Konusunu Oylayın.: Risalelerin Dili Neden Çok Ağır, Neden Anlaşılması Çok Zor?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Risalelerin Dili Neden Çok Ağır, Neden Anlaşılması Çok Zor?
  1. 19.Haziran.2012, 18:52
    1
    Misafir

    Risalelerin Dili Neden Çok Ağır, Neden Anlaşılması Çok Zor?






    Risalelerin Dili Neden Çok Ağır, Neden Anlaşılması Çok Zor? Mumsema Risalelerin Dili Neden Çok Ağır, Neden Anlaşılması Çok Zor?


  2. 22.Haziran.2012, 17:37
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Risalelerin Dili Neden Çok Ağır, Neden Anlaşılması Çok Zor?




    Bediüzzaman Kur’anın tercümanı olarak Kur’an-ı Kerimi asrın idrakine uygun tefsir etmiştir. Kur’an-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur; ama saf Arapça değildir. Yani Arap halkının kolaylıkla anlayacağı dilden değildir. Kur’anda Arapların bilmediği, duymadığı ve anlamadığı pek çok kelime vardı ve sahabeler peygamberimize (sav) gelerek ‘Bu ne demektir?” diye soruyorlardı. Hatta peygamberimize gelerek “Rahman nedir?” diye sorduklarını Kur’an zikreder. Peygamberimiz (sav) bile Kur’an nazil olmadan önce “Rahman ve Rahimi” bilmiyor yemek yerken “Bismillahi’l-Ahad” diye yemeğe başlıyordu. Kur’an nazil oldukça, okundukça, yeni yeni kelimeleri öğrenip hayatta kullandıkça hayata hâkim oldu. Herkesin anladığı ama manasını tam bilemediği kelimeler olarak, biliyor gibi kullanmaya başladılar. Mesela “Selamün Aleyküm” Kur’anî ve İslami bir tabirdir devamlı selam veririz ama anlamını yine bilemeyiz. Bu bir deyimdir, açılımı iki kelime ile ifade edilemez. İzahı sayfalara sığmaz.

    Kur’anın dili “Din Dilidir.” Her ilmin bir dili vardır. O dil bilinmezse o ilmin ifade ettiği yüksek manalar anlaşılamaz. Matemetiğin, Hukukun, Tıbbın, Biyolojini, Astronominin, Tabiat bilimlerinin, Sosyolojinin, Felsefenin velhasıl her ilmin kendine has bir dili vardır. İlim adamlarının kitaplarının anlaşılmaması ve okunmaması bundandır. İnsanların genellikle zorlanmadan anladığı dil hikâye ve masal dilidir. İlim ise hikâye ve masal değildir ki herkes zorlanmadan anlasın. Bir şeyi gerçekten öğrenmek isteyen onu öğrenmek için kendini vermesi ve zorlaması lazım. İngilizce için “Bu dil ağır, ben anlamıyorum” diye karşı çıkana hiç rastlamadım. Öğrenmek isteyen zaten zorluğunu kabul ederek öğrenmek için çaba harcayanlardır. Talebeler de her dersten zorlanırlar. Zorluğunu bilerek öğrenmek için gayret gösterenler başarılı olurlar. Yeni kelimeleri öğrenmekten kaçınanlar asla başarılı olamazlar.

    Kur’anı anlamak, imanı ve dini öğrenmek isteyenler de dinin yüksek, ilâhî, ruhanî ve uhrevi kelimelerini öğrenmek durumundadırlar. Bunların ne Arapçada ne de bir başka dilde karşılığı yoktur. Kur’’anda ne ise odur ve peygamberimiz nasıl bildirmiş ise öyledir. Bunların izahı olur ama bir başka dile tercümesi olmaz. Çünkü hiçbir dilde karşılığı yoktur. Değiştirmeye çalışmak dini tahrip ve bozmaktır. Bunun için dini bozmak isteyenler önce başka dile tercüme ederek işe başlıyorlar.
    Meseleyi misallerle anlatalım: “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesinin hiçbir dilde karşılığı yoktur. Türkçeye “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile” diye tercüme ediliyor. Bu Tercüme midir yoksa tekrar mıdır? Maalesef tekrardır. Tercüme diye yutuyoruz. Neyi tercüme etmişler? Rahman duruyor, Rahim duruyor, Allah duruyor. “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile” deniyor. Besmele ile hiç alakası yok tamamen tahriftir. Esirgemek “Selam” “Mü’min” kelimesinin ifadesine yakındır. Bağışlamak ise “Affetmek” yani “Afuv” kelimesinin karşılığıdır. “Rahman ve Rahim” ile alakası yok gibidir.

    Allah’ın bin bir ismi vardır. Bunların hepsi yeni kelimelerdir. Allah’ın adıdır. İsimler değiştirilemez ve tercüme edilemezler. Ancak ilim adamları insanların anlayacağı şekilde kendi bilgilerine göre izah ederler.

    İbadet dili olan “Sübhanallah” “Elhamdülillah” “Lâ ilâhe İllallah” “Allahu Ekber” kelimeleri özel isimdir değiştirilemez ve hiçbir dile tercüme edilemez. Tesbih, tekbir, tehlil, tahmid ulvi birer hakikattir onların unvanı olan kelime ve kelamlar dışında bu ulvî hakikatleri anlatmak imkânsızdır. “Allahu Ekber” Allah büyüktür demek değildir. Bu cismaniyata izafe edilen bir kelimedir. Allah cisim değildir ki büyüklüğü büyük diye ifade edilsin. Allah Ekberdir. Allah rahmeti, inayeti, ilmi, iradesi, kudreti büyük olandır. Böylece Allah’ın büyüklüğü bin bir esma ve sıfatı içine alacak şekilde anlaşılması gerekir. Bunun ifadesi ise “Allahu Ekber”dir. Aynı şekilde Allah birdir demekle “Lâ ilâhe İllallah” hakikati ifade edilemez. Bu hakikatin ifadesi bütün mahlûkatın şehadetini tazammun eden ve her şeyin delaletini içine alan ve tüm kâinat ve kâinat ötesi âlemleri ihtiva eden bir anlamı vardır. Bediüzzaman bu hakikati 130 risale ile izaha çalışmıştır. Nasıl tercüme ile kısır bir anlama hapsedilebilir? Sübhanallah tesbihin adıdır, Elhamdülillah ise tahmidin. Her birisinin satırlar ve sayfalar ile ifade edilemeyen hakikatlerin tercümanıdır. Dar bir manaya hasrını asla kabul etmez. Olsa hakikat olmaz.

    Risale-i Nuru okuyanlar bu yüksek hakikatleri anlayacak ve kavrayacak yüksek seviyeye çıkıyorlar. Okumayan zaten anlamaz.

    Bir felsefe öğrencisi hocasına demiş. “Ben kitabınızı okudum ama hiçbir şey anlamadım.” Hocası demiş: “Evladım bir daha oku.” “Yine anlamadım” diyince yine “bir daha oku” demiş. Talebe üçüncü okuyuşunda “biraz anladım efendim” demiş. Bunun üzerine hocası “seninle felsefe üzerine artık konuşabiliriz” demiş ve ona felsefeyi öğretmeye başlamış. Felsefeyi anlamak için defalarca okumak gerekiyor ise İman hakikatlerini anlamak için neden defalarca okunmasın ki…

    Risale-i Nurun dili çok sadedir ve anlaşılır bir Türkçe ile yazılmıştır. İslami ve imani hakikatleri bundan daha sade ve anlaşılır şekilde ifade eden ve izah eden bir başka kitap maalesef yoktur. İlmihal ve Kelam kitapları ile Kur’an tefsirleri daha karmaşık, ağdalı ve anlaşılmaz bir dille yazıldıkları gibi, Kur’anın ifade ettiği yüksek hakikatleri izah etmekten de çok uzaktırlar. Sadeleştirme çalışmaları da yapılmakta ama o zaman da yüksek hakikatler feda edilerek kısır bir mana ile işin hakikatinden uzaklaşılmaktadır.

    İkinci Suale Cevap: Bediüzzamanı bilmiyorlar ki sevsinler. İnsan tanımadığı ve bilmediğini nasıl sever? Bir de yanlış biliyorlar ve nefret ediyorlar da olabilir. Ne diyelim yapılacak bir şey yok. Bediüzzaman din ve iman dışında bir şeyle meşgul olmamış, kimseye bir zararı olmamış, yazdığı 130 parça Risale ile insanların imanına hizmet etmiş. Böyle biri sevilmez mi? Onu sevmek din ve iman namına olabilir. Ondan nefret etmek “Allah korusun” şayet bu durumu bilerek olsa dini ve imanı sevmemek anlamına gelir. Bilmiyor ve tanımıyorsa mazur olabilir.

    Peygamberimizi (sav) tanımayanlar da onu sevmeyenler de var. Bediüzzamanı tanımayan ve sevmeyen neden olmasın? İnsanların kalplerine hükmedemezsiniz. Hiç kimsenin bir başkasını beni seveceksin demeye hakkı yoktur ve haddi değildir. Sevgi kalpten gelen bir duygudur. Buna karışılmaz.

    Yalnız şu kadarı var ki “Mü’minleri sevmek” imanın gereğidir. Kur’anın ifadesi, irşadı ve emri ile “Mü’minler kardeştir.” Birbirini sevmek, saygı duymak ve hürmet etmek ile dinen mükelleftir. Bediüzzaman bu hakikat gereği tüm mü’minleri cidden sevdiğini ve onlar için hayatını feda ettiğini Risalelerinin pek çok yerinde ifade etmektedir. Nur talebelerine de daima “İmanı olan herkesi sevin” demektedir. Nur talebeleri de daima kendilerine nefretle yaklaşanlara sevgi ile mukabele edenlerdir. Kin ve düşmanlıkla hareket eden Risale-i Nur talebesi olamaz. Başkalarına karışmayız.



  3. 22.Haziran.2012, 17:37
    2
    Devamlı Üye



    Bediüzzaman Kur’anın tercümanı olarak Kur’an-ı Kerimi asrın idrakine uygun tefsir etmiştir. Kur’an-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur; ama saf Arapça değildir. Yani Arap halkının kolaylıkla anlayacağı dilden değildir. Kur’anda Arapların bilmediği, duymadığı ve anlamadığı pek çok kelime vardı ve sahabeler peygamberimize (sav) gelerek ‘Bu ne demektir?” diye soruyorlardı. Hatta peygamberimize gelerek “Rahman nedir?” diye sorduklarını Kur’an zikreder. Peygamberimiz (sav) bile Kur’an nazil olmadan önce “Rahman ve Rahimi” bilmiyor yemek yerken “Bismillahi’l-Ahad” diye yemeğe başlıyordu. Kur’an nazil oldukça, okundukça, yeni yeni kelimeleri öğrenip hayatta kullandıkça hayata hâkim oldu. Herkesin anladığı ama manasını tam bilemediği kelimeler olarak, biliyor gibi kullanmaya başladılar. Mesela “Selamün Aleyküm” Kur’anî ve İslami bir tabirdir devamlı selam veririz ama anlamını yine bilemeyiz. Bu bir deyimdir, açılımı iki kelime ile ifade edilemez. İzahı sayfalara sığmaz.

    Kur’anın dili “Din Dilidir.” Her ilmin bir dili vardır. O dil bilinmezse o ilmin ifade ettiği yüksek manalar anlaşılamaz. Matemetiğin, Hukukun, Tıbbın, Biyolojini, Astronominin, Tabiat bilimlerinin, Sosyolojinin, Felsefenin velhasıl her ilmin kendine has bir dili vardır. İlim adamlarının kitaplarının anlaşılmaması ve okunmaması bundandır. İnsanların genellikle zorlanmadan anladığı dil hikâye ve masal dilidir. İlim ise hikâye ve masal değildir ki herkes zorlanmadan anlasın. Bir şeyi gerçekten öğrenmek isteyen onu öğrenmek için kendini vermesi ve zorlaması lazım. İngilizce için “Bu dil ağır, ben anlamıyorum” diye karşı çıkana hiç rastlamadım. Öğrenmek isteyen zaten zorluğunu kabul ederek öğrenmek için çaba harcayanlardır. Talebeler de her dersten zorlanırlar. Zorluğunu bilerek öğrenmek için gayret gösterenler başarılı olurlar. Yeni kelimeleri öğrenmekten kaçınanlar asla başarılı olamazlar.

    Kur’anı anlamak, imanı ve dini öğrenmek isteyenler de dinin yüksek, ilâhî, ruhanî ve uhrevi kelimelerini öğrenmek durumundadırlar. Bunların ne Arapçada ne de bir başka dilde karşılığı yoktur. Kur’’anda ne ise odur ve peygamberimiz nasıl bildirmiş ise öyledir. Bunların izahı olur ama bir başka dile tercümesi olmaz. Çünkü hiçbir dilde karşılığı yoktur. Değiştirmeye çalışmak dini tahrip ve bozmaktır. Bunun için dini bozmak isteyenler önce başka dile tercüme ederek işe başlıyorlar.
    Meseleyi misallerle anlatalım: “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesinin hiçbir dilde karşılığı yoktur. Türkçeye “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile” diye tercüme ediliyor. Bu Tercüme midir yoksa tekrar mıdır? Maalesef tekrardır. Tercüme diye yutuyoruz. Neyi tercüme etmişler? Rahman duruyor, Rahim duruyor, Allah duruyor. “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile” deniyor. Besmele ile hiç alakası yok tamamen tahriftir. Esirgemek “Selam” “Mü’min” kelimesinin ifadesine yakındır. Bağışlamak ise “Affetmek” yani “Afuv” kelimesinin karşılığıdır. “Rahman ve Rahim” ile alakası yok gibidir.

    Allah’ın bin bir ismi vardır. Bunların hepsi yeni kelimelerdir. Allah’ın adıdır. İsimler değiştirilemez ve tercüme edilemezler. Ancak ilim adamları insanların anlayacağı şekilde kendi bilgilerine göre izah ederler.

    İbadet dili olan “Sübhanallah” “Elhamdülillah” “Lâ ilâhe İllallah” “Allahu Ekber” kelimeleri özel isimdir değiştirilemez ve hiçbir dile tercüme edilemez. Tesbih, tekbir, tehlil, tahmid ulvi birer hakikattir onların unvanı olan kelime ve kelamlar dışında bu ulvî hakikatleri anlatmak imkânsızdır. “Allahu Ekber” Allah büyüktür demek değildir. Bu cismaniyata izafe edilen bir kelimedir. Allah cisim değildir ki büyüklüğü büyük diye ifade edilsin. Allah Ekberdir. Allah rahmeti, inayeti, ilmi, iradesi, kudreti büyük olandır. Böylece Allah’ın büyüklüğü bin bir esma ve sıfatı içine alacak şekilde anlaşılması gerekir. Bunun ifadesi ise “Allahu Ekber”dir. Aynı şekilde Allah birdir demekle “Lâ ilâhe İllallah” hakikati ifade edilemez. Bu hakikatin ifadesi bütün mahlûkatın şehadetini tazammun eden ve her şeyin delaletini içine alan ve tüm kâinat ve kâinat ötesi âlemleri ihtiva eden bir anlamı vardır. Bediüzzaman bu hakikati 130 risale ile izaha çalışmıştır. Nasıl tercüme ile kısır bir anlama hapsedilebilir? Sübhanallah tesbihin adıdır, Elhamdülillah ise tahmidin. Her birisinin satırlar ve sayfalar ile ifade edilemeyen hakikatlerin tercümanıdır. Dar bir manaya hasrını asla kabul etmez. Olsa hakikat olmaz.

    Risale-i Nuru okuyanlar bu yüksek hakikatleri anlayacak ve kavrayacak yüksek seviyeye çıkıyorlar. Okumayan zaten anlamaz.

    Bir felsefe öğrencisi hocasına demiş. “Ben kitabınızı okudum ama hiçbir şey anlamadım.” Hocası demiş: “Evladım bir daha oku.” “Yine anlamadım” diyince yine “bir daha oku” demiş. Talebe üçüncü okuyuşunda “biraz anladım efendim” demiş. Bunun üzerine hocası “seninle felsefe üzerine artık konuşabiliriz” demiş ve ona felsefeyi öğretmeye başlamış. Felsefeyi anlamak için defalarca okumak gerekiyor ise İman hakikatlerini anlamak için neden defalarca okunmasın ki…

    Risale-i Nurun dili çok sadedir ve anlaşılır bir Türkçe ile yazılmıştır. İslami ve imani hakikatleri bundan daha sade ve anlaşılır şekilde ifade eden ve izah eden bir başka kitap maalesef yoktur. İlmihal ve Kelam kitapları ile Kur’an tefsirleri daha karmaşık, ağdalı ve anlaşılmaz bir dille yazıldıkları gibi, Kur’anın ifade ettiği yüksek hakikatleri izah etmekten de çok uzaktırlar. Sadeleştirme çalışmaları da yapılmakta ama o zaman da yüksek hakikatler feda edilerek kısır bir mana ile işin hakikatinden uzaklaşılmaktadır.

    İkinci Suale Cevap: Bediüzzamanı bilmiyorlar ki sevsinler. İnsan tanımadığı ve bilmediğini nasıl sever? Bir de yanlış biliyorlar ve nefret ediyorlar da olabilir. Ne diyelim yapılacak bir şey yok. Bediüzzaman din ve iman dışında bir şeyle meşgul olmamış, kimseye bir zararı olmamış, yazdığı 130 parça Risale ile insanların imanına hizmet etmiş. Böyle biri sevilmez mi? Onu sevmek din ve iman namına olabilir. Ondan nefret etmek “Allah korusun” şayet bu durumu bilerek olsa dini ve imanı sevmemek anlamına gelir. Bilmiyor ve tanımıyorsa mazur olabilir.

    Peygamberimizi (sav) tanımayanlar da onu sevmeyenler de var. Bediüzzamanı tanımayan ve sevmeyen neden olmasın? İnsanların kalplerine hükmedemezsiniz. Hiç kimsenin bir başkasını beni seveceksin demeye hakkı yoktur ve haddi değildir. Sevgi kalpten gelen bir duygudur. Buna karışılmaz.

    Yalnız şu kadarı var ki “Mü’minleri sevmek” imanın gereğidir. Kur’anın ifadesi, irşadı ve emri ile “Mü’minler kardeştir.” Birbirini sevmek, saygı duymak ve hürmet etmek ile dinen mükelleftir. Bediüzzaman bu hakikat gereği tüm mü’minleri cidden sevdiğini ve onlar için hayatını feda ettiğini Risalelerinin pek çok yerinde ifade etmektedir. Nur talebelerine de daima “İmanı olan herkesi sevin” demektedir. Nur talebeleri de daima kendilerine nefretle yaklaşanlara sevgi ile mukabele edenlerdir. Kin ve düşmanlıkla hareket eden Risale-i Nur talebesi olamaz. Başkalarına karışmayız.






+ Yorum Gönder