Konusunu Oylayın.: Kur’an’ı Kerim’in Değiştirilmesi

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Kur’an’ı Kerim’in Değiştirilmesi
  1. 12.Temmuz.2012, 19:46
    1
    Misafir

    Kur’an’ı Kerim’in Değiştirilmesi






    Kur’an’ı Kerim’in Değiştirilmesi Mumsema Geçen gün Alevi olduğunu bildiğim bir arkadaşım bana Kuran-ı Kerim’in Hz. Osman zamanında değiştirildiğini ve asıl deri yazmaların yakıldığını söyledi. Ve Kur’an ‘daki “Kur’an’ı biz indirdik ve biz korumaktayız”Ayetinin Hz. Osman zamanında eklendiğini söyledi. Ben Alevilik nedir bilmem, söylediklerine de inanmadım. Ancak yinede bilen birinden kanıtlarıyla öğrenmek isterim ki bende böyle durumlarda savunma yapabileyim. Cevap verirseniz memnun olurum. Teşekkürler.


  2. 12.Temmuz.2012, 19:46
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Geçen gün Alevi olduğunu bildiğim bir arkadaşım bana Kuran-ı Kerim’in Hz. Osman zamanında değiştirildiğini ve asıl deri yazmaların yakıldığını söyledi. Ve Kur’an ‘daki “Kur’an’ı biz indirdik ve biz korumaktayız”Ayetinin Hz. Osman zamanında eklendiğini söyledi. Ben Alevilik nedir bilmem, söylediklerine de inanmadım. Ancak yinede bilen birinden kanıtlarıyla öğrenmek isterim ki bende böyle durumlarda savunma yapabileyim. Cevap verirseniz memnun olurum. Teşekkürler.


    Benzer Konular

    - Tahrif [ilâhî kitaplar üzerinde herhangi bir kelimenin bile bile değiştirilmesi]

    - Tuvalet çıkışı çamaşıra idrar vb. damlasa değiştirilmesi gerekir mi?

    - Kuran-ı Kerim, Kuran-ı Kerim İle İlgili Hutbe-İstabul Müftülüğü

    - Sarraflık (altın gümüş ve paraların birbirleriyle değiştirilmesi)

    - 19.yüzyıldaki Kur`an`ı Kerim ile 21.yüzyıldaki Kur`an`ı Kerim aynı mıdır?

  3. 12.Temmuz.2012, 20:35
    2
    İLİMCİK
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 20.Haziran.2012
    Üye No: 96623
    Mesaj Sayısı: 419
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 5

    Cevap: Kur’an’ı Kerim’in Değiştirilmesi




    Kardeşim, Evvela, Bu gibi iddialar cahillikten ve Kur'anı bilmemekten kaynaklanıyor..Yoksa bildiğinden değil..Kendisine öğretilen şeyleri körü körüne tekrar ediyor..Bu kimselerin bu gibi sözleri söylemelerinin en büyük sebebi, Allah'ın emir ve yasaklarına ittiba edemedikleri için kendilerine bahane arayıp, kendilerini sorumluluktan kurtarmaya çalışmalarıdır...her ne ise..

    Kur'an ayetlerinin icaz ve belağatı mucize derecesindedir...Yani, hiç bir beşerin haddi değildir ki, Allah'ın kelamı içine kendi kelimelerini koysun ve haşa Allah'ın yerinde konuşsun...Hatta, insanların en beliği ve en fasihi olan Muhammed aleyhisselamın bile sözleri yani hadis-i şerifler Kur'an ayetlerine yetişemiyor..Yani, hadis-i şerifler ile Kur'an okunsa aralarındaki fark anlaşılıyor..Birinin hadis-i şerif, diğerinin ise Allah kelamı olduğu anlaşılıyor..

    Öyle ise, kimin haddi var ki kendi kelamını Kur'an içine karıştırsın. Kur'anın belağat ve icazını izah etmek için sayfalar dolusu yazı yazmak gerekir..Ben sadece işaret için, Risale-i Nurda geçen bir yeri aktarmak istiyorum:

    Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, Kâ'be'nin duvarında altun ile yazılan en meşhur ediblerin "Muallakat-ı Seb'a" namıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâ'be'den indirirken demiş: "Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."

    Hem bedevi bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: "Sen müslüman mı oldun?" O demiş: "Hâyır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim."

    Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla karar vermişler ki: "Kur'anın belâgatı, tâkat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez."

    Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve beliglerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz." diye ilân ettiği halde o asrın muannid beligleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

    Hem Kur'anın dostları, Kur'ana benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ana mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: "Bu Kur'an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil." Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâgatı umumun fevkindedir.

    Hattâ bir adam سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: "Bu âyetin hârika telakki edilen belâgatını göremiyorum." Ona denildi: "Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle." O da kendini Kur'andan evvel orada tahayyül ederken gördü ki: Mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'anın lisanından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes'udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede etti ve bu âyetin derece-i belâgatını zevkederek sair âyetleri buna kıyasla Kur'anın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla ondört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
    Asa-yı Musa ( 129 )

    bütün mebahis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki; o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin bir bahçe ve sema, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mazi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir surette bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelal'e yakışır bir tarz-ı beyandır. Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder. Proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur'an dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini -tabir caiz ise- proğramını yazan, gösteren bir zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu' ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şaibe-i taklid veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emaresi olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusuyla safî, berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ziyası "Güneş'ten geldim" der. Kur'an dahi, "Ben, Hâlık-ı Âlem'in beyanıyım ve kelâmıyım" der.

    Evet şu dünyayı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverane ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle, şu derece kıymetdar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıra-vari tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlahiyeye çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, Güneş'ten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur'an, Şems-i Ezelî'den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki, ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın? Evet, bu dünyayı san'atlarıyla zînetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Madem ki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
    Sözler ( 398 )

    Son olarak, kardeşim, yukarıdaki manalardan anlamayan kimselere Kur'anın göz ile görülen mucizelerini gösterebiliriz. Yani, Kur'an manadan, belağat ve icazdan anlamayan ve sadece gözü olan insanlara da bir çeşit mucizesini gösteriyor..şöyle ki:

    1-Kur'anın bütün ayetleri sayfanın ve satırın sonunda bitiyor..Yani, yarıda kalıp, diğer sayfaya geçen bir Kur'an ayeti yok.
    2-Bir sayfada birden fazla tekrar edilen kelimeler ve "Allah" ve "rab" lafızları tam bir muvazene ile alt alta geliyor..

    Bu iki özellik Kur'andan başka hiç bir kitapta yoktur..Eğer haşa Kur'anın bir kelimesi bile değiştirilse bu iki mucize meydana gelmiyor, kayboluyor...mana ve belağattan anlamayan kimselere Kur'anın bu mucize derecesindeki tevafuğunu gösterebiliriz.

    Elhasıl, Kur'anın her harfinin Allah kelamı olduğuna dair çok şey söylenebilir..Belki yüzlerce sayfa yazı yazılabilir bu konuda..fakat çok uzun olacağından mecburen kısa kesiyoruz.


  4. 12.Temmuz.2012, 20:35
    2
    İLİMCİK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Devamlı Üye



    Kardeşim, Evvela, Bu gibi iddialar cahillikten ve Kur'anı bilmemekten kaynaklanıyor..Yoksa bildiğinden değil..Kendisine öğretilen şeyleri körü körüne tekrar ediyor..Bu kimselerin bu gibi sözleri söylemelerinin en büyük sebebi, Allah'ın emir ve yasaklarına ittiba edemedikleri için kendilerine bahane arayıp, kendilerini sorumluluktan kurtarmaya çalışmalarıdır...her ne ise..

    Kur'an ayetlerinin icaz ve belağatı mucize derecesindedir...Yani, hiç bir beşerin haddi değildir ki, Allah'ın kelamı içine kendi kelimelerini koysun ve haşa Allah'ın yerinde konuşsun...Hatta, insanların en beliği ve en fasihi olan Muhammed aleyhisselamın bile sözleri yani hadis-i şerifler Kur'an ayetlerine yetişemiyor..Yani, hadis-i şerifler ile Kur'an okunsa aralarındaki fark anlaşılıyor..Birinin hadis-i şerif, diğerinin ise Allah kelamı olduğu anlaşılıyor..

    Öyle ise, kimin haddi var ki kendi kelamını Kur'an içine karıştırsın. Kur'anın belağat ve icazını izah etmek için sayfalar dolusu yazı yazmak gerekir..Ben sadece işaret için, Risale-i Nurda geçen bir yeri aktarmak istiyorum:

    Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki, Kâ'be'nin duvarında altun ile yazılan en meşhur ediblerin "Muallakat-ı Seb'a" namıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâ'be'den indirirken demiş: "Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."

    Hem bedevi bir edib: فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: "Sen müslüman mı oldun?" O demiş: "Hâyır, ben bu âyetin belâgatına secde ettim."

    Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkakî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imamlar ve mütefennin edibler icma' ve ittifakla karar vermişler ki: "Kur'anın belâgatı, tâkat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez."

    Hem o zamandan beri mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediblerin ve beliglerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: "Ya birtek surenin mislini getiriniz veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz." diye ilân ettiği halde o asrın muannid beligleri birtek surenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

    Hem Kur'anın dostları, Kur'ana benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi Kur'ana mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telahuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitablar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en adî adam dahi dinlese, elbette diyecek: "Bu Kur'an, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil." Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek mertebe-i belâgatı umumun fevkindedir.

    Hattâ bir adam سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: "Bu âyetin hârika telakki edilen belâgatını göremiyorum." Ona denildi: "Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle." O da kendini Kur'andan evvel orada tahayyül ederken gördü ki: Mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, camid ve şuursuz ve vazifesiz olarak hâlî, hadsiz, hududsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur'anın lisanından bu âyeti dinlerken gördü: Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat bir câmi-i kebir hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlukatı hayatdarane zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u huruşla mes'udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor, diye müşahede etti ve bu âyetin derece-i belâgatını zevkederek sair âyetleri buna kıyasla Kur'anın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını ve nev'-i beşerin humsunu istilâ ederek haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla ondört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
    Asa-yı Musa ( 129 )

    bütün mebahis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki; o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin bir bahçe ve sema, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mazi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir surette bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelal'e yakışır bir tarz-ı beyandır. Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder. Proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur'an dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini -tabir caiz ise- proğramını yazan, gösteren bir zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu' ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şaibe-i taklid veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emaresi olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusuyla safî, berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ziyası "Güneş'ten geldim" der. Kur'an dahi, "Ben, Hâlık-ı Âlem'in beyanıyım ve kelâmıyım" der.

    Evet şu dünyayı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverane ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle, şu derece kıymetdar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıra-vari tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlahiyeye çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, Güneş'ten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur'an, Şems-i Ezelî'den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki, ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın? Evet, bu dünyayı san'atlarıyla zînetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Madem ki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
    Sözler ( 398 )

    Son olarak, kardeşim, yukarıdaki manalardan anlamayan kimselere Kur'anın göz ile görülen mucizelerini gösterebiliriz. Yani, Kur'an manadan, belağat ve icazdan anlamayan ve sadece gözü olan insanlara da bir çeşit mucizesini gösteriyor..şöyle ki:

    1-Kur'anın bütün ayetleri sayfanın ve satırın sonunda bitiyor..Yani, yarıda kalıp, diğer sayfaya geçen bir Kur'an ayeti yok.
    2-Bir sayfada birden fazla tekrar edilen kelimeler ve "Allah" ve "rab" lafızları tam bir muvazene ile alt alta geliyor..

    Bu iki özellik Kur'andan başka hiç bir kitapta yoktur..Eğer haşa Kur'anın bir kelimesi bile değiştirilse bu iki mucize meydana gelmiyor, kayboluyor...mana ve belağattan anlamayan kimselere Kur'anın bu mucize derecesindeki tevafuğunu gösterebiliriz.

    Elhasıl, Kur'anın her harfinin Allah kelamı olduğuna dair çok şey söylenebilir..Belki yüzlerce sayfa yazı yazılabilir bu konuda..fakat çok uzun olacağından mecburen kısa kesiyoruz.





+ Yorum Gönder