Konusunu Oylayın.: Risale-i Nurların Dili Neden Çok Ağır? Sadeleştirilemez mi?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi
Risale-i Nurların Dili Neden Çok Ağır? Sadeleştirilemez mi?
  1. 19.Haziran.2012, 18:17
    1
    Misafir

    Risale-i Nurların Dili Neden Çok Ağır? Sadeleştirilemez mi?






    Risale-i Nurların Dili Neden Çok Ağır? Sadeleştirilemez mi? Mumsema Risale-i Nurların Dili Neden Çok Ağır? Sadeleştirilemez mi?


  2. 19.Haziran.2012, 18:17
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir
  3. 20.Haziran.2012, 13:34
    2
    m.deniz
    Devamlı Üye

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 30.Ocak.2011
    Üye No: 83734
    Mesaj Sayısı: 1,194
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 12
    Yaş: 27
    Bulunduğu yer: .......

    Cevap: Risale-i Nurların Dili Neden Çok Ağır? Sadeleştirilemez mi?




    Risaleler çok ağır bir dille yazılmış hiç bir şey anlamadım. Kendini ve risaleyi çok övmüş. Aslı kürt olan ve ırkçı olan bir insanın peşinden nasıl oluyor da bu kadar Türk gidiyor. Bu risalenin Türkçesi yok mu? Kur’andaki nur geçen ayetlerden kendine ve risalesine pay çıkardığı doğru mudur? (Ben inançsız değilim. Sadece mantığımın almadığı şeyleri kabullenemiyorum. Ağır dille eleştirmiş olabilirim. Allah’a emanet olun)


    Risaleler çok sade bir dille yazılmıştır. O günün yazı dili daha ağırdı. Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali, Mehmet Akif’in Safahat’ı ve Muhammed Hamdi Yazır’ın Kur’an tefsiri olan “Hak Dini Kur’an Dili” çok daha ağırdır. 1980’lerden sonraki yıllarda bunar sadeleştirilerek orijinal metinleri terk edilmiştir.

    Bu sadeleştirme onlar için uygun olsa da Risaleler için uygun değildir. Çünkü Risaleler “Din Dili” ile yazılmıştır. Her ilmin kendine has literatürü ve dili vardır. Matematiğin, Fiziğin, Kimyanın, Edebiyat, Felsefe, Tıp, Biyoloji, Botanik, Astronomi, Eczacılık, Hukuk gibi tüm ilim dallarının kendine has halk arasında kullanılmayan dili vardır. O ilmi öğrenmek isteyen o kelimeleri öğrenmek zorundadır. Bu ilim dallarında okuyanlar neden onların sadeleştirilmesini istemezler? O zaman tüm ilim adamları ayağa kalkar. Çünkü her ilim kendi dili ile öğrenilir. O dili öğrenmeyen o ilmi öğrenemez. İlmi öğrenmek isteyen önce o ilmin dilini öğrenmelidir.

    Risale-i Nurlar “İman İlmi”dir. İman ilminin kendine has dili vardır. Bu dil ayrıca “Kur’an dili”dir ve kelimelerin çoğu İlâhî kaynaklıdır. Kur’an ayetlerinde geçen kelimelerdir ve “İbadet Dili”dir. Vahiy nazil olduğu zaman Araplar da bu dili anlamıyorlardı. Peygamberimize sorarak öğreniyorlardı. Çünkü bu dil “İman İlmi”nin dili ve “İbadet dili” idi. O günün Arapları “Bismillahirrahmanirrahîm” “Sübhanallah” “Elhamdülillah” “La İlâhe İllallah” “Allahu Ekber” “Rabbü’l-Âlemîn” “Esmâ-i Hüns┠gibi tabirleri bilmiyorlardı. Bu kelimeler Arapların yabancı olduğu kelimelerdi. Arapların kullandığı manada da kullanılmıyordu. Çünkü bunlar deyimdir. Deyimlerin ise ifade ettiği anlamlar farklıdır. Allah’ın isimlerinden pek çoğu Araplarca bilinmiyordu. Raûf, Ma’ruf, Hannân, Mennân, Samed, Hamîd, Mecîd, Ferd, Vitr, Kâfî, Cebbâr, Kayyum, Kuddûs, Mufaddıl gibi pek çok isimler Kur’an ve Peygamberimizin (sav) öğretisi ile Arap diline girmiştir. Onlar sade Arapça halk dilini konuşuyorlardı. Sonra Müslümanlarca kullanılarak bu din dili zamanla normal halk dili haline geldi. Bunun için bu ve bunun gibi kelimelerin Türkçe dilinde karşılığı yoktur. Bunun için tercümesi de yapılamaz. Ancak Bediüzzaman’ın yaptığı gibi geniş izahları yapılabilir. Hem kudsi şeylerin manalarını bu kudsî kelimeler ifade edebilir.

    Melekut âlemine, meleklerin isimleri, Ahiret ve Cennet hayatına ait kelimeler ve oradaki mekanlara ait kelimeler de Kur’an-ı Kerim ile Arap diline girmiştir. Arapça değildir. Sonra Arapça zannedilmiştir. Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, Kirâmen Kâtibîn, Arş, Kürsi, Levh-i Mahfuz, Kader, Kaza, Sidretu’l-Müntehâ, Kâb-ı Kavseyn, Makam-ı Mahmûd gibi kelimeler. Cennet ve Cehennemin isimleri olan “Lezâ, Saîr, Sakar, Hâviye, Hutame, Cahîm, Firdevs, Darul-Karar, Dâru’l-Celal, Sidre” gibi mekan isimleri hep dini terimler olup Kur’an ve peygamberimiz (sav) ile Arap diline girmiştir.

    Risale-i Nurlar “Din dili” ile “İman İlmini” ders vermektedir. Bu başka şekilde olmaz.

    Bediüzzaman kendini övmemiş Kur’anın bir tefsiri olan ve iman davasını en güzel şekilde müdafaa eden böyle bir eseri övmüştür. Kendisini de bu eserin müellifi olarak görmemiş, bir dellalı olarak görmektedir. Bu tevazunun ve mahviyetin, kendisini hiç görmenin ifadesidir.

    Bediüzzaman Kur’anın tercümanı olarak ne Kürtçü ne de Türkçü olamaz. Kürtçü olsa eserlerini Kürtçe yazardı. Ne diye Türkçe yazsın? Mektubat isimli eserinde 26. Mektubun 3. Mebhası olan Milliyetçilik ile ilgili meseleyi ve 29. Mektubun Altıncı Kısmının Dördüncü Desise-i Şeytaniye’sini yazan birisi nasıl ırkçı olur? Belli ki bunu iddia eden bu mektupları okumamıştır.

    “Risale-i Nur” demek Kur’an-ı Kerim ayetlerinin nuru ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) in Risâlet ve nübüvvet nuru demektir. Bediüzzaman’ın nuru demek değildir ki kendisine pay çıkarmış olsun. Biz burada gerçeği olduğu gibi ifade ediyoruz. Kabul ettirmeye ve ikna etmeye çalışmıyoruz. İster kardeşimiz ikna olur, ister olmaz. Kendisi bilir. Doğrunun ve gerçeğin fazla söze ihtiyacı yoktur. Yanlış ve yalan konuşanın karşıdakini ikna etmeye ihtiyacı vardır, kendini haklı çıkarmak için sözü uzatır.



  4. 20.Haziran.2012, 13:34
    2
    Devamlı Üye



    Risaleler çok ağır bir dille yazılmış hiç bir şey anlamadım. Kendini ve risaleyi çok övmüş. Aslı kürt olan ve ırkçı olan bir insanın peşinden nasıl oluyor da bu kadar Türk gidiyor. Bu risalenin Türkçesi yok mu? Kur’andaki nur geçen ayetlerden kendine ve risalesine pay çıkardığı doğru mudur? (Ben inançsız değilim. Sadece mantığımın almadığı şeyleri kabullenemiyorum. Ağır dille eleştirmiş olabilirim. Allah’a emanet olun)


    Risaleler çok sade bir dille yazılmıştır. O günün yazı dili daha ağırdı. Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali, Mehmet Akif’in Safahat’ı ve Muhammed Hamdi Yazır’ın Kur’an tefsiri olan “Hak Dini Kur’an Dili” çok daha ağırdır. 1980’lerden sonraki yıllarda bunar sadeleştirilerek orijinal metinleri terk edilmiştir.

    Bu sadeleştirme onlar için uygun olsa da Risaleler için uygun değildir. Çünkü Risaleler “Din Dili” ile yazılmıştır. Her ilmin kendine has literatürü ve dili vardır. Matematiğin, Fiziğin, Kimyanın, Edebiyat, Felsefe, Tıp, Biyoloji, Botanik, Astronomi, Eczacılık, Hukuk gibi tüm ilim dallarının kendine has halk arasında kullanılmayan dili vardır. O ilmi öğrenmek isteyen o kelimeleri öğrenmek zorundadır. Bu ilim dallarında okuyanlar neden onların sadeleştirilmesini istemezler? O zaman tüm ilim adamları ayağa kalkar. Çünkü her ilim kendi dili ile öğrenilir. O dili öğrenmeyen o ilmi öğrenemez. İlmi öğrenmek isteyen önce o ilmin dilini öğrenmelidir.

    Risale-i Nurlar “İman İlmi”dir. İman ilminin kendine has dili vardır. Bu dil ayrıca “Kur’an dili”dir ve kelimelerin çoğu İlâhî kaynaklıdır. Kur’an ayetlerinde geçen kelimelerdir ve “İbadet Dili”dir. Vahiy nazil olduğu zaman Araplar da bu dili anlamıyorlardı. Peygamberimize sorarak öğreniyorlardı. Çünkü bu dil “İman İlmi”nin dili ve “İbadet dili” idi. O günün Arapları “Bismillahirrahmanirrahîm” “Sübhanallah” “Elhamdülillah” “La İlâhe İllallah” “Allahu Ekber” “Rabbü’l-Âlemîn” “Esmâ-i Hüns┠gibi tabirleri bilmiyorlardı. Bu kelimeler Arapların yabancı olduğu kelimelerdi. Arapların kullandığı manada da kullanılmıyordu. Çünkü bunlar deyimdir. Deyimlerin ise ifade ettiği anlamlar farklıdır. Allah’ın isimlerinden pek çoğu Araplarca bilinmiyordu. Raûf, Ma’ruf, Hannân, Mennân, Samed, Hamîd, Mecîd, Ferd, Vitr, Kâfî, Cebbâr, Kayyum, Kuddûs, Mufaddıl gibi pek çok isimler Kur’an ve Peygamberimizin (sav) öğretisi ile Arap diline girmiştir. Onlar sade Arapça halk dilini konuşuyorlardı. Sonra Müslümanlarca kullanılarak bu din dili zamanla normal halk dili haline geldi. Bunun için bu ve bunun gibi kelimelerin Türkçe dilinde karşılığı yoktur. Bunun için tercümesi de yapılamaz. Ancak Bediüzzaman’ın yaptığı gibi geniş izahları yapılabilir. Hem kudsi şeylerin manalarını bu kudsî kelimeler ifade edebilir.

    Melekut âlemine, meleklerin isimleri, Ahiret ve Cennet hayatına ait kelimeler ve oradaki mekanlara ait kelimeler de Kur’an-ı Kerim ile Arap diline girmiştir. Arapça değildir. Sonra Arapça zannedilmiştir. Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, Kirâmen Kâtibîn, Arş, Kürsi, Levh-i Mahfuz, Kader, Kaza, Sidretu’l-Müntehâ, Kâb-ı Kavseyn, Makam-ı Mahmûd gibi kelimeler. Cennet ve Cehennemin isimleri olan “Lezâ, Saîr, Sakar, Hâviye, Hutame, Cahîm, Firdevs, Darul-Karar, Dâru’l-Celal, Sidre” gibi mekan isimleri hep dini terimler olup Kur’an ve peygamberimiz (sav) ile Arap diline girmiştir.

    Risale-i Nurlar “Din dili” ile “İman İlmini” ders vermektedir. Bu başka şekilde olmaz.

    Bediüzzaman kendini övmemiş Kur’anın bir tefsiri olan ve iman davasını en güzel şekilde müdafaa eden böyle bir eseri övmüştür. Kendisini de bu eserin müellifi olarak görmemiş, bir dellalı olarak görmektedir. Bu tevazunun ve mahviyetin, kendisini hiç görmenin ifadesidir.

    Bediüzzaman Kur’anın tercümanı olarak ne Kürtçü ne de Türkçü olamaz. Kürtçü olsa eserlerini Kürtçe yazardı. Ne diye Türkçe yazsın? Mektubat isimli eserinde 26. Mektubun 3. Mebhası olan Milliyetçilik ile ilgili meseleyi ve 29. Mektubun Altıncı Kısmının Dördüncü Desise-i Şeytaniye’sini yazan birisi nasıl ırkçı olur? Belli ki bunu iddia eden bu mektupları okumamıştır.

    “Risale-i Nur” demek Kur’an-ı Kerim ayetlerinin nuru ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) in Risâlet ve nübüvvet nuru demektir. Bediüzzaman’ın nuru demek değildir ki kendisine pay çıkarmış olsun. Biz burada gerçeği olduğu gibi ifade ediyoruz. Kabul ettirmeye ve ikna etmeye çalışmıyoruz. İster kardeşimiz ikna olur, ister olmaz. Kendisi bilir. Doğrunun ve gerçeğin fazla söze ihtiyacı yoktur. Yanlış ve yalan konuşanın karşıdakini ikna etmeye ihtiyacı vardır, kendini haklı çıkarmak için sözü uzatır.






+ Yorum Gönder