Konusunu Oylayın.: Nakşilerin Dört Esası ile Bediüzzaman'ın Dört Esası Arasındaki Farkı Açıklar mısın?

5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
Nakşilerin Dört Esası ile Bediüzzaman'ın Dört Esası Arasındaki Farkı Açıklar mısın?
  1. 19.Haziran.2012, 18:14
    1
    Misafir

    Nakşilerin Dört Esası ile Bediüzzaman'ın Dört Esası Arasındaki Farkı Açıklar mısın?






    Nakşilerin Dört Esası ile Bediüzzaman'ın Dört Esası Arasındaki Farkı Açıklar mısın? Mumsema Nakşilerin Dört Esası ile Bediüzzaman'ın Dört Esası Arasındaki Farkı Açıklar mısın?


  2. 19.Haziran.2012, 18:14
    1
    Kayıtsız Üye - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıtsız Üye
    Misafir



    Nakşilerin Dört Esası ile Bediüzzaman'ın Dört Esası Arasındaki Farkı Açıklar mısın?


    Benzer Konular

    - Mutezile mezhebinin 5 temel esası

    - İslamın altı inanç esası

    - İslam dininin üç temel esası nedir?

    - Darwinizmin, ya da evrim teorisinin esası nedir?

    - Tasavvufun On Esası..

  3. 21.Haziran.2012, 14:16
    2
    Muhasibi
    Editör

    Profili:
    Üyelik Tarihi: 22.Ağustos.2007
    Üye No: 12
    Mesaj Sayısı: 15,811
    Rep Derecesi:
    Tecrübe Puanı: 160
    Bulunduğu yer: Gönlümün Mürekkep Lekeleri'de Fikir İşçisi

    Cevap: Nakşilerin Dört Esası ile Bediüzzaman'ın Dört Esası Arasındaki Farkı Açıklar m




    Tarikatların ve bilhassa “Nakşibendî Tarikatının” esasları “Dünyayı ve nefsanî arzuları terk etmek” üzerine kurulmuştur. Tarikatlarda nefsi öldürmek ve nefsani arzulara muhalefet ederek nefsi terbiye etmek esastır. Hatta aklı susturarak, nefsi öldürerek kalbi çalıştırmak yolunu takip ederler. Nakşibendî tarikatının temel prensiplerini o tarikatın kahramanları ve üstatları böyle tarif etmişlerdir:

    “Nakşibendî tarikatında dört şeyi bırakmak lâzımdır. Hem dünyayı, hem nefis hesabına ahireti dahi maksud-u hakiki yapmamak, hem vücudunu unutmak, hem ucbe ve fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir.”

    Hâlbuki insan yalnız bir kalpten ibaret değildir. İnsanın akıl, ruh, sır ve nefis gibi pek çok vazifeli latifeleri ve duyguları vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o duyguları kendilerine mahsus ayrı ayrı ibadetlerde kullanarak hakikat yoluna sevk etmektir. Böylece Sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette; kalbi kumandan, diğer duyguları da birer asker gibi yaparak Allah’ın emirlerini yapmaya sevk ederek amaca yürüsün. Yoksa kalp kendini kurtarmak için askerlerini bırakıp yalnız başına gitmek medar-ı iftihar değildir, belki netice-i ıztırardır. Asıl zafer bir tek asker kaybetmeden kazanılan zaferdir.

    İnsanın görevi Allah’ın kendisine verdiği kabiliyetleri “İslamiyet suyu ile, imanın ziyası ile, ubudiyet toprağı altında terbiye ederek evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip, cihazat-ı mâneviyesini hakiki gayelerine tevcih etmektir.

    Bediüzzaman’ın Altıncı Sözde açıkladığı gibi “Her aza ve hasseyi Cenab-ı Hak namına ve hesabına çalıştırmaktır.” Bu durumda akıl, kâinattaki nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açan bir alet olmalı. Göz, kitab-ı kebir-i kâinatın mütalaacısı ve şu âlemdeki mucizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi olmalıdır. Kuvve-i zâika olan dil, Rahmet-i ilâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri olmalıdır.

    Hakiki terakki insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.

    — Peki, bu nasıl olacaktır? İnsan bunu nasıl sağlayacaktır? Bunun en kısa yolu nedir? Dendiği zaman Bediüzzaman bunun en kısa yolunu gösteriyor ve Kur’andan çıkardığı formülünü gösteriyor diyor ki:

    “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!”

    Fakr-ı Mutlak:
    İnsanın Allah’a olan ihtiyacını bilmesi ve hissetmesidir. Bu insanı “Mahbubiyet” makamına çıkarır ve insana Allah’ın sevgisini kazandırır.

    Acz-i Mutlak: İnsanın Allah’ın kudreti karşısında aciz olduğunu bilmesi ve bunun şuurunda olması demektir. Bu insanı Rahman ismine isal ederek Allah’ın rahmetine mazhar kılar.

    Şükr-ü Mutlak: İnsanın Allah’ın nimetlerini bilip hissederek şükründen aciz olduğunun idraki ile şükür için yaratıldığının şuuruna vararak bütün kalbi ve duyguları ile Allah’a şükür ve hamd etmesidir. Şükür insana Allah’ın nimetlerinin değerini öğretir ve mahlûkata şefkatle muamele etmesini sağlar. Bu da insanı Rahîm ismine isal eder.

    Şevk-i Mutlak: Allah’ın büyüklüğünü ve eserlerinin değerini bilerek akıl vasıtası ile Tefekkür ederek şevkle farzlara sarılıp, haramlardan kaçması ve ibadet etmesidir. Bu insanı Allah’ın Hakîm ismine ulaştırır.

    Risale-i Nur tarikat dersi vermez, şeriat ve hakikat dersi verir. Bütün meseleleri hakikattir ve hakikatin ortaya çıkarılmasıdır. Bunun yolu da “Farzları yapmak, haramlardan kaçmak, sünnete ittiba etmek, bilhassa namazı tadil-i erkân ile kılmak ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” Bunun için bu dört esas Kur’andan alınmış olup tarikat değil hakikattir ve şeraittir. Hem dahi bu yol daha kısadır. Sahabe mesleğidir. Daha selametli ve tehlikesizdir. Hem bu tarik daha umumi ve cadde-i kübradır.

    Tarikatlar Cadde-i Kübra-i kur’âniye içinde dar ve hususi yollardır. Cadde-i Kübra-i Kur’aniye ise Sahabenin, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn dediğimiz Selef’in takip ettiği Kur’an ve Sünnet yoludur. Her meslek ve meşrepteki insanı içine alır ve yukarında belirtilen şekilde “Farzları yapıp haramlardan kaçan, namazı kılıp sünnete elinden geldiği kadar uyan herkesi sahil-i selamete ve kurtuluşa ulaştırır.” Bediüzzaman bu geniş yolu tekrar açacak olan esasları bu dört hatvede yeniden açmış ve bu yoldaki bütün engelleri ve yanlışlıkları kaldırmıştır.

    Tarikatlarda nefsi öldürmek vardır; Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu Kur’ânî caddede ise nefsi Allah hesabına çalıştırmak ve hizmet ettirmek esastır. Allah’ın nimetlerinden şükür hesabına istifade etmek ve dünyanın nimetlerinden faydalanarak Allah’a şükretmek ve Allah yolunda harcamak için dünyaya değer vermek, helal kazanç peşinde koşmak da sahabe mesleğinin ve Kur’anın geniş caddesinin gereğidir. Dünyaya ahiret hesabına bakmak da ibadettir. Tarikatlarda ise dünyayı terk etmek esastır.

    Bediüzzaman Kur’andan çıkardığı bu dört esas ile bu zamanda ve bu zamanın zor şartlarında tarikatların dört esasının işlemeyeceğini görerek, geçerliliğinin kalmadığı görerek bizlere yol göstermektedir. Tarikatların geçerliliğini kaybeden dört esası yerine Kur’anın Cadde-i kübrasının dört esasının ne derece müessir ve geçerli olduğunu göstererek ehl-i tarike ve tarikat meşrep olanlara da ders vermekte ve onları da hakikat canibine sevk etmektedir.


  4. 21.Haziran.2012, 14:16
    2
    Editör



    Tarikatların ve bilhassa “Nakşibendî Tarikatının” esasları “Dünyayı ve nefsanî arzuları terk etmek” üzerine kurulmuştur. Tarikatlarda nefsi öldürmek ve nefsani arzulara muhalefet ederek nefsi terbiye etmek esastır. Hatta aklı susturarak, nefsi öldürerek kalbi çalıştırmak yolunu takip ederler. Nakşibendî tarikatının temel prensiplerini o tarikatın kahramanları ve üstatları böyle tarif etmişlerdir:

    “Nakşibendî tarikatında dört şeyi bırakmak lâzımdır. Hem dünyayı, hem nefis hesabına ahireti dahi maksud-u hakiki yapmamak, hem vücudunu unutmak, hem ucbe ve fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir.”

    Hâlbuki insan yalnız bir kalpten ibaret değildir. İnsanın akıl, ruh, sır ve nefis gibi pek çok vazifeli latifeleri ve duyguları vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o duyguları kendilerine mahsus ayrı ayrı ibadetlerde kullanarak hakikat yoluna sevk etmektir. Böylece Sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette; kalbi kumandan, diğer duyguları da birer asker gibi yaparak Allah’ın emirlerini yapmaya sevk ederek amaca yürüsün. Yoksa kalp kendini kurtarmak için askerlerini bırakıp yalnız başına gitmek medar-ı iftihar değildir, belki netice-i ıztırardır. Asıl zafer bir tek asker kaybetmeden kazanılan zaferdir.

    İnsanın görevi Allah’ın kendisine verdiği kabiliyetleri “İslamiyet suyu ile, imanın ziyası ile, ubudiyet toprağı altında terbiye ederek evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip, cihazat-ı mâneviyesini hakiki gayelerine tevcih etmektir.

    Bediüzzaman’ın Altıncı Sözde açıkladığı gibi “Her aza ve hasseyi Cenab-ı Hak namına ve hesabına çalıştırmaktır.” Bu durumda akıl, kâinattaki nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açan bir alet olmalı. Göz, kitab-ı kebir-i kâinatın mütalaacısı ve şu âlemdeki mucizat-ı sanat-ı Rabbaniyenin bir seyircisi olmalıdır. Kuvve-i zâika olan dil, Rahmet-i ilâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri olmalıdır.

    Hakiki terakki insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır.

    — Peki, bu nasıl olacaktır? İnsan bunu nasıl sağlayacaktır? Bunun en kısa yolu nedir? Dendiği zaman Bediüzzaman bunun en kısa yolunu gösteriyor ve Kur’andan çıkardığı formülünü gösteriyor diyor ki:

    “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!”

    Fakr-ı Mutlak:
    İnsanın Allah’a olan ihtiyacını bilmesi ve hissetmesidir. Bu insanı “Mahbubiyet” makamına çıkarır ve insana Allah’ın sevgisini kazandırır.

    Acz-i Mutlak: İnsanın Allah’ın kudreti karşısında aciz olduğunu bilmesi ve bunun şuurunda olması demektir. Bu insanı Rahman ismine isal ederek Allah’ın rahmetine mazhar kılar.

    Şükr-ü Mutlak: İnsanın Allah’ın nimetlerini bilip hissederek şükründen aciz olduğunun idraki ile şükür için yaratıldığının şuuruna vararak bütün kalbi ve duyguları ile Allah’a şükür ve hamd etmesidir. Şükür insana Allah’ın nimetlerinin değerini öğretir ve mahlûkata şefkatle muamele etmesini sağlar. Bu da insanı Rahîm ismine isal eder.

    Şevk-i Mutlak: Allah’ın büyüklüğünü ve eserlerinin değerini bilerek akıl vasıtası ile Tefekkür ederek şevkle farzlara sarılıp, haramlardan kaçması ve ibadet etmesidir. Bu insanı Allah’ın Hakîm ismine ulaştırır.

    Risale-i Nur tarikat dersi vermez, şeriat ve hakikat dersi verir. Bütün meseleleri hakikattir ve hakikatin ortaya çıkarılmasıdır. Bunun yolu da “Farzları yapmak, haramlardan kaçmak, sünnete ittiba etmek, bilhassa namazı tadil-i erkân ile kılmak ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” Bunun için bu dört esas Kur’andan alınmış olup tarikat değil hakikattir ve şeraittir. Hem dahi bu yol daha kısadır. Sahabe mesleğidir. Daha selametli ve tehlikesizdir. Hem bu tarik daha umumi ve cadde-i kübradır.

    Tarikatlar Cadde-i Kübra-i kur’âniye içinde dar ve hususi yollardır. Cadde-i Kübra-i Kur’aniye ise Sahabenin, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn dediğimiz Selef’in takip ettiği Kur’an ve Sünnet yoludur. Her meslek ve meşrepteki insanı içine alır ve yukarında belirtilen şekilde “Farzları yapıp haramlardan kaçan, namazı kılıp sünnete elinden geldiği kadar uyan herkesi sahil-i selamete ve kurtuluşa ulaştırır.” Bediüzzaman bu geniş yolu tekrar açacak olan esasları bu dört hatvede yeniden açmış ve bu yoldaki bütün engelleri ve yanlışlıkları kaldırmıştır.

    Tarikatlarda nefsi öldürmek vardır; Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu Kur’ânî caddede ise nefsi Allah hesabına çalıştırmak ve hizmet ettirmek esastır. Allah’ın nimetlerinden şükür hesabına istifade etmek ve dünyanın nimetlerinden faydalanarak Allah’a şükretmek ve Allah yolunda harcamak için dünyaya değer vermek, helal kazanç peşinde koşmak da sahabe mesleğinin ve Kur’anın geniş caddesinin gereğidir. Dünyaya ahiret hesabına bakmak da ibadettir. Tarikatlarda ise dünyayı terk etmek esastır.

    Bediüzzaman Kur’andan çıkardığı bu dört esas ile bu zamanda ve bu zamanın zor şartlarında tarikatların dört esasının işlemeyeceğini görerek, geçerliliğinin kalmadığı görerek bizlere yol göstermektedir. Tarikatların geçerliliğini kaybeden dört esası yerine Kur’anın Cadde-i kübrasının dört esasının ne derece müessir ve geçerli olduğunu göstererek ehl-i tarike ve tarikat meşrep olanlara da ders vermekte ve onları da hakikat canibine sevk etmektedir.





+ Yorum Gönder