Konusunu Oylayın.: İslamda kadınlar nasıl savaş tutsağı oluyordu?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
İslamda kadınlar nasıl savaş tutsağı oluyordu?
  1. 01.Ağustos.2012, 23:55
    1
    Misafir

    İslamda kadınlar nasıl savaş tutsağı oluyordu?






    İslamda kadınlar nasıl savaş tutsağı oluyordu? Mumsema bildiğim kadarıyla islamda tutsak kadınlara tecavüz serbesttir. Bu sonucu azl ile ilgili bir hadisten çıkardım. Benim anlamadigim eskiden hep erkekler savaşıyorsa kadınlar
    nasıl tutsak oluyordu? Bi yerde Müslümanlar düşmanın karılarını kızlarını ganimet olarak alıp cariye olarak kullanıyordu diye okumuştum galiba. doğru mu?


  2. 01.Ağustos.2012, 23:55
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    bildiğim kadarıyla islamda tutsak kadınlara tecavüz serbesttir. Bu sonucu azl ile ilgili bir hadisten çıkardım. Benim anlamadigim eskiden hep erkekler savaşıyorsa kadınlar
    nasıl tutsak oluyordu? Bi yerde Müslümanlar düşmanın karılarını kızlarını ganimet olarak alıp cariye olarak kullanıyordu diye okumuştum galiba. doğru mu?


    Benzer Konular

    - İslamda Cihad Ve Savaş

    - İtikâf nedir, kadınlar nasıl yapar? Kadınlar evde itikâfa nasıl girer?

    - Osmanlı'daki Cuma Selamlığı nasıl oluyordu? Yabancı devlet adamları bunu izleyebiliyorlar mıydı?

    - Savaş Duası: savaş başlayacağında nasıl dua edilir?

    - İslàmda esas olan savaş mıdır yoksa barış mı?

  3. 02.Ağustos.2012, 00:23
    2
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: islamda kadınlar nasıl savaş tutsağı oluyordu?




    Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik
    “Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık

    ve savaş zamanlarında sabreder. İşte sâdık/doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakîler de ancak onlardır.” (2/Bakara, 177)
    "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 178)

    “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik/putperest bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik/putperest erkekleri de evlendirmeyin. Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” (2/Bakara, 221)

    “Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız, beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın;yahut da sahip olduğunuz (câriyeler) ile yetinin. Bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (4/Nisâ, 3)

    (Harp esiri olarak) Sahip olduğunuz câriyeler müstesnâ, evli kadınlar(la evlenmeniz) de size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, nâmuslu ve zinâ etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşı kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar kesinti için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur).

    Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izni ile onları (câriyeleri) nikâhlayın alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezâsının yarısı (uygulanır). Bu (câriye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (4/Nisâ, 24-25 (Zinâ kesin olarak haramdır. Nikâhsız metres ve dost tutmak da zinânın başka bir çeşididir. Bir müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında yapacağı şey, imkânı varsa, öncelikle bir mü’min ve hür hanımla evlenmektir; ehl-i kitap kadınla evlenmesi de câizdir. Sonra câriye ile evlenmesi gelir. Âyetin câriyelere; “kızlarınız” diyen ve “bütün insanların aynı kökten geldiklerini, insan evlâdı olduklarını” düşünerek onların hor görülmemesini, onlarla evlenmekten çekinilmemesini isteyen kısmı, İslâm’ın insana verdiği değer bakımından önemli vesikalar mâhiyetindedir. İslâm’da köle ve câriyenin tek aslî kaynağı savaştır. O da halifenin gerekli olduğu istisnâî hallerde uygulanır. Kur’an, esirleri ya karşılıksız olarak veya fidye alarak salıvermeyi emreder (47/Muhammed, 4).

    Dolayısıyla savaş esirleri için tek alternatif, kölelik ve câriyelik değildir; hatta bu durum, zorunlu ve istisnâî hallerde devreye girmelidir. Esir, köle ve câriye statüsüne geçirilmiş ise, bu takdirde onlara yapılan muâmele, hür insanlarınkine oldukça yakındır ve hedef hidâyete ermelerini temindir.)

    “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş, dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, câriye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36)

    “Yanlışlıkla olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeğe hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (4/Nisâ, 92)
    “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, veya bir köle âzad etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riâyet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz.” (5/Mâide, 89)
    “Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için ebedî olan) âhireti istiyor. Çünkü Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına gâlip kılar), hakîmdir (dünyanın mı âhiretin mi daha hayırlı olduğunu pek iyi bilir).” (8/Enfâl, 67)
    “Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki: ‘Eğer Allah sizin kalbinizde (iyi niyet ve imandan) hayırlı davranış olduğunu bilirse, sizden alınandan (fidyeden) daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (8/Enfâl, 70)

    “Allah, rızık hususunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı.Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere (köle ve hizmetçilere) vermiyorlar ki rızıkta hepsi eşit olsunlar. (Onlar ellerinin altındakilerle kendilerini eşit tutmazlarken, Allah’ı putlarla nasıl eşit sayıyorlar? Yoksa) Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (16/Nahl, 71)

    “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.”(16/Nahl, 75) (Allah Teâlâ, bu âyette bir benzetme yapmıştır. Hürriyetine sahip olmayan köleler ile güzel bir rızık ile rızıklandırıldıktan sonra, onu fakir ve yoksullara harcayan hür ve zengin kimseler eşit olur mu? Elbette bunlar eşit olmazlar. İşte bunun gibi, Allah’tan başkasına tapanlar da taptıkları şeylerin köleleri durumundadırlar. Allah’tan başkasına tapmayan mü’minler ise, hür kimselerdir. Onlar Allah’tan başka hiçbir gücün karşısında eğilmezler. Elbette bu iki grup da eşit değildir.)

    “(Kurtuluşa eren mü’minlerin özelliği olarak...) Ve onlar iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin altındaki sahip oldukları (câriyeler) hâriç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.” (23/Mü’minûn, 5-6)

    “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden sâlih/iyi davranışlı olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lutfu ile onları zengin kılar. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayan ise, Allah, lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde (hürriyete kavuşmalarında kendileri için) bir iyilik görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (24/Nûr, 32-33).

    Mükâtebe, köle veya câriye ile efendisi arasında yapılan bir akiddir ki, bu anlaşmada köle veya câriye, belli bir bedel ödediği takdirde efendisinden, kendisine hürriyetini vermesini ister veya aynı teklifi efendisi ona yapar. Üzerinde anlaşmaya varılan bu bedel hazır ise, köle bu bedeli hemen ödemek; değilse, efendisinin kendisine tanıdığı bir süre içinde temin ettikten sonra ödemek şartıyla hürriyetine kavuşur. Bu âyette, “Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin” buyurulmakla, efendinin elindeki malın asıl sahibinin Allah olduğu, şu halde Allah’ın malından köle ve câriyelere de vermek sûretiyle onların hürriyete kavuşturmalarını kolaylaştırmanın dinî, ahlâkî, sosyal bir vazife olduğu ortaya konmaktadır. Bu görev, İslâm’ın asırlarca uygulana gelen ve bir çırpıda tasfiyesi mümkün olmayan kölelik kurumunu ortadan kaldırmak için almış olduğu bir dizi tedbirlerden biridir.)

    “Ey mü’minler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriyeleriniz) ve içinizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında sizin için de, onlar için de birmahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allah, âyetleri size böyle açıklar. Allah (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (24/Nûr, 58)

    “(Mûsâ (a.s.), Firavun’a O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrâil oğullarını kendine kul ve köle etmendir.” (26/Şuarâ, 22)

    “Allah size kendisinden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip) ortaklarınız var mı? İşte Biz âyetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böyle açıklıyoruz.” (30/Rûm, 28).
    (Âyette, insanların, kendi cinslerinden ve aynı yaratılış evsâfına sahip olan kölelerini bile kendilerine denk tutmaya, geçici dünya mülklerine ortak etmeye rızâ göstermedikleri gerçeğine işaret edilerek; eşi ve benzeri olmayan Yüce Allah’a şirk koşmanın, O’nun mutlak mülkiyetine ortaklık atfetmenin ne kadar akıl almaz bir iş olduğu temsil yoluyla anlatılmakta ve Kur’an âyetlerinin, düşünen kafalara hitap ettiği de özellikle belirtilmektedir.)

    “Ey Peygamber! Ücretlerini (mehirlerini) verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği ve elinin altında bulunanları (câriyeleri), seninle beraber göç eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı ve teyze kızlarını sana helâl kıldık. Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygamber’e hibe eden ve Peygamber’in de kendisini almayı dilediği mü’mine kadını, diğer mü’minlere değil; sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan (câriyeleri) hakkında mü’minlere neyi farz kıldığımızı bildirdik (onların bu hususta ne yapması lâzım geldiğini açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”(33/Ahzâb, 50).

    (Evlilikle ilgili olarak mü’minlere açıklanan hükümler, ancak dört kadına kadar evlenmek, velisiz, şâhitsiz ve mehirsiz evlenmemek, birden fazla evlilik halinde adâlete riâyet etmektir.)

    “Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, bunları başka hanımlarla değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse bile sana helâl değildir. Ancak elinin altında bulunan (câriyeler) hâriç, başka kadınlar alamazsın. Allah her şeyi gözetler.” (33/Ahzâb, 52). (Buna göre Hz. Peygamber, bazılarını boşasa bile evlendiği hanımların dışında evlenemeyecektir.)
    "(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir." (47/Muhammed, 4)
    “Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (58/Mücâdele, 3)

    “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyoruz; O yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler). İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından korur; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (76/İnsân, 8-12)
    "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek."(90/Beled, 11-13)




  4. 02.Ağustos.2012, 00:23
    2
    Silent and lonely rains



    Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik
    “Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık

    ve savaş zamanlarında sabreder. İşte sâdık/doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakîler de ancak onlardır.” (2/Bakara, 177)
    "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 178)

    “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik/putperest bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik/putperest erkekleri de evlendirmeyin. Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” (2/Bakara, 221)

    “Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız, beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın;yahut da sahip olduğunuz (câriyeler) ile yetinin. Bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (4/Nisâ, 3)

    (Harp esiri olarak) Sahip olduğunuz câriyeler müstesnâ, evli kadınlar(la evlenmeniz) de size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, nâmuslu ve zinâ etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşı kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar kesinti için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur).

    Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izni ile onları (câriyeleri) nikâhlayın alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezâsının yarısı (uygulanır). Bu (câriye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (4/Nisâ, 24-25 (Zinâ kesin olarak haramdır. Nikâhsız metres ve dost tutmak da zinânın başka bir çeşididir. Bir müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında yapacağı şey, imkânı varsa, öncelikle bir mü’min ve hür hanımla evlenmektir; ehl-i kitap kadınla evlenmesi de câizdir. Sonra câriye ile evlenmesi gelir. Âyetin câriyelere; “kızlarınız” diyen ve “bütün insanların aynı kökten geldiklerini, insan evlâdı olduklarını” düşünerek onların hor görülmemesini, onlarla evlenmekten çekinilmemesini isteyen kısmı, İslâm’ın insana verdiği değer bakımından önemli vesikalar mâhiyetindedir. İslâm’da köle ve câriyenin tek aslî kaynağı savaştır. O da halifenin gerekli olduğu istisnâî hallerde uygulanır. Kur’an, esirleri ya karşılıksız olarak veya fidye alarak salıvermeyi emreder (47/Muhammed, 4).

    Dolayısıyla savaş esirleri için tek alternatif, kölelik ve câriyelik değildir; hatta bu durum, zorunlu ve istisnâî hallerde devreye girmelidir. Esir, köle ve câriye statüsüne geçirilmiş ise, bu takdirde onlara yapılan muâmele, hür insanlarınkine oldukça yakındır ve hedef hidâyete ermelerini temindir.)

    “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş, dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, câriye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36)

    “Yanlışlıkla olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeğe hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (4/Nisâ, 92)
    “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, veya bir köle âzad etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riâyet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz.” (5/Mâide, 89)
    “Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için ebedî olan) âhireti istiyor. Çünkü Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına gâlip kılar), hakîmdir (dünyanın mı âhiretin mi daha hayırlı olduğunu pek iyi bilir).” (8/Enfâl, 67)
    “Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki: ‘Eğer Allah sizin kalbinizde (iyi niyet ve imandan) hayırlı davranış olduğunu bilirse, sizden alınandan (fidyeden) daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (8/Enfâl, 70)

    “Allah, rızık hususunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı.Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere (köle ve hizmetçilere) vermiyorlar ki rızıkta hepsi eşit olsunlar. (Onlar ellerinin altındakilerle kendilerini eşit tutmazlarken, Allah’ı putlarla nasıl eşit sayıyorlar? Yoksa) Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (16/Nahl, 71)

    “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.”(16/Nahl, 75) (Allah Teâlâ, bu âyette bir benzetme yapmıştır. Hürriyetine sahip olmayan köleler ile güzel bir rızık ile rızıklandırıldıktan sonra, onu fakir ve yoksullara harcayan hür ve zengin kimseler eşit olur mu? Elbette bunlar eşit olmazlar. İşte bunun gibi, Allah’tan başkasına tapanlar da taptıkları şeylerin köleleri durumundadırlar. Allah’tan başkasına tapmayan mü’minler ise, hür kimselerdir. Onlar Allah’tan başka hiçbir gücün karşısında eğilmezler. Elbette bu iki grup da eşit değildir.)

    “(Kurtuluşa eren mü’minlerin özelliği olarak...) Ve onlar iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin altındaki sahip oldukları (câriyeler) hâriç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.” (23/Mü’minûn, 5-6)

    “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden sâlih/iyi davranışlı olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lutfu ile onları zengin kılar. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayan ise, Allah, lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde (hürriyete kavuşmalarında kendileri için) bir iyilik görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (24/Nûr, 32-33).

    Mükâtebe, köle veya câriye ile efendisi arasında yapılan bir akiddir ki, bu anlaşmada köle veya câriye, belli bir bedel ödediği takdirde efendisinden, kendisine hürriyetini vermesini ister veya aynı teklifi efendisi ona yapar. Üzerinde anlaşmaya varılan bu bedel hazır ise, köle bu bedeli hemen ödemek; değilse, efendisinin kendisine tanıdığı bir süre içinde temin ettikten sonra ödemek şartıyla hürriyetine kavuşur. Bu âyette, “Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin” buyurulmakla, efendinin elindeki malın asıl sahibinin Allah olduğu, şu halde Allah’ın malından köle ve câriyelere de vermek sûretiyle onların hürriyete kavuşturmalarını kolaylaştırmanın dinî, ahlâkî, sosyal bir vazife olduğu ortaya konmaktadır. Bu görev, İslâm’ın asırlarca uygulana gelen ve bir çırpıda tasfiyesi mümkün olmayan kölelik kurumunu ortadan kaldırmak için almış olduğu bir dizi tedbirlerden biridir.)

    “Ey mü’minler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriyeleriniz) ve içinizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında sizin için de, onlar için de birmahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allah, âyetleri size böyle açıklar. Allah (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (24/Nûr, 58)

    “(Mûsâ (a.s.), Firavun’a O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrâil oğullarını kendine kul ve köle etmendir.” (26/Şuarâ, 22)

    “Allah size kendisinden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip) ortaklarınız var mı? İşte Biz âyetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böyle açıklıyoruz.” (30/Rûm, 28).
    (Âyette, insanların, kendi cinslerinden ve aynı yaratılış evsâfına sahip olan kölelerini bile kendilerine denk tutmaya, geçici dünya mülklerine ortak etmeye rızâ göstermedikleri gerçeğine işaret edilerek; eşi ve benzeri olmayan Yüce Allah’a şirk koşmanın, O’nun mutlak mülkiyetine ortaklık atfetmenin ne kadar akıl almaz bir iş olduğu temsil yoluyla anlatılmakta ve Kur’an âyetlerinin, düşünen kafalara hitap ettiği de özellikle belirtilmektedir.)

    “Ey Peygamber! Ücretlerini (mehirlerini) verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği ve elinin altında bulunanları (câriyeleri), seninle beraber göç eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı ve teyze kızlarını sana helâl kıldık. Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygamber’e hibe eden ve Peygamber’in de kendisini almayı dilediği mü’mine kadını, diğer mü’minlere değil; sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan (câriyeleri) hakkında mü’minlere neyi farz kıldığımızı bildirdik (onların bu hususta ne yapması lâzım geldiğini açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”(33/Ahzâb, 50).

    (Evlilikle ilgili olarak mü’minlere açıklanan hükümler, ancak dört kadına kadar evlenmek, velisiz, şâhitsiz ve mehirsiz evlenmemek, birden fazla evlilik halinde adâlete riâyet etmektir.)

    “Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, bunları başka hanımlarla değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse bile sana helâl değildir. Ancak elinin altında bulunan (câriyeler) hâriç, başka kadınlar alamazsın. Allah her şeyi gözetler.” (33/Ahzâb, 52). (Buna göre Hz. Peygamber, bazılarını boşasa bile evlendiği hanımların dışında evlenemeyecektir.)
    "(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir." (47/Muhammed, 4)
    “Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (58/Mücâdele, 3)

    “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyoruz; O yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler). İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından korur; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (76/İnsân, 8-12)
    "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek."(90/Beled, 11-13)




  5. 02.Ağustos.2012, 00:23
    3
    Desert Rose
    Silent and lonely rains

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 21.Ocak.2007
    Üye No: 5
    Mesaj Sayısı: 17,685
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 227
    Bulunduğu yer: the silent deserts in my soul

    Cevap: islamda kadınlar nasıl savaş tutsağı oluyordu?

    Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları

    Kur'ân-ı Kerim'e göre câriye, "bilek gücüyle elde edilen kadın" olduğu, bilek gücünün de ancak Allah yolunda savaşla sınırlandırıldığından, câriye olacak kadın ancak İslâm'a göre câiz ve gerekli olan bir savaş sonucu olarak yakalanan savaş suçlusudur. Peki, fıkhî eserlere göre, bunun prosedürü nasıldır?
    Savaşta ele geçirilen kadınlardan faydalanmak savaşan gâzilere müsaade edilmiştir. Ancak, bunu Allah korkusu olmayan orduların düşmanlarının yurduna girer girmez kadınları özgürce yakalayıp, nerede bir kadın bulursa onu kendi pis arzularına kurban etmelerine benzeten, yani İslâm'ın da kendi ordularına aynı şekilde bir izin verdiğini zanneden kişi zır câhildir. Aslında bu müsâade birkaç şartla birlikte verilmiştir:
    1. İslâm'da kadınları esir almak, hangi şekilde olursa olsun, ordunun cinsel gereksinimlerini karşılamak amacıyla düşman ulusun kadınlarını koyun sürüsü gibi toplamaya yönelik bir eylem değildir. Asr-ı Saâdetteki ve Hulefâ-yı Râşidîn zamanındaki misallerden kadınların sadece iki durumda esir alınabileceği açıkça anlaşılmıştır. Birincisi; kadın eğer düşman ordusuyla birlikte savaşa katılmışsa. Bu durumda ordunun erkekleri nasıl yakalanıyorsa, aynı şekilde kadınlar da yakalanır. İkincisi; eğer herhangi bir şehir halkı İslâm ordusuna karşı koyar da, şehir ânî baskın neticesinde fethedilirse. İslâm ordusu komutanı gerekli görürse tüm şehir halkını esir alma hakkına sahiptir. Bu durumda İslâm ordusu, âile reisleri savaşta vurulmuş kadın ve çocukları kendi himâyesine alır.

    2. Bu durumlardan herhangi bir durumla İslâm ordusunun eline geçen kadınlara, İslâmî hükümet bu kadınların câriye yapılmasına karar verinceye ve kadınlar ordu içerisinde düzenli bir şekilde dağıtılıncaya kadar hiçbir asker el süremez. Ayrıca bu karar, sırf düşmanla herhangi bir fidye anlaşması veya savaş esirlerinin değişimi gibi bir muâmele olmadığı zaman verilebilir. (Ve bu kararın, İslâm'ın ve müslümanların maslahatlarına uygun olması halinde verilebileceği unutulmamalıdır.)

    3. Aynı şekilde, İslâmî yönetim tarafından herhangi bir erkeğin mülkiyetine verilen kadın üzerinde sadece o erkeğin tasarruf hakkı vardır. O erkeğin kendisine verilen kadına sahip olabilmesi içinse kanun şu şekildedir: Erkek istibrâ-yı rahim için kadına bir temizlik müddeti geçinceye kadar yaklaşamaz. Bundan gaye, kadının hâmile olup olmadığını anlamaktır. Kadın eğer hâmile ise, erkeğin, kadın çocuğunu doğuruncaya kadar beklemesi gerekir. Bu müddet içerisinde onunla ilişkiye girme hakkına sahip olamaz.
    4. Bu yolla, herhangi bir şahsın mülkiyetine verilen kadınla o şahıs münâsebette bulunursa, o kadından olacak çocuk, zikri geçen şahsın meşrû evlâdı olarak görülür ve onun mirasçısı olur. Yine, kadın çocuk anası olduktan sonra o şahıs kadını satma hakkına sahip değildir ve o şahsın ölmesiyle birlikte kadın kendiliğinden özgür kalır. (4)

    Unutmayalım, her câriye, istifrâş (yatak hizmeti) için değerlendirilmez. Câriyelerin çoğu, efendilerine göre, bugünkü hizmetçi statüsündedir. Onun cinsel ihtiyaçları efendisi tarafından karşılanmayacaksa, fakir hür gençlerle veya kölelerle nikâhlanıp evlendirilerek karı-koca hayatı ile giderilir. Ama, her durumda câriye kadından sadece bir erkek (efendisi veya nikâhlı kocası) cinsî yönden yararlanabilir.
    Müslümanların hukukunda câriyeler diğer kadınlardan farklı bir statüye tâbidirler. Efendileri nafakalarını ödemek ve iffetlerini korumak mecbûriyetindedirler. Onlara iyi davranılması da Kur'an'da emredilmektedir (4/Nisâ, 36). Efendileri, yediklerinden onlara yedirir, giydiklerinden giydirirler. Âzâd edilmesi sözkonusu edilmemiş olan câriyeler alınıp satılabilirler. Ancak âzâd edilmeleri efendilerinin ölümüne bağlı olanlar (müdebbereler), âzâd edilmeleri karşılığında kendilerinden bir bedel talep edilmiş olanlar (mükâtebeler) ve efendilerinden çocuk doğurmuş olup "ümm-i veled" statüsünü kazanmış olanlar alınıp satılamazlar.

    4. Köleliğin Alfabesi-Hürriyetin Elifbâsı, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.





  6. 02.Ağustos.2012, 00:23
    3
    Silent and lonely rains
    Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları

    Kur'ân-ı Kerim'e göre câriye, "bilek gücüyle elde edilen kadın" olduğu, bilek gücünün de ancak Allah yolunda savaşla sınırlandırıldığından, câriye olacak kadın ancak İslâm'a göre câiz ve gerekli olan bir savaş sonucu olarak yakalanan savaş suçlusudur. Peki, fıkhî eserlere göre, bunun prosedürü nasıldır?
    Savaşta ele geçirilen kadınlardan faydalanmak savaşan gâzilere müsaade edilmiştir. Ancak, bunu Allah korkusu olmayan orduların düşmanlarının yurduna girer girmez kadınları özgürce yakalayıp, nerede bir kadın bulursa onu kendi pis arzularına kurban etmelerine benzeten, yani İslâm'ın da kendi ordularına aynı şekilde bir izin verdiğini zanneden kişi zır câhildir. Aslında bu müsâade birkaç şartla birlikte verilmiştir:
    1. İslâm'da kadınları esir almak, hangi şekilde olursa olsun, ordunun cinsel gereksinimlerini karşılamak amacıyla düşman ulusun kadınlarını koyun sürüsü gibi toplamaya yönelik bir eylem değildir. Asr-ı Saâdetteki ve Hulefâ-yı Râşidîn zamanındaki misallerden kadınların sadece iki durumda esir alınabileceği açıkça anlaşılmıştır. Birincisi; kadın eğer düşman ordusuyla birlikte savaşa katılmışsa. Bu durumda ordunun erkekleri nasıl yakalanıyorsa, aynı şekilde kadınlar da yakalanır. İkincisi; eğer herhangi bir şehir halkı İslâm ordusuna karşı koyar da, şehir ânî baskın neticesinde fethedilirse. İslâm ordusu komutanı gerekli görürse tüm şehir halkını esir alma hakkına sahiptir. Bu durumda İslâm ordusu, âile reisleri savaşta vurulmuş kadın ve çocukları kendi himâyesine alır.

    2. Bu durumlardan herhangi bir durumla İslâm ordusunun eline geçen kadınlara, İslâmî hükümet bu kadınların câriye yapılmasına karar verinceye ve kadınlar ordu içerisinde düzenli bir şekilde dağıtılıncaya kadar hiçbir asker el süremez. Ayrıca bu karar, sırf düşmanla herhangi bir fidye anlaşması veya savaş esirlerinin değişimi gibi bir muâmele olmadığı zaman verilebilir. (Ve bu kararın, İslâm'ın ve müslümanların maslahatlarına uygun olması halinde verilebileceği unutulmamalıdır.)

    3. Aynı şekilde, İslâmî yönetim tarafından herhangi bir erkeğin mülkiyetine verilen kadın üzerinde sadece o erkeğin tasarruf hakkı vardır. O erkeğin kendisine verilen kadına sahip olabilmesi içinse kanun şu şekildedir: Erkek istibrâ-yı rahim için kadına bir temizlik müddeti geçinceye kadar yaklaşamaz. Bundan gaye, kadının hâmile olup olmadığını anlamaktır. Kadın eğer hâmile ise, erkeğin, kadın çocuğunu doğuruncaya kadar beklemesi gerekir. Bu müddet içerisinde onunla ilişkiye girme hakkına sahip olamaz.
    4. Bu yolla, herhangi bir şahsın mülkiyetine verilen kadınla o şahıs münâsebette bulunursa, o kadından olacak çocuk, zikri geçen şahsın meşrû evlâdı olarak görülür ve onun mirasçısı olur. Yine, kadın çocuk anası olduktan sonra o şahıs kadını satma hakkına sahip değildir ve o şahsın ölmesiyle birlikte kadın kendiliğinden özgür kalır. (4)

    Unutmayalım, her câriye, istifrâş (yatak hizmeti) için değerlendirilmez. Câriyelerin çoğu, efendilerine göre, bugünkü hizmetçi statüsündedir. Onun cinsel ihtiyaçları efendisi tarafından karşılanmayacaksa, fakir hür gençlerle veya kölelerle nikâhlanıp evlendirilerek karı-koca hayatı ile giderilir. Ama, her durumda câriye kadından sadece bir erkek (efendisi veya nikâhlı kocası) cinsî yönden yararlanabilir.
    Müslümanların hukukunda câriyeler diğer kadınlardan farklı bir statüye tâbidirler. Efendileri nafakalarını ödemek ve iffetlerini korumak mecbûriyetindedirler. Onlara iyi davranılması da Kur'an'da emredilmektedir (4/Nisâ, 36). Efendileri, yediklerinden onlara yedirir, giydiklerinden giydirirler. Âzâd edilmesi sözkonusu edilmemiş olan câriyeler alınıp satılabilirler. Ancak âzâd edilmeleri efendilerinin ölümüne bağlı olanlar (müdebbereler), âzâd edilmeleri karşılığında kendilerinden bir bedel talep edilmiş olanlar (mükâtebeler) ve efendilerinden çocuk doğurmuş olup "ümm-i veled" statüsünü kazanmış olanlar alınıp satılamazlar.

    4. Köleliğin Alfabesi-Hürriyetin Elifbâsı, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.





  7. 03.Ağustos.2012, 18:23
    4
    Misafir

    Cevap: islamda kadınlar nasıl savaş tutsağı oluyordu?

    " herhangi bir şehir halkı İslâm ordusuna karşı koyar da, şehir ânî baskın neticesinde fethedilirse İslâm ordusu komutanı gerekli görürse tüm şehir halkını esir alma hakkına sahiptir" tamam Allah razı olsun cevap için islamiyet kölelere bir çok konuda iyi davranıyor biliyorum ama kadın ve çocukların ne suçu var da köle yapılıyor. tek suçları o şehirde yaşamak mı? bir de köle kadına efendisinin tecavüz etmesi serbest mi?


  8. 03.Ağustos.2012, 18:23
    4
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    " herhangi bir şehir halkı İslâm ordusuna karşı koyar da, şehir ânî baskın neticesinde fethedilirse İslâm ordusu komutanı gerekli görürse tüm şehir halkını esir alma hakkına sahiptir" tamam Allah razı olsun cevap için islamiyet kölelere bir çok konuda iyi davranıyor biliyorum ama kadın ve çocukların ne suçu var da köle yapılıyor. tek suçları o şehirde yaşamak mı? bir de köle kadına efendisinin tecavüz etmesi serbest mi?





+ Yorum Gönder