Konusunu Oylayın.: İşaratu'l İcazdaki Hidayet ve Takve İlişkisini Anlatır mısınız?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi
İşaratu'l İcazdaki Hidayet ve Takve İlişkisini Anlatır mısınız?
  1. 19.Haziran.2012, 18:53
    1
    Misafir

    İşaratu'l İcazdaki Hidayet ve Takve İlişkisini Anlatır mısınız?






    İşaratu'l İcazdaki Hidayet ve Takve İlişkisini Anlatır mısınız? Mumsema İşaratu'l İcazdaki Hidayet ve Takve İlişkisini Anlatır mısınız?


  2. 19.Haziran.2012, 18:53
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 22.Haziran.2012, 17:42
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: İşaratu'l İcazdaki Hidayet ve Takve İlişkisini Anlatır mısınız?




    Sual:
    İşaratü'l-icaz sayfa 43 de geçen dört tezahürün izahını anlayamamanın sıkıntısı içerisindeyim. Kendim anlayıp derste anlatmam gerekiyor. Bu tezahürler beni aczde bıraktı. Beynimin uyuştuğunu hissediyorum acilen yardıma ihtiyacım var. teşekkür ederim.
    Ey arkadaş, şu .... cümlesindeki nur-u belagat ve hüsn-ü kelam, dört noktadan tezahür etmiştir.
    1. Bu cümlede "mübteda" mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden "mübteda" ile "haber" arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki "mübteda" hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işarettir.
    2. -1- yerine -2- yani, ism-i fail mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur'an'ın husule geldiğine işarettir.
    3. 'deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'an öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünkü, "ma'rife"nin zıddı olan "nekre," ya şiddet-i hafadan olur veya kesret-i zuhurdan neş'et eder. Buna binaendir ki, "Tenkir bazan tahkiri, bazan tazimi ifade eder" denilmiştir.
    4. Müteaddit kelimelere bedel ism-i fail sigasıyla ihtiyar edilen -3- kelimesiyle yapılan icaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innidir.
    Cevap:
    Şimdi gelelim anlaşılmayan bölümün tahliline:
    “Hüden Lil-Müttakin” cümlesindeki nûr-u belâğat dört noktadan tezahür etmiştir.
    1. Bu cümlede mübteda mahzuftur.
    2. “Hâdî” yerine “Hüden”, yani ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nûr-u hidayetten cevher-i Kur’anın husûle geldiğine işarettir.
    3. “Hüden”deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur’an öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez.
    4. Müteaddit kelimelere bedel ism-i fâil sigası ile ihtiyar edilen “Müttakîn” ile yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir.

    Arapçada iki çeşit cümle vardır. İsim cümlesi ve Fiil cümlesi. İsim ile başlayan cümleye isim cümlesi denir. Fiili ile başlayan cümleye fiil cümlesi denir. İsim cümlesi iki unsurdan oluşur: Mübteda ve Haber. Mübteda isimdir, haber ise o ismin yaptığı işi haber verir. Misal: “Ali çalışkandır.” Bu cümlede “Ali” mübteda, “çalışkandır” kelimesi haberdir. “Hüden Lil-Müttakin” cümlesi bir isim cümlesinin haberidir. Mübteda olan “Kur’an” kelimesi gizlidir. Hazfedilmiş, yani gizlenmiştir. Tam cümle “Kur’an müttakiler için hidayet rehberidir” şeklinde olması gerekirdi.

    Burada mübteda olan “Kur’an” kelimesi, “Müttakilere hidayet” olmakta o dereceye varmıştır ki, Hidayet demek Kur’an demektir, Kur’an demek hidayet demektir. Zaten Kur’anın bir adı da “Hüd┠yani “Hidayet”tir. Bunun için Kur’an kelimesine, yani mübtedaya ihtiyaç kalmamıştır. Sanki bu kelime, yani mübteda olan Kur’an kelimesi gizlenmemiş Hidayet kelimesinin içine girmiştir. Haricen, yani dış âlemde müttehit, yani bir olduğu gibi, insan zihninde de Kur’an ve Hidayet birdir.

    Kur’an hidayete sebep olduğu için yapan, sebep olan anlamında “İsm-i Fâil” yani bir işe sebep olan ve o işi yapan anlamında “Hâdî” denilmesi gerekirdi. Ama burada “Masdar” yani bu anlamdaki kelimelerin tümünün kökü olan “Hüden” kelimesinin kullanılması bütün hidayet ile ilgili her şeyin Kur’andan kaynaklandığı anlamını ifade etmektedir. Bu kelimenin kök, yani “Masdar” olarak kullanılması “Hidayet nurunun cisimleşerek Kur’an şeklinde göründüğünü” ifade etmektedir. Böylece hidayet demek Kur’an demektir. Kur’an hidayetin kendisidir” demektir. Masdar olarak “Hüden” kelimesinin kullanılmasının amacı budur.

    Arapçada kelimeler “Marife” ve “Nekre” olmak üzere ikiye ayrılır. “Marife” belli, bilinen ve tanınan anlamındadır. “Nekre” ise bilinmeyen, tanınmayan ve anlaşılmayan anlamındadır. Marifenin alameti başında “Harf-i Tarif” denen “Elif ve Lam” kelimesinin bulunmasıdır. İsim olan kelimenin başında “Elif ve Lam” yoksa, kelimenin sonu tenvinli olur. Tenvin nekre olan kelimelerde bulunur. “Hüden” kelimesi nekra olduğu için bunun anlamı, bilinemez, hakikati tam idrak edilemez demektir. “Kur’anın hidayeti o derece ince ve esrarlıdır ki hakikati aklen tam olarak anlaşılmaz; ancak iman nuru ile kalben anlaşılabilir” demektir.

    Hidayet o derece geniş bir sahayı ihata eder, kuşatır ki, ilmen onu kavramak ve ilmî bir şekilde izah etmek imkânı olmaz. “İlmen hidayeti anlatmak çok zordur” demektir.

    Nekre’nin ifade ettiği, bilinmezlik, anlaşılmazlık iki şeyden kaynaklanır. Ya çok gizli olmasından veya çok açık bulunmasındandır. Hidayet hem çok gizlidir, hem de çok açıktır. Bunun için anlaşılması ve idrak edilmesi zordur. Hidayet Allah’ı bilmek ve tanımak olunca Allah’ı tanıyorum, biliyorum diyen de aslında çok yönü ile Allah’ı tam olarak tanımadığı için hidayetten mahrum kalıyorlar. Şeytan da Allah’ı tam olarak tanımadığı için hidayetten mahrum kaldı ve Allah’ın emrine karşı çıktı ve lanetlendi. Bütün dinlerde Allah inancı vardır; her din ve mezhep mensubu kendini hidayete ermiş görür ve inanır, başkasını da hidayetten mahrum görür. Bediüzzaman “Allah’ın inkâr ve şirkin şiddet-i zuhurdan” olduğunu söyler. Aynı şekilde çok gizli olmasından da anlaşılamaz. Hidayet işte böyledir. Bunun için “Hüden” kelimesi marife değil nekra olarak zikredilmiştir.

    Tenkir, yani bilinmezlik ifadesi olan nekra kelimelere iki temel anlam yükler: Birincisi, hakaret anlamındadır. İkincisi ise; tazim ve hürmettir. Bir hakaret kelimesi nekra ile ifade edilirken, hürmet ve saygı ifade eden kelimeler de nekra olarak ifadesini bulur. Burada “Hüden” kelimesinin nekra gelmesi hidayetin azamet ve hürmetini ve tazim edilmesi gereken bir makamda olduğunu ifade eder.

    “Müttakîn” kelimesi Arapça İsm-i Faildir. Anlamı “takva sahibi olan kimse” demektir. Hâlbuki en kısa ve maksada en uygun yani veciz olan kelime yerine pek çok farklı kelime ve cümleler kullanılabilirdi. Mesela, “insanları doğru yola ulaştırır” anlamında “Hüden ila sıratın müstakim” gibi vb. pek çok farklı kelimelere tercihan “Müttakîn” kelimesinin burada kullanılması hidayetin meyvesinin ve insana tesirinin ancak “Takva’yı netice vermesidir.” Takvayı, yani “Allah korkusunu netice vermeyen hidayet, hidayet değildir” demektir. İlim ve hidayet insana Allah korkusu vermelidir. Yani Allah’tan korkarak Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçınmalıdır. Çünkü Allah korkusu insanı günahtan çeker. Allah sevgisi çekmez. Çünkü Allah’ı sevdiğini iddia eden ve kendisinin hidayet üzere olduğunu söyleyen Allah merhametlidir ve affeder diyerek günahtan çekinmez. Böylece hidayetten mahrum kalır. Hidayet burada ifadesini bulduğu gibi, Allah korkusunu netice verdiği ve kişiyi masıyetten çektiği ölçüde hidayettir. Şeytan günahtan korkmadı ve hala da korkmuyor. Bir gün Allah’ın kendisini affedeceği ümidi ile insanları yoldan çıkarmaya devam ediyor. Allah’ı bilmediği için değil. Hz. Âdem (as) ise günahına pişman oluyor ve bir daha asla günaha yaklaşmıyor, Allah’tan korkuyor ve hidayete ulaşıyor.
    “Bürhan-ı İnni” ve “Bürhan-ı Limmi” iki delidir. (İşaratu’l-İ’caz, 143) Biri sebepten müsebbebe, diğeri müsebbebden sebebe gider. Bürhan-ı İnni eserden müessire olan delalettir. Eserin ustasına delaletidir. Takva hidayetin semeresi olduğu için hidayete Delil-ı İnnidir.





  4. 22.Haziran.2012, 17:42
    2
    Devamlı Üye



    Sual:
    İşaratü'l-icaz sayfa 43 de geçen dört tezahürün izahını anlayamamanın sıkıntısı içerisindeyim. Kendim anlayıp derste anlatmam gerekiyor. Bu tezahürler beni aczde bıraktı. Beynimin uyuştuğunu hissediyorum acilen yardıma ihtiyacım var. teşekkür ederim.
    Ey arkadaş, şu .... cümlesindeki nur-u belagat ve hüsn-ü kelam, dört noktadan tezahür etmiştir.
    1. Bu cümlede "mübteda" mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden "mübteda" ile "haber" arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki "mübteda" hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işarettir.
    2. -1- yerine -2- yani, ism-i fail mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur'an'ın husule geldiğine işarettir.
    3. 'deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'an öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünkü, "ma'rife"nin zıddı olan "nekre," ya şiddet-i hafadan olur veya kesret-i zuhurdan neş'et eder. Buna binaendir ki, "Tenkir bazan tahkiri, bazan tazimi ifade eder" denilmiştir.
    4. Müteaddit kelimelere bedel ism-i fail sigasıyla ihtiyar edilen -3- kelimesiyle yapılan icaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innidir.
    Cevap:
    Şimdi gelelim anlaşılmayan bölümün tahliline:
    “Hüden Lil-Müttakin” cümlesindeki nûr-u belâğat dört noktadan tezahür etmiştir.
    1. Bu cümlede mübteda mahzuftur.
    2. “Hâdî” yerine “Hüden”, yani ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nûr-u hidayetten cevher-i Kur’anın husûle geldiğine işarettir.
    3. “Hüden”deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur’an öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez.
    4. Müteaddit kelimelere bedel ism-i fâil sigası ile ihtiyar edilen “Müttakîn” ile yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir.

    Arapçada iki çeşit cümle vardır. İsim cümlesi ve Fiil cümlesi. İsim ile başlayan cümleye isim cümlesi denir. Fiili ile başlayan cümleye fiil cümlesi denir. İsim cümlesi iki unsurdan oluşur: Mübteda ve Haber. Mübteda isimdir, haber ise o ismin yaptığı işi haber verir. Misal: “Ali çalışkandır.” Bu cümlede “Ali” mübteda, “çalışkandır” kelimesi haberdir. “Hüden Lil-Müttakin” cümlesi bir isim cümlesinin haberidir. Mübteda olan “Kur’an” kelimesi gizlidir. Hazfedilmiş, yani gizlenmiştir. Tam cümle “Kur’an müttakiler için hidayet rehberidir” şeklinde olması gerekirdi.

    Burada mübteda olan “Kur’an” kelimesi, “Müttakilere hidayet” olmakta o dereceye varmıştır ki, Hidayet demek Kur’an demektir, Kur’an demek hidayet demektir. Zaten Kur’anın bir adı da “Hüd┠yani “Hidayet”tir. Bunun için Kur’an kelimesine, yani mübtedaya ihtiyaç kalmamıştır. Sanki bu kelime, yani mübteda olan Kur’an kelimesi gizlenmemiş Hidayet kelimesinin içine girmiştir. Haricen, yani dış âlemde müttehit, yani bir olduğu gibi, insan zihninde de Kur’an ve Hidayet birdir.

    Kur’an hidayete sebep olduğu için yapan, sebep olan anlamında “İsm-i Fâil” yani bir işe sebep olan ve o işi yapan anlamında “Hâdî” denilmesi gerekirdi. Ama burada “Masdar” yani bu anlamdaki kelimelerin tümünün kökü olan “Hüden” kelimesinin kullanılması bütün hidayet ile ilgili her şeyin Kur’andan kaynaklandığı anlamını ifade etmektedir. Bu kelimenin kök, yani “Masdar” olarak kullanılması “Hidayet nurunun cisimleşerek Kur’an şeklinde göründüğünü” ifade etmektedir. Böylece hidayet demek Kur’an demektir. Kur’an hidayetin kendisidir” demektir. Masdar olarak “Hüden” kelimesinin kullanılmasının amacı budur.

    Arapçada kelimeler “Marife” ve “Nekre” olmak üzere ikiye ayrılır. “Marife” belli, bilinen ve tanınan anlamındadır. “Nekre” ise bilinmeyen, tanınmayan ve anlaşılmayan anlamındadır. Marifenin alameti başında “Harf-i Tarif” denen “Elif ve Lam” kelimesinin bulunmasıdır. İsim olan kelimenin başında “Elif ve Lam” yoksa, kelimenin sonu tenvinli olur. Tenvin nekre olan kelimelerde bulunur. “Hüden” kelimesi nekra olduğu için bunun anlamı, bilinemez, hakikati tam idrak edilemez demektir. “Kur’anın hidayeti o derece ince ve esrarlıdır ki hakikati aklen tam olarak anlaşılmaz; ancak iman nuru ile kalben anlaşılabilir” demektir.

    Hidayet o derece geniş bir sahayı ihata eder, kuşatır ki, ilmen onu kavramak ve ilmî bir şekilde izah etmek imkânı olmaz. “İlmen hidayeti anlatmak çok zordur” demektir.

    Nekre’nin ifade ettiği, bilinmezlik, anlaşılmazlık iki şeyden kaynaklanır. Ya çok gizli olmasından veya çok açık bulunmasındandır. Hidayet hem çok gizlidir, hem de çok açıktır. Bunun için anlaşılması ve idrak edilmesi zordur. Hidayet Allah’ı bilmek ve tanımak olunca Allah’ı tanıyorum, biliyorum diyen de aslında çok yönü ile Allah’ı tam olarak tanımadığı için hidayetten mahrum kalıyorlar. Şeytan da Allah’ı tam olarak tanımadığı için hidayetten mahrum kaldı ve Allah’ın emrine karşı çıktı ve lanetlendi. Bütün dinlerde Allah inancı vardır; her din ve mezhep mensubu kendini hidayete ermiş görür ve inanır, başkasını da hidayetten mahrum görür. Bediüzzaman “Allah’ın inkâr ve şirkin şiddet-i zuhurdan” olduğunu söyler. Aynı şekilde çok gizli olmasından da anlaşılamaz. Hidayet işte böyledir. Bunun için “Hüden” kelimesi marife değil nekra olarak zikredilmiştir.

    Tenkir, yani bilinmezlik ifadesi olan nekra kelimelere iki temel anlam yükler: Birincisi, hakaret anlamındadır. İkincisi ise; tazim ve hürmettir. Bir hakaret kelimesi nekra ile ifade edilirken, hürmet ve saygı ifade eden kelimeler de nekra olarak ifadesini bulur. Burada “Hüden” kelimesinin nekra gelmesi hidayetin azamet ve hürmetini ve tazim edilmesi gereken bir makamda olduğunu ifade eder.

    “Müttakîn” kelimesi Arapça İsm-i Faildir. Anlamı “takva sahibi olan kimse” demektir. Hâlbuki en kısa ve maksada en uygun yani veciz olan kelime yerine pek çok farklı kelime ve cümleler kullanılabilirdi. Mesela, “insanları doğru yola ulaştırır” anlamında “Hüden ila sıratın müstakim” gibi vb. pek çok farklı kelimelere tercihan “Müttakîn” kelimesinin burada kullanılması hidayetin meyvesinin ve insana tesirinin ancak “Takva’yı netice vermesidir.” Takvayı, yani “Allah korkusunu netice vermeyen hidayet, hidayet değildir” demektir. İlim ve hidayet insana Allah korkusu vermelidir. Yani Allah’tan korkarak Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçınmalıdır. Çünkü Allah korkusu insanı günahtan çeker. Allah sevgisi çekmez. Çünkü Allah’ı sevdiğini iddia eden ve kendisinin hidayet üzere olduğunu söyleyen Allah merhametlidir ve affeder diyerek günahtan çekinmez. Böylece hidayetten mahrum kalır. Hidayet burada ifadesini bulduğu gibi, Allah korkusunu netice verdiği ve kişiyi masıyetten çektiği ölçüde hidayettir. Şeytan günahtan korkmadı ve hala da korkmuyor. Bir gün Allah’ın kendisini affedeceği ümidi ile insanları yoldan çıkarmaya devam ediyor. Allah’ı bilmediği için değil. Hz. Âdem (as) ise günahına pişman oluyor ve bir daha asla günaha yaklaşmıyor, Allah’tan korkuyor ve hidayete ulaşıyor.
    “Bürhan-ı İnni” ve “Bürhan-ı Limmi” iki delidir. (İşaratu’l-İ’caz, 143) Biri sebepten müsebbebe, diğeri müsebbebden sebebe gider. Bürhan-ı İnni eserden müessire olan delalettir. Eserin ustasına delaletidir. Takva hidayetin semeresi olduğu için hidayete Delil-ı İnnidir.








+ Yorum Gönder