Konusunu Oylayın.: Şeriat Hükümlerinde Aklın Yeri Nedir? Şeriat Aklın Ürünü müdür?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Şeriat Hükümlerinde Aklın Yeri Nedir? Şeriat Aklın Ürünü müdür?
  1. 19.Haziran.2012, 18:18
    1
    Misafir

    Şeriat Hükümlerinde Aklın Yeri Nedir? Şeriat Aklın Ürünü müdür?






    Şeriat Hükümlerinde Aklın Yeri Nedir? Şeriat Aklın Ürünü müdür? Mumsema Şeriat Hükümlerinde Aklın Yeri Nedir? Şeriat Aklın Ürünü müdür?


  2. 19.Haziran.2012, 18:18
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



  3. 20.Haziran.2012, 14:00
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Şeriat Hükümlerinde Aklın Yeri Nedir? Şeriat Aklın Ürünü müdür?




    Evvela; 20. Asır ile insanlık yeni bir döneme girdi. Zaman pek çok şeyi neshetti. Metotlar ve şartlar tamamen değişti. Bu değişime ayak uyduramayanlar geriledi. değişimi yaklayanlar ilerledi. Bu yeni durumda değişimi yaklayamayan ve Bediüzzaman'ın ifadesi ile "ilcaat-ı zamanı tefrik edemeyen" görüşlerin, siyasi düşüncelerin, fikir ekollerinin, tarikatların ve medrese ulemasının ve şeriatı tuti kuşları gibi savunan hocaların elinde olan şeriat-ı İslamiyenin ve dinin çağa hitap etmeyeceği düşüncesini doğurdu. Bediüzzaman Şeriat-ı İşlamiye ve dinin ebediyetini ve her şeye kifayet ettiğini ve çağlar ötesinden gelen İlahi kelam olduğunu izah ve isbat eden İlham eseri ve Kur'an tefsiri olan R. Nur eserleri ile yeni bir çığır açtı. 1300 senedir rahnelenen dağlar gibi meselelerin hepsini halletti. Mezhepleri ve tarikatleri bir tarafa bırakarak doğrudan memba-ı vahy olan Kur'ana ve Asr-ı Saadete yöneldi. Eskileri tamir etmekle uğraşmadı. Onları kendi haline terk etti.

    Bediüzzaman Kur'an ve sünnete dayanan "Sahabe Mesleğini" açtı. İman ve İhlas vadisinde tecdid yaptı. Zamanın neshettiği Medrese ve Tekkeleri ihya etmeye çalışmadı. Hadiste, kelamda, tefsirde, ve bunların metodolojisinde yeni çığırlar açtı ve tüm muhaddis ve müfessirleri aştı ve bu asrın medeni insanına "Asr-ı Saadet" menzilinden ve doğrudan Kur'an membaından reçeteler sundu. Tarikatların ve Medrese hocalarının düştüğü tuzaklara ve hatalara düşmedi. Bunun için Sünneti ve Sahabe Mesleğini değil de gelenekleri ihya etmeye çalışanlar onu anlama zorluğu çekmektedirler. Risale-i Nurları da bu gelenekten gelen ve Medrese ile Tekkeyi Risale-i Nur içine sokmaya çalışanlar bence Bediüzzamanı ve Mehdiyetini anlamamışlardır. Yeni Asya bunu kavramıştır. Ancak yeteri kadar anlatmak elbette kolay değildir.

    Bizler zamanın neshettiği ve mensuplarının bile kendilerini anlatmakta ve muhataplarını ikna etmekte zorlandıkları Tarikat ve Medrese mahsulü şeyleri bu zamanın insanına anlatmakla meşgul olmamalıyız. Risale-i Nuru ve Bediüzzamanı anlatmalı, Yani Kur'anı ve Resulullah'ı anlatmalıyız. Geleneği müdaffaa etmeye de gerek yok. Onların takipçileri kendilerini yeterince müdafaa etmektedirler.

    Saniyen, Araştırmalarını Risaleler üzerine yoğunlaştıran bizim dışımızdaki akademisyenler aslında güzel şeyler yakalamakta ve geleneğe esir olmadıkları ve onlar ile Risale-i Nur'u izah etme gibi bir yanlışa düşmedikleri için daha iyi anlamaktadırlar. Akademisyenler bazı gerçekleri yakalamakta; ama doğru şekilde izah ve ifade edememektedirler. Onların düştüğü hataları göstermek elbette bizim işimizdir. Ancak bazı doğru gördükleri ve ifadede zorlandıkları şeyleri bizim reddetmememiz de gerekir.

    Bu açıdan:
    1. Şeriat Bediüzzamanın İşaratu'l İ'caz sahife 146 da tarif ettiği gibi "İnsanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hulasasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların ve kanunların mecmuasıdır."

    2. Yine İşaratu'l İ'caz sahife 166 da izah ettiği gibi "Şeriat-ı İslamiye aklî bürhanlar üzerine müessestir."

    3. Bediüzzaman İlim ve Vahiy, Akıl ve Kalp beraberliğini yakalamıştır. Bin senedir aranan ve istenen budur. Dinin de bize gösterdiği yol budur. Aslında şeriat dinin İman ve Ahlak yönüne bakmaz. Sadece muamelat yönüne bakar. Bu ise temel prensiplerini dinden almakla beraber "İnsandan sudur eden ef'al-i ihtiyariyeyi nizma ve intizam altına almak" için akıl ve ilimle birlikte kanun, tüzük, yönetmenlik ve genelgeler şeklinde kendisini ortaya koyar. Münazaratın 41. sahifesinde sorulan suale Bediüzzaman'ın verdiği cevapta da görüleceği gibi Meclisin de görevi budur. Temel prensipler Kur'andan alınmakla beraber şeriatın pek çok meseleleri aklın ürünüdür ve kendisini yönetmenlik, nizamname ve genelgelerle, eskiden de aklın gereği olan fetvalar ve mahkeme kararları ile ve müçtehitlerin içtihatları ile daima kendini yenileyen ve kıyamete kadar bekasını sağlayan ve güncelliğini koruyan bir yönü vardır.

    4. Kur’anın istişare emri var. Bunun soncu alınan kararalar ister meclis olsun isterse kurul. Bağlayıcı birer karar oluyor ve aklın ürünü oluyorlar.

    5. Dinin delilleri Kitap ve Sünnetten ibaret değildir. Dini hükümlerin kaynağı Kitap ve Sünnet'in emir ve yasaklarının ve dini hükümlerin uygulanmasında İçtihat, Kıyas, İcma, Mesalih-i Mürsele, Örf, İstihsan ve Istıshab gibi deliller vardır ki bütün bunlar Aklın ve İlmin ürünü olan hususlardır. Şeriatın, yani dini hükümlerin pek çok kuralları ve Sosyal hayata bakan yönleri aklın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

    Sonuç olarak:
    Bunun için şeriat kaynağını vahiyden alsa da aklın ürünü sayılabilir. Yani Vahyin ve Aklın beraberliğinin sonucudur. Böylece Şeriat camid ve dogma olmayıp zamana, şartlara ve değişen durumlara göre devamlı değişen ve yenilenen ve gelişen bir "Hukuk Sistemi"dir.

    İslamiyet bu yönü ile insana, akla ve ilme büyük değer vermeiştir. Ulemanın ve hukukçuların değeri bu şekilde ortaya çıkar.



  4. 20.Haziran.2012, 14:00
    2
    Devamlı Üye



    Evvela; 20. Asır ile insanlık yeni bir döneme girdi. Zaman pek çok şeyi neshetti. Metotlar ve şartlar tamamen değişti. Bu değişime ayak uyduramayanlar geriledi. değişimi yaklayanlar ilerledi. Bu yeni durumda değişimi yaklayamayan ve Bediüzzaman'ın ifadesi ile "ilcaat-ı zamanı tefrik edemeyen" görüşlerin, siyasi düşüncelerin, fikir ekollerinin, tarikatların ve medrese ulemasının ve şeriatı tuti kuşları gibi savunan hocaların elinde olan şeriat-ı İslamiyenin ve dinin çağa hitap etmeyeceği düşüncesini doğurdu. Bediüzzaman Şeriat-ı İşlamiye ve dinin ebediyetini ve her şeye kifayet ettiğini ve çağlar ötesinden gelen İlahi kelam olduğunu izah ve isbat eden İlham eseri ve Kur'an tefsiri olan R. Nur eserleri ile yeni bir çığır açtı. 1300 senedir rahnelenen dağlar gibi meselelerin hepsini halletti. Mezhepleri ve tarikatleri bir tarafa bırakarak doğrudan memba-ı vahy olan Kur'ana ve Asr-ı Saadete yöneldi. Eskileri tamir etmekle uğraşmadı. Onları kendi haline terk etti.

    Bediüzzaman Kur'an ve sünnete dayanan "Sahabe Mesleğini" açtı. İman ve İhlas vadisinde tecdid yaptı. Zamanın neshettiği Medrese ve Tekkeleri ihya etmeye çalışmadı. Hadiste, kelamda, tefsirde, ve bunların metodolojisinde yeni çığırlar açtı ve tüm muhaddis ve müfessirleri aştı ve bu asrın medeni insanına "Asr-ı Saadet" menzilinden ve doğrudan Kur'an membaından reçeteler sundu. Tarikatların ve Medrese hocalarının düştüğü tuzaklara ve hatalara düşmedi. Bunun için Sünneti ve Sahabe Mesleğini değil de gelenekleri ihya etmeye çalışanlar onu anlama zorluğu çekmektedirler. Risale-i Nurları da bu gelenekten gelen ve Medrese ile Tekkeyi Risale-i Nur içine sokmaya çalışanlar bence Bediüzzamanı ve Mehdiyetini anlamamışlardır. Yeni Asya bunu kavramıştır. Ancak yeteri kadar anlatmak elbette kolay değildir.

    Bizler zamanın neshettiği ve mensuplarının bile kendilerini anlatmakta ve muhataplarını ikna etmekte zorlandıkları Tarikat ve Medrese mahsulü şeyleri bu zamanın insanına anlatmakla meşgul olmamalıyız. Risale-i Nuru ve Bediüzzamanı anlatmalı, Yani Kur'anı ve Resulullah'ı anlatmalıyız. Geleneği müdaffaa etmeye de gerek yok. Onların takipçileri kendilerini yeterince müdafaa etmektedirler.

    Saniyen, Araştırmalarını Risaleler üzerine yoğunlaştıran bizim dışımızdaki akademisyenler aslında güzel şeyler yakalamakta ve geleneğe esir olmadıkları ve onlar ile Risale-i Nur'u izah etme gibi bir yanlışa düşmedikleri için daha iyi anlamaktadırlar. Akademisyenler bazı gerçekleri yakalamakta; ama doğru şekilde izah ve ifade edememektedirler. Onların düştüğü hataları göstermek elbette bizim işimizdir. Ancak bazı doğru gördükleri ve ifadede zorlandıkları şeyleri bizim reddetmememiz de gerekir.

    Bu açıdan:
    1. Şeriat Bediüzzamanın İşaratu'l İ'caz sahife 146 da tarif ettiği gibi "İnsanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hulasasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların ve kanunların mecmuasıdır."

    2. Yine İşaratu'l İ'caz sahife 166 da izah ettiği gibi "Şeriat-ı İslamiye aklî bürhanlar üzerine müessestir."

    3. Bediüzzaman İlim ve Vahiy, Akıl ve Kalp beraberliğini yakalamıştır. Bin senedir aranan ve istenen budur. Dinin de bize gösterdiği yol budur. Aslında şeriat dinin İman ve Ahlak yönüne bakmaz. Sadece muamelat yönüne bakar. Bu ise temel prensiplerini dinden almakla beraber "İnsandan sudur eden ef'al-i ihtiyariyeyi nizma ve intizam altına almak" için akıl ve ilimle birlikte kanun, tüzük, yönetmenlik ve genelgeler şeklinde kendisini ortaya koyar. Münazaratın 41. sahifesinde sorulan suale Bediüzzaman'ın verdiği cevapta da görüleceği gibi Meclisin de görevi budur. Temel prensipler Kur'andan alınmakla beraber şeriatın pek çok meseleleri aklın ürünüdür ve kendisini yönetmenlik, nizamname ve genelgelerle, eskiden de aklın gereği olan fetvalar ve mahkeme kararları ile ve müçtehitlerin içtihatları ile daima kendini yenileyen ve kıyamete kadar bekasını sağlayan ve güncelliğini koruyan bir yönü vardır.

    4. Kur’anın istişare emri var. Bunun soncu alınan kararalar ister meclis olsun isterse kurul. Bağlayıcı birer karar oluyor ve aklın ürünü oluyorlar.

    5. Dinin delilleri Kitap ve Sünnetten ibaret değildir. Dini hükümlerin kaynağı Kitap ve Sünnet'in emir ve yasaklarının ve dini hükümlerin uygulanmasında İçtihat, Kıyas, İcma, Mesalih-i Mürsele, Örf, İstihsan ve Istıshab gibi deliller vardır ki bütün bunlar Aklın ve İlmin ürünü olan hususlardır. Şeriatın, yani dini hükümlerin pek çok kuralları ve Sosyal hayata bakan yönleri aklın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

    Sonuç olarak:
    Bunun için şeriat kaynağını vahiyden alsa da aklın ürünü sayılabilir. Yani Vahyin ve Aklın beraberliğinin sonucudur. Böylece Şeriat camid ve dogma olmayıp zamana, şartlara ve değişen durumlara göre devamlı değişen ve yenilenen ve gelişen bir "Hukuk Sistemi"dir.

    İslamiyet bu yönü ile insana, akla ve ilme büyük değer vermeiştir. Ulemanın ve hukukçuların değeri bu şekilde ortaya çıkar.






+ Yorum Gönder