Konusunu Oylayın.: Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü
  1. 12.Temmuz.2012, 14:10
    1
    Misafir

    Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü






    Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü Mumsema Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü


  2. 12.Temmuz.2012, 14:10
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 18.Temmuz.2012, 18:33
    2
    munzir
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 27.Ocak.2009
    Üye No: 46504
    Mesaj Sayısı: 235
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 3

    Cevap: Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü




    Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü
    Batı'nın İslâm'ı tanımasına geçmeden önce, İslâm'ın gayrimüslim toplumlara tanıtılmasında tasavvuf erbabının tarih içinde oynadığı role çok kısa olarak temas etmek istiyorum:

    Tasavvuf erbabı, daha ilk devirlerden itibaren gayrimüslim toplumlara İslâm'ı tebliğ etmeye büyük bir önem vermişlerdir. İslâm'ın İran, Horasan, Orta Asya, Anadolu, Balkanlar ve Kuzey Afrika gibi bölgelere, öncelikle sûfî dervişler vasıtasıyla ulaştırıldığı bilinen bir husustur.

    Tebliğ faaliyetini her fırsatta sürdüren sûfîler, gerektiğinde dış tehdit ve saldırılara karşı İslâm'ı müdafaa etme görevini de en iyi şekilde îfâ etmeye çalışmışlardır. Bunalımlı dönemlerde, tasavvuf erbabı müslümanları çeşitli tarîkatların himayesine alarak, onların dînî, ahlâkî kültürel ve hatta askerî bakımdan korunmasında çok büyük hizmet ifâ etmişlerdir. Sahanın meşhur uzmanlarından olan Alexandre Bennigsen, Sûfî ve Komiser: Rusya'da İslâm Tarîkatları adıyla son yıllarda yayınladığı eserinde, onikinci asırda İslâm âleminde hızlı bir şekilde tarîkatların kurulup yayılmasını, İslâm dünyasının ilk defa olarak dış tehditlerle karşı karşıya kalmış olmasına bağlamaktadır ki, bu tehditleri Doğu'da Moğol İstilâları, Batı'da ise Haçlı Seferleri teşkil ediyordu. Aynı uzman, onikinci asırdaki bu hadise ile, ondokuzuncu asırda Kuzey Afrika'daki tarîkat faaliyetleri ve Batı sömürgeciliğine karşı sürdürülen mücadele arasında tam bir benzerlik olduğunu da ifade etmektedir.

    Tarîkatların, İslâm'ın hem müdafii hem de misyoneri durumunda olduğunu hatırlatan Bennigsen, Sovyet Rusya'daki durum hakkında şunları söylemektedir: "İslâm'ın hem din, hem de hayat tarzı olarak muzaffer bir şekilde Rusya topraklarında şu ana kadar varlığını devam ettirmesi, sûfî tarikatların sürekli ve sistemli faaaliyeti sayesinde mümkün olmuştur."

    İslâm tarikatlarının Kuzey Afrika bölgesinde de aynı fonksiyonu icra ettiğini; o bölgede de İslâm adına tebliğ ve misyonerlik faaliyeti ile müdafaa görevini aynı anda yürüttüğünü görüyoruz. Şazeliye, Bedeviyye, Desûkiyye, Tîcâniyye ve daha pek çok tarîkat, Afrikalı müslümanların hayatında asırlardır hakim bir rol oynamıştır. Bu durumu, Marty adındaki bir yazar şu şekilde dile getirmektedir: "Afrika'lı Allah'ın aziz kıldığı güçlü bir velînin arkasında toplanmadan yaşayamaz ve âhiret saadetini ümit edemez."



    Batı dünyasının İslâm'ı tanımasında tasavvuf ve tarîkatların oynadığı role gelince; bu konuyu iki açıdan ele almakta fayda vardır: Geçmiş dönem ve son devir.

    Geçmiş döneme bir göz attığımızda, Kuzey Afrika, Endülüs ve Anadolu kanalıyla, İslâm mutasavvuflarının onikinci asırdan itibaren, Batı'da etkili olmaya başladığını görüyoruz. Orta çağda İslâm'ın batıya tesirinden bahsedilirken, bilindiği gibi genellikle matematik, tıp, astronomi, fizik ve benzeri pozitif ilimler sahasında görülen etki ele alınmış; bunun yanında sûfîlerin ruhiyat alanında batı mistikleri ve din adamları üzerinde icrâ ettikleri tesir üzerinde her nedense pek durulmamıştır. Halbuki bir çok Batılı araştırmacı bu konuya özellikle dikkat çekmiştir. Bu düşünürler, Raymond Lulle, Roger Bacon, Dante, Saint Jean de la Croix, Sainte Thérese d'Avila, Duns Scot ve daha pek çok hıristiyan mistiğin eserlerinde, kullandıkları terminolojide veya dînî yaşantılarında İslâm mutasavvıflarının etkisi olduğunu ortaya koymuşlardır.

    Yine kaynakların zikrettiğine göre, Ortaçağ'da hıristiyan Batı'da görülen mistik karakterli bir takım dernek ve cemaatlerde de sûfîlerin tesiri açıkça görülmektedir: Fideles d'Amour (Aşk Sadıkları), Freres de La Rose Croix (Kızıl Haçın Kardeşleri) ve La Libre Prensée (Hür Düşünce) adlı dernekler bunlardan birkaçıdır. Bu derneklerin düşünce sistemi o dönemlerde çoğunlukla hıristiyanlıktan bir sapış (hérésie) olarak kabul edilmiştir.

    R. Guenon, bu sırrî teşkilatların arkasında bazı bilinmeyen şahsiyetlerin bulunduğunu ve onları fikren yönlendirdiklerini belirttikten sonra diyor ki: "Onlar hakkında söylenebilecek tek şey şudur: Bu teşkilatlar kendilerini Avrupalı sûfîler veya en azından bu yolda yüksek bir ruh düzeyine ulaşmış mutasavvıflar diyebileceğimiz bir seviyede idilerÉ Aslında bu teşkilatlar, Doğu'yu Batı'ya bağlayan zincirin bir halkasını teşkil etmekte ve sûfîlerle sürekli bir ilişki içinde bulunmaktaydılar."

    İdris Şah'ın belirttiğine göre, bu teşkilatlardan sûfîyâne fikirleri en çok benimseyeni ve tasavvufî hayat tarzını en çok uygulayanı La Libre Prensée (Hür Düşünce) adındaki mistik hareket idi."



    Guenon'a göre, günümüz insanları ve özellikle Batı âlemi, oldukça önemli bir hadise olan İslâm sûfîlerinin hıristiyan mistikleri üzerindeki tesirini bilmemektedir. Halbuki bu tesir ona göre, İslâm Medeniyeti'nin Batı'ya pozitif ilimler ve felsefe sahasında yaptığı te'sirden çok daha önemlidir. Nitekim, İdris Şah da bir eserinde, tasavvufî fikirlerin Batı kaynaklı olduğu söylenen fikirlerin çoğundan asırlarca önce Batı'da kök saldığını söylemektedir.

    Gorülüyor ki, İslâm tasavvufunun Ortaçağ hıristiyan Batı dünyasına etkisi bir hayli fazla olmuştur. Belki de bunun bir sonucu olarak, Guenon'un da ifade ettiği gibi Ortaçağ hıristiyanlığında bugünküne nispetle çok daha rûhânî (traditionalle) bir muhteva mevcuttu. Guenon, Rönesans'tan sonra kasıtlı ve şuurlu bir şekilde, hıristiyanlığın bu rûhânî muhtevasından soyutlandığını ve giderek tümüyle şekilden ibaret zâhîrî bir din haline getirildiğini söylemektedir. Batı'da son yıllarda Tasavvufa gösterilen büyük alâkanın ve bu yolla vakî olan ihtidaların en önemli sebeplerinden birisi de, her halde hrıstiyanlıktaki bu karakter değişikliği olsa gerektir.



    İslâm'ın ve tasavvufun Batı üzerindeki tesirinde, Ortaçağ'ın sonlarından itibaren bir azalma görülmekle beraber, bu hususta ondokuzuncu asrın sonlarından bu tarafa tekrar büyük bir canlanma sözkonusu olmuştur. Bu son dönemde Avrupa'da görülen İslâmî ve tasavvufî yayılmayı Batılılar, Avrupa'nın İslâm ülkelerine karşı özellikle Kuzey Afrika'da uyguladıkları sömürgeci ve düşmanca politikaya İslâm Alemi'nin bir tepkisi olarak değerlendirmektedirler.

    Gerçekten de, yirminci asrın başlarından bu tarafa Batı dünyasında İslâmiyet artan bir hızla yayılmakta ve bunda en büyük rolü yine tasavvuf ve tarikatlar oynamaktadır. Peki bu nasıl olmaktadır?

    Yaptığımız tespitlere göre, Batı'nın son zamanlarda İslâm'ı tanımasında tasavvufun tesiri iki ayrı kanaldan gerçekleşmektedir. Bunlardan birincisi, Batı'da neşredilen tasavvufa dair eserler; diğeri ise Batı'da faaliyet gösteren tarikatlardır. Bu iki husus üzerinde kısaca durmak istiyorum.



    Bilindiği üzere, Batı'da yapılan tasavvufla ilgili neşriyatta, yirminci asrın başlarından bu tarafa sürekli bir artış görülmektedir. L. Massignon, H. Corbin, L. Gardet ve R. A. Nicholson gibi. şarkiyatçıların yanısıra, tasavvufla doğrudan ilgisi olan. R. Guenon, L. Schaya, F. Schoun, T. Burckhardt ve daha bir çok Batı'lı müslüman düşünürün yazmış olduğu tasavvufa dair eserler büyük bir yekûn teşkil etmektedir. Ayrıca, büyük sûfîlerin yazdığı klasik tasavvuf kaynaklarının pek çoğu batıda neşredilmiş durumdadır. Bütün bu eserler, Tasavvuf düşüncesinin Batı'da tanınmasında ve bu yolla İslâm'ın yayılmasında önemli bir fonksiyon icra etmektedirler.

    Tasavvufa dair eserleri okuyarak İslâm'ı kabul eden Batı'lılar üzerinde etkisi olan şahsiyet arasında R. Guenon'un apayrı bir yeri vardır. Eserleriyle ülkemizde de tanınan bu Fransız asıllı müslüman, özellikle Batı medeniyetini tenkit eden ve İslam'ın mükemmelliğini anlatan bir çok eseriyle, İslâm'ın ve bilhassa tasavvufî düşüncenin Batı'da tanınmasında pek çok kimsenin müslüman olmasında büyük tesir icra etmiştir. Bugün eserleriyle tanınan Michel Valsan, F. Schuon, T. Burckhardt, M. Lings, M. Schodkievitcz ve daha bir çok batılı müslüman düşünür İslâm'ı onun tesiriyle kabul etmiş ve tasavvufa intisab etmiştir. Hatta bugün Avrupa'da bu düşünürlerin öncülüğünü yaptığı bir Guenoncular hareketi mevcuttur.



    Batı'da neşredilen eserlerin yanısıra, oralarda faaliyet gösteren tarikatların da İslâm'ın Batı aleminde tanınmasında ve yayılmasında çok büyük rolü olmaktadır. Batı'daki ihtidaların sebeplerini tespit etmek maksadıyla yapılmış bir araştırmanın ürünü olan D'Une Foi l'Autre. Les Conversions a l'Islam en Occident adlı eser, tasavvuf ve tarikatlar vasıtasıyla müşlüman olan Batılılardan pek çok örnekler vermektedir. Yine bu kitaptan öğrendiğimize göre, bugün Batıda en aktif durumda olan tarikatlar şunlardır:

    1. Avrupa'da Şazeliye'nin bir kolu olan Alaviyye.

    2. Mevleviyye.

    3. Amerika'da Halvetiyye'nin Cerrahiyye kolu.

    4. İspanya'da, Endülüste Tekrar İslâm'a Dönüş adlı dernek.

    Bunların dışında, zamanla İslâm aleminde kurulmuş olan pek çok tarikat'ın şu veya bu şekilde uzantısını görmek mümkündür. Meselâ sahanın uzmanlarından olan A. Popovic'in belirttiğine göre, bugün Balkan ülkelerinde dokuz ayrı tarikat faaliyet halindedir. Batı'daki bütün bu tarikatlardan özellikle Şazeliyye'nin kolları çok daha yaygın bir faaliyet içerisindedir. Meselâ bunlardan biri olan Alaviyye tarikatının, bir çok Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkesinde şûbeleri vardır. Fransa'da da bir çok şûbesi bulunan bu tarîkat Les Amis de l'Islam (İslam'ın dostları) adlı bir dernek halinde çok yönlü bir faaliyet içerisinde olup, İslâm'ın tanınıp yayılmasında hayli etkili olmaktadır. Bu tarikata bağlı olan ve derneğin yayın sorumluluğunu yapmış olan Johan Cartigny (Abdulcemil) adlı Fransız müslüman, günümüz müslümanlarına şu ilginç tavsiyelerde bulunmaktadır:

    "Müslümanların artık batı ile daha sıkı bir diyaloga girmesi gerekir. Batı'ya karşı katı bir düşmanlık beslemek müslümanlara bir şey kazandırmayacak; aksine, onlara yaklaşıp İslâm'ı tebliğ etmek daha faydalı olacaktır. Diğer taraftan, tarikat mensubu müslümanlarla herhangi bir tarikata bağlı olmayan ve hatta tarikatlar hakkında menfî düşünen müslümanlar arasında da asla tefrikaya fırsat vermemek gerekir."



    Kısaca söylemek gerekirse, Batı'nın İslâmı tanımasında ve benimsemesinde, tarikatların rolü oldukça fazladır. Tasavvufî eserler daha ziyade entellektüel zümre üzerinde etkili olurken, tarikatlar her kesimden insana hitab etmekte bu yüzden de etki alanı çok daha geniş olmaktadır. 1986'da Paris'te bulunduğum sırada Batı'daki ihtida olaylarında tasavvuf ve tarikatların te'sir nispeti hakkında fikirlerini sorduğum bir çok Fransız müslüman, bu nispetin çok yüksek olduğunu, özellikle Fransa açışından %80'lere ulaşabileceğini açık olarak ifade etmişlerdir. Aynı düşünceye Prof. Muhammed Hamidullah da iştirak etmektedir.



    Batı dünyasındaki bütün bu gelişmelerin ve İslâm tasavvufuna gösterilen bu yakın alâkanın sebebi acaba nedir?.. Yapmış olduğum bu kısa araştırma sonunda edindiğim kanaate göre bunun iki temel sebebi vardır. Bunlardan birincisi, Batı'nın sahip olduğu inanç, düşünce ve kültür sisteminin, insanları ruhen tatmin etmekten uzak olması; ikincisi ise, tasavvuf düşüncesinin sahip olduğu özelliklerin Batı insanının rûhî ve manevî ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olması.

    Gerçekten de bugün batı dünyası, teknik ve ekonomik bakımdan kaydettiği bunca gelişmeye rağmen, rûhî açıdan büyük bir bunalım yaşamaktadır. Batı'nın sahip olduğu inanç sistemi; materyalist, ferdiyetçi ve mânevî temellerden yoksun düşünce ve değerler yapısı, Batı insanının rûhî ve mistik ihtiyaçlarına cevap vermekten iyice uzaklaşmış, onu büyük bir mânevî boşluk ve arayışın içine itmiştir. Guenon'un da ısrarla belirtmeye çalıştığı gibi, bugün hıristiyanlık dini de, ilâhî ve mistik muhtevasından büyük çapta uzaklaştırılmıştır. Hıristiyanlığın günümüz insanını tatmin etmediğini ve iyi bir dünya-ahiret dengesi kuramadığını artık bir çok batılı düşünür ve hatta din adamı dahil açıktan açığa ifade etmektedir.

    Hıristiyanlığın ve Batı medeniyetinin bu özelliklerine karşılık, İslâm'ı tanıma fırsatı bulan Batı insanı, orada mükemmel bir dünya-ahiret, madde-mânâ ve zâhir-bâtın dengesi kurulduğunu; özellikle onun mistik bir muhtevaya sahip olduğunu faketmektedir. Batı insanını, İslâm'ın daha ziyade bâtınî ve mistik yönü alâkadar ettiği için, tasavvufî düşünce sistemini ve onun insan, Allah ve varlık telâkkilerini oldukça cazip bulmakta, aradığını orada bulduğuna inanmaktadır. Kısacası, Batı insanı, İslâm'ın ibadet, kural ve merasimlerinden çok, mistik ve metafizik muhtevasında tatmin aramaktadır. İslâm'ın rûhî ve mistik yönünü temsil eden ve ilâhî aşk, sevgi ve hoşgörü temelleri üzerine oturan tasavvuf, bu yüzden Batı'da çok daha büyük bir ilgiyle karşılanmakta ve pek çok ihtidalara sebep olmaktadır. Gai Eaton (Hasan Abdullah Abdulmecid)'in dediği gibi, onu tanıma fırsatı bulan Batı'lının gözünde tasavvuf, bütün dinlerin sentezini oluşturmakta ve onun tüm sorunlarına cevap vermektedir.



    Yıllardır Paris'te ikamet eden ve Batı'daki ihtida olaylarını yakından müşahade eden değerli bir ilim adamı Prof. Muhammed Hamidullah'ın bu konudaki şu sözleri de, Batının İslâm'ı tanımasında tasavvufun oynadığı önemli rolü dile getirmektedir. O diyor ki:

    "Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığımdan beri hayretle görmekteyim ki, hıristiyanların İslâm'ı kabulü, onun akıl yoluyla izahı sûretiyle değil tasavvufî izahla olmaktadır. Onları İslâm'ı kabule sevkeden ne Ebu Hanife, ne de İmam-ı Maturidî'dir; fakat Muhyiddin-i A'rabi'dir. Bu konuda benim de şahsî müşahadelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir izah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyor; fakat tasavvufî izah meyvesini vermekte gecikmiyordu. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgû'nun yakıp-yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün en azından Avrupa ve Afrika'da İslâm'a hizmet edecek olan ne kılıç, ne de akıldır; fakat kalp ve tasavvuftur."



    Sonuç olarak diyebiliriz ki, tasavvuf ve tarikatlar, İslâm'ın tüm dünyada yeni bir yayılma dönemine girdiği günümüzde, geçmiş dönemlerde icra ettiği fonksiyonu, Batı dünyasında ve başka bölgelerde yeni bir dinamizmle yerine getirmeye devam etmektedir. Bugün Uzak Doğu'dan Avrupa içlerine, Güney Afrika'dan Amerika'ya kadar hızla yayılmakta olan İslâm'ın bayraktarlığını, yine tasavvuf ve tarikatlar yapmaktadır. Dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden Batılı uzmanlar, bu durumu çok iyi bildikleri için, son yıllarda dünyada ve batıda aktif bir faaliyet içerisinde olduğu görülen tarikatları, biraz da endişe ile çok yakından takip etmektedirler. Bugün Batı'da, tasavvuf ve tarikatlar, pek çok kitap, dergi, sempozyum ve konferansın konusunu teşkil etmektedir.

    Şu halde, bugün müslümanları yeni bir İslâm-Hıristiyanlık diyalogunun gündemde olduğu şu dönemde, bu diyalogun İslâm'ın zaferiyle sonuçlanmasını istiyorlarsa, tasavvuf ve tarikat olayını mutlaka göz önüne almak ve onu çok iyi değerlendirerek, dış dünyaya İslâm'ı tasavvufî bir anlayışla takdim etmek durumundadırlar. Bu gerçeği daha ondokuzuncu asırda farkeden E. Mallitski adlı Sovyet İslâm uzmanı, bir kitabında aynen şunları söylemektedir:

    "İslam dünyasındaki bütün entellektüel hareketler tekrar tasavvuf bayrağına sarılmak zorundadırlar. İslâm'ın rönesansı ancak tasavvufun etkisiyle gerçekleşebilir. Her yeni fikir, gerici veya devrimci her dînî veya siyâsî hareket, tasavvuf bayrağına sarılmak zorunda kalacaktır."



    Müslümanlar bu gerçeği iyi kavradıkları ve tasavvuf hareketini İslâm'ın tebliğinde gerekli şekilde değerlendirdikleri takdirde, Batı ülkelerinde İslâmiyet tahminlerin de üzerinde yayılacak ve Batı dünyasını da kısa zamanda aydınlatacaktır. Bunun şuurunda olan Hibetünnûr Verhagen adlı Hollandalı bir müslümanın şu sözleri İslâm'ın Batı'daki istikbâli açısıncan çok büyük anlam ifade etmektedir:

    "Bizim gayemiz, İslâm'ın bütün insanların dini olmasını te'min etmektir. Hz. Peygamberin gayesi de bu idi. O, kıyametin kopacağı sırada güneşin batıdan doğacağını söylüyordu. Ben inanıyorum ki İslâm güneşi tekrar battığı yerden doğacak ve yakında Batı'da tekrar parlayacaktır."

    Biz de inanıyoruz ki, müslümanlar İslâm'ı tasavvuf büyüklerinin anladığı gibi anlayıp yaşadıkları ve bu hususta diğer insanlara güzel örnek oldukları takdirde, Allah'ın inayeti ile İslâm güneşi sadece Batı'yı değil, tüm dünyayı aydınlatmakta gecikmeyecektir.



    Soru:

    --Bazı yazarlar Röno Genon'un ne kadar gelenekçi bir düşünür ve müslüman ve tasavvufçu olsa da onun bir amacı da hristiyan dünyasını ve hristiyan tarihini temize çıkarmaktır. Çünkü ortaçağ hristiyanlığına toz kondurmuyor diyorlar; bu düşünce ne kadar doğrudur, açıklar mısınız?.



    --Esasında bu soruya tam olarak cevap vermeyi kendimi yetkili hissetmiyorum. Çünkü Genon'u yeterince araştırmış sayılmam bunu açıkça söyleyeyim. Fakat bildiğim kadarıyla, Genon başlangıçta çok iyi bir hristiyandı. Ama araştırıcı bir ruha sahip hristiyanlığı kritik ediyor ve bu da hristiyanlığın orta çağa nisbetle giderek asliyetinin uzaklaştırıldığını görüyor. Tabii Orta çağ hristiyanlarının saf temiz bir din olduğunu daha sonra da kabul etmiyor. Bana göre, belki kendisi hristiyanken bunu düşünüyor. Sonradan da bunu kabul etmiş olsa, hristiyanlığın özüne dönmek isterdi. Böyle yapmamış, Hristiyanlıkta tatmin olmadığı için bilahere uzak doğu dinlerine merak salmış ve doğu mistisizmini araştırmıştır.

    Bir tatmin arayışı içerisinde İslamı tanımaya çalışıyor, bu sırada bir Şâzelî şeyhi ile karşılaşıyor. Onun vasıtasıyla İslâm'ı ve tasavvufu tanıyor. Müslüman oluyor artık İslâm'ı incelemeye koyuluyor ve İslâm'ı derinlemesine araştırıyor. Tasavvufu da irdeliyor, anlıyor. Neticede görüyor ki, aradığı şey İslâm'da ve özellikle tasavvufta... Genon için bunu söyleyebiliriz.

    İşte, "Genon hristiyanlığı, Orta çağ hristiyanlığını ihya etmek istiyor." şeklindeki görüş, bana göre doğru değil... Hayatının sonlarını bir şeyh sıfatıyla sofiyane bir yaşayışla geçirmiş bir tarikat ehli bir kimse için, böyle bir iddiada bulunmak, zannediyorum pek gerçekçi bir iddia olmasa gerek.



    Soru:

    --Genon gelenekten neyi kasdediyor?



    --Genon, eserlerinde gelenek tabirini çok kullanıyor. Tradisyon tabiri gelenek anlamındadır. Hadis manası da vardır ama, burada kasdedilen gelenek nedir?.. Genon'un eserlerinde kasdettiği gelenek, İslami karşıtı olarak herhalde sünnetulahtır. Yani İlahî gelenek... Cenab-ı Hak'kın varlık alemleri insana koyduğu kanun. İnsan bunu yakalamaya çalışıyor ve bu kanundan uzaklaştığı sürece gelenekten yani ilahî misyondan uzaklaşıyor. O'na yaklaştığı nisbette de geleneğe, yani ilâhî hakikate yaklaşmış oluyor. Gelenek tabirinden bunu kastediyor benim anladığım kadarıyla...

    Teşekkür ederim.



    12. 11. 1994 - Eskişehir

    Prof. Dr. Osman TÜRER
    A. Ü. İlâhiyat Fakültesi


  4. 18.Temmuz.2012, 18:33
    2
    Devamlı Üye



    Batı'nın İslâm'ı Tanımasında Tasavvufun Rolü
    Batı'nın İslâm'ı tanımasına geçmeden önce, İslâm'ın gayrimüslim toplumlara tanıtılmasında tasavvuf erbabının tarih içinde oynadığı role çok kısa olarak temas etmek istiyorum:

    Tasavvuf erbabı, daha ilk devirlerden itibaren gayrimüslim toplumlara İslâm'ı tebliğ etmeye büyük bir önem vermişlerdir. İslâm'ın İran, Horasan, Orta Asya, Anadolu, Balkanlar ve Kuzey Afrika gibi bölgelere, öncelikle sûfî dervişler vasıtasıyla ulaştırıldığı bilinen bir husustur.

    Tebliğ faaliyetini her fırsatta sürdüren sûfîler, gerektiğinde dış tehdit ve saldırılara karşı İslâm'ı müdafaa etme görevini de en iyi şekilde îfâ etmeye çalışmışlardır. Bunalımlı dönemlerde, tasavvuf erbabı müslümanları çeşitli tarîkatların himayesine alarak, onların dînî, ahlâkî kültürel ve hatta askerî bakımdan korunmasında çok büyük hizmet ifâ etmişlerdir. Sahanın meşhur uzmanlarından olan Alexandre Bennigsen, Sûfî ve Komiser: Rusya'da İslâm Tarîkatları adıyla son yıllarda yayınladığı eserinde, onikinci asırda İslâm âleminde hızlı bir şekilde tarîkatların kurulup yayılmasını, İslâm dünyasının ilk defa olarak dış tehditlerle karşı karşıya kalmış olmasına bağlamaktadır ki, bu tehditleri Doğu'da Moğol İstilâları, Batı'da ise Haçlı Seferleri teşkil ediyordu. Aynı uzman, onikinci asırdaki bu hadise ile, ondokuzuncu asırda Kuzey Afrika'daki tarîkat faaliyetleri ve Batı sömürgeciliğine karşı sürdürülen mücadele arasında tam bir benzerlik olduğunu da ifade etmektedir.

    Tarîkatların, İslâm'ın hem müdafii hem de misyoneri durumunda olduğunu hatırlatan Bennigsen, Sovyet Rusya'daki durum hakkında şunları söylemektedir: "İslâm'ın hem din, hem de hayat tarzı olarak muzaffer bir şekilde Rusya topraklarında şu ana kadar varlığını devam ettirmesi, sûfî tarikatların sürekli ve sistemli faaaliyeti sayesinde mümkün olmuştur."

    İslâm tarikatlarının Kuzey Afrika bölgesinde de aynı fonksiyonu icra ettiğini; o bölgede de İslâm adına tebliğ ve misyonerlik faaliyeti ile müdafaa görevini aynı anda yürüttüğünü görüyoruz. Şazeliye, Bedeviyye, Desûkiyye, Tîcâniyye ve daha pek çok tarîkat, Afrikalı müslümanların hayatında asırlardır hakim bir rol oynamıştır. Bu durumu, Marty adındaki bir yazar şu şekilde dile getirmektedir: "Afrika'lı Allah'ın aziz kıldığı güçlü bir velînin arkasında toplanmadan yaşayamaz ve âhiret saadetini ümit edemez."



    Batı dünyasının İslâm'ı tanımasında tasavvuf ve tarîkatların oynadığı role gelince; bu konuyu iki açıdan ele almakta fayda vardır: Geçmiş dönem ve son devir.

    Geçmiş döneme bir göz attığımızda, Kuzey Afrika, Endülüs ve Anadolu kanalıyla, İslâm mutasavvuflarının onikinci asırdan itibaren, Batı'da etkili olmaya başladığını görüyoruz. Orta çağda İslâm'ın batıya tesirinden bahsedilirken, bilindiği gibi genellikle matematik, tıp, astronomi, fizik ve benzeri pozitif ilimler sahasında görülen etki ele alınmış; bunun yanında sûfîlerin ruhiyat alanında batı mistikleri ve din adamları üzerinde icrâ ettikleri tesir üzerinde her nedense pek durulmamıştır. Halbuki bir çok Batılı araştırmacı bu konuya özellikle dikkat çekmiştir. Bu düşünürler, Raymond Lulle, Roger Bacon, Dante, Saint Jean de la Croix, Sainte Thérese d'Avila, Duns Scot ve daha pek çok hıristiyan mistiğin eserlerinde, kullandıkları terminolojide veya dînî yaşantılarında İslâm mutasavvıflarının etkisi olduğunu ortaya koymuşlardır.

    Yine kaynakların zikrettiğine göre, Ortaçağ'da hıristiyan Batı'da görülen mistik karakterli bir takım dernek ve cemaatlerde de sûfîlerin tesiri açıkça görülmektedir: Fideles d'Amour (Aşk Sadıkları), Freres de La Rose Croix (Kızıl Haçın Kardeşleri) ve La Libre Prensée (Hür Düşünce) adlı dernekler bunlardan birkaçıdır. Bu derneklerin düşünce sistemi o dönemlerde çoğunlukla hıristiyanlıktan bir sapış (hérésie) olarak kabul edilmiştir.

    R. Guenon, bu sırrî teşkilatların arkasında bazı bilinmeyen şahsiyetlerin bulunduğunu ve onları fikren yönlendirdiklerini belirttikten sonra diyor ki: "Onlar hakkında söylenebilecek tek şey şudur: Bu teşkilatlar kendilerini Avrupalı sûfîler veya en azından bu yolda yüksek bir ruh düzeyine ulaşmış mutasavvıflar diyebileceğimiz bir seviyede idilerÉ Aslında bu teşkilatlar, Doğu'yu Batı'ya bağlayan zincirin bir halkasını teşkil etmekte ve sûfîlerle sürekli bir ilişki içinde bulunmaktaydılar."

    İdris Şah'ın belirttiğine göre, bu teşkilatlardan sûfîyâne fikirleri en çok benimseyeni ve tasavvufî hayat tarzını en çok uygulayanı La Libre Prensée (Hür Düşünce) adındaki mistik hareket idi."



    Guenon'a göre, günümüz insanları ve özellikle Batı âlemi, oldukça önemli bir hadise olan İslâm sûfîlerinin hıristiyan mistikleri üzerindeki tesirini bilmemektedir. Halbuki bu tesir ona göre, İslâm Medeniyeti'nin Batı'ya pozitif ilimler ve felsefe sahasında yaptığı te'sirden çok daha önemlidir. Nitekim, İdris Şah da bir eserinde, tasavvufî fikirlerin Batı kaynaklı olduğu söylenen fikirlerin çoğundan asırlarca önce Batı'da kök saldığını söylemektedir.

    Gorülüyor ki, İslâm tasavvufunun Ortaçağ hıristiyan Batı dünyasına etkisi bir hayli fazla olmuştur. Belki de bunun bir sonucu olarak, Guenon'un da ifade ettiği gibi Ortaçağ hıristiyanlığında bugünküne nispetle çok daha rûhânî (traditionalle) bir muhteva mevcuttu. Guenon, Rönesans'tan sonra kasıtlı ve şuurlu bir şekilde, hıristiyanlığın bu rûhânî muhtevasından soyutlandığını ve giderek tümüyle şekilden ibaret zâhîrî bir din haline getirildiğini söylemektedir. Batı'da son yıllarda Tasavvufa gösterilen büyük alâkanın ve bu yolla vakî olan ihtidaların en önemli sebeplerinden birisi de, her halde hrıstiyanlıktaki bu karakter değişikliği olsa gerektir.



    İslâm'ın ve tasavvufun Batı üzerindeki tesirinde, Ortaçağ'ın sonlarından itibaren bir azalma görülmekle beraber, bu hususta ondokuzuncu asrın sonlarından bu tarafa tekrar büyük bir canlanma sözkonusu olmuştur. Bu son dönemde Avrupa'da görülen İslâmî ve tasavvufî yayılmayı Batılılar, Avrupa'nın İslâm ülkelerine karşı özellikle Kuzey Afrika'da uyguladıkları sömürgeci ve düşmanca politikaya İslâm Alemi'nin bir tepkisi olarak değerlendirmektedirler.

    Gerçekten de, yirminci asrın başlarından bu tarafa Batı dünyasında İslâmiyet artan bir hızla yayılmakta ve bunda en büyük rolü yine tasavvuf ve tarikatlar oynamaktadır. Peki bu nasıl olmaktadır?

    Yaptığımız tespitlere göre, Batı'nın son zamanlarda İslâm'ı tanımasında tasavvufun tesiri iki ayrı kanaldan gerçekleşmektedir. Bunlardan birincisi, Batı'da neşredilen tasavvufa dair eserler; diğeri ise Batı'da faaliyet gösteren tarikatlardır. Bu iki husus üzerinde kısaca durmak istiyorum.



    Bilindiği üzere, Batı'da yapılan tasavvufla ilgili neşriyatta, yirminci asrın başlarından bu tarafa sürekli bir artış görülmektedir. L. Massignon, H. Corbin, L. Gardet ve R. A. Nicholson gibi. şarkiyatçıların yanısıra, tasavvufla doğrudan ilgisi olan. R. Guenon, L. Schaya, F. Schoun, T. Burckhardt ve daha bir çok Batı'lı müslüman düşünürün yazmış olduğu tasavvufa dair eserler büyük bir yekûn teşkil etmektedir. Ayrıca, büyük sûfîlerin yazdığı klasik tasavvuf kaynaklarının pek çoğu batıda neşredilmiş durumdadır. Bütün bu eserler, Tasavvuf düşüncesinin Batı'da tanınmasında ve bu yolla İslâm'ın yayılmasında önemli bir fonksiyon icra etmektedirler.

    Tasavvufa dair eserleri okuyarak İslâm'ı kabul eden Batı'lılar üzerinde etkisi olan şahsiyet arasında R. Guenon'un apayrı bir yeri vardır. Eserleriyle ülkemizde de tanınan bu Fransız asıllı müslüman, özellikle Batı medeniyetini tenkit eden ve İslam'ın mükemmelliğini anlatan bir çok eseriyle, İslâm'ın ve bilhassa tasavvufî düşüncenin Batı'da tanınmasında pek çok kimsenin müslüman olmasında büyük tesir icra etmiştir. Bugün eserleriyle tanınan Michel Valsan, F. Schuon, T. Burckhardt, M. Lings, M. Schodkievitcz ve daha bir çok batılı müslüman düşünür İslâm'ı onun tesiriyle kabul etmiş ve tasavvufa intisab etmiştir. Hatta bugün Avrupa'da bu düşünürlerin öncülüğünü yaptığı bir Guenoncular hareketi mevcuttur.



    Batı'da neşredilen eserlerin yanısıra, oralarda faaliyet gösteren tarikatların da İslâm'ın Batı aleminde tanınmasında ve yayılmasında çok büyük rolü olmaktadır. Batı'daki ihtidaların sebeplerini tespit etmek maksadıyla yapılmış bir araştırmanın ürünü olan D'Une Foi l'Autre. Les Conversions a l'Islam en Occident adlı eser, tasavvuf ve tarikatlar vasıtasıyla müşlüman olan Batılılardan pek çok örnekler vermektedir. Yine bu kitaptan öğrendiğimize göre, bugün Batıda en aktif durumda olan tarikatlar şunlardır:

    1. Avrupa'da Şazeliye'nin bir kolu olan Alaviyye.

    2. Mevleviyye.

    3. Amerika'da Halvetiyye'nin Cerrahiyye kolu.

    4. İspanya'da, Endülüste Tekrar İslâm'a Dönüş adlı dernek.

    Bunların dışında, zamanla İslâm aleminde kurulmuş olan pek çok tarikat'ın şu veya bu şekilde uzantısını görmek mümkündür. Meselâ sahanın uzmanlarından olan A. Popovic'in belirttiğine göre, bugün Balkan ülkelerinde dokuz ayrı tarikat faaliyet halindedir. Batı'daki bütün bu tarikatlardan özellikle Şazeliyye'nin kolları çok daha yaygın bir faaliyet içerisindedir. Meselâ bunlardan biri olan Alaviyye tarikatının, bir çok Avrupa, Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkesinde şûbeleri vardır. Fransa'da da bir çok şûbesi bulunan bu tarîkat Les Amis de l'Islam (İslam'ın dostları) adlı bir dernek halinde çok yönlü bir faaliyet içerisinde olup, İslâm'ın tanınıp yayılmasında hayli etkili olmaktadır. Bu tarikata bağlı olan ve derneğin yayın sorumluluğunu yapmış olan Johan Cartigny (Abdulcemil) adlı Fransız müslüman, günümüz müslümanlarına şu ilginç tavsiyelerde bulunmaktadır:

    "Müslümanların artık batı ile daha sıkı bir diyaloga girmesi gerekir. Batı'ya karşı katı bir düşmanlık beslemek müslümanlara bir şey kazandırmayacak; aksine, onlara yaklaşıp İslâm'ı tebliğ etmek daha faydalı olacaktır. Diğer taraftan, tarikat mensubu müslümanlarla herhangi bir tarikata bağlı olmayan ve hatta tarikatlar hakkında menfî düşünen müslümanlar arasında da asla tefrikaya fırsat vermemek gerekir."



    Kısaca söylemek gerekirse, Batı'nın İslâmı tanımasında ve benimsemesinde, tarikatların rolü oldukça fazladır. Tasavvufî eserler daha ziyade entellektüel zümre üzerinde etkili olurken, tarikatlar her kesimden insana hitab etmekte bu yüzden de etki alanı çok daha geniş olmaktadır. 1986'da Paris'te bulunduğum sırada Batı'daki ihtida olaylarında tasavvuf ve tarikatların te'sir nispeti hakkında fikirlerini sorduğum bir çok Fransız müslüman, bu nispetin çok yüksek olduğunu, özellikle Fransa açışından %80'lere ulaşabileceğini açık olarak ifade etmişlerdir. Aynı düşünceye Prof. Muhammed Hamidullah da iştirak etmektedir.



    Batı dünyasındaki bütün bu gelişmelerin ve İslâm tasavvufuna gösterilen bu yakın alâkanın sebebi acaba nedir?.. Yapmış olduğum bu kısa araştırma sonunda edindiğim kanaate göre bunun iki temel sebebi vardır. Bunlardan birincisi, Batı'nın sahip olduğu inanç, düşünce ve kültür sisteminin, insanları ruhen tatmin etmekten uzak olması; ikincisi ise, tasavvuf düşüncesinin sahip olduğu özelliklerin Batı insanının rûhî ve manevî ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olması.

    Gerçekten de bugün batı dünyası, teknik ve ekonomik bakımdan kaydettiği bunca gelişmeye rağmen, rûhî açıdan büyük bir bunalım yaşamaktadır. Batı'nın sahip olduğu inanç sistemi; materyalist, ferdiyetçi ve mânevî temellerden yoksun düşünce ve değerler yapısı, Batı insanının rûhî ve mistik ihtiyaçlarına cevap vermekten iyice uzaklaşmış, onu büyük bir mânevî boşluk ve arayışın içine itmiştir. Guenon'un da ısrarla belirtmeye çalıştığı gibi, bugün hıristiyanlık dini de, ilâhî ve mistik muhtevasından büyük çapta uzaklaştırılmıştır. Hıristiyanlığın günümüz insanını tatmin etmediğini ve iyi bir dünya-ahiret dengesi kuramadığını artık bir çok batılı düşünür ve hatta din adamı dahil açıktan açığa ifade etmektedir.

    Hıristiyanlığın ve Batı medeniyetinin bu özelliklerine karşılık, İslâm'ı tanıma fırsatı bulan Batı insanı, orada mükemmel bir dünya-ahiret, madde-mânâ ve zâhir-bâtın dengesi kurulduğunu; özellikle onun mistik bir muhtevaya sahip olduğunu faketmektedir. Batı insanını, İslâm'ın daha ziyade bâtınî ve mistik yönü alâkadar ettiği için, tasavvufî düşünce sistemini ve onun insan, Allah ve varlık telâkkilerini oldukça cazip bulmakta, aradığını orada bulduğuna inanmaktadır. Kısacası, Batı insanı, İslâm'ın ibadet, kural ve merasimlerinden çok, mistik ve metafizik muhtevasında tatmin aramaktadır. İslâm'ın rûhî ve mistik yönünü temsil eden ve ilâhî aşk, sevgi ve hoşgörü temelleri üzerine oturan tasavvuf, bu yüzden Batı'da çok daha büyük bir ilgiyle karşılanmakta ve pek çok ihtidalara sebep olmaktadır. Gai Eaton (Hasan Abdullah Abdulmecid)'in dediği gibi, onu tanıma fırsatı bulan Batı'lının gözünde tasavvuf, bütün dinlerin sentezini oluşturmakta ve onun tüm sorunlarına cevap vermektedir.



    Yıllardır Paris'te ikamet eden ve Batı'daki ihtida olaylarını yakından müşahade eden değerli bir ilim adamı Prof. Muhammed Hamidullah'ın bu konudaki şu sözleri de, Batının İslâm'ı tanımasında tasavvufun oynadığı önemli rolü dile getirmektedir. O diyor ki:

    "Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığımdan beri hayretle görmekteyim ki, hıristiyanların İslâm'ı kabulü, onun akıl yoluyla izahı sûretiyle değil tasavvufî izahla olmaktadır. Onları İslâm'ı kabule sevkeden ne Ebu Hanife, ne de İmam-ı Maturidî'dir; fakat Muhyiddin-i A'rabi'dir. Bu konuda benim de şahsî müşahadelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir izah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyor; fakat tasavvufî izah meyvesini vermekte gecikmiyordu. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgû'nun yakıp-yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün en azından Avrupa ve Afrika'da İslâm'a hizmet edecek olan ne kılıç, ne de akıldır; fakat kalp ve tasavvuftur."



    Sonuç olarak diyebiliriz ki, tasavvuf ve tarikatlar, İslâm'ın tüm dünyada yeni bir yayılma dönemine girdiği günümüzde, geçmiş dönemlerde icra ettiği fonksiyonu, Batı dünyasında ve başka bölgelerde yeni bir dinamizmle yerine getirmeye devam etmektedir. Bugün Uzak Doğu'dan Avrupa içlerine, Güney Afrika'dan Amerika'ya kadar hızla yayılmakta olan İslâm'ın bayraktarlığını, yine tasavvuf ve tarikatlar yapmaktadır. Dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden Batılı uzmanlar, bu durumu çok iyi bildikleri için, son yıllarda dünyada ve batıda aktif bir faaliyet içerisinde olduğu görülen tarikatları, biraz da endişe ile çok yakından takip etmektedirler. Bugün Batı'da, tasavvuf ve tarikatlar, pek çok kitap, dergi, sempozyum ve konferansın konusunu teşkil etmektedir.

    Şu halde, bugün müslümanları yeni bir İslâm-Hıristiyanlık diyalogunun gündemde olduğu şu dönemde, bu diyalogun İslâm'ın zaferiyle sonuçlanmasını istiyorlarsa, tasavvuf ve tarikat olayını mutlaka göz önüne almak ve onu çok iyi değerlendirerek, dış dünyaya İslâm'ı tasavvufî bir anlayışla takdim etmek durumundadırlar. Bu gerçeği daha ondokuzuncu asırda farkeden E. Mallitski adlı Sovyet İslâm uzmanı, bir kitabında aynen şunları söylemektedir:

    "İslam dünyasındaki bütün entellektüel hareketler tekrar tasavvuf bayrağına sarılmak zorundadırlar. İslâm'ın rönesansı ancak tasavvufun etkisiyle gerçekleşebilir. Her yeni fikir, gerici veya devrimci her dînî veya siyâsî hareket, tasavvuf bayrağına sarılmak zorunda kalacaktır."



    Müslümanlar bu gerçeği iyi kavradıkları ve tasavvuf hareketini İslâm'ın tebliğinde gerekli şekilde değerlendirdikleri takdirde, Batı ülkelerinde İslâmiyet tahminlerin de üzerinde yayılacak ve Batı dünyasını da kısa zamanda aydınlatacaktır. Bunun şuurunda olan Hibetünnûr Verhagen adlı Hollandalı bir müslümanın şu sözleri İslâm'ın Batı'daki istikbâli açısıncan çok büyük anlam ifade etmektedir:

    "Bizim gayemiz, İslâm'ın bütün insanların dini olmasını te'min etmektir. Hz. Peygamberin gayesi de bu idi. O, kıyametin kopacağı sırada güneşin batıdan doğacağını söylüyordu. Ben inanıyorum ki İslâm güneşi tekrar battığı yerden doğacak ve yakında Batı'da tekrar parlayacaktır."

    Biz de inanıyoruz ki, müslümanlar İslâm'ı tasavvuf büyüklerinin anladığı gibi anlayıp yaşadıkları ve bu hususta diğer insanlara güzel örnek oldukları takdirde, Allah'ın inayeti ile İslâm güneşi sadece Batı'yı değil, tüm dünyayı aydınlatmakta gecikmeyecektir.



    Soru:

    --Bazı yazarlar Röno Genon'un ne kadar gelenekçi bir düşünür ve müslüman ve tasavvufçu olsa da onun bir amacı da hristiyan dünyasını ve hristiyan tarihini temize çıkarmaktır. Çünkü ortaçağ hristiyanlığına toz kondurmuyor diyorlar; bu düşünce ne kadar doğrudur, açıklar mısınız?.



    --Esasında bu soruya tam olarak cevap vermeyi kendimi yetkili hissetmiyorum. Çünkü Genon'u yeterince araştırmış sayılmam bunu açıkça söyleyeyim. Fakat bildiğim kadarıyla, Genon başlangıçta çok iyi bir hristiyandı. Ama araştırıcı bir ruha sahip hristiyanlığı kritik ediyor ve bu da hristiyanlığın orta çağa nisbetle giderek asliyetinin uzaklaştırıldığını görüyor. Tabii Orta çağ hristiyanlarının saf temiz bir din olduğunu daha sonra da kabul etmiyor. Bana göre, belki kendisi hristiyanken bunu düşünüyor. Sonradan da bunu kabul etmiş olsa, hristiyanlığın özüne dönmek isterdi. Böyle yapmamış, Hristiyanlıkta tatmin olmadığı için bilahere uzak doğu dinlerine merak salmış ve doğu mistisizmini araştırmıştır.

    Bir tatmin arayışı içerisinde İslamı tanımaya çalışıyor, bu sırada bir Şâzelî şeyhi ile karşılaşıyor. Onun vasıtasıyla İslâm'ı ve tasavvufu tanıyor. Müslüman oluyor artık İslâm'ı incelemeye koyuluyor ve İslâm'ı derinlemesine araştırıyor. Tasavvufu da irdeliyor, anlıyor. Neticede görüyor ki, aradığı şey İslâm'da ve özellikle tasavvufta... Genon için bunu söyleyebiliriz.

    İşte, "Genon hristiyanlığı, Orta çağ hristiyanlığını ihya etmek istiyor." şeklindeki görüş, bana göre doğru değil... Hayatının sonlarını bir şeyh sıfatıyla sofiyane bir yaşayışla geçirmiş bir tarikat ehli bir kimse için, böyle bir iddiada bulunmak, zannediyorum pek gerçekçi bir iddia olmasa gerek.



    Soru:

    --Genon gelenekten neyi kasdediyor?



    --Genon, eserlerinde gelenek tabirini çok kullanıyor. Tradisyon tabiri gelenek anlamındadır. Hadis manası da vardır ama, burada kasdedilen gelenek nedir?.. Genon'un eserlerinde kasdettiği gelenek, İslami karşıtı olarak herhalde sünnetulahtır. Yani İlahî gelenek... Cenab-ı Hak'kın varlık alemleri insana koyduğu kanun. İnsan bunu yakalamaya çalışıyor ve bu kanundan uzaklaştığı sürece gelenekten yani ilahî misyondan uzaklaşıyor. O'na yaklaştığı nisbette de geleneğe, yani ilâhî hakikate yaklaşmış oluyor. Gelenek tabirinden bunu kastediyor benim anladığım kadarıyla...

    Teşekkür ederim.



    12. 11. 1994 - Eskişehir

    Prof. Dr. Osman TÜRER
    A. Ü. İlâhiyat Fakültesi





+ Yorum Gönder