Konusunu Oylayın.: Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?
  1. 22.Temmuz.2012, 10:07
    1
    Misafir

    Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?






    Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir? Mumsema Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?


  2. 22.Temmuz.2012, 10:07
    1
    yahyayigiter06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    yahyayigiter06
    Misafir



  3. 30.Temmuz.2012, 03:08
    2
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?




    MAKBUL VE MEBRÛR BİR HAC ve UMRE İÇİN MÂNEVÎ ÖLÇÜLER
    Allâh katında mebrûr olacak bir hac ve umre için riâyet edilmesi gereken başlıca ölçüler şunlardır:

    1. Hac ve umreye ihlâs ile niyet edip buna aykırı niyet ve davranışlardan vazgeçmek:

    Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olup ilâhî lutuflardan istifâde edebilmek için hac ve umre ibâdetine hâlisâne niyet edip bu hususta Allâh Teâlâ’ya söz verirken, içimizde yer eden nefsânî sözleşme ve beşerî zaaflara da iptal mührünü vurabilmemiz îcâb eder. O mübârek mekânlarda bilhassa varlık kitabını dürmek ve benlikten sıyrılmak gerekir. İşte hac ve umreye böyle bir hâlet-i rûhiye ile yönelenler, ilâhî rahmet ve berekete nâiliyet kapısından geçerek ilâhî sır ve hikmetler sarayına misâfir olabilirler. Bu merhaleden sonra onlara düşen şudur:

    2. İhram için elbiseleri çıkarırken mâsivâ elbiselerini de çıkarmak:

    Allâh rızâsı istikâmetinde hac ve umre için yapılan gönül akdinin bir tezâhürü ve bu husustaki ihlâs ve samîmiyetin bir tecellîsi olarak ihram için sâdece zâhirî elbiselerden değil, iç âlemimizdeki servet, şöhret, makam ve mevkî gibi ihtiraslardan da sıyrılarak takvâ libâsına bürünmek îcâb eder. Zîrâ Cenâb-ı Hak:

    “İç âlemini temizleyen felâha erdi.” (eş-Şems, 9) buyurmaktadır.

    O kudsî iklîmde gönlü Allâh’a bağlayıp dünyâlık işlerle meşgûl olmaktan ve zarûret dışında çarşı-pazar gezmekten sakınmak gerekir. Çünkü bu tür işlere daldıkça gönüllerde bir gevşeme ve gaflet zuhûr eder, o mübârek beldelerin mânevî iklîminden istifâde zorlaşır.

    Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, haccı tamamladıktan sonra Mekke’de kalma husûsunda suâl soranlara:

    “Mekke kalma yeri değildir. Dışarıdan gelen kimselerin, hac ibâdetlerini yerine getirdikten sonra Mekke’de kalacağı müddet (ancak) üç gündür.” (Ahmed, IV, 339) buyurması da bu hakîkatten dolayıdır. Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da, hac ve umre ibâdetlerini îfâ edenlere, vazîfelerini tamamladıktan sonra tâzîm hislerinin zedelenip lâubâlîlik meydana gelmemesi için hemen memleketlerine dönmelerini tavsiye etmiştir.

    Hac ve umrede, Kâbe’nin Rabbine yönelmek ve “…O’nun, kullarına şah damarlarından daha yakın…” (Kâf, 16) olduğunu idrâk etmek îcâb eder. Yine “…Allâh, kişi ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24) âyet-i kerîmesi mûcibince, hiçbir şeyin O’ndan gizli kalamayacağının şuuruna varabilmek gerekir. Yâni dünyevî gel-geç sevdâlardan sıyrılıp kalbin Hak ile beraber olmasına îtinâ gösterilmelidir. Çünkü hac ve umrenin özü şudur:

    3. Madden ve mânen temizlenmek:

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hac ve umre muhtevâsında yapılan sâlih ameller vesîlesiyle hâsıl olan netîceyi ifâde ederken, bir bakıma bu mübârek ibâdetlerdeki maksadı da şöyle beyan buyurmaktadır:

    “Hacla umrenin arasını birleştirin. Zîrâ bunlar günâhı, tıpkı körüğün demirdeki pası temizlemesi gibi temizler.” (Nesâî, Menâsik, 6; İbn-i Mâce, Menâsik, 3)

    İşte böyle bir mânevî arınmaya, yenilenmeye ve îman tâzelemeye vesîle olan ve hadîs-i şerîfte “hac ile arasının birleştirilmesi” tavsiye edilen “umre” ibâdeti de çok mühimdir.

    Senede bir defâ olan ve muayyen günlerde îfâ edilen haccın dışında, yılın herhangi bir vaktinde ve istenildiği kadar yapılması mümkün olan “umre”, yüksek fazîletine binâen “küçük hac” olarak tâbir edilir. Bu ibâdetin fazîletini de iyi idrâk etmek lâzımdır.

    Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umre için kendisinden izin isteyen Hazret-i Ömer’e:

    “–Kardeşcağızım, bizi de duâna dâhil et, bizleri unutma!” buyurmuştur. (Tirmizî, Deavât, 109/3562)

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu iltifatkâr talep karşısındaki hâlini:

    “–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in

    bu sözüne karşılık bana dünyâyı verselerdi bu kadar sevinmezdim.” diyerek dile getirmiştir. (Ebû Dâvûd, Vitir, 23/1498)

    İşte bu misâl, -diğer hikmetlerinin yanı sıra- umre ibâdetinde duâların sâir zamanlara göre çok daha makbul olduğunu da ifâde etmektedir. Demek ki feyizli bir umre ibâdetinde yapılan samîmî ilticâların çok büyük bir ecri bulunmaktadır.

    Hacdan sonra ve bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te yapılan umreler, mânen arınmanın en feyizli vesîleleridir. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- hadîs-i şerîflerinde, Ramazan ayında yapılan bir umrenin, kendisiyle yapılmış bir hac gibi olduğunu beyan buyurmuştur. (Bkz. Buhârî, Umre, 4; Müslim, Hac, 221)

    İşte hac ve umre ibâdetinde gâye, böyle büyük bir ecre nâiliyet ve mânevî bir temizlenme olunca, elbette Hicaz yolcularının dikkat ve riâyet edeceği diğer bir husus da şudur:

    4. Haram ve şüphelileri terk ederek Harem-i Şerîf’e edeble girmek ve dînî alâmetlere tâzîm göstermek:

    Evvelâ bütün ibâdet ve hayırlar, helâl kazançla yapılmalıdır. Zîrâ bu ibâdetlerin feyzi, bedenin beslendiği helâl gıdâ ile mümkündür. Bilhassa hac ve umre ibâdetinde helâl kazancın ehemmiyetini ifâde eden şu hadîs-i şerîf ne kadar ibretlidir:

    “Kim bu Beyt’i, haram kazançtan elde ettiği parayla ziyâret ederse Allâh’a itaatten çıkmış olur. Böyle bir insan hacca niyet eder, ihrâma bürünerek bineğinin üzengisine ayağını basıp devesini hareket ettirdikten sonra; «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:

    «Sana ne lebbeyk ne de sa’deyk! Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!»

    Fakat kişi helâl parayla hac yolculuğuna çıkar, bineğinin üzengisine ayağını basıp onunla hayvanını hareket ettirir ve «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:

    «Lebbeyk ve sa’deyk! Sana icâbet ettim. Çünkü senin bineğin helâl, elbisen helâl, azığın helâldir. Haydi çok büyük sevaplar elde etmiş ve hiç günâha girmemiş olarak dön! Seni memnun ve mesrûr edecek şeyle karşılaşacağın için sevin!»” (Heysemî, III, 209-210)

    Hadîs-i şerîf muktezâsınca, haram parayla hacca gidip sadece ağızlarıyla «Lebbeyk» diyenlerin, «Lâ Lebbeyk» ifâdesinden başka nasipleri olmayacağı âşikârdır.

    Onun için hacda birinci şart, helâl kazançtır. Ondan sonra da samîmî bir gönül… Zîrâ dilden dökülen her “Lebbeyk” yâni “Buyur Allâh’ım! Emrine teslîm ve hazırım!” ifâdesi, gönlü aşkla tutuşturacak bir muhabbet ve iştiyak içinde olmalıdır. İşte böyle gönülden yükselen “Lebbeyk” sadâları, kulu Hakk’a yakınlaştırır. Ancak kuru ve boş lafızların hiçbir hükmü yoktur. Bu itibarla Peygamber torunu Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anh-, “Lebbeyk” derken:

    “−Alacağım karşılık ya «Lâ lebbeyk» olursa!” diye endişesinden sararıp solarmış…

    Bir de hac esnâsında titizlikle sakınılması gereken haramlar vardır. Hak Teâlâ şöyle buyurur:

    “Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (niyet ederek ve ihrâma girerek kendine) farz ederse (artık) hacda refes, füsûk ve cidâl

    yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allâh onu bilir.

    Bir de (hac seferine yetecek miktarda) azıklanın.

    Muhakkak ki azığın en hayırlısı (dilenmekten, insanlara yük olmaktan) kaçınmaktır. Ey kâmil akıl sahipleri, Ben’den korkun.” (el-Bakara, 197)

    Bu meyanda “refes, füsûk ve cidâl”, yâni şehevî arzular, fısk u fücûr ve münâkaşa gibi mâlum yasakların yanı sıra, Allâh’ın kullarını incitmemek husûsuna da çok dikkat etmek gerekir. Çünkü oradaki izdiham dolayısıyla hacılar, her an bir mü’mini incitme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bundan sakınabilmek için bilhassa tavâf esnâsında edep ve nezâkete çok îtinâ göstermek îcâb eder. Tavafta, dönüş yönüne zıt çıkış yaparak tavâf edenlere eziyet vermemek gerekir.

    Ayrıca Harem-i Şerîf’in kalabalıklarında ve otel asansörlerinde, kadın-erkek ihtilâtından da titizlikle sakınılmalı, giriş ve çıkışlarda tertip ve vakar içinde olunmalıdır. Orada bir ot koparmanın bile yasak olduğunu hatırımızdan çıkarmamamız îcâb eder ki, beşerî davranışlarımız bile -bir ibâdet vecdi içinde- bizi Hakk’a yaklaştırsın; kaba ve sert davranışlar, yerini sevgi, merhamet, hürmet, nezâket ve zarâfete bıraksın. Zîrâ orada işlenen kabahat ve günahların, tıpkı yapılan hayırlı ameller gibi kat kat karşılık göreceği unutulmamalıdır.[1]

    Bu nevî hassâsiyetler, merhamet ve nezâket âbidesi olan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de üzerinde çokça durduğu mühim inceliklerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:

    “Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et! Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işâreti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbîr getirerek geç!” buyurmuştur. (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)

    Nitekim bu hâlet-i rûhiyenin bir tezâhürü olmalıdır ki Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün Kâbe-i Muazzama’ya hitâben şöyle buyurmuştur:

    “Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir mü’minin Allâh katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)

    Bu şekilde kul hakkına ve gönül incitmemeye riâyet etmekle birlikte o mübârek mekânlarda zâhirî ve bâtınî edebe de çok dikkat edilmelidir. Zîrâ hac ve umrenin bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet ve oradaki mukaddes makamların aziz hâtıraları ile feyizlenip gönüllere seviye kazandırmaktır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “…Her kim Allâh’ın nişânelerine (dînin alâmetlerine) tâzîm gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32)

    Buna göre namaz, mescid, Kur’ân-ı Kerîm, ezân-ı Muhammedî gibi nice mukaddes varlıklar ile Kâbe-i Muazzama, Safâ-Merve Tepeleri gibi nice kudsî mahaller, hep Allâh’ın birer şiârı hükmündedir. Hac ve umrede bunlara hürmette kusur etmeyip bilhassa tâzîm göstermek îcâb eder.

    Kâbe’ye doğru ayak uzatarak oturmak veya yatmak, boş ve mâlâyâni konuşmalarda bulunmak, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’i saygısız bir şekilde tilâvet etmek ve tâzîmi zedeleyecek şekilde onu yere koymak gibi nâhoş davranışlardan sakınmak gerekir.

    Diğer taraftan o mübârek beldelerde, hastalanan, yolda kalan, imkânlarını yitiren, yakınlarını kaybeden, yâni müşkil duruma düşen mü’min kardeşlerimizin hâlinden anlamaya ve dertlerine dermân olmaya çalışmamız gerekir. Bu, aynı zamanda mü’min bir gönlün sâhip olması gereken üstün vasıflar olan merhamet, şefkat ve diğergâmlığın muktezâsıdır. Yine orada gönüllerin nazargâh-ı ilâhî olduğunu düşünüp kalb kırmamaya, bilâkis imkân nisbetinde gönül kazanmaya gayret etmeliyiz.

    İbâdetlerin ve bilhassa haccın hakîkatine, rakîk ve hassas bir kalb ile kavuşulabileceğini Mevlânâ -kuddise sirruh- şu hikâyesi ile ne güzel ifâde eder:

    “Ümmetin büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî, hac ve umre için Mekke’ye doğru sür’atle gidiyordu. Her gittiği şehirde oranın sâlihlerini araştırıyor:

    «–Bu beldede basîret sâhibi, gönül gözü açık kim var?» diye önüne gelene soruyordu. Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvelâ Hak dostlarını arayıp bulmanın zarûretine inanıyordu. Çünkü Hak Teâlâ:

    «…Şâyet bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz!..»

    (el-Enbiyâ, 7) buyuruyordu. Mûsâ -aleyhisselâm- dahî ledünnî ilme sahip Hızır’ı ziyâretle emredilmişti.

    Bâyezîd, hilâl gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhâniyeti vardı. Gözleri dünyâya âmâ, kalbi ise, güneş gibi ışık saçıyordu.

    Bâyezîd, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona:

    «–Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyâsını (yâni bedenini) nereye taşıyorsun?» dedi.

    Bâyezîd de:

    «–Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var.» dedi.

    Pîr o kişiye dedi ki:

    «–Ey kişi! O dünyâlığının bir miktarını Allâh yolunda muhtaçlara, gariplere ve bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ve onların duâlarını al ki; rûhunun ufku açılsın! Ölümsüz bir ömre kavuş! İlk defâ gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devâm et!..

    Çünkü Kâbe, Cenâb-ı Allâh’ın “hâne-i birr”idir. (Yâni kulu îmânın kemâline erdiren ve Allâh’a yakınlaştıran bir rahmet mekânıdır.) Ziyâret edilmesi İslâm’ın şartlarından biri olarak farz olan bir beyttir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazînesidir.

    Kâbe, Âzeroğlu İbrâhim’in binâsıdır. Gönül ise, “Celîl” ve “Ekber” olan Allâh’ın nazargâhıdır.

    Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavâf et! Taş-topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür. (Yâni onun vesîlesiyle Rabbine gönlünün daha yakın bir hâle gelmesidir.)

    Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavâf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.

    Şunu iyi bil ki hac, îfâya mecbur olduğun bir emr-i ilâhîdir. Lâkin şuna da dikkat et ki, sen Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez!»

    Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrârından bir hisse aldı. Huzur ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti.”

    Bu ve benzeri güzel misâllerle gönülleri istikâmetlendiren Hazret-i Mevlânâ, o mübârek topraklara gidecek olanlara yine şöyle buyurur:

    “Hac vakti olunca Kâbe-i Muazzama’yı ziyâret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksadla gidersen, Mekke’nin hakîkatini görmüş olursun!”

    Hazret-i Mevlânâ’nın hikâyede haccı misal vermesi, haccın çok nâzik bir ibâdet olmasındandır. Onun için hac yolculuğuna rûhî bir hazırlıkla çıkılmalıdır.

    Bu duygulardan gâfil bir sûrette yapılan hac ve umreler, kendisinden ümid edilen netice ve istifâdeyi hâsıl etmez. Bu bakımdan hac ve umreler kalbî hassâsiyetlerle îfâ edilmelidir. Öyle ki bu ibâdet, bem*be*yaz ih*ram*lar içe*ri*sin*de me*lek*le*rin le*tâ*fe*tin*den his*se al*ma gay*re*ti*dir. Bu yüzden ih*ram*lı iken bir av av*lan*ma*ma*lı, avcıya av gösterilmemeli, bir ot, hat*ta ka*sıt*lı ola*rak bir kıl bi*le ko*pa*rıl*ma*ma*lıdır. İhrâma girenler, belli bir vakit bâzı helâllerin bile yasaklanması vesîlesiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin bir başka telkînini yüreklerinde hissederler. Orada bilhassa Ya*ra*tan’*dan do*la*yı ya*ra*tı*lan*la*ra şef*kat, mer*ha*met, ne*zâ*ket ve bilhassa gönül kırmama zarûretinin şuur ve idrâkine ererler.

    Gerek hac ve gerek umrede en mühim iş, sayılı nefesleri ve kısıtlı zamanları en değerli olan vazîfelere sarf edebilmektir. Bunun için de gereksiz tecessüste bulunarak, yâni başkalarının bizi ilgilendirmeyen hâlleriyle alâkadar olarak vakitlerimizi boş sözlerle lüzumsuz yere hebâ etmekten titizlikle sakınmalıyız. Zîrâ hac ve umredeki hâlimiz, kalbimizin hassasiyetini ve mânevî duygularımızın derinliğini de ifâde eder.

    Mü’minlerin, din kardeşlerine karşı içlerinde bir küçük görme, ayıplama ve buğz da olmamalıdır. Çünkü bilhassa orada kimin ne olduğu bilinemez. Zîrâ kalblerin seviyesi, beşer nazarlarına meçhul, Allâh’a mâlumdur.

    Nitekim Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin tasavvuf yoluna sülûk etmeden evvel yaşadığı şu hâdise, ne kadar mânidardır:

    Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, hac için yola çıkıp Medîne-i Münevvere’ye vardığında orada nur yüzlü bir zâta rastlamıştı. Yemenli olan bu Hak dostunun mânevî câzibesine kapılarak tıpkı câhil bir kimsenin âlim bir kimseden nasîhat istemesi gibi ondan öğüt talep etti. O zât da şöyle dedi:

    “–Ey Hâlid! Mekke’ye vardığında Kâbe’de şâyet edebe mugâyir bir şey görürsen, muhâtabın hakkında hemen sû-i zanna kapılıp kendi kendine yanlış bir hüküm verme! Gözünü ve kalbini tecessüsten uzak tut! İç dünyânı tezyîn etmekle meşgul ol!”


  4. 30.Temmuz.2012, 03:08
    2
    Üye



    MAKBUL VE MEBRÛR BİR HAC ve UMRE İÇİN MÂNEVÎ ÖLÇÜLER
    Allâh katında mebrûr olacak bir hac ve umre için riâyet edilmesi gereken başlıca ölçüler şunlardır:

    1. Hac ve umreye ihlâs ile niyet edip buna aykırı niyet ve davranışlardan vazgeçmek:

    Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olup ilâhî lutuflardan istifâde edebilmek için hac ve umre ibâdetine hâlisâne niyet edip bu hususta Allâh Teâlâ’ya söz verirken, içimizde yer eden nefsânî sözleşme ve beşerî zaaflara da iptal mührünü vurabilmemiz îcâb eder. O mübârek mekânlarda bilhassa varlık kitabını dürmek ve benlikten sıyrılmak gerekir. İşte hac ve umreye böyle bir hâlet-i rûhiye ile yönelenler, ilâhî rahmet ve berekete nâiliyet kapısından geçerek ilâhî sır ve hikmetler sarayına misâfir olabilirler. Bu merhaleden sonra onlara düşen şudur:

    2. İhram için elbiseleri çıkarırken mâsivâ elbiselerini de çıkarmak:

    Allâh rızâsı istikâmetinde hac ve umre için yapılan gönül akdinin bir tezâhürü ve bu husustaki ihlâs ve samîmiyetin bir tecellîsi olarak ihram için sâdece zâhirî elbiselerden değil, iç âlemimizdeki servet, şöhret, makam ve mevkî gibi ihtiraslardan da sıyrılarak takvâ libâsına bürünmek îcâb eder. Zîrâ Cenâb-ı Hak:

    “İç âlemini temizleyen felâha erdi.” (eş-Şems, 9) buyurmaktadır.

    O kudsî iklîmde gönlü Allâh’a bağlayıp dünyâlık işlerle meşgûl olmaktan ve zarûret dışında çarşı-pazar gezmekten sakınmak gerekir. Çünkü bu tür işlere daldıkça gönüllerde bir gevşeme ve gaflet zuhûr eder, o mübârek beldelerin mânevî iklîminden istifâde zorlaşır.

    Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, haccı tamamladıktan sonra Mekke’de kalma husûsunda suâl soranlara:

    “Mekke kalma yeri değildir. Dışarıdan gelen kimselerin, hac ibâdetlerini yerine getirdikten sonra Mekke’de kalacağı müddet (ancak) üç gündür.” (Ahmed, IV, 339) buyurması da bu hakîkatten dolayıdır. Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da, hac ve umre ibâdetlerini îfâ edenlere, vazîfelerini tamamladıktan sonra tâzîm hislerinin zedelenip lâubâlîlik meydana gelmemesi için hemen memleketlerine dönmelerini tavsiye etmiştir.

    Hac ve umrede, Kâbe’nin Rabbine yönelmek ve “…O’nun, kullarına şah damarlarından daha yakın…” (Kâf, 16) olduğunu idrâk etmek îcâb eder. Yine “…Allâh, kişi ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24) âyet-i kerîmesi mûcibince, hiçbir şeyin O’ndan gizli kalamayacağının şuuruna varabilmek gerekir. Yâni dünyevî gel-geç sevdâlardan sıyrılıp kalbin Hak ile beraber olmasına îtinâ gösterilmelidir. Çünkü hac ve umrenin özü şudur:

    3. Madden ve mânen temizlenmek:

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hac ve umre muhtevâsında yapılan sâlih ameller vesîlesiyle hâsıl olan netîceyi ifâde ederken, bir bakıma bu mübârek ibâdetlerdeki maksadı da şöyle beyan buyurmaktadır:

    “Hacla umrenin arasını birleştirin. Zîrâ bunlar günâhı, tıpkı körüğün demirdeki pası temizlemesi gibi temizler.” (Nesâî, Menâsik, 6; İbn-i Mâce, Menâsik, 3)

    İşte böyle bir mânevî arınmaya, yenilenmeye ve îman tâzelemeye vesîle olan ve hadîs-i şerîfte “hac ile arasının birleştirilmesi” tavsiye edilen “umre” ibâdeti de çok mühimdir.

    Senede bir defâ olan ve muayyen günlerde îfâ edilen haccın dışında, yılın herhangi bir vaktinde ve istenildiği kadar yapılması mümkün olan “umre”, yüksek fazîletine binâen “küçük hac” olarak tâbir edilir. Bu ibâdetin fazîletini de iyi idrâk etmek lâzımdır.

    Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umre için kendisinden izin isteyen Hazret-i Ömer’e:

    “–Kardeşcağızım, bizi de duâna dâhil et, bizleri unutma!” buyurmuştur. (Tirmizî, Deavât, 109/3562)

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu iltifatkâr talep karşısındaki hâlini:

    “–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in

    bu sözüne karşılık bana dünyâyı verselerdi bu kadar sevinmezdim.” diyerek dile getirmiştir. (Ebû Dâvûd, Vitir, 23/1498)

    İşte bu misâl, -diğer hikmetlerinin yanı sıra- umre ibâdetinde duâların sâir zamanlara göre çok daha makbul olduğunu da ifâde etmektedir. Demek ki feyizli bir umre ibâdetinde yapılan samîmî ilticâların çok büyük bir ecri bulunmaktadır.

    Hacdan sonra ve bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te yapılan umreler, mânen arınmanın en feyizli vesîleleridir. Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- hadîs-i şerîflerinde, Ramazan ayında yapılan bir umrenin, kendisiyle yapılmış bir hac gibi olduğunu beyan buyurmuştur. (Bkz. Buhârî, Umre, 4; Müslim, Hac, 221)

    İşte hac ve umre ibâdetinde gâye, böyle büyük bir ecre nâiliyet ve mânevî bir temizlenme olunca, elbette Hicaz yolcularının dikkat ve riâyet edeceği diğer bir husus da şudur:

    4. Haram ve şüphelileri terk ederek Harem-i Şerîf’e edeble girmek ve dînî alâmetlere tâzîm göstermek:

    Evvelâ bütün ibâdet ve hayırlar, helâl kazançla yapılmalıdır. Zîrâ bu ibâdetlerin feyzi, bedenin beslendiği helâl gıdâ ile mümkündür. Bilhassa hac ve umre ibâdetinde helâl kazancın ehemmiyetini ifâde eden şu hadîs-i şerîf ne kadar ibretlidir:

    “Kim bu Beyt’i, haram kazançtan elde ettiği parayla ziyâret ederse Allâh’a itaatten çıkmış olur. Böyle bir insan hacca niyet eder, ihrâma bürünerek bineğinin üzengisine ayağını basıp devesini hareket ettirdikten sonra; «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:

    «Sana ne lebbeyk ne de sa’deyk! Çünkü senin kazancın haram, azığın haram, bineğin haramdır. Hiçbir sevap almadan günahkâr olarak dön! Hoşlanmayacağın şeyle karşılaşacağından dolayı üzül!»

    Fakat kişi helâl parayla hac yolculuğuna çıkar, bineğinin üzengisine ayağını basıp onunla hayvanını hareket ettirir ve «Lebbeyk Allâhümme lebbeyk» derse, semâdan bir münâdî şöyle seslenir:

    «Lebbeyk ve sa’deyk! Sana icâbet ettim. Çünkü senin bineğin helâl, elbisen helâl, azığın helâldir. Haydi çok büyük sevaplar elde etmiş ve hiç günâha girmemiş olarak dön! Seni memnun ve mesrûr edecek şeyle karşılaşacağın için sevin!»” (Heysemî, III, 209-210)

    Hadîs-i şerîf muktezâsınca, haram parayla hacca gidip sadece ağızlarıyla «Lebbeyk» diyenlerin, «Lâ Lebbeyk» ifâdesinden başka nasipleri olmayacağı âşikârdır.

    Onun için hacda birinci şart, helâl kazançtır. Ondan sonra da samîmî bir gönül… Zîrâ dilden dökülen her “Lebbeyk” yâni “Buyur Allâh’ım! Emrine teslîm ve hazırım!” ifâdesi, gönlü aşkla tutuşturacak bir muhabbet ve iştiyak içinde olmalıdır. İşte böyle gönülden yükselen “Lebbeyk” sadâları, kulu Hakk’a yakınlaştırır. Ancak kuru ve boş lafızların hiçbir hükmü yoktur. Bu itibarla Peygamber torunu Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anh-, “Lebbeyk” derken:

    “−Alacağım karşılık ya «Lâ lebbeyk» olursa!” diye endişesinden sararıp solarmış…

    Bir de hac esnâsında titizlikle sakınılması gereken haramlar vardır. Hak Teâlâ şöyle buyurur:

    “Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (niyet ederek ve ihrâma girerek kendine) farz ederse (artık) hacda refes, füsûk ve cidâl

    yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allâh onu bilir.

    Bir de (hac seferine yetecek miktarda) azıklanın.

    Muhakkak ki azığın en hayırlısı (dilenmekten, insanlara yük olmaktan) kaçınmaktır. Ey kâmil akıl sahipleri, Ben’den korkun.” (el-Bakara, 197)

    Bu meyanda “refes, füsûk ve cidâl”, yâni şehevî arzular, fısk u fücûr ve münâkaşa gibi mâlum yasakların yanı sıra, Allâh’ın kullarını incitmemek husûsuna da çok dikkat etmek gerekir. Çünkü oradaki izdiham dolayısıyla hacılar, her an bir mü’mini incitme tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bundan sakınabilmek için bilhassa tavâf esnâsında edep ve nezâkete çok îtinâ göstermek îcâb eder. Tavafta, dönüş yönüne zıt çıkış yaparak tavâf edenlere eziyet vermemek gerekir.

    Ayrıca Harem-i Şerîf’in kalabalıklarında ve otel asansörlerinde, kadın-erkek ihtilâtından da titizlikle sakınılmalı, giriş ve çıkışlarda tertip ve vakar içinde olunmalıdır. Orada bir ot koparmanın bile yasak olduğunu hatırımızdan çıkarmamamız îcâb eder ki, beşerî davranışlarımız bile -bir ibâdet vecdi içinde- bizi Hakk’a yaklaştırsın; kaba ve sert davranışlar, yerini sevgi, merhamet, hürmet, nezâket ve zarâfete bıraksın. Zîrâ orada işlenen kabahat ve günahların, tıpkı yapılan hayırlı ameller gibi kat kat karşılık göreceği unutulmamalıdır.[1]

    Bu nevî hassâsiyetler, merhamet ve nezâket âbidesi olan Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in de üzerinde çokça durduğu mühim inceliklerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a:

    “Ey Ömer! Sen güçlü-kuvvetli bir adamsın. Hacer-i Esved’e erişmek için insanları sıkıştırarak zayıflara eziyet etme! Ne rahatsız ol ne de rahatsız et! Tenhâ bulursan Hacer-i Esved’i istilâm et ve öp, aksi takdirde uzaktan «el sürüp öpme» işâreti yap, kelime-i tevhîd okuyarak ve tekbîr getirerek geç!” buyurmuştur. (Heysemî, III, 241; Ahmed, I, 28)

    Nitekim bu hâlet-i rûhiyenin bir tezâhürü olmalıdır ki Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün Kâbe-i Muazzama’ya hitâben şöyle buyurmuştur:

    “Sen ne büyüksün (ey Kâbe!). Senin şânın ne yücedir. Fakat gerçek bir mü’minin Allâh katındaki şerefi senden de üstündür.” (Tirmizî, Birr, 85)

    Bu şekilde kul hakkına ve gönül incitmemeye riâyet etmekle birlikte o mübârek mekânlarda zâhirî ve bâtınî edebe de çok dikkat edilmelidir. Zîrâ hac ve umrenin bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet ve oradaki mukaddes makamların aziz hâtıraları ile feyizlenip gönüllere seviye kazandırmaktır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “…Her kim Allâh’ın nişânelerine (dînin alâmetlerine) tâzîm gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32)

    Buna göre namaz, mescid, Kur’ân-ı Kerîm, ezân-ı Muhammedî gibi nice mukaddes varlıklar ile Kâbe-i Muazzama, Safâ-Merve Tepeleri gibi nice kudsî mahaller, hep Allâh’ın birer şiârı hükmündedir. Hac ve umrede bunlara hürmette kusur etmeyip bilhassa tâzîm göstermek îcâb eder.

    Kâbe’ye doğru ayak uzatarak oturmak veya yatmak, boş ve mâlâyâni konuşmalarda bulunmak, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’i saygısız bir şekilde tilâvet etmek ve tâzîmi zedeleyecek şekilde onu yere koymak gibi nâhoş davranışlardan sakınmak gerekir.

    Diğer taraftan o mübârek beldelerde, hastalanan, yolda kalan, imkânlarını yitiren, yakınlarını kaybeden, yâni müşkil duruma düşen mü’min kardeşlerimizin hâlinden anlamaya ve dertlerine dermân olmaya çalışmamız gerekir. Bu, aynı zamanda mü’min bir gönlün sâhip olması gereken üstün vasıflar olan merhamet, şefkat ve diğergâmlığın muktezâsıdır. Yine orada gönüllerin nazargâh-ı ilâhî olduğunu düşünüp kalb kırmamaya, bilâkis imkân nisbetinde gönül kazanmaya gayret etmeliyiz.

    İbâdetlerin ve bilhassa haccın hakîkatine, rakîk ve hassas bir kalb ile kavuşulabileceğini Mevlânâ -kuddise sirruh- şu hikâyesi ile ne güzel ifâde eder:

    “Ümmetin büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî, hac ve umre için Mekke’ye doğru sür’atle gidiyordu. Her gittiği şehirde oranın sâlihlerini araştırıyor:

    «–Bu beldede basîret sâhibi, gönül gözü açık kim var?» diye önüne gelene soruyordu. Çünkü nereye sefer yaparsa yapsın, evvelâ Hak dostlarını arayıp bulmanın zarûretine inanıyordu. Çünkü Hak Teâlâ:

    «…Şâyet bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorunuz!..»

    (el-Enbiyâ, 7) buyuruyordu. Mûsâ -aleyhisselâm- dahî ledünnî ilme sahip Hızır’ı ziyâretle emredilmişti.

    Bâyezîd, hilâl gibi süzgün, uzun boylu bir pîr gördü ki, onda velîlerin rûhâniyeti vardı. Gözleri dünyâya âmâ, kalbi ise, güneş gibi ışık saçıyordu.

    Bâyezîd, o pîrin karşısına oturdu. Pîr ona:

    «–Ey kişi, nereye gidiyorsun? Gurbet eşyâsını (yâni bedenini) nereye taşıyorsun?» dedi.

    Bâyezîd de:

    «–Hacca gitmek niyetindeyim; iki yüz dirhem de param var.» dedi.

    Pîr o kişiye dedi ki:

    «–Ey kişi! O dünyâlığının bir miktarını Allâh yolunda muhtaçlara, gariplere ve bîçârelere dağıt! Onların gönüllerine gir ve onların duâlarını al ki; rûhunun ufku açılsın! Ölümsüz bir ömre kavuş! İlk defâ gönlüne haccettir! Ondan sonra rakîk bir gönülle o nâzik hac yolculuğuna devâm et!..

    Çünkü Kâbe, Cenâb-ı Allâh’ın “hâne-i birr”idir. (Yâni kulu îmânın kemâline erdiren ve Allâh’a yakınlaştıran bir rahmet mekânıdır.) Ziyâret edilmesi İslâm’ın şartlarından biri olarak farz olan bir beyttir. Lâkin insan kalbi, bir sır hazînesidir.

    Kâbe, Âzeroğlu İbrâhim’in binâsıdır. Gönül ise, “Celîl” ve “Ekber” olan Allâh’ın nazargâhıdır.

    Eğer sende basîret varsa, gönül Kâbe’sini tavâf et! Taş-topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin asıl mânâsı gönüldür. (Yâni onun vesîlesiyle Rabbine gönlünün daha yakın bir hâle gelmesidir.)

    Cenâb-ı Hak, görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavâf etmeyi, kirlilikten temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbe’si elde edesin diye sana farz kılmıştır.

    Şunu iyi bil ki hac, îfâya mecbur olduğun bir emr-i ilâhîdir. Lâkin şuna da dikkat et ki, sen Allâh’ın nazargâhı olan bir gönlü incitir, kırarsan, Kâbe’ye yaya olarak da gitsen, kazandığın sevap, gönül kırmanın günâhını dengeleyemez!»

    Bâyezîd, pîrin bu nüktelerini kavradı. Gönlü, sohbetle, merhametin esrârından bir hisse aldı. Huzur ve vecd içinde hac yolculuğuna devam etti.”

    Bu ve benzeri güzel misâllerle gönülleri istikâmetlendiren Hazret-i Mevlânâ, o mübârek topraklara gidecek olanlara yine şöyle buyurur:

    “Hac vakti olunca Kâbe-i Muazzama’yı ziyâret ve tavaf maksadı ile git! Bu maksadla gidersen, Mekke’nin hakîkatini görmüş olursun!”

    Hazret-i Mevlânâ’nın hikâyede haccı misal vermesi, haccın çok nâzik bir ibâdet olmasındandır. Onun için hac yolculuğuna rûhî bir hazırlıkla çıkılmalıdır.

    Bu duygulardan gâfil bir sûrette yapılan hac ve umreler, kendisinden ümid edilen netice ve istifâdeyi hâsıl etmez. Bu bakımdan hac ve umreler kalbî hassâsiyetlerle îfâ edilmelidir. Öyle ki bu ibâdet, bem*be*yaz ih*ram*lar içe*ri*sin*de me*lek*le*rin le*tâ*fe*tin*den his*se al*ma gay*re*ti*dir. Bu yüzden ih*ram*lı iken bir av av*lan*ma*ma*lı, avcıya av gösterilmemeli, bir ot, hat*ta ka*sıt*lı ola*rak bir kıl bi*le ko*pa*rıl*ma*ma*lıdır. İhrâma girenler, belli bir vakit bâzı helâllerin bile yasaklanması vesîlesiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin bir başka telkînini yüreklerinde hissederler. Orada bilhassa Ya*ra*tan’*dan do*la*yı ya*ra*tı*lan*la*ra şef*kat, mer*ha*met, ne*zâ*ket ve bilhassa gönül kırmama zarûretinin şuur ve idrâkine ererler.

    Gerek hac ve gerek umrede en mühim iş, sayılı nefesleri ve kısıtlı zamanları en değerli olan vazîfelere sarf edebilmektir. Bunun için de gereksiz tecessüste bulunarak, yâni başkalarının bizi ilgilendirmeyen hâlleriyle alâkadar olarak vakitlerimizi boş sözlerle lüzumsuz yere hebâ etmekten titizlikle sakınmalıyız. Zîrâ hac ve umredeki hâlimiz, kalbimizin hassasiyetini ve mânevî duygularımızın derinliğini de ifâde eder.

    Mü’minlerin, din kardeşlerine karşı içlerinde bir küçük görme, ayıplama ve buğz da olmamalıdır. Çünkü bilhassa orada kimin ne olduğu bilinemez. Zîrâ kalblerin seviyesi, beşer nazarlarına meçhul, Allâh’a mâlumdur.

    Nitekim Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin tasavvuf yoluna sülûk etmeden evvel yaşadığı şu hâdise, ne kadar mânidardır:

    Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, hac için yola çıkıp Medîne-i Münevvere’ye vardığında orada nur yüzlü bir zâta rastlamıştı. Yemenli olan bu Hak dostunun mânevî câzibesine kapılarak tıpkı câhil bir kimsenin âlim bir kimseden nasîhat istemesi gibi ondan öğüt talep etti. O zât da şöyle dedi:

    “–Ey Hâlid! Mekke’ye vardığında Kâbe’de şâyet edebe mugâyir bir şey görürsen, muhâtabın hakkında hemen sû-i zanna kapılıp kendi kendine yanlış bir hüküm verme! Gözünü ve kalbini tecessüsten uzak tut! İç dünyânı tezyîn etmekle meşgul ol!”


  5. 30.Temmuz.2012, 03:09
    3
    @hmet
    Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 16.Mayıs.2007
    Üye No: 771
    Mesaj Sayısı: 7,758
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 10
    Bulunduğu yer: gölbaşı

    Cevap: Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?

    İlk nazarda kapalı bir îkâz mâhiyetinde tahakkuk eden bu ifâde, gerçekte, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ile onu asıl mertebesine iletecek olan Pîr-i Kâmil arasındaki esrârengiz zuhûrâta bir işâretti.


    Ancak Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri Mekke-i Mükerreme’ye gittiğinde oradaki mânevî iklîmin heyecânıyla âdeta bir gönül sarhoşluğu içine düşmüş ve o zâtın nasihatini unutmuştu. İşte bu hâlde iken, bir Cuma günü, dağınık kıyâfetli, garip görünüşlü bir dervişin Kâbe’ye sırt çevirip kendisine nazar etmesi dikkatini çekti. İçinden:


    “–Şu ne gâfil bir kimse ki, edebe mugâyir olarak Kâbe’ye sırt çevirmiş! Bu mübârek makâmın yüceliğinden haberdar değil!” diye düşündü.


    Bu esnâda sadır sadıra olan o zât, Hâlid-i Bağdâdî’ye:


    “–Ey Hâlid! Bilmez misin ki mü’mine hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha fazîletlidir. Çünkü kalb, nazargâh-ı ilâhîdir. Selîm bir kalb, beytullâhtır. Medîne’deki o sâlih zâtın nasihatini gönlünde mahfuz tut!..” dedi.


    Bu sözler karşısında irkilen Mevlânâ Hâlid Hazretleri, bu kimsenin sıradan biri değil, büyük bir velî olduğunu anlayarak hemen ellerine sarıldı ve af diledi:


    “–Ey sâlih kişi! Ne olur bana himmet et, beni sâlikliğe kabul et!” diye ricâda bulundu. O esrârengiz derviş, ufukların sırlı derinliklerine bakarak:


    “–Senin terbiyen bana âit değil! Sen Hindistan’ın Dehli (Cihânâbâd) şehrinde bulunan Abdullâh Pîr-i Dehlevî Hazretleri’nin terbiyesinde kemâle ereceksin! Allâh muvaffak buyura!..” dedi ve ortalıktan kayboldu.


    Burada, kıssadan hisse sadedinde merhum pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-’un da şu nasihatlerini dile getirmek isterim:


    “Gidenlere tenbihâtım şudur ki; orada huşûu ihmâl etmeyin. Kendi kalbî
    dünyanızla meşgul olun, mâlâyâniye girmeyin. Oradaki mânevî tecellîlerden
    istifâde etmeye bakın.


    Tabiî hacca gittikçe de insanın rûhâniyeti farkında olmadan inkişâf eder. Büyük hayır hizmetlerinde bulunanlar, ekseriyetle mükerreren haccedenlerdir. Haccın mânevî tecellîleriyle sehâvet, merhamet ve şefkat inkişâf eder. Böyle kimselerin gönlü ve eli açılır, îman lezzet ve heyecânı içinde en sevdiklerinden Allâh için kolaylıkla ve seve seve infâk ederler.”[2]


    Âyet-i kerîmede:


    “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yâni hayrın kemâli*ne) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.”


    (Âl-i İmrân, 92) buyrulmaktadır. Velhâsıl bütün mesele:


    5. İrâdeyi Hakk’ın rızâsına kurbân etmek:


    Zaten hac ibâdetinde kurban kesmekten asıl maksat da, Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i İsmâil -aleyhimesselâm-’ın teslimiyetlerinin hatırlanıp onlardaki ilâhî hikmetten nasîb alınması ve Allâh’a ihlâs ve takvâ ile kulluk edilmesi husûsunda gönüllerin âgâh olmasıdır. Yâni orada maddî varlığından sıyrılan, kendinde bir varlık vehmetmeyen, kısacası irâdesini Hakk’a teslîm eden ve ilâhî aşk ateşi ile tutuşmaya meyyal bir derviş edâsı içinde bulunmak gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:


    “(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh’a ulaşır. Allâh’a ulaşan,
    ancak sizin takvânızdır…” (el-Hac, 37)


    Düşünmeli ki; Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm- oğlunu fedâ etti; oğlu Hazret-i İsmâil -aleyhisselâm- da canını ortaya koydu. Biz nefsimizi ve malımızı Allâh yolunda ne kadar sarf edebiliyoruz? Âyet-i kerîmede buyrulan; “Canları ve malları mukâbilinde cenneti satın alan mü’minler”[3] vasfına ne ölçüde liyâkat gösterebiliyoruz?


    İşte bu fedâkârlıklar için ömür boyu üzerimize düşen bir vazîfe vardır:


    6. Şeytanı ve nefsi taşlamak:


    Daha önce de ifâde ettiğimiz üzere şeytan taşlama, daha ziyâde içteki şeytanı taşlama ile başlar. Bu, Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil ve Hâcer annemizin, şeytanı, verdiği vesveseler sebebiyle kovup taşlamalarının bir hâtırasıdır.


    Her zaman kendimizi muhâsebe etmeliyiz ki; içimizdeki vesveseleri, şüpheleri ve hatâları ne kadar taşlayabiliyoruz? İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hâcer annemiz ve İsmâîl -aleyhisselâm-’ın, şeytanı ve nefsi taşladıkları andaki ihlâs ve istikâmetlerinden ne kadar nasîb alabiliyoruz? Bu hâller bizi ne kadar duygu derinliğine sevk ediyor?


    Hac ve umrenin bütün merhalelerinde kulun ulaşması arzu edilen seviye ve kıvam şudur:


    7. Devamlı duâ ve zikir hâlinde olmak:


    Allâh Teâlâ buyurur:


    “…Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ar-i Harâm’da Allâh’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.” (el-Bakara, 198)


    “Hac ibâdetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan daha kuvvetli bir şekilde Allâh’ı zikredin. İnsanlardan öyleleri vardır ki: «Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!» derler. Böyle kimselerin âhiretten hiç nasîbi yoktur.” (el-Bakara, 200)


    Nitekim hac ve umrede bol bol getirilmesi emredilen telbiye de devamlı zikir ve duâ hâlinde olmayı telkin eder.


    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:


    “Telbiyede bulunan hiçbir müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın. Bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikâmette arzın son hudûduna kadar devam eder.” (Tirmizî, Hac, 14/828)


    Zikir ve duâ hâlinin kalbde iyice yerleşmesi için telbiye o kadar mühimdir ki, ferdî ibâdetler umûmiyetle sessiz olduğu hâlde telbiyeyi yüksek sesle getirmek emredilmiştir. Böylece kul, hem kendisini hem de çevresini kalb ve beden âhengi içinde zikir ve duâ ile meşgul edecektir.


    Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:


    “Cibrîl -aleyhisselâm- bana gelip, ashâbıma ve benimle beraber olanlara, telbiye getirirken seslerini yükseltmelerini söylememi emir buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Menâsik, 26/1814)


    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek mekânlarda duâ ve zikir hâlinin muhâfazası için konuşmaların bile ne keyfiyette olması gerektiğini şöyle beyan buyurmuştur:


    “Beytullâh etrafındaki tavaf, namaz gibidir. Ancak bunda konuşabilirsiniz. Öyle ise, kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.” (Tirmizî, Hac, 112)


    Buraya kadar saydığımız düsturlar neticesinde murâd olan da şudur:


    8. Gönlün ilâhî af, feyiz ve mükâfâtı tatması:


    Hadîs-i şerîfte buyrulur:


    “Bir umre, diğer umreye kadar arada işlenenler için kefârettir. Hacc-ı Mebrûr’un karşılığı cennetten başka bir şey olamaz!” (Buhârî, Umre, 1)


    İşte Harameyn-i Şerîfeyn’e vâsıl olan her mü’minin arzusu, hac ve umre ibâdetini böyle kâmil mânâda îfâ ederek anasından doğduğu gibi günahsız olarak evine dönebilme müjdesini hak edebilmek ve bu ilâhî lutfa liyâkat kazanabilmek olmalıdır.


    Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:


    “Her kim, şu Kâ*be-i Mu*az*za*ma’ya hac ni*ye*tiy*le ge*lip de, fısk ve refes iş*le*me*den hac*cı*nı îfâ eder*se, ana*sın*dan doğ*du*ğu gi*bi gü*nah*sız bir şe*kil*de ter*te*miz ola*rak evi*ne dö*ner.” (Müs*lim, Hac, 438)


    Bu müjdeler, hiç şüphesiz mebrûr bir hac yapan, yâni hacları baştan sona güzellik ve fazîletle dolu olan mü’minler içindir.


    Hadîs-i şerîflerde ifâde buyrulduğu üzere, makbul ve mebrûr bir hac neticesinde “kul hakları” hâriç bütün günahlar af ve mağfiret olunur. Affın sâhibi Cenâb-ı Hak’tır. Lâkin kul haklarının hesâbı yine de kıyâmete bırakılmaktadır.


    Bununla birlikte hacdaki umûmî af müjdesinin mâhiyetini de doğru anlamak îcâb eder. Zîrâ kişinin kılmadığı namaz, tutmadığı oruç ve vermediği zekâtların bu affa dâhil olup olmadığı husûsunda kat’î bir bilgimiz yoktur. Mü’min, ömrü vefâ ettiği müddetçe bu borçları edâ etmeye çalışmalıdır. Zîrâ îfâ edilmeyen ibâdetlerden kula iki çeşit mes’ûliyet vardır:


    1. Îfâ etmemekten doğan mes’ûliyet.


    2. Kazâ etse bile, zamânında edâ etmemekten doğan mes’ûliyet.


    Cenâb-ı Hak, makbul bir hac neticesinde namaz, oruç ve zekâtları kazâya bırakmanın günâhını affederse de, kazâsı îfâ edilmeyen o borçların mes’ûliyeti yine de üzerimizden düşmez. Bunun için kazâların muhakkak îfâ edilmesi, zekâtın ise aradaki enflasyon farkı da hesap edilerek o zamanki râyiç bedeliyle ödenmesi zarûrîdir. Bunları kazâya bırakmış olmaktan dolayı da ayrıca Allâh Teâlâ’dan af dilemek îcâb eder.


    Bu yüzdendir ki hacca gidenlere, varsa borçlarını ödemeleri, üzerlerinde hakkı olanlardan helâllik almaları, kazâya kalmış namaz, oruç ve zekâtları bir an önce edâ etmeleri tembih edilir.


    İbâdet borçlarını ödeme gayreti içinde olup da ömrü vefâ etmediği için bunu ödeyemeyenleri -inşâallâh- Rabbimizin affetmesi umulur. Fakat daha önce de ifâde ettiğimiz gibi bu hususta bir kesinlik olmadığından, tutmadığımız oruçları, kılmadığımız namazları, vermediğimiz zekâtları imkân nisbetinde telâfîye gayret edip bu borçlardan bir an evvel kurtulmaya çalışmamız gerekir. Hacdaki umûmî affa güvenerek ibâdet borçları ve kul hakları husûsunda ihmâl ve gevşeklik gösterilmemeli, bu hususta bütün gayret sarf edilmelidir. Yine de eksik kalanlar olursa, onlar için de Allâh’ın af ve merhametine ilticâ edilmelidir.


    Ayrıca makbul bir haccın alâmeti, kişinin hacdan sonraki hâlinin de rızâ-yı ilâhî istikâmetinde olmasıdır. Mü’min, hacda günahlarının affedilmiş olmasına güvenerek rehâvete kapılmamalı, bu âlemin bir imtihan diyârı olduğunu aslâ hatırından çıkarmamalıdır. Zîrâ bir hadîs-i şerîfte de beyân edildiği üzere, kişi vardır ki cennete bir adım kala -Allâh korusun- cehennemlik oluverir.[4] İnsanlık târihi îman zemînindeki bu ayak kaymalarının acı tezâhürleriyle doludur.


    Bu bakımdan mü’min, havf ve recâ arasında bir kalbî kıvâm ile yaşayıp; “Sana yakîn (ölüm) gelene kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99) emr-i ilâhîsini kendisine hayat düstûru edinmelidir.


    Lâyıkıyla îfâ edilen bir hac, yâni hacc-ı mebrûr, ilâhî af müjdesinin yanında kula; mes’ûliyet, affedicilik, kalbi ve bedeni dâimâ temiz tutmak, İslâm kardeşliği, üstünlüğün ancak takvâ ile olduğu şuuru, helâl kazanç hassâsiyeti, tevekkül, teslîmiyet ve ihlâs gibi mânevî haslet ve güzellikleri de kazandırır. Haccın dün*ye*vî ve uh*re*vî kazançları bunlarla da sınırlı değildir.


    Haccın mü’min kullara sağladığı en mühim fayda, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın rızâsıdır. Daha sonra da, dünyânın dört bir yanından gelen müslümanlar arasında meveddet, yâni muhabbet ve samîmiyet hâsıl etmesidir. Gerçekten de hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, af ve mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îman heyecânı içinde kaynaştığı mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyân eder. Orada muhtelif memleketlerden, lisanları ve renkleri farklı, yaşayış, örf ve âdetleri ayrı nice insanlar, Kâbe’nin etrafında muhteşem bir vahdet tablosu sergilerler. Oradaki kalbî muhabbet ve duyuşlar, bütün bu fânî ve izâfî farklılıkları aşar ve müslümanları aynı duygularla çarpan tek bir yürek hâline getirir. Gönül beraberliğinin huzur ve sürûru içinde güzel bir din kardeşliği yaşanır.


    Dolayısıyla hac, İslâm’ın sadece dînî bir rüknü olarak kalmaz; bu yüce dînin ahlâkî, ictimâî ve siyâsî cephesini kuvvetlendiren bir mâhiyet arz eder. Mü’minlerin cihanşümûl hayatlarının yüksek bir âbidesi olarak karşımıza çıkar.


  6. 30.Temmuz.2012, 03:09
    3
    Üye
    İlk nazarda kapalı bir îkâz mâhiyetinde tahakkuk eden bu ifâde, gerçekte, Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ile onu asıl mertebesine iletecek olan Pîr-i Kâmil arasındaki esrârengiz zuhûrâta bir işâretti.


    Ancak Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri Mekke-i Mükerreme’ye gittiğinde oradaki mânevî iklîmin heyecânıyla âdeta bir gönül sarhoşluğu içine düşmüş ve o zâtın nasihatini unutmuştu. İşte bu hâlde iken, bir Cuma günü, dağınık kıyâfetli, garip görünüşlü bir dervişin Kâbe’ye sırt çevirip kendisine nazar etmesi dikkatini çekti. İçinden:


    “–Şu ne gâfil bir kimse ki, edebe mugâyir olarak Kâbe’ye sırt çevirmiş! Bu mübârek makâmın yüceliğinden haberdar değil!” diye düşündü.


    Bu esnâda sadır sadıra olan o zât, Hâlid-i Bağdâdî’ye:


    “–Ey Hâlid! Bilmez misin ki mü’mine hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha fazîletlidir. Çünkü kalb, nazargâh-ı ilâhîdir. Selîm bir kalb, beytullâhtır. Medîne’deki o sâlih zâtın nasihatini gönlünde mahfuz tut!..” dedi.


    Bu sözler karşısında irkilen Mevlânâ Hâlid Hazretleri, bu kimsenin sıradan biri değil, büyük bir velî olduğunu anlayarak hemen ellerine sarıldı ve af diledi:


    “–Ey sâlih kişi! Ne olur bana himmet et, beni sâlikliğe kabul et!” diye ricâda bulundu. O esrârengiz derviş, ufukların sırlı derinliklerine bakarak:


    “–Senin terbiyen bana âit değil! Sen Hindistan’ın Dehli (Cihânâbâd) şehrinde bulunan Abdullâh Pîr-i Dehlevî Hazretleri’nin terbiyesinde kemâle ereceksin! Allâh muvaffak buyura!..” dedi ve ortalıktan kayboldu.


    Burada, kıssadan hisse sadedinde merhum pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-’un da şu nasihatlerini dile getirmek isterim:


    “Gidenlere tenbihâtım şudur ki; orada huşûu ihmâl etmeyin. Kendi kalbî
    dünyanızla meşgul olun, mâlâyâniye girmeyin. Oradaki mânevî tecellîlerden
    istifâde etmeye bakın.


    Tabiî hacca gittikçe de insanın rûhâniyeti farkında olmadan inkişâf eder. Büyük hayır hizmetlerinde bulunanlar, ekseriyetle mükerreren haccedenlerdir. Haccın mânevî tecellîleriyle sehâvet, merhamet ve şefkat inkişâf eder. Böyle kimselerin gönlü ve eli açılır, îman lezzet ve heyecânı içinde en sevdiklerinden Allâh için kolaylıkla ve seve seve infâk ederler.”[2]


    Âyet-i kerîmede:


    “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ «birr»e (yâni hayrın kemâli*ne) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.”


    (Âl-i İmrân, 92) buyrulmaktadır. Velhâsıl bütün mesele:


    5. İrâdeyi Hakk’ın rızâsına kurbân etmek:


    Zaten hac ibâdetinde kurban kesmekten asıl maksat da, Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i İsmâil -aleyhimesselâm-’ın teslimiyetlerinin hatırlanıp onlardaki ilâhî hikmetten nasîb alınması ve Allâh’a ihlâs ve takvâ ile kulluk edilmesi husûsunda gönüllerin âgâh olmasıdır. Yâni orada maddî varlığından sıyrılan, kendinde bir varlık vehmetmeyen, kısacası irâdesini Hakk’a teslîm eden ve ilâhî aşk ateşi ile tutuşmaya meyyal bir derviş edâsı içinde bulunmak gerekir. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:


    “(Kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh’a ulaşır. Allâh’a ulaşan,
    ancak sizin takvânızdır…” (el-Hac, 37)


    Düşünmeli ki; Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm- oğlunu fedâ etti; oğlu Hazret-i İsmâil -aleyhisselâm- da canını ortaya koydu. Biz nefsimizi ve malımızı Allâh yolunda ne kadar sarf edebiliyoruz? Âyet-i kerîmede buyrulan; “Canları ve malları mukâbilinde cenneti satın alan mü’minler”[3] vasfına ne ölçüde liyâkat gösterebiliyoruz?


    İşte bu fedâkârlıklar için ömür boyu üzerimize düşen bir vazîfe vardır:


    6. Şeytanı ve nefsi taşlamak:


    Daha önce de ifâde ettiğimiz üzere şeytan taşlama, daha ziyâde içteki şeytanı taşlama ile başlar. Bu, Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil ve Hâcer annemizin, şeytanı, verdiği vesveseler sebebiyle kovup taşlamalarının bir hâtırasıdır.


    Her zaman kendimizi muhâsebe etmeliyiz ki; içimizdeki vesveseleri, şüpheleri ve hatâları ne kadar taşlayabiliyoruz? İbrâhîm -aleyhisselâm-, Hâcer annemiz ve İsmâîl -aleyhisselâm-’ın, şeytanı ve nefsi taşladıkları andaki ihlâs ve istikâmetlerinden ne kadar nasîb alabiliyoruz? Bu hâller bizi ne kadar duygu derinliğine sevk ediyor?


    Hac ve umrenin bütün merhalelerinde kulun ulaşması arzu edilen seviye ve kıvam şudur:


    7. Devamlı duâ ve zikir hâlinde olmak:


    Allâh Teâlâ buyurur:


    “…Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ar-i Harâm’da Allâh’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.” (el-Bakara, 198)


    “Hac ibâdetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan daha kuvvetli bir şekilde Allâh’ı zikredin. İnsanlardan öyleleri vardır ki: «Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!» derler. Böyle kimselerin âhiretten hiç nasîbi yoktur.” (el-Bakara, 200)


    Nitekim hac ve umrede bol bol getirilmesi emredilen telbiye de devamlı zikir ve duâ hâlinde olmayı telkin eder.


    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:


    “Telbiyede bulunan hiçbir müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın. Bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikâmette arzın son hudûduna kadar devam eder.” (Tirmizî, Hac, 14/828)


    Zikir ve duâ hâlinin kalbde iyice yerleşmesi için telbiye o kadar mühimdir ki, ferdî ibâdetler umûmiyetle sessiz olduğu hâlde telbiyeyi yüksek sesle getirmek emredilmiştir. Böylece kul, hem kendisini hem de çevresini kalb ve beden âhengi içinde zikir ve duâ ile meşgul edecektir.


    Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:


    “Cibrîl -aleyhisselâm- bana gelip, ashâbıma ve benimle beraber olanlara, telbiye getirirken seslerini yükseltmelerini söylememi emir buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Menâsik, 26/1814)


    Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek mekânlarda duâ ve zikir hâlinin muhâfazası için konuşmaların bile ne keyfiyette olması gerektiğini şöyle beyan buyurmuştur:


    “Beytullâh etrafındaki tavaf, namaz gibidir. Ancak bunda konuşabilirsiniz. Öyle ise, kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.” (Tirmizî, Hac, 112)


    Buraya kadar saydığımız düsturlar neticesinde murâd olan da şudur:


    8. Gönlün ilâhî af, feyiz ve mükâfâtı tatması:


    Hadîs-i şerîfte buyrulur:


    “Bir umre, diğer umreye kadar arada işlenenler için kefârettir. Hacc-ı Mebrûr’un karşılığı cennetten başka bir şey olamaz!” (Buhârî, Umre, 1)


    İşte Harameyn-i Şerîfeyn’e vâsıl olan her mü’minin arzusu, hac ve umre ibâdetini böyle kâmil mânâda îfâ ederek anasından doğduğu gibi günahsız olarak evine dönebilme müjdesini hak edebilmek ve bu ilâhî lutfa liyâkat kazanabilmek olmalıdır.


    Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:


    “Her kim, şu Kâ*be-i Mu*az*za*ma’ya hac ni*ye*tiy*le ge*lip de, fısk ve refes iş*le*me*den hac*cı*nı îfâ eder*se, ana*sın*dan doğ*du*ğu gi*bi gü*nah*sız bir şe*kil*de ter*te*miz ola*rak evi*ne dö*ner.” (Müs*lim, Hac, 438)


    Bu müjdeler, hiç şüphesiz mebrûr bir hac yapan, yâni hacları baştan sona güzellik ve fazîletle dolu olan mü’minler içindir.


    Hadîs-i şerîflerde ifâde buyrulduğu üzere, makbul ve mebrûr bir hac neticesinde “kul hakları” hâriç bütün günahlar af ve mağfiret olunur. Affın sâhibi Cenâb-ı Hak’tır. Lâkin kul haklarının hesâbı yine de kıyâmete bırakılmaktadır.


    Bununla birlikte hacdaki umûmî af müjdesinin mâhiyetini de doğru anlamak îcâb eder. Zîrâ kişinin kılmadığı namaz, tutmadığı oruç ve vermediği zekâtların bu affa dâhil olup olmadığı husûsunda kat’î bir bilgimiz yoktur. Mü’min, ömrü vefâ ettiği müddetçe bu borçları edâ etmeye çalışmalıdır. Zîrâ îfâ edilmeyen ibâdetlerden kula iki çeşit mes’ûliyet vardır:


    1. Îfâ etmemekten doğan mes’ûliyet.


    2. Kazâ etse bile, zamânında edâ etmemekten doğan mes’ûliyet.


    Cenâb-ı Hak, makbul bir hac neticesinde namaz, oruç ve zekâtları kazâya bırakmanın günâhını affederse de, kazâsı îfâ edilmeyen o borçların mes’ûliyeti yine de üzerimizden düşmez. Bunun için kazâların muhakkak îfâ edilmesi, zekâtın ise aradaki enflasyon farkı da hesap edilerek o zamanki râyiç bedeliyle ödenmesi zarûrîdir. Bunları kazâya bırakmış olmaktan dolayı da ayrıca Allâh Teâlâ’dan af dilemek îcâb eder.


    Bu yüzdendir ki hacca gidenlere, varsa borçlarını ödemeleri, üzerlerinde hakkı olanlardan helâllik almaları, kazâya kalmış namaz, oruç ve zekâtları bir an önce edâ etmeleri tembih edilir.


    İbâdet borçlarını ödeme gayreti içinde olup da ömrü vefâ etmediği için bunu ödeyemeyenleri -inşâallâh- Rabbimizin affetmesi umulur. Fakat daha önce de ifâde ettiğimiz gibi bu hususta bir kesinlik olmadığından, tutmadığımız oruçları, kılmadığımız namazları, vermediğimiz zekâtları imkân nisbetinde telâfîye gayret edip bu borçlardan bir an evvel kurtulmaya çalışmamız gerekir. Hacdaki umûmî affa güvenerek ibâdet borçları ve kul hakları husûsunda ihmâl ve gevşeklik gösterilmemeli, bu hususta bütün gayret sarf edilmelidir. Yine de eksik kalanlar olursa, onlar için de Allâh’ın af ve merhametine ilticâ edilmelidir.


    Ayrıca makbul bir haccın alâmeti, kişinin hacdan sonraki hâlinin de rızâ-yı ilâhî istikâmetinde olmasıdır. Mü’min, hacda günahlarının affedilmiş olmasına güvenerek rehâvete kapılmamalı, bu âlemin bir imtihan diyârı olduğunu aslâ hatırından çıkarmamalıdır. Zîrâ bir hadîs-i şerîfte de beyân edildiği üzere, kişi vardır ki cennete bir adım kala -Allâh korusun- cehennemlik oluverir.[4] İnsanlık târihi îman zemînindeki bu ayak kaymalarının acı tezâhürleriyle doludur.


    Bu bakımdan mü’min, havf ve recâ arasında bir kalbî kıvâm ile yaşayıp; “Sana yakîn (ölüm) gelene kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99) emr-i ilâhîsini kendisine hayat düstûru edinmelidir.


    Lâyıkıyla îfâ edilen bir hac, yâni hacc-ı mebrûr, ilâhî af müjdesinin yanında kula; mes’ûliyet, affedicilik, kalbi ve bedeni dâimâ temiz tutmak, İslâm kardeşliği, üstünlüğün ancak takvâ ile olduğu şuuru, helâl kazanç hassâsiyeti, tevekkül, teslîmiyet ve ihlâs gibi mânevî haslet ve güzellikleri de kazandırır. Haccın dün*ye*vî ve uh*re*vî kazançları bunlarla da sınırlı değildir.


    Haccın mü’min kullara sağladığı en mühim fayda, evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın rızâsıdır. Daha sonra da, dünyânın dört bir yanından gelen müslümanlar arasında meveddet, yâni muhabbet ve samîmiyet hâsıl etmesidir. Gerçekten de hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, af ve mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îman heyecânı içinde kaynaştığı mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyân eder. Orada muhtelif memleketlerden, lisanları ve renkleri farklı, yaşayış, örf ve âdetleri ayrı nice insanlar, Kâbe’nin etrafında muhteşem bir vahdet tablosu sergilerler. Oradaki kalbî muhabbet ve duyuşlar, bütün bu fânî ve izâfî farklılıkları aşar ve müslümanları aynı duygularla çarpan tek bir yürek hâline getirir. Gönül beraberliğinin huzur ve sürûru içinde güzel bir din kardeşliği yaşanır.


    Dolayısıyla hac, İslâm’ın sadece dînî bir rüknü olarak kalmaz; bu yüce dînin ahlâkî, ictimâî ve siyâsî cephesini kuvvetlendiren bir mâhiyet arz eder. Mü’minlerin cihanşümûl hayatlarının yüksek bir âbidesi olarak karşımıza çıkar.


  7. 20.Şubat.2013, 21:29
    4
    Misafir

    Cevap: Hac ibadetini bozan şeyler nelerdir?

    Bir arkadaşım hacc dan geldi ve 1 ay sonra rakı içelim dedi olmaz dedim fakat içmek istedi bir gün içiyorduk kendisi içti ve otomatikman haccı bozulmuş oldu sonra ise herşey yolunda gidiyordu ki bir ay sonra kendisini intihar ettiğini öğrendim çocukluk arkadaşımdı şoka girdim üzüldü ve neden intihar ettiğini ise bir mektupla açıklamıştı kendisinin bir rüya gördüğünü söyledi rüyada cumartesi günü balık tutmanın yasak olduğu yahudilerde balık tuttuklarında çarpıldıklarını gören arkadaşım (böyle yazıyor) sonra ise aynen kefene girdiğini ve bir anda ortamın devasa bir cami haline geldiğini sonra ise ona iki seçenek sunulduğunu yazıyordu bunlar ise rakı mı (özellikle rakı mı diye yazmış) yoksa hacc mı ? kendiside elinde değil tabi rakı demiş (rüya) sonrakendisine ateşten bir gömlek giydirildiğini görmüş ardındanda ortada duran havuza yönelmiş söndürmek için ve havuza girdiğinde heryer alev almış havuzun içi olmak üzere her yer sonra sonra bu havuzdaki suyun tadı aklına gelmiş havuzdaki şey rakıymış ve alev almış alkol orda öldüğünü gören arkadaşım sabah odasında intihar etmiş bi şekilde bulundu


  8. 20.Şubat.2013, 21:29
    4
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
    Bir arkadaşım hacc dan geldi ve 1 ay sonra rakı içelim dedi olmaz dedim fakat içmek istedi bir gün içiyorduk kendisi içti ve otomatikman haccı bozulmuş oldu sonra ise herşey yolunda gidiyordu ki bir ay sonra kendisini intihar ettiğini öğrendim çocukluk arkadaşımdı şoka girdim üzüldü ve neden intihar ettiğini ise bir mektupla açıklamıştı kendisinin bir rüya gördüğünü söyledi rüyada cumartesi günü balık tutmanın yasak olduğu yahudilerde balık tuttuklarında çarpıldıklarını gören arkadaşım (böyle yazıyor) sonra ise aynen kefene girdiğini ve bir anda ortamın devasa bir cami haline geldiğini sonra ise ona iki seçenek sunulduğunu yazıyordu bunlar ise rakı mı (özellikle rakı mı diye yazmış) yoksa hacc mı ? kendiside elinde değil tabi rakı demiş (rüya) sonrakendisine ateşten bir gömlek giydirildiğini görmüş ardındanda ortada duran havuza yönelmiş söndürmek için ve havuza girdiğinde heryer alev almış havuzun içi olmak üzere her yer sonra sonra bu havuzdaki suyun tadı aklına gelmiş havuzdaki şey rakıymış ve alev almış alkol orda öldüğünü gören arkadaşım sabah odasında intihar etmiş bi şekilde bulundu





+ Yorum Gönder