç tutmak, eğer buna da gücü yetmiyorsa altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurmaktır”. (age, s.14-15).İşte buyurun akıllara durgunluk veren manzaraya. Kitabı aynı, peygamberi aynı dinin fakihleri nasıl fetvalar vermişler. Bir grup işi sadece cinsî ilişkiye endekslemişken, bir diğer grup daha da şedit davranarak, hakkında ne kitabî ne de peygamberî hiçbir hüküm yokken, işin cılkını çıkararak ve dahi kendisini hâşâ Allah yerine koyarak ve hatta O’nun da önüne geçerek Yaratıcının en fazla 30 gün öngördüğü ibadeti; bu zevat-ı muhterem, kasten bozulduğunu nasıl anlamışsa iki katına çıkarabilmişlerdir. Hâlbuki henüz “oruç metre” icat olmuş değil.


  3. 18.Ağustos.2012, 03:50
    2
    Editör



    Oruç Kefâreti Meselenin yukarıya alınan özelliğine binaen oruç kefâretini öne almak istedik. Bu hususta halkın istifadesine sunulan, Diyanet kaynaklı bir eserden bazı aktarımlar yaparak meseleyi irdeleyeceğiz: “ Fıkıh literatüründe kefâret-i savm (oruç kefâreti) terimiyle ifade edilen bu kefâret türü, ‘ramazan orucunu eda ederken, her hangi bir mazereti bulunmaksızın, oruçlu olduğunu bilerek orucunu kasten (!?) bozan kimseye gereken kefarettir’” (Bkz. İlmihal II, İslam ve Toplum, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Araştırmaları Merkezi, s. 14). Cidden burada akıl ve mantıkla bağdaşık olmayan bir ifade söz konusudur ki, bu durumda kişinin deli olması gerekir. Bu uygulamayı, akıl sahibi bir kişinin yapması muhal olsa gerek. Binaenaleyh, Yüce Yaratıcı, oruç uygulamasında insanın maruz bulunduğu veya bulunacağı durumları dikkate alarak oruçla ilgili Kur’ânî hükmünü şöyle serdetmektedir:” Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz” (Bakara/Sığır süresi, ayet, 183). “Sayılı günlerde olmak üzere. Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa diğer günlerde kaza eder. Oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere, bir fakiri doyuracak fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa; bu, kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” (Aynı sure, ayet, 184). “Ramazan ayı; insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân‘ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah’ı ululamanız, şükretmeniz içindir” (Aynı sure, ayet, 185).Bu hükümlerden görüldüğü üzere, kasten bozanlardan bahsedilmemektedir. Ancak ve sadece, maruzatı sebebiyle tutamayanlara, kefâret değil fidye emri vardır. Böylece, Yüce Yaratıcı, kulunun niyet ve inancına güvenmiş, ama din adına ahkâm kesenler ne hikmetse inanmak istememiş ve inanmamıştır. Ve maalesef hâlâ da inanmamakta direnmektedirler. Ne yazık ki kendisini Allah’ın yerine koyarak ve Allah, ayetinde: “ … Sizin için kolaylık ister, zorluk istemez” dediği halde, bu zevat-ı muhterem –pek de manalı olmayarak- zorluğun en çetinini insanlara dayatabilmiştir. Bu, Allah adına hüküm koymak değilse, peki nedir? Hâlbuki Allah, aynı surenin 156. ayetinde ve ilginçtir ki oruçla ilgili ayetlerden çok önce “Dinde zorlama yoktur” ihtarında bulunmaktadır. Ama buna rağmen birileri birilerini zorla cennete götürmek veya göndermek(!) inadında ısrar etmektedir. Bu durum karşısında “Hey mübarek, kendini kurtardın da beriki mi kaldı” demezler mi adama.Şimdi gelelim yukarıda künyesini verdiğimiz İlmihal II adlı eserde bir bakıma yekdiğerini nakzeden, beşer kaynaklı diğer tespitlere: “Orucu bozan kimse için öngörülen kefâretin cezai yönü ağır basar. Bu kefâreti gerektiren sebep ise, ramazan orucunu eda eden kimsenin orucu kasten ve isteyerek bozmasıdır. İkrah (ağır baskı), hata, unutma gibi kasıtlı olmayan durumlar kefareti gerektirmez. Hanefiler de dâhil, fakihlerin çoğunluğuna göre ramazan orucunun cinsi münasebetle veya yeme içme ile bozulması aynı hükme tabi iken, Şafiiler başta olmak üzere, bir grup fakihe göre ramazan orucunun sadece cinsi münasebetle bozulması kefaret gerektirir. Kasten de olsa yeme içme ile kefareti gerektirmez. Birinci grup, kasten yapılan cinsi münasebetle kasten yeme içmenin aynı ortak illete sahip bulunduğunu, ikisinin de orucun kasten bozulması mahiyetinde olduğunu ileri sürer. İkinci grup ise Hz. Peygamber’in ramazan ayında karısıyla cinsi münasebette bulunan sahabi hakkında kefarete hükmettiği (Buhari,”savm”,31; Müslim, “Sıyam”,14), hadiste yeme içme geçmediği ve yeme içmenin farklı olduğu mülahazasıyla hareket eder ve kıyas yaparak kefaret hükmünü genişletmek istemezler. Şafiiler’in burada kıyas yoluna gitmemeleri, biraz da kolaylığı sağlama, zorluk ve sıkıntıya yol açmama düşüncesinden kaynaklanmış olabilir”. “Oruç bozmanın kefareti; eğer imkânı varsa bir köle azat etmek, buna gücü yetmiyorsa ara vermeksizin iki ay süreyle oruç tutmak, eğer buna da gücü yetmiyorsa altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurmaktır”. (age, s.14-15).İşte buyurun akıllara durgunluk veren manzaraya. Kitabı aynı, peygamberi aynı dinin fakihleri nasıl fetvalar vermişler. Bir grup işi sadece cinsî ilişkiye endekslemişken, bir diğer grup daha da şedit davranarak, hakkında ne kitabî ne de peygamberî hiçbir hüküm yokken, işin cılkını çıkararak ve dahi kendisini hâşâ Allah yerine koyarak ve hatta O’nun da önüne geçerek Yaratıcının en fazla 30 gün öngördüğü ibadeti; bu zevat-ı muhterem, kasten bozulduğunu nasıl anlamışsa iki katına çıkarabilmişlerdir. Hâlbuki henüz “oruç metre” icat olmuş değil.





+ Yorum Gönder