Konusunu Oylayın.: Zuhr–u ahir Nedir? Zuhri ahir ne demektir?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Zuhr–u ahir Nedir? Zuhri ahir ne demektir?
  1. 03.Temmuz.2012, 11:57
    1
    Misafir

    Zuhr–u ahir Nedir? Zuhri ahir ne demektir?






    Zuhr–u ahir Nedir? Zuhri ahir ne demektir? Mumsema Z U H R – U  H İ R


    Peygamber Efendilerimizin yaşadıkları zamandaki imkanları ile yaşamaya müsâit lütfedilen emr-i ilâhîler insanların dünyevî ve uhrevî yaşantılarında kemâlatlarına göre tanzim edilen tertîb-i ilâhîler ki, bunlar şerîatlardı. Kabîlelerin, yâni toplumların dünyâda huzur, birlik berâberlik ve âhiret hayâtında vâdedilen ebedî hayâtın sonsuz nîmetlerini kazanmaları için, emr-i ilâhîye uygun yaşamaya mecbur ve muktedir kılınan bahtiyar insan “yeryüzünde halîfemi yaratacağım” hitâbının sırrını anla. ALLAH “biz, insanı ahsen-i takvim üzere yarattık” diyor. En güzel sîmâda yaratılmak şerefine nâil olan, kendinden daha güzel yaratık yaratılmadığını bilip de şımaran insan, bu “âlemleri yaratan benim, tanzîmini sen yapacaksın” hitâbına nâil olup da, vazîfesini idrak edemediğinden, “hatâ ederim” zannı ile cüz’î irâdesini de kullanmayı bilmeyen insan, ALLAH’ın akıl, mantık ve irâdene verdiği güçte “O’nu görüyormuş gibi” hissedeceksin.
    “Bu meziyetlerde seni müsâit kıldım. Benim zâtıma eş ve ortak tanıma. Bu türlü ilme müsâit kılındın diye kendinde bir şeyler görüp de uluhiyyet iddiâsına kalkışma. Bu türlü yersiz iddiâların sahtekarlıktan başka ismi yoktur. Fiilî ve sübûtî sıfatlarımın en çok sende zuhûru görülecek. Sen benim yarattığım abdimsin, kulumsun, Rab olamazsın.”
    Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafâ (s.a.v)’e : “Habîbim, ‘Rabbım ALLAH’ de, dosdoğru yürü” buyurmadı mı?
    ALLÂH’a inanmış, Âmentü’ye îman etmiş beşer arasındaki düşünce farklılıklarının, hattâ aynı şerîatta görülen ibâdete, sünnete müteallik ayrılıkların az da olsa îzâhı mümkündür. Bunlar içtihâdî mevzûlardır.
    Hicrî 5. asırdan bu yana yalnız Türkiye’de uygulanan, başka İslam âleminin bilmediği, bilmek de istemedikleri “zuhr-u âhir ” denen, ALLÂH’ın emri, Hazret-i Resûlullâh’ın sünneti ile hiç ilgisi olmayan, Moğol istilâlarının hüküm sürdüğü bir zamanda Konya’da ihdas edilen ek ibâdet usûlü ki, namaz değildir. Hükümet ve devletin olmadığı yerde, ulü’l-emrin icra edilmediği yer -ki, darü’l-harptir- darü’l-harpte ise cuma namazı kılınmaz, diye uyduruk fetva verenler, zamanımıza kadar..
    “İslam’da yeri olmayan namaz” demiye hicap ediyorum, çünkü namazın iki kaynağı vardır: 1: Kitap, 2: Sünnet. Başka kaynak aranmaz. Beş vakit namazdaki farzlar, Cumâ namazı için de geçerli olup, hutbesiz Cumâ namazı geçerli değildir. Bayram namazlarında hutbe sünnettir. Okunmasa da namaz tamamdır.
    Sünnetleri hafife almayasın. Kur’ân’da belirtilmemiş, Peygamber Efendimiz’in ibâdet ve amellerinde görülen hallerin cümlesine sünnet deriz. Sünnetleri emr-i ilâhînin dışında görme. Kur’ân’da sarih olarak görülmediği için sünnettir. İcmâ, kıyas edilleyi şeriye namaz için geçerli değildir.
    Rabbımızın lütuf ve ihsânı olan en büyük bayram olarak belirtilen Cumâ günü, âyet ve hadisle ifâde edilen öğle vaktinde Cumâ namazı.. Hutbede bulunarak imam efendiye uyup iki rekat farzı kılan kişinin ALLÂH’ın emrine göre cumâsı tamamdır. Sünnetlerini de mezhebine tâbi olunan imam efendinin içtihâdına göre kılmaktır. Çünkü imam efendilerimizin aralarında sünnetlere dâir içtihat farklılıkları vardır. Hepsi de geçerli olup, cumânın sıhhatına halel getirmez.
    İmâm-ı A’zam Hazretleri hicri 75 senesinde dünyâya teşrif ettiler. 150 senesinde irtihal eylediler. Makamları cennet olsun. Kendileri tâbiînden olup, ashâbın yaşlıları ile görüştüler. Ve îzah ettiler:
    “Hazret-i Resûlullah (s.a.v) Efendimiz mescide gelmeden önce dört rekat sünnet kılar, mescide geldiklerinde hutbe îrad ederlerdi. İki rekat cumânın farzını cemaate kıldırır, hâne-yi saâdetlerine gider, dört rekat da orada sünnet kılarlardı.”
    İmâm-ı A’zam Hazretleri bu türlü beyan ve içtihat etmişlerdir.
    İmâm Şâfiî Hazretleri, İmâm-ı A’zam Hazretleri’nden sonra dünyâya teşrif ettiler. Cumânın sünneti hakkında buyurdular ki :
    “Cumâdan evvel iki rekat, cumâdan sonra da iki rekat Hazret-i Resûlullâh’ (s.a.v.) sünnet kılardı.”
    İmâm Mâlik ve İmâm Hanbel hazretlerinin içtihatları da :
    “Cumâya gelmeden evvel Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) iki rekat namaz kılar, farzdan sonra başka namaz kılmazdı.” şeklindedir. ALLAH cümlesinden râzı olsun.
    Cumâ Sûresi’nde de müsta’celiyyet vardır : “ALLÂH’ın zikrinden sonra yeryüzüne yayılınız, rızıklarınızı arayınız.” On altı rekatlı hiç bir mezhep yoktur. Dikkat edilirse, yalnız sünnet üzerinde ihtilaf değil, içtihat değişikliği vardır. Kimsenin namaza rekat ilâve etmesi uygun olmayıp, hatâdır.
    Bâzı kimseler çok ibâdet ve tâatla çok kazanacağını zannederler. Her şeyin ifrâtı yasaklanmıştır. Misâl olarak, seferde olan dört rekatlı farz namazları iki rekat kılmayı Hazret-i ALLAH emrediyor. Fazla kılarsan ne olur? Âsî olursun, emr-i ilâhîye karşı geldiğin için. “Hiç fazla namaz kıldı diye insanı döverler mi? Fazla mal göz mü çıkarır?” gibi sözlerle emr-i ilâhîyi basit bir hâdise gibi gösterip günâha girme. “Zuhr-u âhir” diye bir namaz yoktur. İslamiyette şüpheli ibâdet olmaz.şüpheli ibadete sıhhatlidir diye kimse cevaz veremez Evham, rûhî hastalıktır. Namaz husûsunda ilham ve rüyâ ile de amel edilmez. Sahîh-i Buharî’nin (Tecrîd-i sarîh Tercümesi) üçüncü cildinde Cumâ bahsinde bildirildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hutbe îrad edip, buyurdular ki : “Cumâ size kıyâmete kadar farz kılındı. İster âdil imam, ister zâlim imam zamânında olsun, kim ki, Cumâ namazını sebepsiz yere terk ederse, iki elim yakasındadır. ALLAH işini rast getirmesin.. onun Ne namazı vardır, ne orucu, ne haccı, ne de zekatı... Vaktâ ki, tövbe ve istiğfar etmiş ola.”
    Büyük fıkıh âlimi İbn-i Nuceym buyururlar ki :
    “Zuhr-u âhir kılan kişi ilim yoksunudur.”
    Kütüb-i sitte’den olan Sünen-i Dârekutnî Tercümesi, 2. Cilt sahîfe 10’da şöyle ifâde olunur:
    “Zuhr-u âhir kılan şüphesiz günahkardır.”
    Diyânet İşleri Başkanlığı da Şerîat-i Muhammedî’de 92 hurâfa ve bidat tespit etti. Ama umûma îlânından çekindiler. Fakat ben bu listenin bir nüshasını elde ettim ve çoğaltıp, dağıttım. Bidat ve hurafaların başına yazmışlar, zuhr-u âhir diye bir namazın olmadığını. Merhum cennet-mekan Hamdi Akseki buyuruyor ki :
    “İmam efendilerimizin cumânın sıhhati ve vücûbu hakkındaki ihtilafları “muhtelefun fîh”tir (kesin olmayan, ihtilaflı konulardandır). Cumânın farziyetine te’sir edici değildir. Şöyle ki, Cumânın vücûbunun sıhhati hakkında ictihâdî ihtilaflar musallînin (namaz kılanın) daha mutmain olması içindir. Hiç bir içtihat cumânın farziyetini bozmaz. Nitekim öyle olmuştur.”
    Türkiye’den başka İslam ülkelerinde zuhr-u âhir diye bir şey bilmezler. Çünkü kesinlikle yoktur. Bir namazın iâdesi farzın terkinden îcap eder. Vâcibin terkinden, farzın te’hirinden sehiv (yanılma) secdesi lâzım gelir. Hazret-i ALLAH Türk milletini de bu gibi anlamsız ibâdetlerden kurtarsın.
    Katılaşma... Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin, “Zorlaştırmayın, kolaylaştırın; daraltmayın, genişletin; ikrah ettirmeyin, sevdirin” hitâbını hâfızana iyi yerleştir. : “ rahmet-i ilâhîden Hazret-i Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, cümle peygamber efendilerimizin, evliyâ, velî, şühedâ, ALLÂH’a şirk koşmamış, nedâmet duyarak, tövbe, istiğfar etmiş, gerçek kulluğunu idrak eden mü’min kullar... Rabbımızın rahmet hazîneleri... ALLAH cümleye şefaatçi kılsın.
    Onların dünyâ ve âhiret yaratılışları şefaattir. Yaratılış, sebeb-i hikmettir, rahmettir, mağfirettir. Hazret-i ALLAH’ın “Ve-mâ-erselnâ ke illâ rahmeten li’l-âlemîn” buyurmasını, o nûru taşıyan bahtiyarları, niçin nûr-u Muhammedî, rahmet-i ilâhî olarak göremiyorsun? Madde âleminden öte görgüye sâhip olmadan, ilme’l-yakîn ile iktifâ edip, ayne’l-yakîn, hakkA’l-yakîn yaşamadıkça mana ilminin garibisin. Bu yaşantı mensup olduğun şerîatın maddesini, mânâsını kelime olarak ifâde etmek değil, hal olarak yaşamaktır.
    Tasavvuf, semâvî dinlerin özü ve mânâsıdır; ehli aşkın rahmet yoludur ayrı ayrı mütâlaa edemezsin; dînin cüzünden ferâgat, küllünden ferâgattır. Mânâdır. Şer’î hükümler değişse de mânâ değişmez. Onlarda cennet arzusu, cehennem korkusu vardır. Ama beşerî zaafından öte gitmez. Esas olan istekleri, arzuları rızâ-i Bârî ve cemâlullahdır. Bunun ismi aşk-ı ilâhîdir. Anormallik, mecnunluk, asalaklık, başkalarının sırtından geçinmek, çoluğunu çocuğunu ihmal ederek perişan etmek değil.
    Verdiğini geri alması beşerde ayıplanıyor. Beşere yakışmayanı Hazret-i ALLÂH’a nasıl uygun görüyorsun? Evet izn-i ilâhî olmasa Habîbin de şefaat edemez. İzni olmadan, elbette... Karşı çıkacak bir güç var mı? Şefaati, rahmet-i ilâhîyi nerede bekliyorsun? Bu rahmetlerin zuhûru o anlamı taşımıyor mu?
    Bâzı kişiler zaman zaman mehdilik iddiâsında bulunurlar. Her zaman böyle zevâta rastgelmek mümkündür. Mânâlarında “--Mehdisin” denir. “Mehdi” mensup olduğu dine samîmiyetle hizmet edenlere verilen bir isimdir. Mürşit değildir, Mehdi, resul hiç değildir. Böyle sîmâlar mehdilik, resullük iddiâ ediyorsa -ki, ona karşı teknoloji duracak, silahlar patlamayacak- “--mehdi, resûlüm” diyen zât-ı muhterem kendi kendine bu deneyi yapabilir. Tutukluk yapmayan bir silahı bedenine doğru patlatır. Buna rağmen ayakta durabiliyorsa Mehdi Resul’dür. Tebrik ederim. Başka türlü olursa ona tâbi olan mâsumlar kurtulmuş olur. Mehdi Resûl’ün gelmesine inanmak îmânın şartından değildir.

    Bir yerleşim biriminde bir yerde Cuma namazı kılınmaması sebebiyle Cumanın sahih olmayacağını söyleyen müçtehitlerin tamamı, ihtiyaç halinde birden fazla yerde cumanın kılınabileceğini kabul etmişlerdir. Nitekim, İmam Şafiî Bağdat’a gittiğinde birden fazla yerde Cuma namazı kılındığını gördüğü halde, buna karşı çıkmamıştır (Nevevî, Mecmû, IV/452; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/544). Günümüzde ise, çoğunlukla bir yerleşim biriminde tek camide Cuma namazı kılınması mümkün olmadığından birden fazla yerde Cuma namazı kılınması kaçınılmaz olmuştur.


  2. 03.Temmuz.2012, 11:57
    1
    yeni karakter - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    yeni karakter
    Misafir



    Z U H R – U  H İ R


    Peygamber Efendilerimizin yaşadıkları zamandaki imkanları ile yaşamaya müsâit lütfedilen emr-i ilâhîler insanların dünyevî ve uhrevî yaşantılarında kemâlatlarına göre tanzim edilen tertîb-i ilâhîler ki, bunlar şerîatlardı. Kabîlelerin, yâni toplumların dünyâda huzur, birlik berâberlik ve âhiret hayâtında vâdedilen ebedî hayâtın sonsuz nîmetlerini kazanmaları için, emr-i ilâhîye uygun yaşamaya mecbur ve muktedir kılınan bahtiyar insan “yeryüzünde halîfemi yaratacağım” hitâbının sırrını anla. ALLAH “biz, insanı ahsen-i takvim üzere yarattık” diyor. En güzel sîmâda yaratılmak şerefine nâil olan, kendinden daha güzel yaratık yaratılmadığını bilip de şımaran insan, bu “âlemleri yaratan benim, tanzîmini sen yapacaksın” hitâbına nâil olup da, vazîfesini idrak edemediğinden, “hatâ ederim” zannı ile cüz’î irâdesini de kullanmayı bilmeyen insan, ALLAH’ın akıl, mantık ve irâdene verdiği güçte “O’nu görüyormuş gibi” hissedeceksin.
    “Bu meziyetlerde seni müsâit kıldım. Benim zâtıma eş ve ortak tanıma. Bu türlü ilme müsâit kılındın diye kendinde bir şeyler görüp de uluhiyyet iddiâsına kalkışma. Bu türlü yersiz iddiâların sahtekarlıktan başka ismi yoktur. Fiilî ve sübûtî sıfatlarımın en çok sende zuhûru görülecek. Sen benim yarattığım abdimsin, kulumsun, Rab olamazsın.”
    Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafâ (s.a.v)’e : “Habîbim, ‘Rabbım ALLAH’ de, dosdoğru yürü” buyurmadı mı?
    ALLÂH’a inanmış, Âmentü’ye îman etmiş beşer arasındaki düşünce farklılıklarının, hattâ aynı şerîatta görülen ibâdete, sünnete müteallik ayrılıkların az da olsa îzâhı mümkündür. Bunlar içtihâdî mevzûlardır.
    Hicrî 5. asırdan bu yana yalnız Türkiye’de uygulanan, başka İslam âleminin bilmediği, bilmek de istemedikleri “zuhr-u âhir ” denen, ALLÂH’ın emri, Hazret-i Resûlullâh’ın sünneti ile hiç ilgisi olmayan, Moğol istilâlarının hüküm sürdüğü bir zamanda Konya’da ihdas edilen ek ibâdet usûlü ki, namaz değildir. Hükümet ve devletin olmadığı yerde, ulü’l-emrin icra edilmediği yer -ki, darü’l-harptir- darü’l-harpte ise cuma namazı kılınmaz, diye uyduruk fetva verenler, zamanımıza kadar..
    “İslam’da yeri olmayan namaz” demiye hicap ediyorum, çünkü namazın iki kaynağı vardır: 1: Kitap, 2: Sünnet. Başka kaynak aranmaz. Beş vakit namazdaki farzlar, Cumâ namazı için de geçerli olup, hutbesiz Cumâ namazı geçerli değildir. Bayram namazlarında hutbe sünnettir. Okunmasa da namaz tamamdır.
    Sünnetleri hafife almayasın. Kur’ân’da belirtilmemiş, Peygamber Efendimiz’in ibâdet ve amellerinde görülen hallerin cümlesine sünnet deriz. Sünnetleri emr-i ilâhînin dışında görme. Kur’ân’da sarih olarak görülmediği için sünnettir. İcmâ, kıyas edilleyi şeriye namaz için geçerli değildir.
    Rabbımızın lütuf ve ihsânı olan en büyük bayram olarak belirtilen Cumâ günü, âyet ve hadisle ifâde edilen öğle vaktinde Cumâ namazı.. Hutbede bulunarak imam efendiye uyup iki rekat farzı kılan kişinin ALLÂH’ın emrine göre cumâsı tamamdır. Sünnetlerini de mezhebine tâbi olunan imam efendinin içtihâdına göre kılmaktır. Çünkü imam efendilerimizin aralarında sünnetlere dâir içtihat farklılıkları vardır. Hepsi de geçerli olup, cumânın sıhhatına halel getirmez.
    İmâm-ı A’zam Hazretleri hicri 75 senesinde dünyâya teşrif ettiler. 150 senesinde irtihal eylediler. Makamları cennet olsun. Kendileri tâbiînden olup, ashâbın yaşlıları ile görüştüler. Ve îzah ettiler:
    “Hazret-i Resûlullah (s.a.v) Efendimiz mescide gelmeden önce dört rekat sünnet kılar, mescide geldiklerinde hutbe îrad ederlerdi. İki rekat cumânın farzını cemaate kıldırır, hâne-yi saâdetlerine gider, dört rekat da orada sünnet kılarlardı.”
    İmâm-ı A’zam Hazretleri bu türlü beyan ve içtihat etmişlerdir.
    İmâm Şâfiî Hazretleri, İmâm-ı A’zam Hazretleri’nden sonra dünyâya teşrif ettiler. Cumânın sünneti hakkında buyurdular ki :
    “Cumâdan evvel iki rekat, cumâdan sonra da iki rekat Hazret-i Resûlullâh’ (s.a.v.) sünnet kılardı.”
    İmâm Mâlik ve İmâm Hanbel hazretlerinin içtihatları da :
    “Cumâya gelmeden evvel Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) iki rekat namaz kılar, farzdan sonra başka namaz kılmazdı.” şeklindedir. ALLAH cümlesinden râzı olsun.
    Cumâ Sûresi’nde de müsta’celiyyet vardır : “ALLÂH’ın zikrinden sonra yeryüzüne yayılınız, rızıklarınızı arayınız.” On altı rekatlı hiç bir mezhep yoktur. Dikkat edilirse, yalnız sünnet üzerinde ihtilaf değil, içtihat değişikliği vardır. Kimsenin namaza rekat ilâve etmesi uygun olmayıp, hatâdır.
    Bâzı kimseler çok ibâdet ve tâatla çok kazanacağını zannederler. Her şeyin ifrâtı yasaklanmıştır. Misâl olarak, seferde olan dört rekatlı farz namazları iki rekat kılmayı Hazret-i ALLAH emrediyor. Fazla kılarsan ne olur? Âsî olursun, emr-i ilâhîye karşı geldiğin için. “Hiç fazla namaz kıldı diye insanı döverler mi? Fazla mal göz mü çıkarır?” gibi sözlerle emr-i ilâhîyi basit bir hâdise gibi gösterip günâha girme. “Zuhr-u âhir” diye bir namaz yoktur. İslamiyette şüpheli ibâdet olmaz.şüpheli ibadete sıhhatlidir diye kimse cevaz veremez Evham, rûhî hastalıktır. Namaz husûsunda ilham ve rüyâ ile de amel edilmez. Sahîh-i Buharî’nin (Tecrîd-i sarîh Tercümesi) üçüncü cildinde Cumâ bahsinde bildirildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hutbe îrad edip, buyurdular ki : “Cumâ size kıyâmete kadar farz kılındı. İster âdil imam, ister zâlim imam zamânında olsun, kim ki, Cumâ namazını sebepsiz yere terk ederse, iki elim yakasındadır. ALLAH işini rast getirmesin.. onun Ne namazı vardır, ne orucu, ne haccı, ne de zekatı... Vaktâ ki, tövbe ve istiğfar etmiş ola.”
    Büyük fıkıh âlimi İbn-i Nuceym buyururlar ki :
    “Zuhr-u âhir kılan kişi ilim yoksunudur.”
    Kütüb-i sitte’den olan Sünen-i Dârekutnî Tercümesi, 2. Cilt sahîfe 10’da şöyle ifâde olunur:
    “Zuhr-u âhir kılan şüphesiz günahkardır.”
    Diyânet İşleri Başkanlığı da Şerîat-i Muhammedî’de 92 hurâfa ve bidat tespit etti. Ama umûma îlânından çekindiler. Fakat ben bu listenin bir nüshasını elde ettim ve çoğaltıp, dağıttım. Bidat ve hurafaların başına yazmışlar, zuhr-u âhir diye bir namazın olmadığını. Merhum cennet-mekan Hamdi Akseki buyuruyor ki :
    “İmam efendilerimizin cumânın sıhhati ve vücûbu hakkındaki ihtilafları “muhtelefun fîh”tir (kesin olmayan, ihtilaflı konulardandır). Cumânın farziyetine te’sir edici değildir. Şöyle ki, Cumânın vücûbunun sıhhati hakkında ictihâdî ihtilaflar musallînin (namaz kılanın) daha mutmain olması içindir. Hiç bir içtihat cumânın farziyetini bozmaz. Nitekim öyle olmuştur.”
    Türkiye’den başka İslam ülkelerinde zuhr-u âhir diye bir şey bilmezler. Çünkü kesinlikle yoktur. Bir namazın iâdesi farzın terkinden îcap eder. Vâcibin terkinden, farzın te’hirinden sehiv (yanılma) secdesi lâzım gelir. Hazret-i ALLAH Türk milletini de bu gibi anlamsız ibâdetlerden kurtarsın.
    Katılaşma... Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin, “Zorlaştırmayın, kolaylaştırın; daraltmayın, genişletin; ikrah ettirmeyin, sevdirin” hitâbını hâfızana iyi yerleştir. : “ rahmet-i ilâhîden Hazret-i Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, cümle peygamber efendilerimizin, evliyâ, velî, şühedâ, ALLÂH’a şirk koşmamış, nedâmet duyarak, tövbe, istiğfar etmiş, gerçek kulluğunu idrak eden mü’min kullar... Rabbımızın rahmet hazîneleri... ALLAH cümleye şefaatçi kılsın.
    Onların dünyâ ve âhiret yaratılışları şefaattir. Yaratılış, sebeb-i hikmettir, rahmettir, mağfirettir. Hazret-i ALLAH’ın “Ve-mâ-erselnâ ke illâ rahmeten li’l-âlemîn” buyurmasını, o nûru taşıyan bahtiyarları, niçin nûr-u Muhammedî, rahmet-i ilâhî olarak göremiyorsun? Madde âleminden öte görgüye sâhip olmadan, ilme’l-yakîn ile iktifâ edip, ayne’l-yakîn, hakkA’l-yakîn yaşamadıkça mana ilminin garibisin. Bu yaşantı mensup olduğun şerîatın maddesini, mânâsını kelime olarak ifâde etmek değil, hal olarak yaşamaktır.
    Tasavvuf, semâvî dinlerin özü ve mânâsıdır; ehli aşkın rahmet yoludur ayrı ayrı mütâlaa edemezsin; dînin cüzünden ferâgat, küllünden ferâgattır. Mânâdır. Şer’î hükümler değişse de mânâ değişmez. Onlarda cennet arzusu, cehennem korkusu vardır. Ama beşerî zaafından öte gitmez. Esas olan istekleri, arzuları rızâ-i Bârî ve cemâlullahdır. Bunun ismi aşk-ı ilâhîdir. Anormallik, mecnunluk, asalaklık, başkalarının sırtından geçinmek, çoluğunu çocuğunu ihmal ederek perişan etmek değil.
    Verdiğini geri alması beşerde ayıplanıyor. Beşere yakışmayanı Hazret-i ALLÂH’a nasıl uygun görüyorsun? Evet izn-i ilâhî olmasa Habîbin de şefaat edemez. İzni olmadan, elbette... Karşı çıkacak bir güç var mı? Şefaati, rahmet-i ilâhîyi nerede bekliyorsun? Bu rahmetlerin zuhûru o anlamı taşımıyor mu?
    Bâzı kişiler zaman zaman mehdilik iddiâsında bulunurlar. Her zaman böyle zevâta rastgelmek mümkündür. Mânâlarında “--Mehdisin” denir. “Mehdi” mensup olduğu dine samîmiyetle hizmet edenlere verilen bir isimdir. Mürşit değildir, Mehdi, resul hiç değildir. Böyle sîmâlar mehdilik, resullük iddiâ ediyorsa -ki, ona karşı teknoloji duracak, silahlar patlamayacak- “--mehdi, resûlüm” diyen zât-ı muhterem kendi kendine bu deneyi yapabilir. Tutukluk yapmayan bir silahı bedenine doğru patlatır. Buna rağmen ayakta durabiliyorsa Mehdi Resul’dür. Tebrik ederim. Başka türlü olursa ona tâbi olan mâsumlar kurtulmuş olur. Mehdi Resûl’ün gelmesine inanmak îmânın şartından değildir.

    Bir yerleşim biriminde bir yerde Cuma namazı kılınmaması sebebiyle Cumanın sahih olmayacağını söyleyen müçtehitlerin tamamı, ihtiyaç halinde birden fazla yerde cumanın kılınabileceğini kabul etmişlerdir. Nitekim, İmam Şafiî Bağdat’a gittiğinde birden fazla yerde Cuma namazı kılındığını gördüğü halde, buna karşı çıkmamıştır (Nevevî, Mecmû, IV/452; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/544). Günümüzde ise, çoğunlukla bir yerleşim biriminde tek camide Cuma namazı kılınması mümkün olmadığından birden fazla yerde Cuma namazı kılınması kaçınılmaz olmuştur.


    Benzer Konular

    - Zuhri ahir niyeti

    - Cuma namazı kaç rekat kılınır zuhri ahir ve sonrasında kılınan iki rekatın kılınmasındaki amaç nedir

    - Zuhr-i âhir Namazı Nedir?

    - Zuhri ahir namazı nedir? Bidat mıdır?

    - Şafii mezhebinde zuhri ahir denilen cuma öğle namazını yeri ve hükmü nedir?

  3. 07.Temmuz.2012, 23:58
    2
    Hoca
    Moderatör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 06.Şubat.2007
    Üye No: 11
    Mesaj Sayısı: 29,584
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 335
    Bulunduğu yer: çalışma odam:)

    Cevap: Zuhr–u ahir Nedir? Zuhri ahir ne demektir?




    ZUHRU ÂHİR



    Cuma namazım kıldıktan sonra, kılınan cumanın şartlarının yerine gelmediği yerlerde, eğer cuma namazı kabul olmazsa hiç olmazsa bu günün öğle namazını kılmış olmak için tedbir olarak kılınan; "en son öğle namazı". Hz. Peygamber zamanında, dört halife döneminde, tâbiin döneminde ve hatta İmamı Azam'ın döneminde "zuhru âhir" namazı diye bir namaz yoktu, "müteahhirîn" adı verilen sonraki âlimler tarafından ortaya çıkarıldı.

    Cumanın kabul olunması için altı tane sıhhat şartı vardır.

    a- Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması, b- Cuma namazını kıldıracak olan imamın İslâm devlet başkanı veya onun görevlendirdiği bir imam olması, c- Öğle vaktinde. kılınması, d- Namazdan evvel hutbe okunması, e- Cuma kılınan yerin herkese açık olması, f- Belli sayıda cemaatin toplanmış olması.

    Bu şartlardan "şehir veya şehir hükmünde olması" üzerinde görüş farklılıkları ortaya çıkmış ve köylerde kılınıp kılınamayacağı, kılınırsa kabul olup olmayacağı, şehirden kastın ne olduğu, bir şehirde tek bir yerde mi yoksa farklı yerlerde de mi kılınabileceği gibi problemler gündeme gelmiş, bunların çözümünde de "zuhru âhir" namazı ortaya çıkmıştır. Aslında "sıhhat" şartlarının tam olarak yerine gelmediğini görmelerine rağmen,

    "Kim onu küçümseyerek (arka arkaya) üç cumayı terk Allah o kimsenin kalbini mühürler" (Sünen-i Ebû Dâvud, 2, 160) hadis-i şerifinin şiddetli uyarısı nedeniyle cumayı terkedemeyen müslümanlar "cuma olmamışsa zuhru âhir adıyla öğle namazım da kılalım, böylelikle öğle namazı üzerimizde kalmaz, eğer cuma kabul olursa nafile yerine geçer" kuralına sarılarak cuma ile birlikte öğle namazını da kılmaya başlamışlar ve bu gelenek bu güne kadar gelmiştir. Bu gelenek şu görüşler neticesinde ortaya çıkmıştır: İmam Ebû Yusuf ve İmam Şâfiî'ye göre şehrin ancak bir yerinde cuma namazı kılınabilir. Birden fazla yerde cuma namazı kılındığı zaman,

    İslâm toplumlarının başlarında "halife" olduğu zamanlarda "şehrin bir yerinde" kılınâmadığı için kabul olup olmadığında şüpheye düşen âlimler çözüm olarak "zuhru âhir" namazı kılınmasına müsaade etmişlerdir; müslümanlar "halife"siz kalıp başlarına kâfir yöneticilerin geçmesiyle cumanın "müslümanların devlet başkanı" veya onun atayacağı biri tarafından kıldırılması şartı da yok olmuş, müslümanların toplanıp cuma kıldıkları camilerin imamları kâfir devlet başkanlarının atadığı görevlilerden meydana gelmiş ve buna rağmen cumalar kılınmaya devam edilmiştir.

    "Böyle bir devlet başkanları olmayan müslümanlar kendi aralarından seçtikleri bir imam veya onun tayine edeceği vekillerinin arkasında cumayı kılarlar" fıkıh kuralı da uygulamaya geçirilmediği için cumalar kılınmaya devam edildi, ama kâfirlerin kontrolündeki camilerde ve onların güdümündeki imamların kıldırdığı cuma namazının kabul olabileceğine ihtimal vermeyen müslümanlar "zuhru âhir"lerini daha bir inanarak, artık "son öğle namazı" niyetine değil, "bu günün öğle namazı" niyetine kılmaya başladılar. Kalpleri "bu cumanın olmadığını" söylerken "üç cumayı terketmekten" korkan müslümanlar hem cumayı hem de öğleyi kıldılar, hâlâ da kılıyorlar. Bu şartlarda kılınan zuhru âhirin kılınış şekli de şöyledir:

    Cemaatle kılınan iki rekât cuma namazından sonra dört rekât cumanın sünneti kılınır. Ardından "üzerimdeki en son öğle namazının farzına" diye niyet edilerek dört rekat daha kılınır. İşte buna zuhru âhir adı verilir. Sünneti müekked olan öğle namazının sünneti gibi kılınır. Son iki rekâtta okunan zammı sûreler, bu namaz öğle namazının yerine geçerse namaza herhangi bir zarar vermez. Nafile yerine geçerse zaten nafileler de öyle kılınır. Müslümanlara düşen, cuma gibi önemli bir namazı şansa bırakıp "ya kabul olursa" mantığıyla "zuhru âhirler"le kurtarmaya çalışmak yerine namazlarını gönül huzuru içinde kılabilecekleri islâmi bir toplum oluşturmak, en azından bu yolda gayret sarfetmektedir.

    Fedakar KIZMAZ


  4. 07.Temmuz.2012, 23:58
    2
    Moderatör



    ZUHRU ÂHİR



    Cuma namazım kıldıktan sonra, kılınan cumanın şartlarının yerine gelmediği yerlerde, eğer cuma namazı kabul olmazsa hiç olmazsa bu günün öğle namazını kılmış olmak için tedbir olarak kılınan; "en son öğle namazı". Hz. Peygamber zamanında, dört halife döneminde, tâbiin döneminde ve hatta İmamı Azam'ın döneminde "zuhru âhir" namazı diye bir namaz yoktu, "müteahhirîn" adı verilen sonraki âlimler tarafından ortaya çıkarıldı.

    Cumanın kabul olunması için altı tane sıhhat şartı vardır.

    a- Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması, b- Cuma namazını kıldıracak olan imamın İslâm devlet başkanı veya onun görevlendirdiği bir imam olması, c- Öğle vaktinde. kılınması, d- Namazdan evvel hutbe okunması, e- Cuma kılınan yerin herkese açık olması, f- Belli sayıda cemaatin toplanmış olması.

    Bu şartlardan "şehir veya şehir hükmünde olması" üzerinde görüş farklılıkları ortaya çıkmış ve köylerde kılınıp kılınamayacağı, kılınırsa kabul olup olmayacağı, şehirden kastın ne olduğu, bir şehirde tek bir yerde mi yoksa farklı yerlerde de mi kılınabileceği gibi problemler gündeme gelmiş, bunların çözümünde de "zuhru âhir" namazı ortaya çıkmıştır. Aslında "sıhhat" şartlarının tam olarak yerine gelmediğini görmelerine rağmen,

    "Kim onu küçümseyerek (arka arkaya) üç cumayı terk Allah o kimsenin kalbini mühürler" (Sünen-i Ebû Dâvud, 2, 160) hadis-i şerifinin şiddetli uyarısı nedeniyle cumayı terkedemeyen müslümanlar "cuma olmamışsa zuhru âhir adıyla öğle namazım da kılalım, böylelikle öğle namazı üzerimizde kalmaz, eğer cuma kabul olursa nafile yerine geçer" kuralına sarılarak cuma ile birlikte öğle namazını da kılmaya başlamışlar ve bu gelenek bu güne kadar gelmiştir. Bu gelenek şu görüşler neticesinde ortaya çıkmıştır: İmam Ebû Yusuf ve İmam Şâfiî'ye göre şehrin ancak bir yerinde cuma namazı kılınabilir. Birden fazla yerde cuma namazı kılındığı zaman,

    İslâm toplumlarının başlarında "halife" olduğu zamanlarda "şehrin bir yerinde" kılınâmadığı için kabul olup olmadığında şüpheye düşen âlimler çözüm olarak "zuhru âhir" namazı kılınmasına müsaade etmişlerdir; müslümanlar "halife"siz kalıp başlarına kâfir yöneticilerin geçmesiyle cumanın "müslümanların devlet başkanı" veya onun atayacağı biri tarafından kıldırılması şartı da yok olmuş, müslümanların toplanıp cuma kıldıkları camilerin imamları kâfir devlet başkanlarının atadığı görevlilerden meydana gelmiş ve buna rağmen cumalar kılınmaya devam edilmiştir.

    "Böyle bir devlet başkanları olmayan müslümanlar kendi aralarından seçtikleri bir imam veya onun tayine edeceği vekillerinin arkasında cumayı kılarlar" fıkıh kuralı da uygulamaya geçirilmediği için cumalar kılınmaya devam edildi, ama kâfirlerin kontrolündeki camilerde ve onların güdümündeki imamların kıldırdığı cuma namazının kabul olabileceğine ihtimal vermeyen müslümanlar "zuhru âhir"lerini daha bir inanarak, artık "son öğle namazı" niyetine değil, "bu günün öğle namazı" niyetine kılmaya başladılar. Kalpleri "bu cumanın olmadığını" söylerken "üç cumayı terketmekten" korkan müslümanlar hem cumayı hem de öğleyi kıldılar, hâlâ da kılıyorlar. Bu şartlarda kılınan zuhru âhirin kılınış şekli de şöyledir:

    Cemaatle kılınan iki rekât cuma namazından sonra dört rekât cumanın sünneti kılınır. Ardından "üzerimdeki en son öğle namazının farzına" diye niyet edilerek dört rekat daha kılınır. İşte buna zuhru âhir adı verilir. Sünneti müekked olan öğle namazının sünneti gibi kılınır. Son iki rekâtta okunan zammı sûreler, bu namaz öğle namazının yerine geçerse namaza herhangi bir zarar vermez. Nafile yerine geçerse zaten nafileler de öyle kılınır. Müslümanlara düşen, cuma gibi önemli bir namazı şansa bırakıp "ya kabul olursa" mantığıyla "zuhru âhirler"le kurtarmaya çalışmak yerine namazlarını gönül huzuru içinde kılabilecekleri islâmi bir toplum oluşturmak, en azından bu yolda gayret sarfetmektedir.

    Fedakar KIZMAZ





+ Yorum Gönder